M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 238-239

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzubillahimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

Elhamdülillahi rabbilâlemin ve'l-âkibetü li'l-müttekîn. Vessalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn.

İ'lemû eyyühe'l-ihvân enne efdale'l-kitâbi kitâbullah ve enne efdale'l-hedyi hedyü muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerra'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesin bid'ah ve külle bid'atin dalâleh ve külle dalâletin fi'n-nâri. Ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâle;

en-Nâimü't-tâhirü ke's-sâimi'l-kâimi.

Sadaka Rasûlullah fîmâ kâl.

el-Hakîm Amr b. Hureys'ten rivayet etmiş.

Gerek gece de olsun, gerek gündüz de olsun tabii insan istirahati için uyumak mecburiyetindedir. Bu uyumak abdestli de olur, abdestsiz de olur, fakat abdestsiz olan uyku şeytanî bir uyku olur, rahmanî olmaz. Görülen rüyalar makbul sayılmaz. Binâenaleyh abdest alınır, abdestinin arkasından hiç olmazsa dört rekât namaz da kılar, sonra eûzü besmele ile beraber sağ tarafına yatar. Bazı uyku duaları vardır, o uyku dualarını da okur. Ondan sonra onun yanına şeytan meytan yanaşamaz. Gördüğü rüyalar hem sahih olur, hem güzel olur, uykusu da tatlı olur. Bununla beraber;

Ke's-sâimi'l-kâimi. "Gündüzleri akşama kadar oruç tutmuş, geceleri de sabaha kadar namaz kılmış olan adamın sevabını da bu abdestiyle yattığı için bu uyuyan adama verilir."

Abdest alarak, namazıyla yattığından dolayı gündüz akşama kadar oruç tutmuş, geceleri de sabahlara kadar kâim olan insanların sevabını buna verirler.

Elhamdülillah memleketimizde suyumuz bol. Hatta su olmasa bile bizim dinimizde her yerde kolaylıklar var. Teyemmüm de câiz. Suyun bulunmadığı bir zamanda teyemmüm eder insan yine namazını kılar. Nafile namazını kılar, farz namazını da kılabilir. Evet bu suretle abdestli olarak yatar, abdestli olarak ölür.

Mâlum ya, ölüm hepimiz hakkında mukadderdir.

Cenâb-ı Hak cümlemize kelime-i şehadetlerle beraber, hüsn ü hâtimeler diyoruz, hayırlı ölümler nasip eylesin.

Bu ölümün ne zaman kime geleceğini kimse bilmez. Sekte-i kalp derler, bilmem ne derler vesaire, hepsi bunların laftan ibarettir. Bu ölüm meçhuldür; bazısına hastalıklarla gelir, bazısına ise ansızın gelir. Mesela dün bizim duyduğumuz, kardeşlerimizden birisi sapasağlam, namaza kalkmış, abdest alırken ayağını yıkarken teslim-i ruh etmiş. Ne kalbi varmış, ne birşeysi varmış. Eh olacak şeyler bunlar işte. Onun için insan daima ihtiyatı elden bırakmamalı.

Daima abdestli yatmaktan ne zarar görürüz?

Hiçbir zarar görmeyiz.

Abdestsiz yatmak gaflet alâmetlidir, gaflet. Gafletle olan hallerin hepsinden de mesulüz. Onun için gafleti elden bırakmak lazımdır. Eh elhamdülillah suyumuz da bol, bir abdest alır, namaz kılar, öylece yatar uyursak; ke's-sâimi'l-kâimi. Oruçluların sevabı gibi sevap alır, geceleri sabahlara kadar ibadet eden âbidlerin de sevapları gibi sevaplar verirler bize inşaallah.

Onun için;

en-Nâimü fî sebîlillâhi ke's-sâimi lâ yuftiru, ve'l-kâimi lâ yeftürü.

Şimdi fî sebîlillâh deyince fî sebîlillâhın hududu yok; namaz kılmak fî sebîlillâhtır, oruç tutmak fî sebîlillâhtır, ilim tahsil etmek fî sebîlillâhtır, düşmana karşı muhârebe, mücâhede fî sebîlillâhtır, Kur'an okumak fî sebîlillâhtır, onu öğrenmeye çalışmak fî sebîlillâhtır. Bütün hayırlar, Allah için yapılan bütün hareketler fî sebîlillâhtır, Allah için yapılıyor, gayesiz, yani rızâullah için yapılıyor. Menfaati dünyayı tahsil için değil.

"Allah için yapılan bu ibadetlerle olan uyku, böyle bir zamandaki bu uykusu. " Ke's-sâimi lâ yuftiru. "Hiç oruç bozmayan adamın sevabı gibi sevap verilir." Ve'l-kâimi lâ yeftürü. "O da namaz kılıyor ama hiç yorulmuyor, yani mütemadiyen kılıyor."

Mümkün değildir ya, bir insan yorulmadan dursun. Fakat teşbih olaraktan yani yorulmadan namaz kılan melekler gibi.

"Bıkmadan da her gün oruç tutuyor. Bu adama verilen sevap neyse, fî sebîlillâh Allah yolunda uyuyanların sevabı da böyledir."

Yani insan bütün harekâtını fî sebîlillâh yapar, "Benim bütün harekâtım Allah için!" der.

Bugün bir efendi dinledim, bu efendi çok zengin bir efendiymiş. Zenginmiş, Allah vermiş. Fakat bu zenginliğiyle beraber çok da hayr u hasenât yapmakta imiş. Bu çok hasenâtını yapmakta iken vâd-i ilahî gelmiş âhirete göçmüş.

Göçtüğü vakitte bütün memleket de ayağa kalkmış. Resmi bir adam değil yani, resmi adam olursa resmi idareler yaparlar merasimi. Bu öyle değil. Bu Allah adamlarından bir adam, yani bizim gibi insanlardan bir insan. Fakat halka kendini sevdirmiş, ibâdât u taatle de ömrünü geçirmiş, hayr u hasenâtı da bol olduğundan dolayı bu adamın cenazesine halk tarafından şaşırılacak bir derecede fevkalâde bir ihtimam gösterilmiş.

E bu ölüm cümlemiz hakkında mukadderdir. Ha geride kalan bu saltanatlar boş. Halk yığılmış gelmiş, namaz kılmışlar filan...

Muhakkak iyi bir şey, hayırlı bir şey ama olmasa ne olacak?

Bizim büyüklerimizden çok kimseler vardı ki, cenaze namazını kılacak insanlar bile bulunmamış, Ebâ Zerr gibi mesela. Hiç kimse bulunmamış cenazesinde. E bunlar, harplerde ölen bazı zevât-ı muhteremler vardır ki garip olarak ölürler, şurada burada ölürler, cenazesini kaldırmak için kimse bulunmaz hamal ararlar, boş insan ararlar, cenazesine giden olmaz. Ama ind-i ilâhîyedeki kıymeti belki çok büyüktür de, onun da kimse farkına varmaz.

Fakat bu adam Allah yolunda çalışırken uykusu geliyor tabii, uyku da beşeriyet iktizası. Bu uykusu yani Allah yolundaki hareketlerinden dolayı olan uykusundan bir harekâtı, hiç orucunu bozmamış adamın orucu gibi sevap oluyor, hiç namazdan çıkmamış insanın sevabı gibi de sevap oluyor.

Demek ki hareketlerimizi biz sırf Allah rızasına fî sebîlillâha böyle tahsis edersek o zaman elbette büyük büyük mükâfâtlar, sevaplar alırız.

Bu da Amr b. Hureys hazretlerinden.

en-Nevmü evi'n-nü'âsü fi'l-cumu'ati. "Cuma günü uyumak."

Diğer günlerdeki uyku serbest de, cuma günü ve cuma gecesi mümkün mertebe uykuyu azaltmak lazım, uykudan iktisat etmek, azaltmak lazım. Geceleri çok namaz kılabilmek, çok Kur'an okuyabilmek, çok Allahu Teâlâ'yı zikredebilmek için vakitler, fırsatlar ayıraraktan bu akşam cuma gecesidir, ind-i ilâhîde makbul bir gecedir. Çünkü Cuma diğer günlere hiç benzemez. Cuma haftanın seyyidi, günlerin de seyyididir yani efendisidir. O günkü ibadet çok makbuldür.

"Onun için cuma günü uyumak, yani cuma günü uyku halleri." Mine'ş-şeytâni. "Esnemeler, dalmalar bunlar makbul şeyler değildir."

Mine'ş-şeytâni diyor. Cuma günü adamı şeytan uyutur, uyku getirir, esnemeler getirir, "Haydi yat biraz daha." der. Bunlar cuma günü olursa, o kimsenin üzerinde mutlaka şeytanın tasallutu var demektir. Cuma günü ve cuma gecesi de uyumayı her halde ihtiyatlı olarak azaltmak lazım.

Fe-izâ ne'ase ehadüküm "Uyku geliyor, gaflet geliyor." Fe'l-yetehavvel. "Yerini değiştir."

Buradaysan kalk bu köşeden öteki köşeye git. Buradan kalk, geri saftaysan ileriki safa geç, ileriki saftaysan geri safa geç, yani o hali dağıtmaya gayret et, ki o şeytanın hali üzerinden zâil olsun.

en-Nebiyyûne. "Nebiyyûn yani nebîler." Mietü elfi nebiyyin ve erbe'atün ve işrûne elfi nebiyyin. "Nebîlerin sayısı 124 bin imiş."

Peygamberimiz'e kadar gelen nebîlerin sayısı 124 bin imiş. Bunlar bir de resûl olarak [gelmişler.] Nebî ayrı resûl ayrı.

Ve'l-mürselûne selâsü mietin ve selâse aşere. "Mürseller, resüller ise 313 tane." ve Âdemü nebiyyün mükellimün. "Âdem aleyhisselam da kendisine vahyolunan nebîlerden bir nebî."

en-Nebiyyûne. "Gerek nebîler." Ve'l-mürselûne. "Ve gerek mürseller."

Yani "resûlullah" diyoruz ya, resûlullah "mürsel" demek.

O Resülller, mürsel olan resüller ve gerek nebîler." Sâdatü ehli'l-cenneti. "Ehl-i cennetin sâdâtı, beyi, efendisi, üstünü, saadetleri."

Ve'ş-şühedâü.

Bir de şehitler var ya, insan ne kadar kâmil olsa, büyük olsa, velî olsa, şehitlerin reisi de olsa ne peygamberlerin, nebilerin ne de mürsellerin derecesine ulaşamaz. Bunlar insanların sa'yi ile olmaz. Geceleri sabahlara kadar uyumasa, hiç ömründe uykuyu bilmese, gündüzleri de hiç gafletle vakit geçirmese de daima ibâdât-ı taatle geçirse, mürsellerin derecesine, nebîlerin derecesine bir insanın erişmesine imkân yoktur.

O resüller, o nebîler Cenâb-ı Hakk'ın lütf u ihsânına mazhar olmuş, müstesnâ ve muhtâr, seçilmiş kimselerdir. Binâenaleyh insanlar sa'y ü gayretleriyle ne peygamber olabilirler, ne nebî olabilirler, ne de mürsel olabilirler. Olsalar olsalar bir evliyâ olurlar o kadar. Onun için;

Ve'ş-şühedâü kuvvâdü ehli'l-cenneti. "Ehl-i cenneti cennete sürükleyici, götürücü." Ve hameletü'l-Kur'âni urefâü ehli'l-cenneti. "Hamele-i Kur'an olan alimler ve hamele-i Kur'an olan hakîki hâfızlar ehl-i cennetin irfanları." Urefâü ehli'l-cenneti. "Ârifleri oluyorlar, yani rüesâsı."

De, dün bir kitap okuyordum da o okuduğum kitapta hükmen küfür, hükmen kâfirliğine hüküm verilen insanların sayısını kırka kadar çıkarmış. Sayıyı kırka kadar çıkarmış, "Bu şeyleri yapan insanlar hükmen kâfirdir." diyor. Ne kadar lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlüllah dese de; Allahu Teâlâ'nın indindekine karışmayız. Allahu Teâlâ'nın indinde isterse ne olursa olsun, ama din kimselerinin indinde o mü'min değildir, hükmen kâfirdir.

Bir tanesini söyleyeceğim Timur Leng'in zamanında Timur Leng sıkılmış, inkibaz gelmiş kendisine, daralmış. Etrafında olan dalkavuklar onu güldürmek, eğlendirmek, sevindirmek için bir hikâye nakletmişler. Uydurma! Demişler ki;

Filan adam Ramazan yiyor.

Onun huzurunda konuşuyorlar. Öteki de;

"Ne iyi, birisi de gelse namazı da yese de kurtulsak." demiş.

Timur Leng dehşetli kızmış, demiş;

"Beni eğlendirecek başka birşey bulmadınız da şeriatın bu hükümleriyle mi bana oyun yapıyorsunuz? Kesin bu adamın kafasını!" demiş.

Binâenaleyh dinde gerek Kur'an âyetleriyle, gerek Peygamber Efendimiz'in sünnetleriyle istihfaf, şaka, mizah katiyyen câiz değildir. O adam bir şaka yapıyorum, onu güldüreceğim, sevindireceğim derken hem kafası gitti, hem hükmen de küfre girdi, küfür damgasını yedi.

Onun için İslâmiyette Kur'an'ın ahkâmına, şeriatın ahkâmına dil uzataraktan, "Bunlar yoktu, bunlar vardı, şu şöyleydi, bu böyleydi." diyerekten gerek bilerek, gerek bilmeyerek söyledikleri bu laflar dolayısıyla küfrün damgasını yer kendisinin haberi bile olmaz. Haberi bile olmaz!

Onun için şeriatın çizdiği hudutların dışına çıkmaya katiyyen gelmez.

Hamele-i Kur'an'ın da urefâü ehl-i cennetten olmasının sebebi; bu hududu, bu yolları bize bu ulemalar göstermiştir. Bizim Kur'an'dan ne hüküm istinbat edecek, ne ahkam çıkarabilecek ne aklımız var, ne bilgimiz var! Bunlar olmasaydı, bu urafâ denilen ehl-i ilim olmasaydı bizim halimiz bugün harap olurdu. Allah onlardan razı olsun ki; hepsini güzel güzel çizmişler, kitaplara koymuşlar, yolların yanlışlarını da bize göstermişler, günah yollarını da göstermişler, bizi kurtarmışlardır ki elbetteki cennetin urafâları olmak haklarıdır.

Bakınız;

en-Nücûmu emânün li-ehli's-semâi. "Yıldızlar gökte durduğu müddetçe gök rahatdır demek, yerindedir."

Gökte olan ne mahluklar varsa, onlar da emandadır, rahattadırlar.

Niçin?

Eh nizam muntazam şeysini yapıyor demek ki. Ahkam câri olduğu gibi, kaç senelerden beri olduğu gibi yine oluyor demek.

Ve ehlü'l-beyti. "Benim ehlibeytim de." Emânün li-ümmetî. "Yıldızlar göklerin durmasına nasıl alametse, benim ehlibeytim de ümmetim için böyle bir emandır."

Ehlibeytim hayatta bulundukları müddetçe ümmetime de zeval gelmez. Ümmetime zeval gelmemesi, ehlibeytin hayatta oluşlarıdır. Gökte yıldızların duruşu, göklerin sağlamlığına nasıl alâmetse, ehlibeyt de tıpkı böyledir. Ehlibeytin böyle oluşlarının sebebi; onlar Resûlü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem'in bize gelen bakiyyeleridir. Zürriyetinin bakiyyeleri, bize doğru geliyor işte. Onlara Şerif derler, Seyyid derler, Allahu Teâlâ'nın lütfü ve ikramıyla bunlar her yerde her zaman bulunabilirler.

Onun için ehlibeytten olan bir zâta da büyüklerimden dinlediğim bir [şeydir]. Hatadan kusurdan hiçbirimiz salim değiliz. Ehlibeytten olan bir zâtın da hataları, kusurları olabilir. Onların hatalarından ve kusurlarından dolayı onları tâyib edip tahkire yeltenmek insanlık ve İslâmlık alâmeti değildir. İslâm, insan ve müslüman böyle işi yapmaz. Onlara elinden geldiği kadar saygı gösterir, kusurlarını Allah'a havale eder. Allah verecektir, yapacaktır.

Altındaki hadis de aynı;

en-Nücûmu emânün li-ehli'l-arzi mine'l-ğaraki, ve ehlü beytî emânün li-ümmetî mine'l-ihtilâfi fe-izâ hâlefehâ kabîletün ihtelefû fe-sârû hızbe iblîse.

Şimdi buradan biz istinbat edelim. Bak bir kabile bu ehlibeyte ihtilaf ediyor. Öyle değil, böyledir diyor. Bu ihtilaf, fe-sârû hızbe iblîse. "Bu ihtilafcılar iblisin adamı olurlar."

Ne dedi geçen dersimizde?

el-Müslimûne ke'l-cesedi'l-vâhidi.

Ke'r-racüli'l-vâhid, ke'l-bünyâni, ke'l-mesâcid… bir sürü say.

"Müslümanlık bir erkek gibi, bir racül gibi, bir ceset gibi; milyarlarla, ne kadar olursa olsun."

Vücut nasıl sayısız eczâlardan terekküb ettiyse, nasıl o bir vücudu teşkil ettiyse, müslümanların adedi ne kadar çok olursa olsun hepsi bir insan gibidir yani hepsi birdir. Ayrılıkları, gayrılıkları yoktur, aralarında ihtilaf yapmazlar. Binâenaleyh aralarındaki ihtilaf, şeytan hizbine dahil olmalarına vesile olur. Biz haklıyız, siz haksızsınız. Biz haklıyız, siz haksızsınız. O ayrılmış bir zümre olmuş, öteki ayrılmış bir zümre olmuş, o adına bir ad takmış, biz buyuz diyor, öteki de başka bir ad takmış, biz de buyuz diyor ama hepsi hak bizim tarafımızda diyor. Bunlar hepsi de şeytanın hızbi olmuşlardır. Hizbü'ş-şeytan!

İşte bak, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem [ne buyurdu?]

Fe-sârû hızbe iblîse. İblis "şeytan" demek canım! "Şeytan taraftarı olmuşlar."

Birlik ararken ne diye parçalanıyorsun?

Vücudunun bir tarafını kessek, kolunu ayırsak razı olur musun sen buna?

Olmazsın.

Ayağını kessek razı olur musun?

Olmazsın.

Gözünün bir tanesini alsak olur mu?

Olmaz. Hepsi bir vücudundur.

E bir vücudun insanları neden muhtelif parçalara ayrılsın?

Demek şeytan tarafı tercih olunuyor ondan.

en-Nisâü hulikne min da'fin.

Kadınların hılkati hakkında buyuruyor, bakın güzel bir hadis.

"Bunlar zayıf olarak yaratılmıştır." Ve avretin. "Bunlar mahalli avrettirler."

Hayâ, havf, zarâfet ehlidirler, akılları da zayıftır. Ama bazı içlerinden müstesna olarak çok bilginleri de olabilir. Olabilir ama bu çok bilgin olan bu cemiyetin hepsinin öyle olmasını iktiza ettirmez İçinden bir iki, üç beş çıkabilir ama şöyle milyonlarca kadın arasından üç beş kadının müstesna bir bilgiye sahip oluşları onların akıllarının kemaline delalet etmez. Bunların nasılsa Cenâb-ı Hak bazılarına böyle müstesna bir akıl ve kudret verebilmiştir [vermiştir]. Fakat umumiyetle kendileri zayıftır, akılları da zayıftır. Bunda, ala'r-rıfki li'n-nisâi. "Bunlara rıfk ile muamele edilmesine teşvik vardır." Yani bunlar zayıftır, akılları da her şeye ermez, yaptıkları hatalardan dolayı, gayrı meşru hareketleri olmadığı müddetçe hemen kızıp da vurmak, dövmek, kovmak, tahkir etmek câiz olmaz.

Öyleyse;

Fe'stürû avretehünne bi'l-büyûti. "Bunların en çok zabıtları, muhafazalığı, bunların evlerinde oturmalarıyla kâim olur."

"Zayıftır" ya, dışarıya çıkarsa bu zâfiyeti dolayısıyla her gördüğüne gönlü kayar. Her gördüğüne gönlü kaydığı vakitte evdeki muhabbet eksilir ve zayıflar. Bundan dolayı bunların evde oturmalarını temin edecek çareleri bulun.

Ve a'linû alâ da'fihinne bi's-sükûti. "Ve bunların zayıflıklarından dolayı bazen dilleri de fazla olur, fazla konuşurlar. Acı da söylerler. Siz bunlara karşı mukabeleye de kalkmayın. Bunların karşısında sükut ile mukabele edin, çareyi ancak öyle bulursunuz."

Yoksa onun sözüne söz yetiştireceğim, onun sözünün üstüne çıkacağım diye uğraşırsan seni de günaha sokarlar, ömrünü de zâyi ederler. Sükut et geç öte tarafa.

en-Nazaru ile'l-Ka'beti ibâdetün, ve'n-nazaru fî vechi'l-vâlideyni ibâdetün, ve'n-nazaru fî kitâbillâhi ibâdetün.

Şimdi bak üç tane ibadet gösterdi ki en kolayı. Kâbe'ye gidiyoruz tabii, orada gücümüz de yok namaz kılmak, oruç tutmak, biraz da zor geliyor yaz günlerinde, sıcak mevsimlerde, kılamıyoruz mesela.

"Bu Kâbe'ye bakmak suretiyle ibadet sevabı alır insan."

Kâbe, bu Kâbe tabii hepimizin bildiği gibi, bu camiler nasıl taşlardan yapıldıysa, o da İbrahim aleyhisselam İsmail aleyhisselam ile beraber [taştan] yaptıkları bir binadır. Fakat bu binanın içerisinde [bir mâneviyat var]

Nasıl ki biz kemikten ve etten mürekkebiz; et, kemik, sinir, kan, man...

Şu [vücut] nedir?

Hepsi madde denilen şey, ha taş, ha kemik.

Taşın bir kuvveti var, dayanağı çok, çok dayanır. Fakat senin benim kemiğim toprağın içine girince üç beş sene ya dayanır ya dayanmaz, çürür gider ondan sonra, hiç kıymetimiz yok.

Ha o taştaki kıymet daha fazla, çok dayanıyor. Bu dayancıyla beraber yine o da bir maddedir, maddeden yapılmış bina. Fakat bu etin kemiğin içerisine Cenâb-ı Hak bir can vermiş, bu canla insanlık sıfatını taşıyoruz. Bu insanlık sıfatıyla maddî mânevî çok hünerler yapıyoruz. Mesela bugün aya giden maddeci insanlarla beraber, mânevî insanlar da büyük mertebelere nâil olmuşlardır. Binâenaleyh "Kâbe taştandır, ne bakacağım buna!" diyerekten aldanma. Onun içerisinde senin içinde nasıl bir mâneviyat, bir ruh varsa, o taşın içerisinde de kurulmuş bir ruh vardır.

Nasıl bak efendi, sen insansın, çok güzelsin, hünerin de çok. Fakat bu taş kadar hünerin yok senin! O taşın etrafında milyonlarca insan toplanıp, o taşı öpmek için can veriyor. Biribirlerini çiğniyor yahu! Taş işte! Taş ama Peygamberim öptü diyerekten herkes öpmek için kakış kakışa, itiş itişe, "Ben de öpeceğim!" diyerekten biribirini yiyor.

Taşın hünerine bak, var mı bizim içimizde böyle bir hüner sahibi?

İnsanız sözde! Demek ki taşta bir mâneviyat var ki o taşta, herkes o taşı öpmek için can atıyor. Göbeğini dayıyor, kollarını dayıyor, başını dayıyor, böyle yalvarıyor yakarıyor, çeşitli...

Onun için;

en-Nazaru ile'l-Ka'beti ibâdetün. "[Kâbe'ye bakmak] ibadettir, yani ibadet sevabı var."

Niçin?

Baktıkça içine sızı gelir. Baktıkça içine ruh gelir, mâneviyat gelir. Gözlerinden yaşlar akmaya başlar.

Hele böyle yalnız olaraktan, şöyle bir hüzünle sabah vakitlerinde, gecenin tenha vakitlerinde baktıkça, Cenâb-ı Hakk'ın herkese verdiği bir tecelli vardır, o tecellinin nispetinde bakarsın, meftun olur oraya, âşık olur oraya, hayran olur oraya.

Her sene gidiyor insanlar.

Neden gidiyorsun ya bir kere gördün, yeter işte?

Niçin gidiyorsun tekrar?

Bilmem, sor o adama bakalım niçin gidiyor artık?

Kolay da değil, hem parası harcanacak hem de birçok zorluklar da var. Gökte uçmak kolay ama onun tehlikelerine de dayanmak kolay bir şey değildir.

"Kâbe'ye bu bakış nasıl ibadet sevabını veriyorsa." Ve'n-nazaru fî vechi'l-vâlideyni ibâdetün. "Anne ve baba, anne ve babanın yüzlerine bakmak da ibadettir."

Rahmet ve şefkatle, merhamet ve şefkatle bakıyor;

"Benim dünyaya gelmeme sizler sebep oldunuz, ilmi irfan sahibi olmama sebep oldunuz, müslüman olarak müslüman beldede yaşamama sebep oldunuz. Allah sizden razı olsun. Uykularınızı terk ettiniz, beslediniz, baktınız, her şeyimize katlandınız, bizim bugün adam olmamıza sebep oldunuz. Allah sizden razı olsun!" diyerekten öyle şefkat ve merhametle anne ve babaların yüzüne bakmak, o da ibadettir.

Hatta ve hatta bir insanın valideyni âhirete göçmüş olsa bile, göçüyor ya, bu göçen valideler için de hayır dua etmeyen, beş vakit namazında hayır dua etmeyen kimselerin duaları da ind-i ilâhiyede makbul olmaz. Dualarımızın makbuliyeti için anne ve babalarımıza beş vakit namazın içinde dua etmek mecburiyetindeyiz. Etmediğimiz takdirde olmaz. Hayatta ise yüzlerine bakmak suretiyle de bu ibadet sevabını alırız.

Ve'n-nazaru fî kitâbillâhi ibâdetün. "Kur'ân-ı Azîmüşşân'ı okumak bilsin veya bilmesin, [ona bakmak ibadettir.]

Okumak bilen tabii bakıp okuyor.

Bilmiyorsa?

Şimdi hâfız olur bir insan, hâfız olduğu halde Kur'an'ı ezberden okur, bir sevap alır. Kur'an'ı açıp da okursa iki sevap alır.

Ben hâfızım, niçin bakacağım Kur'an'a?

Yok. Kur'an'ın kendisine bakmak da ayrıca bir sevap. Okuması ayrı sevap, ona bakmak da ayrı sevaptır. Onun için;

Ve'n-nazaru fî kitâbillâhi ibâdetün. Allahu Teâlâ'nın kitabına nazar, o da ibadettir."

Eh, o nazarlar dolayısıyla da Cenâb-ı Hak bakarsın insanın gönlüne merhamet verir, şefkat verir, hayır verir, birçok şeyler verir. O verdikleri şeyler dolayısıyla da Allah adamı olaraktan dünyadan çıkar gider.

Bu hadis Âişe validemizden rivayet edilmiş, yine bir tane daha buyuruluyor ki;

en-Nazaru fî selâseti eşyâe. "Üç şeye bakmak." İbâdetün. "İbadettir."

Bunlardan birisi;

en-Nazaru fî vechi'l-ebeveyni. Kâbe'yi burada zikretmedi. "Anne ve babanın yüzlerine bakmak ibadettir." bir. Ve fi'l-mushafi. Orada kitâbullah diye geçti, burada da Mushaf olarak o kitâbullah açıklandı.

en-Nazaru fi'l-mushafi. "Mushafa bakmak da ibadettir."

Onun için bazı bizim hanım kadınlarımız vardır, okumak bilmezler. Okumak bilmediklerinden, Kulhüvallah'ı bilirler, herkes bilir Kulhüvallah'ı. Açar mushafı, her satırında bir Kulhüvallah okumak suretiyle ben de hatim yaptım der. Her satırına bir Kulhüvallah okur. Hem Kur'an'a bakmış sevabı alır, hem de Kur'ân-ı Azîmüşşan'dan Kulhüvallah sûresini okumak suretiyle ayrıca yine sevaplar alır.

Ve fi'l-bahri. "Denize bakmak da ibadettir."

Niçin?

İnsanın uyanmasına sebep olurlar. Bakarsın ki ucu bucu yok bir derya.

Bunun tuzu nereden geliyor, suyu nereden geliyor, nasıl oluyor? Bakarsın bakarsın Allahu Teâlâ'yı tefekküre vesile olur.

Tefekkerû fî âlâillâh. Ve lâ tetefekkerû fî zâtillâhi. "Allahu Teâlâ'nın nimetlerini düşünün."

Düşünün, o düşünce sizi Allah'a doğru sevk eder. Kendinizi düşünün, hayatınızı düşünün, kardeşlerinizi düşünün. Şu ufacık bir âzânızı alın, onu düşünün içinden çıkamazsınız.

Göz nimeti düşün bak!

Aklıma geldi, bir zât çok ibadet etmiş. Çok ibadet etmiş, Cenâb-ı Hakk'a da hiç günah işlememiş. Bir dağ gibi bir yerdeymiş, başka emsal arkadaşı yok yanında. Günah işleyecek bir fırsat da eline geçmemiş, hep ibâdât ü taatte vakti geçmiş. Cenâb-ı Hak orada güzel bir de ağaç yaratmış oradaki meyvelerinden istifade ediyor, kaynar bir de kaynak su var orada, ondan da içiyor, yaşıyor bu suretle.

Nihayet vefat etmiş, Cenâb-ı Hak demiş ki;

"Ey kulum! Seni ben cennete rahmetimle mi koyayım yoksa senin yaptığın ibadetlerle mi koyayım?

Tabii adam çok günah etmediğinden, çok da ibadet ettiğinden;

"Yâ Rabbi! Benim ibadetlerim ile koy beni cennete." demiş.

Eh, madem sen ibadetlerinle girmek istiyorsun, sana verdiğim göz nimetiyle senin ibadetlerini karşılaştıralım, teraziye koyalım. Göz nimetinin şükrünü yapabildiysen ne âlâ demiş.

Gözünü bir terazinin gözüne koymuşlar, onun ibadetlerini de terazinin diğer bir gözüne koymuşlar, göz ağır geliyor.

Göz ağır geliyor! Göz demek ki ne kadar büyük nimettir o! Onun sayesinde bak görüyoruz, geziyoruz, Allahu Teâlâ'nın yerinde, göğünde neler var idrakler ediyoruz.

Göz de öyle, kulak da öyle! Kulak daha mühimdir. Kulak, gözden daha mühimdir. Öyle olmakla beraber, gözün de ayrıca birçok fevâidi var. Bundan dolayı bu bakmalardan ibret alıyor insan.

Göz böyle ağır gelince terazide;

E demişler, e seni ne yapalım? Bak senin yaptığın bütün ibadetler bir göz şükrünü ödeyemedi. Bütün ibadetlerin sevabı bir gözün şükrünü ödeyemedi, haydi bunu atın cehenneme, demişler.

O zaman; "Aman yâ Rabbi! Rahmetinle beni cennete koy!" diyerekten başlamış yalvarmaya.

Hepimizin kurtuluşuna sebep olacak rahmet-i ilâhiyedir.

Onun için o denizlere bakmak da insanları tefekküre sevk eder. Onun için Eşrefoğlu Rûmî hazretlerinin çok güzel bir sözü vardır, sırası geldikçe hep söylerim ama;

Bir göz ki olmaya ibret nazarında,

Ol düşmanıdır sahibinin baş üzerinde.

demiş, ne kadar güzel bir söz söylemiş ama!

Bir göz ki olmaya ibret nazarında,

Ol düşmanıdır sahibinin baş üzerinde.

Eh, göz hepimizde var, her mahlûkta da var ama hiçbir işe yaramıyor. Denize değil nereye bakarsan bak! İşte hayvanın baktığı gibi bakış! O gözde iş yok. Göz her hangi bir şeye bakarsa onun neticesinde Allahu Teâlâ'ya onu sevk edecek bir tefekkür bulunması lazım, iz'an bulunması lazım. Bundan mahrumsa yazık o adama!

Şimdi bakınız;

en-Nazaru.

Şimdi bu bakmak var ya, anaya bakarken sevap alıyoruz, Kâbe'ye bakarken sevap alıyoruz, Mushaf'a bakarken sevap alıyoruz, denize bakarken sevap alıyoruz ama;

en-Nazaru sehmün min sihâmi iblîse. "O bakışlar iblisin zehirli oklarından bir oktur."

Bakışların içerisinde zehirli bir ok vardır, o ok da şeytanın okudur.

Mesmûmetün. "Zehirlenmiş, çok kuvvetli bir zehiri var."

Fe-men terekehâ min havfillâhi.

Şimdi bakacaksın bir şeye, nâmahrem, yani günah bir yere bakıyorsun, hakkın olmayan bir şeye bakıyorsun. O bakışı günahtır, yasaktır dedin terk ettin. Allah bunu yasak etmiş, bakmam dedin, kafanı çevirdin, bakmadın. Bu bakmadığına mükâfat olaraktan;

Esâbehû îmânen yecidü halâvetehû fî kalbihî. " Allah ona bir iman verir ki, o imanın tadını kalbinde bulur."

Şimdi bizim imanın tadını kalbimizde bulamayışımızın yegâne sebeplerinden birisi de, gözlerimiz her harama bakıyor. Bugün hepsi de serbest, istediğin gibi istediğine bakmakta muhayyersin, fakat bu bakışlar bizim iç âlemimizin ölümüne sebep oluyor. Nasıl burada halâveti tadıyor bakmayan, bakan da bu halâvetin zıttı olaraktan ağzı acıyor, zehirleniyor. Zehir yiyen bir insanın ağzı nasıl olursa, tıpkı bunun da ağzı, gönlü öyle oluyor. Ki, o haram bakışlarda elektrik cereyanı gibi bir cereyan var, o cereyanlar iki tarafa işler. O günahlardan dolayı teşekkül eden içerideki mâsiyetlerin günahı senin kalbinin ölümüne sebep olur.

Vücudun ölümleri kolay, götürürler mezarlığa koyarlar, fakat gönüllerin ölümü?

Gönüller öldükten sonra insana hayrı ve şerri seçer olmaz, sevabı günahı anlar olmaz, iyiyi kötüyü fark eder olmaz. Ondan sonra beyaza kara dersin, hakka da bâtıl dersin, bâtıla da hak dersin.

Sebebi?

Gönüllerin kararması.

Sebebi?

Günahlara bakmak.

"Bakmaktan ne olacak?" diyorsun ama bak bakmak ne büyük tesir yapıyor!

Bakmaktan ne olacak, bir şey olmaz?

Ama gönüller ölür, odan sonra insan hak ile bâtılı ayıramayacak duruma düşer. Ondan sonra insanlık sıfatından da çıkar.

Hazreti Huzeyfe'nin rivayeti.

en-Nahlü ve'ş-şecerü bereketün alâ ehlihî ve alâ akibihim ba'dehüm, izâ kânû lillâhi şâkirîne.

Gerek hurma bahçeleri, diğer bahçeler, meyveler yetiştirilmiş. Bunlar[ın, yetiştirenin] kendi için de kendisinden sonra gelecek zürriyeti için de büyük faydaları vardır. Tabii bunlar bizi aynı zamanda bağ bahçe, böyle meyveli mahsüllerin yetiştirilmesine teşvik ediyor. Ama;

İzâ kânû lillâhi şâkirîne. "Bunu yetiştirenler Allahu Teâlâ'nın nimetine şükrettikleri müddetçe bu onlar için berekettir."

Allahu Teâlâ'nın verdiği nimetlere şükrettikleri müddetçe gerek kendileri, gerek evlatları, şükrettikleri müddetçe bu onlara berekettir. Edemedikleri takdirde bu onlara nimet değil nikmet, ceza, yani felakettir.

Şükrederse ne olur?

Artar. Mahsülü artar, bereketi artar, her şeyi artar. Şükredemediği takdirde bereket de elden gider, çoğalmalar da elden gider, hayır da elden gider.

en-Nezrü nezrâni: fe-mâ kâne min nezrin fî tâ'atillâhi fe-zâlike lillâhi ve fîhi'l-vefâü. Nezir ediyorlar. Hepimizin bildiği bir şey var ki, "Benim şu işim olursa ben şöyle bir kurban keseceğim, bir cami yaptıracağım, bir fakiri doyuracağım, giydireceğim, bir medrese yaptıracağım, bir mektep yaptıracağım." diye vaad ediyor. Şu işim olursa, nezir diyorlar buna.

"Bu nezir iki kısımdır." diyor. Birisi Allahu Teâlâ'ya taatta, ki bunda vefâ şarttır. Vefâ şarttır! Onun için vefat eden insanların da öldükten sonra nezir borçları için bir devir yapılır. Yapamadığı nezirleri varsa onlar için de bir devir yapılır ki, meşrudur.

Ve fîhi'l-vefâü. "Bu yaptığı nezirleri ifâ etmek boynunun borcudur."

Namaz nasıl borcuysa, oruç nasıl borcuysa, sadaka nasıl borcuysa bunu da kendi kendine borç edindi. Kendi kendine borç yaptı bu işi, bu neziri. İster malî olsun ister bedenî olsun. Diyor ki; "Bu iş olursa ben hacca gideceğim. Nafile olarak bir hac yapacağım." Farzı kendisinin borcu zaten, farzından gayrı bir haccı da böyle kendine borç ediyor. "İşim olursa." diyor, işi de oluyor, ondan sonra yapması kendisine zor geliyor. Yapamıyor bunu, hacca gideceğim dedi ama zor geldi kendisine, gidemiyor. Bu onun sırtında borç olarak kalır.

Ve mâ kâne min nezrin fî ma'siyetillâhi. "Eğer bu nezri mâsiyet yolunda yaptıysa."

Diyor ki; "Benim şu işim olursa, şu kadar içki içireceğim, şöyle yapacağım." [diye] günah taraflarını söylüyor. "Sılayı rahim yapmayacağım." diyor, buna benzer günahlar neler varsa onları sayıyor. Bunlara vefâ lazım değildir, bunları yapmak şart değildir. "Bu da sırf şeytanîdir." Ve lâ vefâe fîhi. "Bunu yapmakta lüzum yoktur."

Ve yükeffirühû mâ yükeffirü'l-yemîne.

Ancak mezahib-i erbaaya göre, bundan dolayı yemin yaptı da yemininde duramayan bir insan nasıl ki ya üç gün oruç tutar, ya on fakiri giydirir, yedirir, yahut üç gün oruç tutar. Bunun kefâreti de, günahlı işleri yapmamak için bu nezrine kefâret olarak üç gün oruç tutar, yahut on fakiri doyurur, giydirir.

en-Nasru mea's-sabri, ve'l-ferecü mea'l-kerbi ve inne mea'l-usri yüsran, inne mea'l-usri yüsran.

Bu çok güzel bir derstir.

Her hangi bir hususta olursa olsun Allah-u Teâlâ'nın yardımı, kulların sabrına bağlıdır. Sabrın ne nisbetteyse, yardım da o nisbette olur. Allahu Teâlâ'dan gelecek nusret, yardım kulun sabrına bağlıdır. Sabrın ne kadar çoksa, yardım da Cenâb-ı Hak tarafından o kadar çok olur.

Ve'l-ferecü. "Sıkıntılardan kurtuluş." Mea'l-kerbi. "O da sıkıntıların nispetindedir."

Ondan da bir gün elbette, muhakkak insanlar kurtulacaktır. Çünkü hiçbirisinin devamı yoktur.

Ve inne mea'l-usri yüsran. "Çünkü her bir zorluğun karşısında bir kolaylık vardır." İnne mea'l-usri yüsran. Yine tekrar ediyor ki; bak Elemneşrahleke'de hergün okuruz ya, buradaki bir üsra iki yüsur var, bir zorluğa iki kolaylık var. Onun için zorlukların karşısında hemen yılmamalı, dayanmalıdır. Çünkü arkasında muhakkak kolaylıklar gelecektir.

Bir tane daha okuyalım;

en-Nafakatü küllühâ fî sebîlillâhii.

Demin dedik ki; "Allah yolunda uyayan insanlar." Ke's-sâimi'l-kâimi.[Gece namaz kılan gündüz oruç tutan gibidirler.]

Bugün de Allah yolunda nafakalarını harcayanlar. Ayrıca paranın hiçbir kabahati yok. Para bir kağıttan yahut madenden birşey. Onun için onun hiç kabahati yok, bütün kabahat onu kullananlarda.

Onun için;

Ni'me'l-mâlü's-sâlih li-racüli's-sâlih. "Helal para ne güzel şeydir."

Kim için?

"İyi insanlar, salih insanlar için."

Bak bak, Timur Leng yine hasta olmuş. Orada okuduydum, doktorlar âciz kalmış. Birisi demiş ki;

"Sen helalinden, temiz bir buğday ekmeği yiyebilirsen, senin bu derdin geçer."

Aramış, taramış helal lokma bulayım diyerekten, demişler ki;

"Hacı Bayrâm-ı Velî'de bulursan bulursun."

İnsanların lokmalarına çok dikkat etmeleri lazım. Her kazanç kazanç olmaz. İçki satılan kazançlar, kumardan kazanılan kazançlar, yalanlarla kazanılan kazançlar, hile ile kazanılan kazançlar; cabbarlıkla zâlimane, gaddarâne kazanılan paralar, bunlar câiz olmayan şeylerdir. Müslüman zâlim olmaz, müslüman gaddar olmaz, müslüman hilekâr olmaz, müslüman yalancı olmaz, müslüman kardeşini kendi gibi bilir, kendisi gibi sever. Her halinde kendisi gibi korur. Binâenaleyh ben para kazanacağım diyerekten müslüman kardeşini kandırmak, aldatmak müslümana yakışmaz olduğunu bilerekten helal parayı bulmak zor olmuş.

İmam Gazzâli bile devrinde helal paradan şikâyet ederekten dert yanmış.

Bu Timur Leng de bir helal lokmayı bulmak için Hacı Bayrâm-ı Velî'ye müracaat etmiş.

Allah kusurlarımızı affetsin.

Onun için lokmalarımıza çok dikkat etmek lazım. Mesela cuma günü ezan okunuyor herkes alışverişte.

Olur mu canım?

Cenâb-ı Hak diyor ki; Fe's'av ilâ zikrillah. "Cuma günü ezan okundu mu kapa dükkanını koş camiye." diyor.

E sen bunu dinlemiyorsun, kazanacağım, o zaman bana müşteri gelecek diyerekten.

Ha bunlar helal, tayyib, tîyb olmaz.

Eşkiyanın yol keserek aldığı paralar var, çoluğuna çocuğuna da yediriyor.

Onun rızkı helal midir ona?

Adam soymuş, silahını uzatmış, herkesin cebindeki parayı almış, götürmüş rahat rahat yiyor.

Canım bu para helal olur mu?

İşte bu nasıl haramsa, öteki gaddarlıkla, zulümle, hile ile, aldatmak ile kazanılan paralar da aynı şekildedir. Birisi silahının kuvvetiyle alıyor, birisi de çenesinin kuvvetiyle alıyor.

Onun için nafaka denildiği vakitte, murat helalinden olan kısmı. Onun için az kazan zararı yok, ama bereketi olur, hayrı olur, boş yere gitmez, rahat rahat geçinirsin.

en-Nafakatü küllühâ fî sebîlillâhi. "Bu harcadığın paraların hepsi Allah yolunda olunca senin için iyi bir paradır."

İllâ hâza'l-binâe.

E ben bir ev yaptım ama az yaptım, buna biraz daha ek yapayım daha büyük olsun, bir kat daha çıkayım üzerine. Ha;

İllâ hâza'l-binâe fe-lâ hayra fîhi. "Binalara harcanan paralar da hayır yoktur."

Ya bugün bizim zenginlerimizin bu binaların üzerine binalar yaparaktan, süsler yaparaktan, süs üstüne süs yaparaktan yaptıkları binalarda acaba hayır ne kadardır bilmem. Diyor ki;

Felâ yü'ceru fîhi. "Bu hacetten fazla olan binaları yapmakta sahipleri için hiçbir ecir yoktur." Ve hâzâ fî binâin. "Bu kendisinde hayır olmayan bina o binadır ki." Lem yuksat bihî ğurbeten. İşte cami yaptırıyorsun, yollarda insanların barınması için kervansaraylar, mescitler, medrese yaptırıyorsun, neler yapıyorsan, bunların hepsi hayır olur da, sen kendi şahsın için yapacağın binalar hâcetin kadar olursa ne mutlu. Hâcetinden fazla, ihtiyacından fazla olursa bu câiz olmaz buyurmuşlar.

Fevka'l-haceh. ["Hacetten fazlası."]

Ama insanların hacetini hudutlandırmak mümkün değil. İnsanların hacetini hudutlandırmak işte bu yeter canım. Bakıyorsun ki bir karış bir odada çoluk çocuk yetişiyorlar, yetiyor bu bana diyor. Ötekine iki oda, yetmiyor diyor. Üç oda, yine olmuyor diyor. Dört, yine olmuyor diyor. Bir kat yine yetmiyor diyor, ikincisi de olsun diyor.

Sonra onu yaptık ya, birkaç katta yapalım da diyor, kiraya veririz, ihtiyarlıkta rahat ederiz, gelir gelir.

Bu da aptalca bir iştir. Çünkü servet gömülüyor demek, toprağa servet gömülüyor. Halbuki o servetini bir ticarette işletse, o ticaret dolayısıyla çok kimseler, çok seneler ondan nafakalanır, menfaatlenir, hayır görür, sevap görür. Ya bina yapılırken işte bir sene, altı ay içerisinde kaç kişi çalışırsa çalışacak, onlar alacak bu parayı. Ondan sonra ki senelerde bir şey yok. Senin ya faydana, ya zararınadır.

Onun için binalara harcanan paraları makbul saymamışlar. Bunun et-Terğîb ve't-Terhîb'de gördüğüm kısmını da ilave edeyim. Orada [anlatıldığına göre,] Efendimiz'in amcaları Hazreti Abbas'ın evi varmış, yani yer binaları. Evi var deyince böyle iki üç katlı binayı aklınıza getirmeyin. Yerlere çakılmış bir bina. Yanına bir ek yapmış, bir oda ilave etmiş. Resûlü Ekrem Efendimiz görmüş, demiş;

Ne o amca bu?

İşte bir ek yaptım buraya, gelen gidenler otururlar, işte biz otururuz, siz oturursunuz, konuşuruz." demiş.

Bu ilave, yık bunu! Peygamberimiz, "Yık bunu!" demiş.

Yâ Resûlallah! Müsaade et de bunu satayım, parasını hayırlara harcayayım." demiş.

Yok yok demiş, yık. Onun menfaatinden hayır olmaz, yık demiş. Örnek olma! Yani örnek olma yık! Bunlara örnek olma!

Resûlü Ekrem Efendimiz birgün gidiyormuş, arkadaşları ile ashâb-ı kirâmla beraber, bakmış birisi güzelce bir ev yapmış. O zaman ki evler de çadır gibi yani, şöyle mahlusi, çadıra benzer bir şey. Biraz daha büyükçe yapılmış, o zamanki tâbiriyle kubbe diyorlar. Ama daha biraz süslüce yapılmış.

Görmüş Efendimiz;

"Bu kimin?" demiş.

"Filanın." demişler.

Adam da; "Resûlullah geliyor, ben davet ederim evime de bir kahvemi içirim, çayımı içirim." diyerekten yoluna çıkmış da bekliyor.

Efendimiz hiç bu tarafa bakmamış, yüzünü çevirmiş gitmiş.

Tabii çok üzülmüş adam, tekrar huzuruna gittiğini de rivayet ediyorlar. Huzurunda da Efendimiz, geldiği vakitte kendisine iltifat etmemiş.

Adam üzülmüş, demiş ki;

"Neden acaba Resûlullah bana böyle dargın gibi?

Demişler;

"Galiba, senin yaptığın o evi sordu bize, biz de senin olduğunu söyledik, onun için ona herhalde gücendi." demişler.

Adam hemen baltayı kazmayı almış küreğini o evi yıkıvermiş. Topraktan zaten, ne olacak, topraktan yapılmış bir iki vurunca yıkılıyor.

Efendimiz'in yolu düşmüş, bakmış ki o ev yok orada, demiş;

"Ne oldu bu?"

Demişler;

"Yâ Resûlallah! O zât sizin üzüldüğünüzden o da üzüldü, sebebi olaraktan da bunu şey yaptı, yıktı onu." demişler.

"Allah ona hayırlar versin. Allah ona hayırlar versin." diye de dua etmiş Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem.

Onun için binalar bugün güzel, memleket güzelleşiyor, şatafat iyi, çok şeyleri var fakat paraları öldürüyor.

Şimdi bu binalara harcanan paraları toplasak kimbilir kaç milyar para eder?

Bu kaç milyar parayla kimbilir kaç tane fabrika kurulur. Bu kadar fabrikalar kurulunca Almanya'ya evlatlarımızın gitmesine, gâvur memleketlerine gitmesine lüzum kalmaz. Herşey memleketimizde daha rahatlıkla, daha güzellikle, daha iyi yapılmaya çalışılır ve bu daha güzel genişlememize ve daha çabuk refaha kavuşmamıza sebep olur.

Bunu bırakıyoruz da, "E güzel olsun!" [diye evler yapıyoruz.]

Güzel olsun ama parayı yok ettin canım. Haydi çocuklar git bakalım Almanya'ya, git bakalım Fransa'ya, çalış bakalım orada, getir bize döviz.

Yani biz bu binaları yapacağımıza, o fabrikaları biz kuramaz mıydık?

Bizim aklımız hiç mi yok?

Bizim kuvvetimiz hiç mi yok?

Biz Allah'ın kulu değil miyiz?

Hep gavurlar mı yaşasın, biz yaşamayalım?

E sen paraları böyle binalara harcarsan öteden kominist der ki; "Bu yaşayanları biz kaldıralım ortadan, biz de yaşayalım!" diye bağırmaya başlarlar. Durdur bakalım durdurabilirsen şimdi!

Şimdi bir tane daha var;

en-Nafakatü fi'l-hacci ke'n-nafakati fî sebîlillâhi bi-seb'i mieti dı'fin.

Hac yoluna tabii para harcanıyor. Hac yolu demek, harç yolu demek, harcama yolu demek. Oraya gidince kısmak, iktisada riayet etmek, verilecek yerlere lazım olan şeyleri verememek, bunlar hacıya yakışmaz şeylerdir. Hacı olan insan vereceği yerlerde bol bol verecek. Binâenaleyh bir verirken 700 fazlalıkla mükâfat oluyor. Bire on var bir de, burada bir hayır yaparız, bire on verirler. Ama orada bire 700 veriyor. Çünkü yeri güzel!

Bir tanecik daha okuyayım;

en-Nikâhu sünnetî. Fe-men lem ya'mel bi-sünnetî fe-leyse minnî. Dikkate şâyan. "Nikâh benim sünnetim."

Sünnet-i Resûlullah pek çok; yemesinde, içmesinde, giymesinde, yaşamasında, yatışındaki kalkışındaki bütün hareketleri sünnet-i seniyyedir. Bunların bazılarını biz namazlara tahsis etmişiz; ilk sünnet, son sünnet diyerekten namazlarımızda kılarız.

"Bu sünnetlerin hepsi, nikâh da onun içerisine dahil olmak üzere benim sünnetim." diyor.

Binâenaleyh sünnet-i Resûlullah ile alay edenler, Resûlullah'ın sünnetini hafif görenler, Resûlullah'ın sünnetini hiçe sayanlar orada da onu satmışlar. Resûlullah'ın sünnetleriyle istihfaf, istihzâ katiyyen câiz değildir. Yapamıyorsun başka! Yapamadığından dolayı üzül. Fakat onunla, "Zamanı değildir, şöyle değildir! Peygamber gelseydi bu zaman o da yapmazdı!" gibi laflar tehlikeli laflardır, bunlardan sakınmak lazım.

"Sünnetler benim sünnetimdir. Kim benim sünnetimle amel etmezse." Fe-men lem ya'mel bi-sünnetî . "Benim sünnetimle amel etmiyor." Fe-leyse minnî. "Benden değildir."

Ya nasıl benden değil?

Bütün gün lâ ilâhe illallah deyip oturuyor işte.

Ne dedi Peygamber?

"Benden değil!" dedi. Benim sünnetimi yapmayan benden değil.

Kısa laf! Kısa laf, "Sünnetime itibar etmeyen insan benden değildir. Öyleyse." Ve tezevvecû. "Evlenin!"

Niçin?

Fe-innî mükâsirün bikümü'l-ümeme. "Bütün ümmetlere ben sizin çokluğunuzla iftihar edeceğim, 'Bunlar da benim ümmetim' diyeceğim."

E ümmet olunca hep günahsız mı olmak lazım canım?

Günahsız da olmaz! Hepimiz de çeşit çeşit günahlar var. [Günah] etmemek çok iyi. Günah etmesek çok iyi fakat beşeriyyet, gençlik, şu ve bu hadiselerden dolayı fazla büyük, günahlar bazen bazen sadır olursa, yalnız itikadını bozmamak şartıyla ümmetlikten çıkarmaz ki adamı! "Bu günahlar zarar etmez!" dersen felaket o zaman. "Günahlar zarar etmez!" dersen o zaman felaket!

Ve men kâne zâ tavlin. "Kudreti yerinde, vücudu sıhhatte, hanıma bakacak kuvveti de var. Malî kuvveti de var, yani çalışıp kazanabiliyor, kendisi de çocuğunu, ailesini, efradı ailesini besleyebilecek bir kuvvete sahip." Fe'l-yenkih. "Evlensin bu adam. İnceleme işleri, evlen."

Ve men lem yecid. "Fakat gücü yetmiyor, gerek sıhhatinde, gerek malî kısmında, gerek çalışma kısmında, kendini doyurmaktan âciz, nerede kaldı ki başkasını, ailesini doyuracak. Böyle bir durumda olursa." Fe-aleyhi bi's-sıyâmi. "Oruca devam et. Ancak oruçla bunun yani arzularının önünegeçebilirsin."

Fe-inne's-savme lehû vicâün. "Bunu, bu gençlikteki şehvet kuvvetini, kudretini ancak kendi önlemiyle önleyebilecek, kendini vikâye edecek şey oruçtur."

Oruç tuttuğun takdirde mümkün mertebe zayıf da olursun amma, günahlara da gitmezsin o zaman. Ama bunu yapmazsan bakmak suretiyle, gitmek suretiyle filan günahlara kapılırsın, büyük âkıbetlere, felaketlere dûçâr olabilirsin.

Burada kalsın.

Allah kusurlarımızı affetsin. Tevfikat-ı samadaniyyesine mazhar eylesin. Rıza-ı ilahiyesine muvaffak ve kendisini sevdiği amellere muvaffak kılsın cümlemizi. Cümlemize de hüsn ü hâtimelerle âhirete göçmeler nasibi müyesser eylesin.

el-Fâtiha.

Sayfa Başı