M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Şu Sayılı Günlerde Allah’ı Zikredin

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Ve'zkürullâhe fî eyyâmin ma'dûdât, "Şu sayılı günlerde Allah'ı zikredin." deniliyor.

Zikredeceksin, oturacaksın Allah'ı zikredeceksin. Allah dervişliği emrediyor. Hacı;

"Müzdelife'ye geldiğiniz zaman Meş'ari'l-Haram denilen caminin yanında, o civarda bir yere konduğunuz zaman Allahu Teâlâ hazretlerini zikredin."

Ve'zkürûhu kemâ hedâküm , "Onu zikredin; nasıl size nasip etti sizi buralara getirdi işte bu hidayeti verdi de bu güzel yola yönelttiyse siz de O'nu zikredin diye, Allah'ı zikredin." deniliyor. Bugünler zikirle geçecek.

Nasıl Ramazan'ın son on gününde itikâfa giriyorduk! Ramazan'daki hâlimiz buradan daha iyi. Ramazan'da ibadet yaptığımızın şuurundayız. Son on gün camiye girdik mi; itikâfta kadın yok, keyif yok, radyo yok, televizyon yok, sohbet yok! Ne var? Kur'an, mukabele, zikir, vaaz var… Orada aklımız daha derli toplu, burada daha darmadağınık. Burada millet efe gibi dolaşıyor. Herkes sokakta kola patlatıp lıkır lıkır içip çöpünü savurup atıyor. Bu çöpünü savurduğun attığın yer mukaddes belde! Sen buraya nasıl tükürürsün; sen buraya nasıl çöp atarsın; sen burayı nasıl kirletirsin… Çoğunun ne mekândan ne zamandan haberi var. Zaman Zilhicce'nin onuncu günü, fevkalade! Aşr-ı Zilhicce fevkalade kıymetli. İbadetin, orucun çok sevaplı olduğu günler.

Harem'de de öyle. Kadınlar erkeklerin arasında oturmuş namaz kılıyor. Biz sabah namazını bekliyoruz, bizim hacı babalardan bir sıra da önümüzde var Karadenizli, daha ön taraf yol, gelen buradan öbür tarafa geçiyor. Ondan sonra artık tavaf edilen yer kısmı. Halbuki kadınlar için tahsis edilmiş parmaklıklı kısım var. Su içilen yerler var. Burada namaza duracağız, Allahu Ekber… Aa! Dört beş tane kadın geldi, yanlarında bir iki tane erkek, oturdular. Öndeki Karadenizli bir hacı baba; "Ha bunlar nerden geldu da buraya?" dedi. Erkeklerin önüne kadın geldi oturdu.

Bizim mezhebimize göre önde kadın olursa namaz caiz olmaz. Herhalde bir tanesi alim; kalktı, savuştu başka bir yere gitti. O savuşunca "ben de savuşayım" dedim. Ben de o kadınları getiren adamın yanına gittim. "Böyle erkeklerin arasında kadınların namazlarının olmadığını bilmiyor musun sen?" dedim. Eğilecek, kalkacak, eti var budu var, beli var göğsü var. Ne arkadakinin namazı namaz olur ne kendisinin namazı namaz olur. Bizim kitaplarımızın yazdığına göre en gerideki safa kadar namazı fâsid olur. Tabii bazıları; "Burası Beytullah'tır, burada caizdir." demişler. Caiz ama gözünü tutana caiz. Öndeki kadına kadın olarak baktığın zaman namazın gider.

Hacı baba haklı. "Hop kaçtı o." Ben de yanına kaçtım. Bir de nasihat ettim; "Sen bu kadar erkeği arasında kıldığın namazın namaz olduğunu mu sanıyorsun! Belki ötekiler rahat, üzerine pattadak bir kadın düştü, Allahu Ekber dediler. Beytullah olduğu için belki mazur olur ama niye kadınları buraya getiriyorsun? Kadınlar kısmı parmaklıkla çevrilmiş. Parmaklıklı kısma baktım, herkes oraya uzanmış yatmış. Asker de orada duruyor. Bir şey demedim ama içimden "Gideyim şuna söyleyeyim." dedim. "Sen burada bostan bekçisi misin, yalı kazığı mısın? Kadınlara tahsis edilmiş olan bölmeli yerde bu erkekleri hayta hayta, haylaz haylaz ne yatırıyorsun? Kovala bunları başka yerde yatsınlar. Kadınlar da burada dursun, böyle çorba gibi olmasın."

Tavaf da çorba gibi. Nerede kaldı edep? "Sürünmesin aman, değmesin aman, aman yaklaşmayayım!" diye dikkat eden yok. Tavaf mı yapıyor insan başka bir şey mi yapıyor, fark edilmiyor; karmakarışık. Kimisi de hanımlarını kollamak için sarılmış, kimisi omzuna elini atmış. İnsan resmini çekse karikatür gibi sahneler var. Bizim hacı baba, hacı annenin elini tutarken resmini çekip memlekete götürüp gösters en şantaj olur; "Şu hacı babanın, Harem-i Şerif'teki yaptığına bak." filan. Mısırlı onunla el sıkışıyor, ötekisiyle el sıkışıyor. Neden? Burada düzen bozukluğu var da ondan.

Bunlara dikkat etmiyorlar ama bizim dikkat etmemiz lazım. Biz Osmanlı terbiyesi almışız, bunları az çok bilen insanlarız.

Ekseriyet işin zahirinde, dış görünüşünde. Yazık oluyor! Allah'ı zikredip sevabı kazanacak bu güzel günlere yazık oluyor. Yazık ediyoruz. Kendimi de ayırmıyorum.

O yüzden aklımızı başımıza toplayalım. Biz buraya beslenmeye, gezmeye, ticarete gelmedik. Akıllı arkadaşlardan bir tanesi İstanbul'da bütün alacağı hediyeleri almış eve koymuş. "Ben hacca gideceğim. Tesbihler, takkeler, hediyeler, hurmalar tamam." Buradan oraya bir şey götürmeyecek. Hediyesi tamam. Zaten Türkiye'den buraya geliyor, buradan satın alıyorsun ondan sonra Türkiye'ye tekrar hediye götürüyoruz. Ticarete vakit ayırmayacak, vaktini ibadete ayıracak!

Tabi uyku lazımdır. Uyku insanın daha ilerideki zamanda rahat ibadet etmesi için ilaç gibi lazım oluyor. Uyku olmadığı zaman olmuyor. Arafat'ta bile insanın beynine güneş çarpıyor. Biraz uzanmak lazım. Uzanırsa, ibadetini güzel yapar. O kadar zaman o kadar güneşin altında uyku normal. Dinlenmek için muayyen bir miktarda uyku olabilir. Ama uykunun zamanını bileceğiz, ibadetin zamanını bileceğiz. Namazı mümkün oldukça Harem'de kılmaya çalışacağız.

Kesenin ağzını açacağız, fedakârlık yapacağız; çünkü burada, bu yolda sarf edilen paralar yedi yüz misli sevaptır. Allah yolunda sarf edilmiş oluyor. Hayır hasenâtı çok yapacağız. Sadakayı, ikramı, sözle ve yüzle yapacağız. Şimdi sadakayı millet para sanıyor. Ben de başka şeylerin de sadaka olduğunu hadîs-i şerîflerde okuduğum için söylüyorum.

Tebessümüke fî vechi ehîke leke sadakatün. "Kardeşinin, arkadaşının yüzüne tebessüm etmen senin için sadakadır."

Ve imâtatü'l-ezâ ani't-tarîki leke sadakatun. "Yoldan çöpü alıp kaldırıp şuraya koyman senin için sadakadır."

Ben hocayım, sarıklı kavuklu.. Hocanın belli bir itibarı var, valla içimden yolları temizlemek geliyor. Çöp filan olursa alıyorum. Çünkü burası benim evimden daha kıymetli bir yer. Buraya çöp atılmaz, çöp varsa toplanır. Tükürülmez; mendiline tükür, onu da çöp kutusunun içine at. Bu iş için kâğıt mendil var, ucuz, olabilir, kullan. Tertemiz olmalı buralar, her şey. Harem'de çıplak ayakla yürüyorum, ayağıma ıslak bir şey geliyor. Yürüyüp gidiyorum ama olmaz. Akıllısı var delisi var; her şeyi yapıyorlar. Temiz olması lazım.

Bana buranın idaresini verseler, Hz. Ömer gibi elime kamçıyı alır herkesi hizaya getiririm, diye düşünüyorum. Yere çöp atana "on Riyal", üçüncü defa yaptıktan sonra hepsini pasaportuna işlemek üzere yallah, hudut harici! İki defa böyle yaptı mı ne Afrikalı'da edepsizlik kalır ne Pakistanlı'da… Güldür güldür, nehir akıyor gibi tavaf oluyor, İranlı orada namaza durmuş, karısı da şahin gibi onu koruyor. Böyle sırtını kabartmış. "Ne yapıyorsun hacı?" diyorsun. "Namaz kılıyorum." diyor. "Burada namaz olur mu, arkada kıl." Ona hocası; "Makâm-ı İbrahim'e karşı namaz kılmak sevaptır." demiş. Belki de "Sünnîler'e eza etmek sevap" demiş. Ne dediğini bilmiyoruz, yanlarında değiliz ama eza ediyor. Bütün cemaat onun yüzünden mahvoluyor, o orada namaz kılıyor.

Şuur olmayınca çoğunun hacılığı gidiyor. Ben şöyle kendi gözümle bakıyorum; "Ben olsam şunu kabul etmem." diyorum. Adamın tavrını, hâlini, davranışını beğenmiyorum. Tabi biz kabul veya ret makamında değiliz; biz ibret alma makamındayız. Kötülük makamında da, kötülük görme makamında da değiliz; Lokman aleyhisselâm gibi kötülerden ibret alıp iyi ahlâkı öğrenme makamındayız. Lokman aleyhisselâm'a sormuşlar; "Sen çok güzel ahlâklısın. Nereden öğrendin bu kadar hikmeti, bu kadar ahlakı?" "Kötülerden öğrendim." demiş. İyi bir hocanın gelip de insana iyiyi öğretmesi şart değil. İnsan kötüden de öğrenir; "Şunun yaptığı şu iş hiç hoşuma gitmedi, gönlüm kırıldı, tiksindim, kızdım." İşte o zaman sen o işi başkasına yapma. O zaman senin sevmediğin bir işi sen başkasına yapma. İşte insan böylece ahlâkı öğreniyor.

Onun için güleç yüzlü olmak sadakadır, yoldan çerçöpü kaldırmak sadakadır, arkadaşına ikram etmek sadakadır, kendi suyunu onun kovasına boşaltıvermen sadakadır. Sadakaların çeşitleri var; "Sofradan bir lokma alıp da hanımının ağzına ‘buyur' diye tutuvermen sadakadır." diyor, Peygamber Efendimiz. Muhabbet oluyor. Kavga olmayacak. Karı koca birbirine dargın. "Kadın milleti değil mi vuracaksın. Vur Allah'ım vur." İşte öyle diyor. Olmaz. Senin kızın yok mu, senin anan yok mu? Senin anneni dövseler hoşuna gider mi? Kızını verdiğin damat her gün pataklasa, ağzı kan içinde kalsa hoşuna gider mi! O zaman sen de yapmayacaksın. Sonra, o şimdi zayıf sen ondan kuvvetlisin. Yarın o senin yakana bir yapışırsa rûz-ı mahşerde, hâlin ne olur! Orada yakanı ondan nasıl kurtaracaksın? Divân-ı ilâhîye sürükleyip de; "Yâ Rabbi! Ben bundan davacıyım, bana haksızlık etti." derse ne yapacaksın? Çünkü orada zayıf hakkını alıncaya kadar kuvvetli olacak. Allah orada onun hakkını alacak.

O bakımdan haccı, gelin, ana mânasına oturtalım. Biz buraya turistik bir sefere gelmedik. Hacı kardeşimizin kimisi pabuçlarını bu tarafına kimisi arka tarafına pantolonunun kuşağına sokuyor. Çünkü pabuçlar çok kıymetli! Beş riyallik terliklerle Allah'ın huzurunda tavaf yapıyor. Yahu sen reis-i cumhurun huzuruna böyle gider misin? "Ben pabucumu orada bırakamam, ya alırlar ya değiştirirler." Pabucunu yanına alıp da reis-i cumhurun yanına böyle gider misin; şimdi bu ne hâl? Bırak çalarlarsa çalsınlar; veyahut bir torbaya koy tedbirini al. Veyahut pabucun çok kıymetliyse; "Benim kıymetli bir pabucum vardı, altı kösele üstü deri, çaldılar. Yüreğime oturdu." Tamam, öyle ise o zaman yirmi taneniz bir tanenizi pabuçların başına nöbetçi bıraksın, tavaf etsin. Tavaf namaz gibi bir şey, namaz gibi bir şey ama konuşunca bozulmayan namaz gibi bir şey. Namazda konuştuğun zaman bozulur da tavafta millet onu itiyor onunla kavga ediyor, ona çatıyor. Sen hani tavaf ediyordun? Allah'ın huzurunda "Yâ Rab, beni affet, mağfiret eyle." diye dönüyorsun, bir taraftan da başkasıyla konuşuyorsun. Bunların hepsi yanlış.

Kadınlarla erkeklerin karman çorman olması yanlış. Elimde bir kamçı olsa ben kadınlara ayrı tavaf tahsis ederim. "Öğleden önce, onla on iki arası, dokuz ile on iki arası üç saat kadınların. Erkekler girmeyecek. Belinizi kırarım, sizin tabanınızı çatlatırım! Kadınlara mahsustur burası, başka zamanı seçin! Şemsiyesiyle dolaşsın zavallı kadın. İtile kakıla bir hâl oluyor. Kucağında çocuk, acıyorum. Bir tanesi omuzunda, bir tanesi kucağında, bir tanesi karnında, bir tanesi koltuğunun altında tavaf ediyor. Erkek de önde yürüyor; kabadayı kabadayı. Böyle tavaf ediyor kadın; itile kakıla. Sen değmemeye çalışıyorsun, tampon gibi geliyor hop yaslanıyor. Hop geliyor, hop gidiyor. Olmuyor; kadının erkeğin ayrılması lazım.

Geceleyin de bir vakit ayrılması lazım. Yatsı namazından sonra, yatsı namazından yarım saat sonraya kadar vakit ayırırım, bir saat ayırırım. Dört saat kadınların, tamam; o dört saat erkekler dışarıdan yapsın, ikinci kattan yapsın. Ama kadınlar da bir rahat etsin.

İmam Şâfiî'nin mezhebine göre kadına değse insanın abdesti bozuluyor. Abdestsiz tavaf etse kurban kesmek gerekiyor. İmam Şâfiî'ye göre böyle tavaf yapmak mümkün değil. Bu ne biçim şey oluyor? İdarede iş yok, poliste iş yok, hacıda iş yok! Balık baştan kokarmış, her tarafı kokmuş! Onun için artık Bosna'da hiç kimse Müslümanlıktan korkmuyor. Eskiden korkarlardı. Bosna'da kadın, çoluk-çocuk öldürülüyor, Kafkasya'da öldürülüyor, bilmem nerede öldürülüyor. Tacikistan'da hiç bizim gazetelere o kadar rakamlar intikal etmedi. Özbekistan müftüsü geldi burada anlatıyor; Tacikler'in nüfusu zaten ne kadar; üç milyon mudur, dört milyon mudur. Yüz bin kişi çoluk çocuk demeden öldürmüşler. Yüz bin… Yani İstiklal Harbi'nde biz iki yüz elli bin mi zayiat vermiştik? Koca bir yüz bin kişi. Her yerde müslüman cahil, müslüman gafil, müslüman darmadağın, müslüman birbirinden habersiz, müslüman şuursuz, müslüman görevlerini bilmiyor! Her yerde bir üzücü şeyle karşı karşıyayız.

Ama hacca gelen müslüman zengin, varlıklı, sıhhatli müslüman demektir. Yurt dışına seyahat yapabilecek az çok kültürlü, bilgili müslüman demektir. Müslümanların nispeten, sütün üst tarafında kaymağının alınmış kısmısınız.

Harem'de gördüğünüz bazı insanlar var eğer bilen birine denk gelmemişsem bir de onlara kızıyorum, Allah beni affetsin. Diziyorlar dilencileri; kimisinin bacağı kafasında, kimisinin ensesinde, kimisinin… sırayla, parmak gibi dizmişler birisinden geçsen ötekisi… Ben inanmıyorum, acımıyorum. Bir şebeke bunların kollarını, bacaklarını kırmış getirmiş oraya sırayla. Verilen paraları akşam topluyorlar, herhalde. Bunların ihtiyacı varsa, -ben Suud hükümeti olsam- bunları bir darulacezeye toplarım, "Alın burada aş, alın burada yatak." derim. Acaba biz bunlara para verdikçe başkalarının, yeni doğanların kafalarını, kollarını kırmaya yol mu açıyoruz? Bunlara millet para veriyor; bacağı dönmüş, acayip görünce çok para veriyor. Tabi patronlarına çok büyük gelir olduğundan o da bir kazanç vesilesi diye düşünüyorum. Eğer hakikaten bir fakir görürse insan -hani yanında üç-dört tane çocukları var, perişan bir aile- ona ver. Ama bakıyorum, birbirlerine de bakıyorlar; "Sen beş metre ileriye git, yakın geldin bana." diyorlar. Öyle bir pozisyon da alıyorlar. Belli ki aynı şebekeye mensup yirmi tane dilenci. O kanaatteyim ben. Allah kusurlarımı affetsin.

Hakiki muhtaca el açtırmak müslüman için ayıptır. Ona yerinde, ailesinde bakmalı, işini görmeli. Böyle her yerde uydurmaca. Arafat'ta sebil dağıtıyor, adam bir daha alıyor bir daha alıyor, bir daha alıyor; ihramını çıkartıp arkasına torba yapıyor, hırsızın çuvalı gibi, sanki çaldığı şeyleri çuvalına doldurup camdan indiği gibi sırıtarak gidiyor. O razı mı buna? Bu hayrı yapan adam her biri bir tane içsin diye iki tane veriyor. Sen bunu otuz tane alırsan bu adam buna razı mı? Razı değil. Sen hacısın. Sen verenin razı olmadığı bir şeyi nasıl yaparsın! Sırıtıyor, böyle alıyor biriktiriyor, Hayrın da, ibadetin de, hacılığın da cıcığı çıkıyor.

"Mescid-i Nebevî'ye gidelim." dedik. Yürüdük mescidin yanına yaklaştık. Önümüze bir su birikintisi geldi, cife, pislik; çişini yapan yapmış, abdestini de alan almış. Şimdi ben oraya girsem çıksam öbür tarafta gusül abdesti almam lazım! Döndüm geri. Gidemem ki. Sen buranın tedbirini al. Yüz numara yok; adamlar kıyıda köşede, kadınlar beride ötede. Halbuki İslâm'ın beş önemli ibadetinden biri olan, Allah'ın çok mükâfatlar verdiği ibadeti yapmakta, yaptırmakta. Balık baştan kokar misali tepeden kuyruğa kadar dökülüyoruz. Benim bu sene edindiğim intiba böyle.

Kardeşlerimiz Mina'dan Müzdelife'ye üç defa gidip Mina'dan çıkmışlar. Tekrar tekrar gitmişler gelmişler. Polis durdurmamış. "Polis efendi senin vazifen eza cefa vermek midir bu hacılara?" Hazır Müzdelife'ye girmiş. Bu adamcağızı bir köşeye yerleştir. Bu adam bu evin cahili, bilmiyor. Sen savurup atıyorsun. Bu adam ikinci bir defa trafiğe yük oluyor. Senin işine de yaramıyor, onun işine de yaramıyor. Beş buçuk saat egzoz dumanı yutmaktan ölme derecesine geliyor. Durdurmuyor, yallâh rûh! Nereye rûh? Gideyim ama nereye? Müzdelife'nin dışına çıktık mı da olmuyor. Böyle tertip, böyle düzen olmaz.

Böyle hacılık da olmaz. Bizim yaptığımız da doğru değil, yukarının yaptığı da doğru değil. Yukarıyı Allah düzeltsin, yapılacak bir şey yok. Nasihat ederiz yazarız, çizeriz, dilekçe veririz… Ama biz kendi kendimize söz geçirebiliriz. Kendimiz aklımızı başımıza toplayabiliriz. Bilelim ki şu hac ibadeti ömürde insanın eline bir iki defa geçer nadir bir fırsattır. Biz buraya ibadet etmeye ve Allah'ın rızasını kazanmaya geldik. Şeytan taşlamak bir semboldür, tavaf bir semboldür. Her şeyin bir derin mânası var. Bu mânayı anlamaya çalışacağız. Göz yaşları ile mânasını tada tada bir güzel ibadet yapmaya çalışacağız.

Yunus Emre gibi olalım:

Dövene elsiz gerek.

Sövene dilsiz gerek.

Derviş gönülsüz gerek.

Ele geleni yersen.

Dile geleni dersen.

Böyle dervişlik mi olur?

dediği gibi. Biraz fedakâr, müeddeb, âdâbına uygun hareket eden, zarif ve duygulu, zamanının kıymetini bilen ve vaktini boşa geçirmeyen insan olalım. Bir insan hiçbir şey yapamazsa namaz kılar. En kıymetli şeylerden birisi, tenha olsa, Mescid-i Haram'da en kıymetli ibadet namazdır… Birincisi tavaftır, ikincisi namazdır, üçüncüsü oturup Kâbe'ye baksa bile sevaptır. Ama sohbet değildir. Sen komşuları al, tanıştığın insanları da al, dünya sohbetine dal! Burası kahve mi! Bu yanlış.

Ya namazla ya Kur'an'la ya zikirle. En kolayı zikir; hem en kolay hem sevabı en bol. Neden? Çünkü insan bin kere Allah dese, Allah yolunda sadaka vermekten yüz kat daha fazla sevabı var: Yetmiş bin. Allah yolunda harcamanın yedi yüz, Allah demenin yetmiş bin sevabı var. En kolay... İhtiyar da, kadın da, hacı nine de, hacı baba da, köylü dayı da, şehirli amca da yapar. Allah, lâ ilâhe illallah veya sübhânallâh veya elhamdülillâh veya Allâhu Ekber veya lâ ilâhe illallâh veya lebbeyk. Çok sevaptır. Veyahut Kur'an okur, hatim indirir, bir hatim tamamlamaya çalışır, namaz kılar. Elinden geldiğince etrafına yük olmamaya, ikramlı olmaya çalışır; oda arkadaşlarıyla iyi geçinir, vasıtalarda, şurada burada kavga, dövüş, gürültü yapmaz.

Suud, girerken hepimizden otobüs paralarını girerken kesiyor. "Ben seni Arafat'a götüreceğim, Arafat'ta çadır yapacağım, çadırda barındıracağım, oradan Müzdelife'ye, Mina'ya getireceğim... Bunlar için çıkartın şu kadar riyal." diyerek paramızı peşin kesiyor. Ama Arafat'tan dönerken diyelim ki seksen kişiysek kırk kişilik otobüs gönderiyor. Bir otobüs gönderiyor. İki otobüs göndermesi lazım; parayı peşin aldı, bir otobüs gönderiyor. "Niye bir otobüs gönderiyorsun?" "Bu bir otobüs yarısını yükleyecek, orada onları bırakacak, ondan sonra bir daha gelecek, ötekini de alıp onu da götürecek." Kim görmüş bu bolluğu; hangi hacı yaşamış. Yok böyle bir şey! Bir defa gitti mi, adamlar bir kilitlendi mi, on iki kilometre yeri altı saat, sekiz saat, on saatte alamıyor. Müzdelife'ye sabah namazına yetişemiyor. Binen kazandı, binemeyen yandı. Allah'ın kısmeti yani. Ecelin oku kime isabet ederse onun öldüğü gibi otobüse binen gidiyor, binemeyen gidemiyor.

Buna tedbir olarak ne düşünmüş kardeşlerimiz? Demişler ki:

"Suud bunun parasını aldı, taşıması lazım ama biz fedakârlık yapalım. Onun vermediği otobüsleri biz bulalım. Parasını biz ilave verelim. Bizim hacıyı toprakta bırakmayalım götürelim."

Tamam güzel bir şey. Bu sizinle ilgili bir şey değil bizim size ikramımız.

Neden?

Biz İskenderpaşa'yız. Siz bizim kardeşimizsiniz, ihvanımızsınız diye yapıyoruz. Biz ayrı bir otobüs tutmuşuz. Hacıefendi otobüse biniyor;

"Bunun keyfi yok." diyor.

Yahu bunun keyfi olmadığına bakma sen. Bu otobüs gelmeseydi yaya kalacaktın ve mesulü de ben değildim. Mesulü Suud hükümeti.

"Ben sana para vermiştim beni niye götürmedin?" diye dava edersen Mahkeme-i Kübrâ'da alabilirsin hakkını ancak. Bu dünyada alamazsın, Mahkeme-i Kübrâ'da alırsın.

Şimdi ben sana bu kıtlık içinde bir otobüs bulmuşum. Ben de elbet seni başımın üstünde taşımak isterim. Çünkü bu işin sevap olduğunu biliyorum. Ben bunu ticareti için yapmıyorum, sana hizmet olsun diye yapıyorum. Gitmişim bir otobüs aramışım ama bunu bulmuşum yoklukta ne yapayım. Ancak bu var. İyilerin hepsi hizmete girmiş, kalmış külüstürleri, vesaireleri... Ben bunu bulmuşum. Hacı baba:

"Bizi kandırdınız." diyor.

Ya Allah var. Allah herkesin gönlünü biliyor. Sen hacı mısın? Suizan yakışır mı hacıya. Ben fedakârlık olarak bilmem kaç bin riyal daha her otobüse fazla vererek seni ayrıca taşımak için bir sevap işlemek için şey yapmışım. Sen suizan edip günaha giriyorsun.

Sonra binmiş hacı baba, tabi inmeyecek, Müzdelife'de inmiş, ondan sonra Mina'ya indiği otobüsü o cemaatle buluşturmak mümkün mü?

Dünyada mümkün değil. Karı kocasını kaybettiği zaman bulamıyor. Arkadaş arkadaşı bulamıyor. Bir tanesi kalkmış gelmiş bizimkilere demiş ki:

"Siz ikinci defa otobüsü getiremediniz, biz otobüs tuttuk, verin paraları."

Fesübhanallah! Bir kere sizin otobüs paralarını Suud aldı.

İkincisi biz bir kere daha otobüs tuttuk biz de kesemizden yardım ettik.

Sen otobüsünü bulamamışsın, muhafaza edememişsin, otobüsünü yanına alamamışsın. Kimisi vasıtasını park ediyor. Orada vakfesini yapıyor. Onu elden kaçırmışsın. Sonra yürüyüverseydin Mina'ya. Keyfinden bir şey tutmuşsun. Şimdi yapılan şey insanlığa sığıyor mu, hacılığa sığıyor mu?

Tamam onu da verelim biz ama senin gönlün rahat edecek mi? Zaten biz vizeyi almak için canımız burnumuzdan geldi. Meydan savaşı verdik. Azerbaycanlısınız hepiniz, Azerbaycan vatandaşısınız. Hepinize gittik Moskova'dan vizeyi aldık. Başka hiçbir firma yapamadı. Bir iki tanesi İspanya'dan yapmış, birisi bilmem nereden yapmış… Allah'a hamd ü senâlar olsun biz sizi Türkiye'de bırakmadık. Aldık getirdik. Ama millet ne kavgadan gürültüden sonra bunun böyle olduğunu bilmiyor.

"Ben müzdelife'den Mina'ya vasıta ile geldim. Çıkın bunun parasını." diyor.

Para olsa onu da verelim bizim hayrımız olsun bir şey değil ama ben bu işi bu taraftan düşünmüyorum. Öbür taraftan düşünüyorum. Yani hacı böyle olmayacak.

Hacı efendi, hacı hanım Allah'ın gönlüne nazar ettiğini bilerek, söylediği söze, yaptığı işe elinde adalet terazisi olarak vicdanıyla aklıyla irfanıyla yapacak. Yaptığı her şeyi Allah'ın sevdiği gibi yapmaya çalışacak. Bir şeyi lüzumsuz yere itab etmeyecek.

Bizim şoferlerden birisi şikayet ediyor.

"Hocam, yol kapandı, polisler bizi şu tarafa sevk etti. Öbür tarafa gidiyoruz." diyor. Hacının birisi demiş ki:

"Sen bize eziyet olsun diye yolu uzatıyorsun."

Demiş ki:

"Hacı baba, benim seni daha uzun bir yoldan götürmekte ne maksadım olabilir. Taksimetreli bir şey mi bu? Uzatınca daha fazla para mı alacağım senden. Para mı veriyorsun, değişen bir şey mi var?"

İşte burada Suud polislerinin elindesiniz. Şurasını sen geçerken kapatıyor. Seni dünyanın dağını dolaştırtıp bu taraftan getirtiyor. Sen buraya geldiğin zaman bakıyorsun açmış. "Niye bana yol vermedin?" "Sana vermedim buna verdim. O zaman vermedim şimdi verdim." Akıl almıyor! Yani bir şeyi yapmak için, şeytan taşlamaya gitmek için Mina'nın göbeğinden, önünden, arkasından dünyanın tarafını dolaştırıyorsun. Dolaştırıyor seni aynı noktaya getiriyor. Bakıyorsun sana vermediği yolu ötekisine vermiş. Bu, buranın şartları.

Sonra akıl var mantık var. Bizim minübüsün şoförünün sana kastı ne olabilir, ne faydası var? Türkiye'de olsa, Türkiye'deki gibi taksimetreli taksinin şoförü yolu uzattığı zaman kilometre başına fazla para aldığından tamam seni dolandırmak istiyor. Burada para vermiyorsun ki. Servise biniyorsun gidiyorsun. Git. Seni ne kadar çabuk getirirse o şoför de istirahat edecek. Gece belki hiç uykusu yok. Biz onu bazen gece kaldırıyoruz, bazen gündüz kaldırıyoruz. Saat 2'de Harem'e gel, saat 3'te şuraya gel diyoruz. Hacı insaflı olacak. Söylediği sözü kulağı duyacak. Bir de doğru mu eğri mi diye düşünecek. Ben bunları misal olsun diye veriyorum. Yani buna benzer şeyleri yapmayın.

Vicdanınızla hareket edin ve Allah'ın bizim tavafımıza, kurbanımıza ihtiyacı olmadığını, bizim gönlümüzdeki duygulara baktığını, duygularımızdan, düşüncelerimizden, niyetlerimizden imtihan olduğumuzu unutmayalım. Hacılık bu…

Hacılığı bana tarif ettirseler, "Hacılık niyet ve sabır imtihanıdır." derim. O kadar. Niyetin halis olacak, meşakkat karşısında sabredeceksin. Pattadak ters bir şey oluyor. Kızma hacı; asbır, asbır diyor onlar. Biz ısbır diye öğrendik fasih Arapça'da, bu asbır diye bağırıyor. "Sabret, sabır ya hacı!" demek. Doğru, hakikaten sabretmesi lazım. Hacı boynu bükük olacak, sabredecek, "Bakalım bu işin sonu nereye varıyor." diyecek. Allah'a tevekkül edecek. "Yâ Rabbi! Görüyorsun sen bu durumu!" diyecek. "Ben haksızlığa mâruz olduğum kanaatindeyim." diyecek. Allah onun cezasını verir, senin namına verir.

Önümde dört-beş tane babayiğit Afrikalı oturuyor. Ne yerler, ne içerler, nasıl böyle semirirler, iri olurlar bilmem. Oturmuşlar, yiğit mi yiğit, tavana değecek boyları, neşeli mi neşeli. Kâbe karşılarında muhabbet ediyorlar. Ne konuştuklarını bilmem ama gülüşüyorlar, kıkır kıkır. Fıkra mı anlatırlar, hikaye mi okurlar, ne yaparlar. Halleri oraya uygun değil, laubali. Sonra hacı, hanımıyla tavaftan çıkmış nefes nefese, şakaklarından terler akıyor. Buradan geçecek. Yol vermiyor; şuradan geçmek istiyor, yol vermiyor. Dolaş diyor. Kendisi menemen testisi gibi oraya dizildi ya, aradan kimseyi geçirmiyor beyim, aradan kimsenin geçmesini istemiyor. Yol vermiyor, bu da yetmiyor. Geçen hacı ileriye bakıyor, öndeki arkadaşını kaybetmemeyi düşünüyor. Hafif yollu çelme takıyor. Görüyorum, hafif yollu çelme takıyor, adam balıklama sendeliyor. Çelme takıyor, sonra da "bak adam nasıl sendeledi, bocaladı." diye gülüyorlar. Hoşlarına gidiyor. Bunlar ne biçim iş; hazmedememişler İslâm'ı. Karşılarında Kâbe, orada biz akşam namazını bekliyoruz böyle yapıyorlar.

Bir hacı dalgası geldi, kalabalık, izdiham. Bunları ayakları altına aldı, bir savurdu, bir attı ki: Edepsizlik yaptıkları için şamar hemen geldi, darmadağın oldular. Epeyce canları da yandı. Hadi bakalım çelme tak, hadi bakalım gül Kâbe'nin karşısında.

Bizim milletimiz; dedelerimiz âdâba, ahlaka çok önem vermişler.

Allah şuurumuzu kuvvetlendirsin. Şu günlerin, şu ibadet saatinin, şu zamanın kıymetini bilmeyi nasip eylesin. Bir saniyesini bile boşa geçirmemeyi, fevt etmemeyi nasip eylesin. Zikirle, ibadetle, Kur'an'la, hayırla-hasenâtla haccımızı yapmayı nasip etsin. Acele etmeden, tadını çıkarta çıkarta, sabırlı, şükürlü, ikramlı, cömert, tatlı tatlı ibadet yapmayı nasip eylesin. Makbul ve mebrûr hac nasip etsin. Bir çok yerde yazıyor;

el-Haccu'l-mebrûru leyse lehû cezâün ille'l-cenneh. "Hacc-ı mebrûrun, mebrûr bir haccın mükâfatı cennetten başka bir şey değildir." Makbul haccın bir tek mükâfatı var; şaşmaz mükâfatı; ne? Cennet. Bir hacı hacc-ı mebrur yapabildi mi mükâfatı cennet. Hacı mutlaka cennetlik olacak ama mebrur hac yapabildi mi? Mebrur hac nedir? Mebrur hac kavga, mücadele, haksızlık yapılmayan hac demektir. Cömertlikle yapılan, ikramlı, zikirli, takvâlı hac demektir. Ona dikkat edin.

Hayırları ganimet bilin, yapın. İbadet ve hayırlar, dille, keseyle, parayla, bedenle olur. Hayırları güzel yapmaya gayret edin. Kalbinize, niyetinize çok dikkat edin. Kimseyi hor görmeyin. Kimseye kötü nazarla bakmayın. Kötü gördüğünüz şeyi iyiye yorun. Başkasıyla meşgul olmayın, kendinizi düzeltin. Kendinizle meşgul olun. İbrahim b. Edhem hazretlerine "Bize nasihat edin." demişler de diyor ki:

İze'ş-tegale'n-nâsü bi-uyûbi'n-nâsi fe'ştagil ente bi-uyûbi nefsike. "İnsanlar başkalarının ayıplarıyla meşgul olmayı severler. Sen kendi ayıbınla meşgul ol."

İnsanlar bunu sever. Başkasını tenkit etmek, ayıp görmek kolaydır. Ama İbrahim b. Edhem, "İnsanlar başkalarının ayıplarıyla meşgul olur; sen kendi ayıbınla meşgul ol." diyor. Akıllıca olan şey bu. Nasihat ediyor evliyâullahın büyüğü.

Gemi kasırgada fındık kabuğu gibi sallanıyormuş, battı batacak. Dalgalar, sular güverteden giriyor. Herkes Allah Allah diye feryat ediyor. Bu üstüne hırkasını örtmüş, kenarda sakin duruyor. "Adam ölü müsün, diri misin? Niye heyecanlanmazsın? Ne biçim adamsın? Hey kalk, sen de dua etsene." demişler. Adamlara şöyle bakmış, "Olur, edeyim." demiş. Hayır da demiyor. "Yâ Rabbi! Şimdiye kadar kahrını, celalini gösterdin; şimdi de affını, cemalini göster." İki cümle. Kasırga bitmiş, rüzgar dinmiş, deniz sakinleşmiş, herkes rahata etmiş. Allah'ın sevgili kulu böyle. Çünkü o hiçbir zaman Allah'ı unutmuyor, sıkıştığı zaman, kasırga estiği zaman, gemi sallandığı zaman yalvarmıyor. O ibadetini her zaman yapıyor.

Moğol askerinin birisi, cebbar, bunu pataklamaya başlamış. "Vur vur! Sahibine kölelik vazifesini iyi yapmayan köleyi döverler. Döv dövebildiğin kadar." demiş. Kendisine "Köleyim" diyor. Hâlbuki köle değil, padişah. "Sahibi" dediği Allah. "Allah'a iyi ibadet edemedim de bu asker bana haksız yere ondan vuruyor." diye "vur" diyor. İtiraz bile etmiyor. Yani insan böyle dua edince duası makbul oluyor.

Ne nasihat etmiş? "İnsanlar başkalarının ayıplarıyla meşgul olmayı severler. Herkesin de hoşuna gider. Sen kendi ayıbınla meşgul ol." "Dur bakalım benim ne ayıplarım var, bugün ne yaptım, nasıl kalktım, nasıl yattım, nasıl yedim, nasıl içtim, nasıl konuştum, arkadaşlarıma nasıl muamele ettim, hanımla nasıl dırdırlaştım, kavgalaştım hacda neler oldu?"

Hacda, Harem-i Şerif'te, şu gözlerimle gördüm, hanımına bir tokat aşketti bizim hacı babalardan bir tanesi. Öyle derler ya; "Yâ Allâh!" diyerek bir tokat patlattı. Neymiş? Kadıncağız kaybolmuş. Zaten isteyerek mi kaybolur bir kadıncağız? Fukaracık memleketinde böyle kalabalık mı gördü? İşte tarlası şuradaydı, köyü buradaydı, minaresi görünüyordu, dağ belliydi. Zaten kaybolduğuna bin pişman. Kocası da onu kaybettiğinden korkmuş, üzülmüş, o heyecanla dövüyor. Burası dayak atma yeri mi? Nasıl vurursun sen buna! Nasıl aşketti, şaplattı tokadı, vurduğu yerde şimşek çaktı.

Kendi ayıplarımızla meşgul olalım. Kendimizi düzeltmeye çalışalım. Şu gönlümüze Allah'ın baktığını, gönlümüzdeki duyguları takip ettiğini, duygularımız iyi olunca haccımızın iyi olacağını; duygularımız, niyetimiz bozuk olunca da işin sarpa saracağını bilelim.

Allah tevfîkini refîk eylesin. Mârifetini, muhabbetini ihsan eylesin. Rıdvân-ı ekberine vasıl eylesin. Cennetiyle cemaliyle cümlenizi, cümlemizi müşerref eylesin. El-Fâtiha.

Sayfa Başı