M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 267-268

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzubillahimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdülillahi rabbilâlemin ve'l-âkibetü li'l-müttekîn. Vessalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn.

İ'lemû eyyühe'l-ihvân enne efdale'l-kitâbi kitâbullah ve enne efdale'l-hedyi hedyü muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerra'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesin bid'ah ve külle bid'atin dalâleh ve külle dalâletin fi'n-nâri. Ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâle;

Selâsün le'antühüm: Emîrün zâlimun, ve fâsikun kad a'lene bi-fiskihi, ve mübtedi'un yehdimü sünneten.

Hazreti İbn Ömer'den.

Beraber bir salât ü selâm okuyalım.

Mefhari mevcûdât Muhammed Mustafâ râ salavât.

Beraber;

Allahümme salli salâten kâmileten ve sellim selâmen tâmmen alâ seyyidinâ Muhammedinillezî tenhallü bihi'l-ukad ve tenfericü bihi'l-kürab ve tukdâ bihi'l-havâic ve tünâlü bihi'l-rağâib ve hüsnü'l-havâtimi ve yüsteska'l-ğamâmü bi-vechihi'l-kerîm ve alâ âlihî ve sahbihî fî külli lemhatin ve nefesin bi-adedi külli mâlûmün leke.

Bu hadîs-i şerîfte yine Cenâb-ı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki;

Selâsün. "Üç kişi vardır ki." Le'antühüm. "Ben onlara lanet eyledim."

Cenâb-ı Peygamber Efendimizin lanetine müstehak olan üç kişi.

Birisi;

Emîrün zâlimun. "Zalim bir emir."

İkincisi;

Ve fâsikun kad a'lene bi-fiskihi. "[Fâsık bir kimse ki] fıskını, günahlarını âşikâre yapıyor günah işlemekten sıkılmıyor."

Üçüncüsü de;

Ve mübtedi'un. "Bid'at sahibi." Yehdimü sünneten. "Bir sünnetin yokluğuna sebep oluyor."

Allah hepimizi affetsin.

Biz bir namaz kılıyoruz ya, kıldığımız namazı nasıl kılıyoruz herkes bilir işte. Namazı kıldığımız zaman, bir namazımız var başka bir şeyimiz yok.

Ama onu da şöyle tam bir huzurla kılabilen, bilmem ki bulunur mu öylesi?

Bu mübtedî, fi'lü'l-bid'ati innemâ yekûnü bi-terki's-sünneti. "Bid'at sünnetlerin terki ile hasıl olur." diyor. Sünnetlerin terkiyle bid'at hasıl olur. Halbuki bir farzları terk ediyoruz.

Şimdi burada [şerhte] diyor ki;

Ke's-salâti ma'a'l-ğafleti. "Gafletle kılınan namaz bid'attir."

Çünkü huzûr-u rabbil-âlemîn'e, Allah celle ve alâ'ya yüzümüzü çeviriyoruz ama gönül dönmüyor O'na. Gönül dönmüyor gönül dolaşıyor, işiyle gücüyle [uğraşıyor,] şurada burada dolaşıyor. En nihayet şaşırıyor; "Acaba iki miydi, üç müydü? Acaba okudum mu, okumadım mı?" diyor, düşünüyor.

Onun için;

Ke's-salâti ma'a'l-ğafleti ve ademi'l-huşû ve'l-hudû. "Huşû u hudûyu biz, kafamızı büker, boynumuzu büker, gövdemizi de eğeriz, [bunların öyle olduğunu zannederiz,] "Oo, ne güzel namaz kılıyor şu adam!" deriz. Ama Allah iç âlemine bakıyor, Cenâb-ı Hak gönle bakıyor. Ne kafaya bakıyor, ne boyuna bakıyor, ne üstüne başına bakıyor, O'nun baktığı nazargâh gönül. Gönül Allah ile ise ne mutlu sana. Gönül Allah ile olunca, yani Allah'a dönünce Allahu Teâlâ'nın da rızasından başka şeyi kastedmez. Allahu Teâlâ'nın rızasından başka şeyi kastedmeyince işte o zaman tam manasıyla Allah'ın kulu olur.

Yalnız hep insan namazda duramaz ya, bir beş dakika on dakika neyse kılacağız, ondan sonra tabii hepimiz işimize dağılacağız.

Şimdi işimizde de gönlümüzün Allah'tan dönmesi lazım mı değil mi?

E bitti namaz canım.

"Namaz bitti" olmaz! Namazdan çıktık yine gönlümüz Allah'tan ayrılmayacak. Gönül daima Allah'ı zikir ve Allah ile olacak.

Mesela diyor ki;

Ve terkü fikri'l-kalbi inde't-ticâreti. "Ticaret sırasında kalbindeki tefekkürü bırakıyor, kim bilir neler düşünüyor ayrıca!"

Fe-kad kâlellallahu teâlâ;

Ricâlün lâ tülhîhim ticâretün ve lâ bey'un an zikrillâhi.

Hiçbir mü'mini hiçbir iş; ticaret, ziraat, sanat, ne olursa olsun, hiçbir iş kulu Allah'ından ayırmak için yapılmamıştır. Her iş kulu Allah'a bağlamak için yapılmıştır. Kul ise işini takdim ediyor, gönlü işiyle meşgul, ticaretiyle meşgul, sanatıyla meşgul, Allah'tan ayrılmış bir durumda. İşte buna bid'at diyorlar. Bunun sebebi de sünnetlerin terki. Sünnetler terkedilince abdestin sünneti var, namazın sünneti var, yemeğin sünneti var, giymenin sünneti var, yatmanın sünneti var, kazancın sünneti var. Çok sünnetler var yalnız sünnet sakal bırakmak değil. Sakalın [dışında] insanın [yapması gereken] çok sünnetleri var. Bu sünnetlerin hiç birisine dikkatimiz yok.

Bugün ben acındım çok, bir çok muhterem kardeşleri görüyorum ki sol elleriyle yiyorlar. Sol eliyle yemek hıristiyanların âdetidir. Yemekte muhabbet yapmak hıristiyanların âdetidir. Yemekte huzur lazım. Ticaret vaktinde huzur olacak, ticarette gönlünü Allah'tan ayırmayacaksın, Allah ile gönül meşgul olacak. Elbet yerken de, nasıl yiyorsan öyle hareket edersin. Yerken de zikrullah'a, Allah'a, Allah'a tefekkür ile, gönlünde Allah olduğu halde bismillah ile ve düşüncen de Allah olaraktan yiyeceksin ki o yediğin ekmekler kan olur, senin vücudunda zikrullahın devamına sebep olur. Eğer yemeklerimizi öyle hıristiyanlar gibi zevk ü sefâ ile, çatalla kaşıkla, altın tabak çatal kaşık masalar üzerinde ferah olur, zevk ü sefâ ile güle güler yersen, ondan gaflet hasıl olur. O gafletten de namaza durduğun vakitte şaşırır gidersin...

Ricâlün lâ tülhîhim ticâretün ve lâ bey'un an zikrillâhi. Mü'mini hiçbir şey Allah'tan alıkoymayacak. Alıkoyarsa, o yapılan sünnetlerin terkinden dolayı hasıl olan bid'atlardan ileri geliyor demektir.

Onun için bizim büyüklerimiz mesela ilk evvela zikrullah lâ ilâhe illallah, lâ ilâhe illallah, lâ ilâhe illallah diye gelmiş, tâ Nakşibend'in devrine kadar, yani 700 senesine kadar. 700 senesine kadar insanlar zikri cehren yapmışlar. Lâ ilâhe illallah, lâ ilâhe illallah, lâ ilâhe illallah, yahut Allah, Allah, Allah... demiş. 700 senesinde Nakşibend hazretleri dünyaya gelmiş, o gelmezden evvel de Abdulhâlık Gücdüvânî hazretleri bu Nakşî ilmini Hızır aleyhisselam'dan öğrenmiş. Hızır aleyhisselam Abdulhâlık Gücdüvânî'ye zikr-i kalbîyi öğretiyor.

"Nasıl yapayım?" diyor

"Dal suya!" diyor.

Suya daldıktan sonra tabii her tarafı kapalı.

"Şimdi Allah de bakalım içeride!" diyor.

Tabii ağzını açamadan suyun içerisinde Allah derken gönlün Allah deyişini orada öğreniyor. Ondan sonra Nakşibend hazretlerine tâlim ediyor, Nakşibend hazretlerinin devri gelince ondan sonra da o zikr-i cehrîyi kendi tarikatında yasak etmiş, zikir ancak gönülde olacak demiş. İşte bu zikir gönülde olursa ticaret de men etmez, alışveriş de men etmez, gidiş geliş de men etmez, hiçbir şey men etmez. Ama oraya yerleşmesi lazım. Onu oraya yerleştirdikten sonra korkma. Yerleştirmek için de her halde çabalamak lazım biraz, çalışmak lazım. Çalışmadan bir şey olmuyor.

Şimdi üçüne Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem lânet buyurmuştu. Üçüne de;

Selâsün le'anehümü'llâhu. "Allah lânet buyuruyor."

Birisi;

Raculün rağibe an vâlideyhi. "Anasına babasına yüz çevirmiş."

Ana babanın sözünü dinlemiyor, o Allah'ın lanetine müstehak oluyor .

Raculün rağibe an vâlideyhi. "Anasının babasının sözünü dinlemiyor onlardan yüz çevirmiş." Ve raculün se'â beyne raculeyn. "İki kişinin arasını bozmaya çalışıyor." Ve'mreetin yüferriku beynehümâ "İkinci adam karıyla kocanın arasını ayırmaya çalışıyor."

Allah muhafaza etsin şerlerinden.

Sümme tehallefe aleyhâ min ba'dihi. "Ondan sonra onu kendisi alıyor."

"Bu iyi değildir." diyerekten ondan boşatıyor, kendi gözü var demek ondan sonra kendisi alıyor onu. İkincisi de bu adam Allahu Teâlâ'nın lanetine müstehak.

Ve raculün se'â beyne'l-mü'minîne bi'l-ehâdîsi li-yetebâğadû ve yetehâsedû. "Mü'minlerin arasında yalanla dolaşıyor, yalan sözler laflar naklederekten biribirlerine hasetlik ve buğz ettiriyor."

Küsüştürüyor, darılttırıyor, biribirine buğz ettiriyor. Bu gibi insanlar, bunlara da Cenâb-ı Hak kendisi bizzat lânet buyurduklarını Cenâb-ı Peygamberimiz haber veriyor.

Onun için bu çok kötü huydur. Müslümanlara yakışan daima müslümanları biribirlerine sevdirmek, muhabbet ettirmek, valideyne karşı itaatte son derece sevgi göstermek.

Bunlarla ilgili güzel hikayeler vardır.

Bâyezid-i Bistâmî hazretleri birgün gelmiş annesine süt getirmiş içsinler diyerekten. O gelinceye kadar ihtiyarların da uykusu gelmiş uyumuşlar. Hava kışmış, Bâyezid-i Bistâmî hazretleri onları uyandırmamış, onlar uyansınlar da sütlerini ellerine vereyim diyerekten sabaha kadar ayakta beklemiş. Bâzeyidlik kolay olmamış yani.

Bu valideyne itaat Allah'a itaat. Resûlullah'a itaat nasıl Allah'a itaatse, valideyne itaatta yine Allah'a itaat sayılır.

Sonra bu, Allah esirgeye, bazı insanlar tıynet itibariyle, hılkat itibariyle kötü oluyor işte, [başkasında] gözleri oluyor. Onun için kadınlarda gözü olan insanlar bu gibi hilelere tevessül ederler. Onun için Cenâb-ı Hak mahremiyet koymuş ortaya. Kimse kimsenin hanımını görmesin, güzel midir çirkin midir bilmesin. Güzelse tamah eder. Çirkinse kulak asmaz ama güzelse tamah eder, zenginse tamah eder. O şey yapacağına biraz da ben alayım der, benimle yaşasın der. Onun için bakarsın çeşitli hile yollarına düşer. Daha fenaları da olduğu el ân görüle gelmektedir.

Onun için herkes hanımının sahibi olaraktan onları mümkün mertebe muhafaza etmesi efendinin vazifesidir.

Selâsetü asvâtin yuhibbuha'llâhu. "Cenâb-ı Hak üç sesi çok sever."

Birisi;

Savtu'd-dîketi. "Horozların sesi."

Diyeceksiniz neden seviyor bu horozun sesini diye?

O bize ders verir; "Benim evim yok, bak soğuktayım!" der. Düneğinde dünemiş, oradan öter, Allah'ı zikreder o. Bize de der ki, "Sen de kalk Allah'ı zikret. Benden ders al." Onun için onun sesi sevgilidir.

İkincisi;

Ve savtu'llezî yakrau'l-kur'âne. "Birisi de Kur'an okuyor, Cenâb-ı Hak o sesi de sever."

Birisi de;

Sabahleyin kalkmış, 'Aman yâ Rab, aman yâ Rab, tevbe yâ Rab, affet yâ Rab, hata ettim yâ Rab, bir daha yapmayacağım yâ Rab!" diyor, Cenâb-ı Hak'tan af diliyor.

Ve savtu'l-müstağfirîne bi'l-eshâr. "Bir de bu af dileyenlerin sesini çok seviyor Cenâb-ı Hak."

Bu da Zeyd b. Sâbit radıyallahu anh'ten.

Selâsetün. "Yine bir üç var." Testağfiru lehümü's-semâvâtü ve'l-ardu.

Semâvât, gök; arz, yer.

"Bu üç kişiye yerde ve gökte, yerin ve göğün içinde neler varsa hepsi istiğfar ediyor."

Yer gök, yerde gökte ne var hepsi istiğfar ediyor bu üç kişiye.

Daha?

Ve'l-leylü ve'n-nehârü. "Gece ve gündüz, bunlar da istiğfar etmektedir bu üç kişi için."

Daha?

Ve'l-melâiketü. "Melekler."

Sayısını da Allah'tan başka kimse bilmez.

Lâ ya'sûnallahe mâ emerahüm ve yef'alûne mâ yu'merûne. "Günah denilen şeyi de bilmezler. Hepsi emrolundukları ibadet üzerinedirler."

Bununla beraber bu üç kişiye istiğfar etmekten kendilerini alamazlar. Mecburidir yani, bizim nefes alıp vermemiz nasıl mecburiyse bunlar da mütemadiyen bu üç kişiye istiğfar ederler.

Biz de Kur'an'da da bunun delili var;

Ellezîne yahmilûne'l-arşa ve men havlehû yüsebbihûne bi-hamdi rabbihim ve yü'minûne bihi ve yestağfirûne li'llezîne tâbû ve't-tebe'û ...

Kimmiş bu üç kişi bakın!

el-Ulemâü, ve'l-müte'allemûne, ve'l-eshiyâu. "Ulema ilim sahibi, öğrenmiş, ilmini öğrenmiş. İkincisi müteallim, öğrenmeye çalışıyor."

İnsanları zaten Cenâb-ı Peygamber ikiye ayırmış. Bakınız bu kadar mûciz kelam hiç kimsede görülmemiş. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem diyor ki;

"İnsanlar iki kısımdan ibarettir."

Nedir bunlar?

"Birisi öğrenmiş birisi öğrenmeye çalışıyor. Diğerinde hayır yok."

İkiye ayırıyor; öğrenmiş ve öğrenmeye çalışıyor. "Yani bundan dışarı çıkmayın. Sınıfını biraz daha genişletmişler ama aslı bu ikiye dönüyor.

İnsan mutlaka bilecek ve bildiğini bildirecek. Bileceksin ve bildireceksin. Bu üçün hâli bu.

Bir de;

Ve'l-eshiyâu. "Cömert."

Şimdi tabii ilim sıfât-ı ilâhîyedendir. Hayat, ilim, semî, basar, irâde, kudret, kelam, tekvin. Hayat evvela, arkasından ilim. İlim, sıfât-ı ilâhîye olduğu için Cenâb-ı Hak bütün kullarına ne verdiyse hep bu ilim sıfatı ile vermiştir. İlim sıfatullahtır. Sıfatullah olunca ilmin sonu da yoktur. Evveli de yok sonu da yok. Nasıl ki Cenâb-ı Hakk'ın sonu yok ilmin de sonu yoktur.

Bugün aya gidiyor.

Gidemez!

Gidemez olur mu canım! İlim bu, Allah'ın ilmi.

Yarın nereye gidecek?

Nereye gidecekse gidecek işte!

İlmin sonu yok, ucu bucağı yok gidecek, ilimde hudut yok.

Ama bir ilim var ki [öldükten sonraki hayatımız içindir.] Bu dünyada insan rahat eder, zevk ü sefâ içerisinde yaşar. Bu ancak bu dünyaya ait. Ölürsün bir şey yok. Halbuki bizim hayatımız öldükten sonrası içindir. Biz burada ancak kazancı öldükten sonraki hayatımız için çalışırız. Öldükten sonraki daha müreffeh bir hayata kavuşabilmemiz buradaki ilmimize bağlıdır. Buradaki ilmimiz nasıl kazanıldıysa, gözümüzü kapadıktan sonraki [hayat başlar.] Gözümüzü kapaması ölüm değildir. Adını biz ölüm dedik onun ama nakildir o. Dâr-u dünyâdan dâr-u âhirete geçiş.

Bilmem kozak [bilir misiniz], bilirsiniz hepiniz kozak, ipek böceklerinin ipek yaptıkları kozaklar vardır. Bu kozak böceği ufacık, iğne topuzu kadar bir şeydir. Tabii büyür kocaman bir böcek olur. O kozağı yapar içine girer. Kozak onun mezarı olur. Kozak onun mezarıdır. Girer 15 gün, 18 gün onun içerisinde saklı durur, çıkmaz dışarıya. Ama onu içeriden yalaya yalaya diliyle açar, dışarıya çıkar. Çıktığı vakitte hiç demezsin ki bu o böcektir. Kanatlanmıştır, gözlenmiştir, kirpiklenmiştir, kaşlanmıştır, boynuzlanmıştır, uçar.

Canım bu böcek nasıl uçar yahu?

İşte bu böcek uçuyor şimdi!

İşte şimdi o mezar bizim tıpkı buna teşbih olunur. Yani mezara gireriz orada kemikler dökülür, çürür gider ama asıl orada uçuş hayatı başlayacak. Oradan, cennete gidecek olan uçuş hayatının başıdır mezar. Oraya hazırlanmak için ilmimizin bu dünyada [fayda veren bir ilim] olması kâfi değil. E aya da gideriz güneşe de gideriz ama gözümüzü kapadıktan sonra ay da güneş de burada kalacak.

Buradan sonraki hayat âhiret olan ebediyyet hayatına ancak ilm-i âhiret fayda verir. Yani Kur'an ilmi, hadis ilmi, Peygamberin bize bıraktığı ilim fayda verir. Peygamberin bıraktığı ilim fayda verir, yoksa sen hendese de lazım, doktorlukta lazım, kimyası da lazım, her çeşit [ilim lazım dersin ama,] kaç çeşit ilim var kimbilir, belki saymakla tüketemeyiz. O kadar çok ilme hepsi lazım ama hepsinin faydası dünyaya ait ama [sevabı onları öğrenmedeki] niyetlere göredir. Bu niyetin âhiret olursa âhirete taalluk eder, değilse dünyaya aittir.

Din ilmi de öyledir. Şimdi aşağıda gelecek. Onun için sen bu dünyada yaşatacak ilme değil de dünyadan sonra seni yaşatacak ilme rağbet göster.

Bugün insanlar hep maddi ilim diyorlar herkesin gözü parada.

Maddi ilimde ne var?

Para var.

Hoca ilmine kimse tenezzül etmiyor çünkü para yok diyor. "Cenaze mi yıkayacaksın sen?" diyor, kandırıyor çocuğu da, korkutuyor, mektebe gitmekten de soğutuyor.

E seni kim yıkayacak öldüğün vakit?

Yıkayacak adam lazım.

E yıkamayın beni!

Yıkanmayan bir yer bulmak lazım.

Onun için ilim asıl âhiret ilmidir. Bu dünyada o âhiret ilmini kazanıp bu dünyadan melek olarak gitmek lazım. Kanatlanmak demek melek olmak demek.

Bu nerede olacak?

Mezarda olacak işte o!

Eshiyâ da, neden eshiyâyı burada zikretti?

Çünkü ilme yardım edici de odur.

İlme yardım edemiyorsa onun da kıymeti yoktur. Buradaki zenginden murat mutlaka zengin değil ilme yardım eden zengin. İlme yardımcı değilse o zengin, o zenginlik ona Karun'un zenginliği gibi, o da Karun gibi yerin dibine gömülür gider. Asıl buradaki zenginlik de [ilme faydalı olan zenginliktir.] Çünkü bunların başlarında iki tane harf var: EL kelimesi. Bu el kelimesi, [elif lâm harfleri] manâları değiştirir, alt eder. Öyle her zengin değil yani. O zengin ki Allah yolunda parasını harcar; ilim yolunda, cihat yolunda her şey yolunda.

Cihat?

O da ilimle olacak. İlim olmazsa cihat da olmaz. Cihat da ilimle olacak.

Onun için her şeye ilim lazım vesselam.

Onun için çalış, dünya ilmini de öğren evvela âhiret ilmi de öğren. Dünya ilmini öğren, öğren ama âhiret ilmini bilmeden dünya ilmi sana fayda vermez. Gözünü yumduktan sonraki mezar çok fena yer. Mezar gözünü yumduktan sonra çok fena yer! Onun orada seni kurtaracak olan şey dünyadayken ilm-i âhireti yani ilm-i dîni öğrenmendir. İlm-i dîni öğren ondan sonra yine ne kadar öğrenirsen öğren. Dinini bilmeden dünyası insanı mahveder Allah korusun.

Selâsetün lâ temessühümü'n-nâru. "Yine bir üç var, onlara ateş dokunmayacak yani cehennem dokunmayacak bu üç kişiye."

Birisi;

el-mer'etü'l-mütî'atü li-zevcihâ. "Kocasının sözünü dinleyen hanımı cehennem yakmayacak."

Bak ne güzel bir şey!

İkincisi;

Ve'l-veledü'l-bârru bi-vâlideyhi. "Anasına babasına itaat eden çocuğu da cehennem yakmayacak."

Cehenneme girmeyecek o çocuklar, ateş dokunmayacak onlara.

[Üçüncüsü;]

Ve'l-mer'etü's-sabûratü alâ ğayrati zevcihâ.

Kocasının iki hanımı var veya üç hanımı var veya dört hanımı var. Tabii onlar arasında bir münakaşa, kavga gürültü eksik olmaz.

"Bunlardan dolayı kocasını katiyen rahatsız etmeyecek. Böyle bir sabırlı kadın."

Bunların üçüne de cehennem ateşinin dokunmayacağını Cenâb-ı Peygamber beyan buyurmuş.

Hazreti İbn Abbas'tan.

Bak ne kadar güzel!

Selâsetün. "Yine bir üç var ki." Lâ temessühüm fitnetü'd-dünyâ ve'l-âhirati. "Dünya ve âhiretin fitneleri bu üç kişiye dokunmaz."

Dünya alt üst olmuş, ye'cüc me'cüc gelmiş, gökten ateş yağıyor, yerden kaynar sular fışkırıyor... fitne çok, fakat bu üç kişiye dokunmayacak.

Olur mu canım hocaefendi?

Olur, pek güzel olur!

Mesela Nuh aleyhisselam'ın [zamanında] tufan oldu, bir koca karıya dokunmamış tufan.

Hah?!.

Her tarafı su basmış, koca karının ne ineğine ne de kendisine bir şey olmamış.

Allah koruyunca koruyor.

Nasıl korur canım?

Nasıl İbrahim aleyhisselam'ı ateşin içinde korudu yahu?

Bunu söylemeye, tekrarlamaya lüzum yok. Ateşin içerisinde İbrahim aleyhisselam'ı koruyan Allah, İbrahim aleyhisselam'ın milleti olan bizi de öylece korur. Yalnız biz o milletten olalım!

Selâsetün lâ temessühüm fitnetü'd-dünyâ ve'l-âhirati. "Üç şey, hem dünyanın fitneleri dokunmuyor hem de âhiretin fitneleri dokunmuyor."

Azap da yok artık, havf, hüzün o da yok. Ne kadar güzel!

Birisi;

el-Mukırru bi'l-kaderi. "Kadere iman."

Men âmene bi'l-kader emine mine'l-kederi. "Allah takdir etmiş, ne yapalım oldu bu iş, böyle." Rahat. [Veya inanmazsa,] gayrı yığar da yığar kendini, üzerde üzer kendisini;

Vah neden oldu da neden oldu?

Canım işte Allah böyle dert vermiş. E geç öbür tarafa rahat et.

Kim ki bu kadere inanır dünyanın da âhiretin de fitnelerinden böyle rahat eder. Çünkü;

Kul len yüsîbenâ illâ mâ keteballahu lenâ. "Hiç bir şey gelmez, o vakti ezelde yazılmış olur. Yazılmayan bir şey insanın başına gelmez."

İkincisi;

Ve'llezî lâ yenzuru fi'n-nücûmi. "Yıldızlara bakıp da yıldızlarla amel yani müneccimlik yapmaz."

Yahut arraflık, bilgiçlik diyorlar, bunlara da itibar etmez. Ve kayıpları bilenler, çalınan malları bilenler, birçok kimseler var, muska yapanlar filan bunlara katiyen bakmaz.

Lâ yenzuru fi'n-nücûmi ya'ni lâ yeltefitü ilâ ilmi'n-nücumi ve ahkâmihî. "İlm-i nücûmun ahkamları ile amel etmez." Ahbârun bi'l-muğayyibâti. Gaipten haber vererek, gelecek sene böyle olacak, filan sene de şöyle olacak, filan vakitte böyle olacak. Bunlara kulak asmaz. Şurada hazine var, şurada define var, diye böyle kendilerine bilgiçlik taslayan insanların sözlerine de aldanmaz.

Birisi kadere inanmak, birisi yıldızlarla amel etmemek, üçüncüsü;

Bakın çok dikkat edin buna!

Ve'l-mütemessikü bi-sünnetî. "Benim sünnetimle amel edenleri dünyanın da âhiretinde fitneleri tutmaz, onlara isabet etmez."

Dünyanın âhiretin fitneleri o kimseye isabet etmez. Çünkü o benim sünnetimle amel ediyor;

Yerken bismillâhirrahmânirrahîm der, güzelce sol enciğinin üzerine oturur sağ ayağını diker. Bismillâhirrahmânirrahîmi açıkça söyler, sağ eliyle yer sol elini hiç kullanmaz. Sol el edep yerleri için tahâret için kullanılır, o yemekte kullanılmaz. Bir elinde çatal bir elinde bıçak, bu müslümana yakışmaz. Müslüman yemek yerken daima huzur ile, edep ile ve Allahu Teâlâ'nın verdiği nimetlere teşekkür ederekten, "Ben bunu yemeğe haklı değilim ama sen bunları bana lütfettin, bunlardan bana hasıl bir kuvvet ver. Sana tâat edebilmek, kulluk edebilmek şeysini de ver. Ben sana, bunları yiyeyim de ibadet edeyim." diye yer. Ve az bir şey de insana kifayet eder. Böyle Allah içi yediği az bir şey, çünkü tâat edeceksin, tâat etmek için kuvvet kâfidir. At gibi araba çekecek değiliz, yük çekecek değiliz ki fazla kuvvetimiz olsun. Pehlivanlık da yapacak değiliz ortada.

Onun için sünnet-i seniyyeye imtisalle böyle karnını az doyurursun, bazen de aç kalırsın, yemeyiverirsin, Peygamberimizin de ashâb-ı kirâmın da devirlerini bir düşünürsün. Bu aç halden kim bilir kaç seneler ağızlarına tatlı bir şey koyamadılar, ekmek yemek bulamadılar, azıcık bir şeylerle iktifa ediyorlar ve bunlarla beraber düşmanlarla da dövüşüp düşmanlarını da kovalıyorlardı. Yani o zayıf vücutları ile düşmanları da korkutacak derecede kuvvetleri de vardı.

Ne ile?

Etler yemekle, ballar yemekle olmuyordu o.

Hatta Hazreti Ali Efendimizin devrinde valilerinden birisi yemeye içmeye düşkün olmuş, ona bir mektup yazıyor; "Hayber kalelerini kaldıran bu pazılar öyle senin beslendiğin etlerle beslenmedi." diyor. Yani gözünü aç demek istiyor.

Çok kolay: Birisi kadere iman, ikincisi ilm-i nücûma ehemmiyet vermemek, üçüncüsü de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in sünnetine riayet.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in sünnetindendir ki israf yapmamak. İsraf bizim kökümüzü kazır, anamızı ağlatır. İsraf, âdeta biribirimizle yarış edercesine israf içerisine yüzmekteyiz. Bu israflar biz de elbette sünnet-i seniyyeye uygun değil ki. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in ne kızı, ne kendisi, ne efrâd-ı ailesi efradında öyle müreffeh bir hayat yaşamamışlardır. Yaşamak istemediler.

Onun için zavallı kızcağızı Hazreti Fatıma, Hazreti Ali Efendimizle evlendirdi. O da fakir, Hazreti Ali Efendimiz de gündelik kazanan bir zât. O zaman ekmek [yapmak için] böyle değirmenlerden un mun yok ve buğdayı kendisi bir el değirmeninde öğütüyor, su da zavallının arkasında bilmem nereden taşınıp geliyormuş. Tabii çoluk çocuk da var, yorgun üzgün. O zaman esirler alınmış da o esirlerden cemaate dağıtyorlar.

[Hazreti Ali Efendimiz] demiş ki;

"Git babana söyle de sana da bir esir hizmetkâr versin buraya da, işte suyumuzu getirir, değirmenimizi çevirir, ihtiyaçlarımızı yapar da sen de kurtulursun."

Bir tanecik kızcağızı! Fakat Resûlullah iltifat etmemiş; "Sana 33 kere sübhânalllah, 33 kere elhamdülillah, 33 kere Allahuekber yeter." demiş. 99 tane yapar, yatarken bunları söyle sana hizmetkârdan iyidir bu demiş.

Demek ki ne kadar şeyleri büyük.

Onun için sabahleyin kalkarken yine sünneti seniyyeye [uygun kalkmak gerekir.]

Bu sene ben hacca erken gitmek istiyordum da Cenâb-ı Hak nasip etmedi, demek olmayacakmış. Kadere iman, eh takdîr-i ilâhî [nasip] değilmiş ne yapalım, bitti. Yine gideriz, gönderirse gideriz göndermezse ne yapalım, takdîr-i ilâhî deriz, sıkılmayız.

Niçin?

Cenâb-ı Hak bana, bize her gün hacılık nasip ediyor. Her gün hacılık nasip ediyor!

Nasıl olur ya hocaefendi her gün hacılık?

İşte sabah namazından sonra işrak vaktine kadar camide oturur, ister uyu ister otur ister oku, iki rekât namazı kılacak, bir hacı sevabı veriyor Cenâb-ı Hak. Hem de tam [tam tam bir hac ve umre sevabı].

Ama şimdi dünya telaşeleri çok! Sabah namazını dar kılıyoruz, haydi bakalım bazen yetiştiririz bazen de yetiştiremeyiz. Sabah namazının cemaati sünnettir. "Sünnetlerin terki [bid'attir."] diyor şimdi.

E nasıl gideceksin?

Cemaate gelmek sünnet-i seniyyedir ama aynı zamanda da vacip kuvvetindedir. Vacip kuvvetinde bir sünnettir. Fakat camimizin etrafı apartmanlarda dolu, kim bilir kaç tane erkek vardır.

Savaşta düşmandan kaçmak mecburiyetinde kaldık. Kaçılmaz, müslüman asker kaçmaz, yalnız gerideki kuvvetlere iltihak etmek mecburiyetinde kalırsa, biraz geri çekilme derler ona. Geri çekiliyor fakat düşman da kovalıyor. Sabah namazının da vakti geldi, o sünneti kılmadan kaçmayacaksın. O sünneti çamurun içinde, batağın içinde, nerede [olursa] fırsat bulup kılacak. Kılacak, kılmak mecburiyetinde insan.

Şimdi bizim evimizde bu kadar nimetleri yiyelim, rahatlar, atlar arabalar, otomobiller, elektrikler her şeyler elimizde.

Sabah namaza gelip de iki rekât sünnet kılmak devletinden mahrum olan insana ağlamak mı lazım acımak mı lazım?

Ne dersen de sen gayri!

İşte dünya denilen şey bu sünnetlerin bu ibadetlerin terkinden dolayı doğan hadiselerdir.

Selâsetün yedhulûne'n-nâre. "Üç kişi de bak doğrudan doğruya cehenneme giriyor." Raculün kâtele li'd-dünyâ. "Dünyası için yani dünya menfaati için dövüşüyor ölüyor, öldürüyor. Bu cehennemlik." Ve âlimun erâde en yüzkere ve lâ yahtesibe ilmehu. "Bir de alim, okumuş okumuş." Yukarıda dedi ya, el-ülemâ dedi, söz de ulema, melekler istiğfar ediyor, yer gök istiğfar ediyor, her şey istiğfar ediyor fakat cehenneme giriyor.

Ne sebebiyle giriyor?

Ve âlimun erâde en yüzkere ve lâ yahtesibe ilmehu. "İlmiyle Allah rızasını kastedmiyor, dünya menfaatlerini kastederekten yapılan ilim doğrudan doğruya insanı cehenneme sevk eder."

Mürâiliktir bu!

Ve raculün vesse'a alâ iyâlihi. "Evine iyi bakıyor, bakıyor ama." Fecâde bihi li's-senâ ve zikri'd-dünyâ. "Herkes desin ki, bu adam ne iyi adam yahu, evine bak ne güzel bakıyor."

Bu niyetle baktığından dolayı bu üçü de makbul insan değil.

Selâsetün yestevcibûne'l-makte minallâhi te'âlâ. "Üç kişi vardır ki bunlar da adâvet olunmaya, buğz olunmaya layıktırlar."

Birisi;

el-Eklü min gayri cû'in. "Acıkmadan yemek."

Ama bizim saatimiz geldi hocaefendi, şimdi biz ekmek yemesek olmaz ki?

Saatle yiyor.

Acıkmadık ama, kısa günler?

Acıkmadan yemek bir.

[İkincisi;]

Ve'n-nevmü min gayri seherin. "Uykusu gelmeden, vakit geldi yatacağım diyor."

Uykusu yok ama vakit geldi diye yatıyor.

[Üçüncüsü de;]

Ve'd-dahiku min gayri acebin. "Taaccup olunacak bir şey yok ortada, gülüyor."

Gülen ve uykusu olmadığı halde yatan, bir de acıkmadan yiyen.

Mutlaka yerken de doyuncaya kadar yemek şart değil.

Şimdi ashâb-ı kirâmın hâlini düşün, onların hâline göre niçin onlardaki zeka yüksek idi?

Niçin onlardaki zeka yüksek idi. Zekayı insan yemekte arıyor. Halbuki ashâb-ı kirâmdaki zekayı sen kimsede bulamazsın bugün. İşte bugün et bal yağ bol, herkes yiyor ama o zeka, o kafa yok.

Neden?

Yemekler bizi hayvaniyete doğru sürüklüyor, melekiyet sıfatlarımızı üzerimizden gideriyor. İnsan yediği gıdalara göre hâl alıyor.

Selâsetün lâ hürmete lehüm. "Üç kişiye hürmet caiz değil." Fasikun mu'linun bi-fiskıhi. "Fıskını ilan eden bir insan."

İçkisini, oyununu, kumarını, düpedüz açıktan işliyor, kimseden çekincesi yok.

İkincisi;

Ve sâhibu heven. "Nefsine uymuş oyunda eğlencelerde vaktini geçiren."

Üçüncüsü de;

Ve sultânun câirun. "Zalim hükümdar."

Selâsetün lâ hürmete lehüm. "Yine üç kişi vardır ki bunlara da hürmet caiz değildir."

Birisi;

en-Nâyihatü lâ hürmete lehâ. "Ölülerin arkasından vay vay vay diye böyle mersiyeler söyleyerekten ağlayıcılar."

Üçüncüsü de;

Ve âkülü'r-ribâ lâ hürmete lehû. "Faiz yiyor, sakınmıyor."

[İkincisi;]

Ve'l-muğayyibetü lâ hürmete lehâ. "Şarkı söyleyen kadınlar." Memhûkun mâlühâ. "Bunların malları yani kazançları mahvolmuştur." Mel'ûnun men'ittehazehâ. "Bunları evlerine alıp da bunlardan faydalananlar da mel'undur."

Üçüncüsü de;

Ve âkülü'r-ribâ lâ hürmete lehû. "Faiz yiyor, sakınmıyor." Memhûkun mâlühû. ["Bunların malları yani kazançları mahvolmuştur."]

Bir hocaefendiden dinlemiştim vaktiyle, bu faiz yiyenlerin, faizle iş yapanların, bir vakit biraz parlarlar. Parlamaları yangın ateşinin parlaması gibidir, parlar, fakat çok gitmeden söner. Bu bir iş yapmıştır ama faizledir, bir parlamıştır, kazancı artmış gibi olmuştur ama belki ölmeden evvel hepsi elinden gitmiştir, öldükten sonra da çoluğu çocuğuna para fayda vermemiştir. Azabını yüklenir gider.

Selâsetün lâ yüs'elûne an na'îmin. "Üç kişi verilen nimetlerden sorgu sual yok."

Üç kişi şu üç şeyden sorulmayacak.

Birisi;

el-Mut'imu ve'l-müşribü, ve'l-mufattiru ve'l-mütesahhiru, ve sâhibu'd-dayfi. "İftar zamanı yiyen, sahur vaktinde yiyen, bir de misafirle beraber yiyen."

Misafirin hatırı için yiyor ki misafir de doymamış olmasın.

Ve selâsetün lâ yülâmûne. "Yine üç kişi vardır ki onlara da levm olunmaz, yani ayıplanmaz." Alâ sûi'l-huluki. "Ahlaklarındaki bozukluktan dolayı bunları levm etmek doğru değildir."

Birisi;

el-Marîzu. "Hasta adam."

Hasta adamın huyu bozulur. Hastalık huyunu bozmuştur. Onun bazı çılgınca hareketlerinden dolayı onu ayıplamayın. Hastalığın zoruyla yapmıştır onu.

İkincisi;

Ve's-sâimu hattâ yuftire. "Oruçlunun da akşama doğru bazen açlığın tesiriyle kafası bulanmıştır da bazı uygunsuz hareketler yapar onu da ayıplamayın."

Üçüncüsü de;

Ve'l-imâmu'l-âdilü. "İmam-ı âdil."

Güzel bir imam, âdil hükümdar ama bazen onun da kusurları oluveriyor o kusurlarından dolayı onları da muâhaze etmeyiniz, yani onları ayıplamayın. Çünkü halkın yükü fazla geliyor, halkın yükü fazla gelince adam sıkılıyor, bu sıkılışından dolayı bazen huyu bozuluveriyor, o huyu bozuluşundan dolayı onları da ayıplamayınız.

Selâsetün. "Yine üç kişi var ki." Lâ yükellimuhumu'llâhu yevme'l-kıyâmeti, ve lâ yüzekkîhim. "Bu üç kişiye Cenâb-ı Hak [kıyamet gününde] katiyyen iltifat etmeyecek." Ve lâ yüzekkîhim, ve lâ yanzuru ileyhim. "Ne günahlarını temizleyecek ne de yüzlerine bakacak." Ve lehüm azâbun elîmün. "Kendilerine azâb-ı elîm vardır."

Birisi;

Şeyhun zânin. "İhtiyarlamış ama zinadan vazgeçmiyor."

Allah korusun!

Ve melikün kezzâbun. "Yalan ayıptır ama melik olmuş, hükümdar olmuş yine yalan konuşuyor."

Çünkü diğer herhangi biri yalan konuştuğu vakit de ayıptır ama, eh bir mecbur olmuştur da söylemiştir bir yalan.

Müslümandan yalan sadır olmaz ama hükümdarın ne zoru var yani?

Hükümdar olduğu halde yine yalan söylüyor!

Ve âilun müstekbirun.

Bir de bazı adamlar gururlanır, parası çoktur, bilgisi çoktur, ondan dolayı bir çalım satmak, eh ayıptır, iyi değildir ama yapıyor ne yapalım?

Öteki adam fakir, akşama ekmek yok evde, fakat çalımından yanına varılmıyor.

Ve âilun müstekbirun. "Fakirliğiyle beraber kibiri gururu fazla."

Selâsetün lâ takrabuhumu'l-melâiketü bi-hayrin. "Üç kimseye de melekler hayırla yanaşmaz."

Üç kimse vardır onlara da melekler yanaşmaz.

[Birisi;]

Cîfetü'l-kâfiri. "Kafirin cifesi necistir."

Kafirin kendisi de necis ölüsü de necis.

Ve'l-mutadammihu bi'l-halûki. "Zâferan denilen sarı boyalarla boyalananlar."

Üstünü başını, kendisini boyalıyor, sarı bir boya.

Üçüncüsü;

Ve'l-cünübü. "Cünüp."

Cünüp olarak gezmek çok fenadır, ona da melek yanaşmıyor.

İllâ en yebdüve lehu en ye'küle ev yenâme, fe-tevaddaa vudûehu li's-selâti. "Pek dara kalmış, zor bir anda, gusül edecek vakte kadar, su ısınacak kış günü,

su ısınıncaya kadar beş on dakika yarım saat geçer, o zamanda da oruç vakti gelmiştir, sahur vakti bir şey yiyecek, yıkanmaya da vakit yok, vakit de dar, o zaman ağzını çalkalar, ellerini yıkar ağzını da çalkalar güzelce, bununla yemeğini yiyip yemeğinden sonra guslünü yapar." demişler.

Fakat bunun iyisi, o hâl olduktan sonra hiç bir şey yapmadan hemen yıkanmanın çaresini bulmak lazım.

Selâsetün lâ yakrabuhumu'l-melâiketü. "Yine üç kimse vardır ki onlara melekler yanaşmazlar, yakın olmazlar."

Birisi;

es-Sekrânü. "Sarhoş."

İkincisi;

Ve'l-mutadammihu bi'z-za'ferâni. "Zâferan denilen boyayla üstünü başını boyayanlar."

Üçüncüsü;

Ve'l-hâidu, ve'l-cünübü. "Hâiz ile cünüp."

Hayızlı kadının ve cünüp adamın yanına da melekler yakın olmuyorlar.

Selâsetü a'yünin lâ temessühe'n-nâru. "Üç göz daha vardır ki bunlara da cehennem, ateş dokunmayacak."

Bir;

Aynun fukiet fî sebîlillâhi. "Bir göz, Allah yolunda bekçilik yapıyordu, nöbet bekliyordu, hudut bekçiliği idi, kurşun geldi, ok geldi, bir şey oldu gözü çıktı."

İkincisi de;

Ve aynun bâtet tahrusu fî sebîlillâhi. "Düşman buradan içeri girmesin diyerekten Allah rızası için hudut bekliyor."

Üçüncüsü de;

Ve aynun deme'at min haşyetillâhi. "Allah korkusundan ağlayan göz."

Allah korkusundan ağlayan göz, düşmanın huduttan içeri girmemesi için bekleyen göz, birisi de düşmanın atıp da vurduğu Allah yolundaki bir göz.

Şimdi hudut iki, birisi işte memleketin hudutları, dış hudutlar, bir de gönlün hudutları var. Nazargâh-ı ilahî kalptir, gönüldür, yani burası Allah evidir. Bu Allah evine de düşman olan şeytanın, nefsin girmemesi için orasını da gözetlemek lazım. Yalnız huduttaki düşmanın girmemesi kafi değil, huduttan nerede olursan ol senin gönlün Allah'la oldukça bahtiyarsın. Fakat gönlün Allah ile olmadığı takdirde Mekke'de de olsan boş, Medine'de de olsan da yine boş.

Gönlün Allah ile olması lazım, onun için gönlü de bekleyeceksin. Nasıl hududu bekliyorsun gönlün de beş yolu var.

Hudut nerede var?

Bulgar hududu var, Yunan hududu var, Rus hududu var, aşağıdaki Arap hudutları var.

İyi.

Şimdi bu gönlünde hudutları göz, kulak, burun, ağız, el, ayak. Bunlar da gönlün hududu. Elinle tutarsan, bir şeyi hoşuna gider, hop kalbe gitti, girdi kalbe içeriye. Zor çıkarırsın artık onu oradan. Gözün baktı, baktığı yerden hop diye indi içe.

Allah bugünkü gençlerin yardımcısı olsun.

O göz doğrudan doğruya gönüle gidiyor.

Gözün bakmış ne zararı var?

Ama gönle gidiyor, ondan sonra gönlü berbat ediyor. Ondan sonra başlıyorsun deli divane olmaya. Kulaklar da öyle! Yani dinlemek suretiyle o da gönlü berbat ediyor. Bu hudutları beklemek de vazifemiz.

Binâenaleyh şimdi radyoyu dinlemeden olur mu canım?

Evde radyo var, televizyon da var.

İşte onları da seyredeceğiz ne yapalım?

Gelmiş. Fakat şimdi bak burada dedi ki muğniye. Bu şarkı söyleyen kadının adıdır muğniye. Onların kazançları da haram sesleri de haram.

Nasıl dinlemeyeceksin şimdi onları?

İşte o hudut bekçiliği burada da lazım. Onlardan da kendini korursun! Çünkü bir kere alıştın mıydı, ondan sonra hangi saatte hangi hanım şarkı söyleyecek diyerekten bakar durursun?

Onun için; ve aynun deme'at min haşyetillâh'da [şerhte] demiş ki,

Ve hüve kinâyetün ani'l-âlimi'l-âbidi'l-mücâhidi me'a nefsihî. "Nefsiyle mücahit olan adamın adıdır bu."

İnnemâ yehşallâhe min ibâdihi'l-ulemâu.

Allah'tan nasıl korkacaksın ya?

O korkunun yolları var. O korkunun yollarını öğrenemeden "Allah'tan korkarım" demek boş laf olur.

O nasıl olacak?

Onu öğreneceksin ilimle. Allah'ın ilmi bizi muhîtdir. Allah bizim her halimizi görür ve bilir. "Allah benimle bir" demek Allah'ın bizim içimize girmesi şart değil, ilmi kâfi. İlmi bizi muhît, çevirmiştir. Gizli aşikâr her halimize [muttâlidir.]

Ve esirrû kavleküm evicherû bihî innehû alîmün bi-zâti's-sudûri. "İster sakla ister izhar et, Allah onların hepsinden habîrdir."

Yine buyuruyor ki;

Selâsetün hakkun ala'llâhi avnühüm. "Üç kimseyi Cenâb-ı Hakk'ın yardım etmesi kendisini haktır." diyor.

Birincisi;

el-Mücâhidü fî sebîlillâhi. "Allah yolundaki mücahid."

[İkincisi;]

Ve'l-mükâtebü'llezî yürîdu'l-edâe. "Mükâteb köle."

Köle yani kendisini kölelikten kurtarmak için efendisine demiş ki, "Ben sana şu kadar para vereyim de sen beni bırak artık, hür yap beni." diyor. Pazarlıktan uyuşuyorlar, ona borcu var, şimdi ona ödeyecek tabii, ona o miktar parayı vereceksin ona.

[Üçüncüsü;]

Ve'n-nâkihu'llezî yürîdu'l-afâfe. "İffetini muhafaza etmek için evlenmek mecburiyetinde ama parası yok, yetmiyor."

Evlen, yardımcın Allah!

Selâsetün. "Yine bir üç daha var." Lâ yestehiffu bi-hakkihim illâ münâfikun. "Bu üç kimsenin hakkını tanımayan ancak münafıklardır."

Bu üç kişinin hakkını tanımayanlar ancak hakir görüyor, tanımıyor, münafıktır onlar.

[Birisi;]

Zü'ş-şeybeti fi'l-islâmi. "Müslüman olaraktan ihtiyarlamış, sakalı ağarmış, beli bükülmüş yaşlı bir adam."

Buna ikram etmeyen insan münafıktır. [Onu hafife alarak] hakkını vermiyor.

[İkincisi;]

Ve'l-imâmü'l-muksitu. "Âlim bir imama lazım gelen hürmeti yapmayan, o da münafıktır."

[Üçüncüsü;]

Ve muallimu'l-hayri. "İnsanlara hayır tâlim ediyor, hayır öğretiyor, hayır öğreten insanlara, -ilmi şer'îdir demiş- ilim öğreten insana da hürmet etmesini bilmiyor."

Talebe hocasının kıymetini bilmezse, o da münafıklığından dolayıdır.

Yine bir üç daha diyor;

Selâsetün lâ yanzuru'llâhu ileyhim yevme'l-kıyâmeti, ve lâ yüzekkîhim, ve lehüm azâbun elîmün:

Demin ki hadiste üç kişiye Cenâb-ı Hak yüzlerine nasıl bakmadı, azab-ı elîm var dedi, yine bu üçlerevCenâb-ı Hak kıyamet gününde bakmaz. İşte bunların günahlarını da affetmez yani azâb-ı elîmde kalırlar.

Birisi;

Bakınız ama çok şayan-ı dikkat!

Mu'allimü'l-küttâbi. "Çocuk öğreten hoca." Yükellifü'l-yetîme mâ lâ yatîku. "Ama yetim çocuk, gücü de yetmiyor bellemeye, öğren diyerekten vuruyor sopayı."

Canım gücü yetmiyor işte ne yapalım?

Her şey tâkat nisbetindedir.

Tâkatının dışına çıkıp da mutlaka öğreteceğim diyerekten o yetimi hırpalamak insanın azâb-ı elîme girmesine müstehak oluyor.

Allah muhafaza etsin.

Fakat bu da çok güzel! Yükellifü'l-yetîme diyor. Hiç olmazsa bu yetimleri ayırmak lazım, yetimleri ayırın. Çünkü anası babası olanın bir dereceye kadar zorlasan da, demek burada gücü yetmiyor da yetimin böyle mâ lâ yutâku zorlayaraktan, takatının dışında;

Lâ yükellifullahu nefsen illâ vüs'ahâ. "Allah herkesi vüs'ati nisbetinde [sorumlu tutar.]"

Birisi de;

Ve sâilün yes'elü ve hüve müstağnin ani's-su'âli. "Aç gözlü adam, ihtiyacı olmadan şundan bundan birşeyler istiyor, şakadan makadan istiyor."

İsteyince adama muhtaç olmadığı halde isteyene de Cenâb-ı Hak günahlarını affetmiyor ve kıyamet gününde yüzlerine de bakmıyor, ve lehüm azâbun elîmün diyerekten bir de tehdit etmiş.

Çok fena bir şey!

İnsan alıştı mı bir kere böyle dilencilik hallerine, isteme hallerine, hakından gelinmez artık; kalbi de kararır, gönlü de kararır o halde de gider âhirete.

[Üçüncüsü;]

Ve raculün ka'ade inde's-sultâni yetekellemü bi-heva's-sultâni. "Öteki de sultanların yanına oturmuş onların keyiflerine göre konuşuyor."

"Çok iyi ettiniz, pek güzel efendim!" diyerekten onların her yaptıkları şeyi hoş görerekten konuşan insanlara da Cenâb-ı Hak kıyamet gününde ne yüzlerine bakacak ne de günahlarını affedecek yani ve lâ yüzekkîhim.

"Yine üç kişinin de vardır ki Cenâb-ı Hak bunların dualarına cevap vermeyecek."

Dualarına icabet etmeyecek. Yalvaracaksın, yalvaracaksın duan kabul olmayacak.

Birisi,

Raculün nezele beyten hariben. "Yıkılacak evin içine girmiş, harap bir ev, 'Yâ Rab, sen beni burada koru!' diyor."

Yahut yıkılacak bir köprünün üzerinden geçmeye çalışıyor, "Aman beni burada koru!" diyor. Köprü yıkılır düşerse, "Sen beni niçin korumadın yâ Rabbi?" diye [şikayete] hakkı yok.

Ve lâ tülkû bi-eydîküm ile't-tehlületi.

Tehlike olan yere girmemek. Girersen Allahu Teâlâ'ya iftira etmemek.

[İkincisi;]

Ve raculün nezele alâ tarîki's-sebîli. "Yol üzerinde durmuş, 'Yâ Rabbi, sen beni burada koru!' diyor."

İster şehir içerisinde ister şehir dışarısında arabalar gır gır gır gidiyor. Sen de yolun ortasında durmuşsun, elbette birisi çarpacak gideceksin ortadan. O da caiz değil.

[Üçüncüsü;]

Ve raculün ersele dâbbetehu sümme ce'ale yed'ullâhe en yahbisehâ. "Atını salmış bağlamadan, 'Yâ Rabbi, benim atımı sen muhafaza et!' diyor."

Bunun da duasını Cenâb-ı Hak kabul etmez.

Bir tane daha okuyayım da orada kalsın.

Buraya dikkat edin bu yukarı da geçti ya: "Yine bir üç kimse vardır, yer gök bunlara dua edecek, gece gündüz bunlara dua edecek, melekler de onlara dua edecek." Alimün müte'allimün...

Şimdi buraya bakın;

Selâsetün. "Yine bir üç var ki." Alâ küsbâni'l-miski yevme'l-kıyâmeti. "[Kıyamet gününde] miskten yapılmış tepe."

Küsbân, tepe.

Misk çok pahalı şey!

Pahalı olduğu için [biz çok kullanamasak da] ind-i ilâhide ne kıymeti var onun?

Alâ küsbâni'l-miski yevme'l-kıyâmeti. "Böyle bir miskten o koca bir tepeyi halk edecek, o misk tepesinin üzerinde şu üç bahtiyar oturuyor." Yağbitühümü'l-evvelûne ve'l-âhirûne. "Öyle ki, Adem aleyhisselam'dan tut âhire kadar gelen insanlar hepsi şaşıracak, ağızlarının suyu akacak, 'Vay anasını! Kim acaba bunlar?' diyecekler."

Yani gıpta ediyorlar. Gıptaya müstehak insanlar şu üç kişi;

Birisi;

Abdün. "Bir abd, köle."

Eddâ hakkallâhi ve hakka mevâlîhi.

Çünkü Allah'a olan kulluğa mani değil kölelik. Köle, evet biz de köleyiz.

Mesela nerede olursak;

"Efendim, benim şimdi ezan zamanı namaz vaktim geldi, ben Allahıma döneceğim."

Benim için kaç para vereceksin?

Beş lira on lira.

Eksik ver, ne yaparsan yap ama şimdi namaz vaktidir, Allah'ın namazıdır, ben şimdi ibadetimi yapacağım.

"Hem efendisinin hizmetini yapıyor, işçi mişçi kim olursa olsun, hem iş sahibinin işini yapıyor, hem de Allah'a olan vazifesini terk etmiyor."

Terketmiyor ama baktın ki olmuyor, bu rızık o adamın elinde değil ya. Burada mesela farz edelim ki günde 100 lira alıyorsun, öte tarafta 50 liraya razı olurum ben. Ama hiç olmazsa vaktinde namazımı kılarım. Allah'a kulluğumu yapabilmem için.

"Birisi böyle bir insan." Eddâ hakkallâhi ve hakka mevâlîhi. "Efendilerinin hakkını, vazifesini yapıyor ama Allah'a olan kulluğunu da îfâ etmiyor."

İkincisi;

Ve raculün yeümmü kavmen ve hüm bihi râdûne. "Bir kavme imam olmuş cemaat de ondan razı."

Camisinde imam, cemaat de ondan razı. "Allah razı olsun sana, ne güzel vazifeni yapıyorsun." diyorlar. Şer'an kendisinde cemaatin nefret ettiği bir hâl zuhur etmiyor.

[Üçüncüsü de;]

Ve raculün yünâdî bi's-salavâti'l-hamsi fî külli yevmin ve leyletin. "Her gün beş defa Allah rızası için ezan okuyan müezzin."

Evâilden, ezan okumak için sen okuyacaksın ben okuyacağım diyerekten minare kapılarının önünde, -minare de yokmuş o zaman- minare kapılarının önünde bu sevabı alabilmek için, kişiler kılıç kılıca âdeta ezan okumak için, "Ben okuyacağım sen okuyacaksın!" diye dövüşür hale gelirlermiş.

Sonra bakmışlar olacak gibi değil, vazifelileri koymuşlar, "Bu adamın vazifesi, bu okuyacak artık." demişler. Ona biraz da para veririz demişler. Ama bunu Allah için okursa. Mesela köylerde, başka yerlerde beş vakit ezanı [Allah için okurlar].

E bu da o günkü kıyamet gününde bu misk tepelerinin üzerinde kemâli saâdet ve selametle iftihar edilecek bir vaziyette [oturacaklar,] evvelûn ve'l-âhirûn ona gıpta edecekler.

Şimdi bu ilmi kazananla dünya ilimlerini kazanmış [bir olur mu?]

Gökte uçmuş, şurada uçmuş burada uçmuş, çok servetlere sahip olmuş ama âhirette ise azab-ı elîme duçar olan adamın hali mi iyidir, yoksa âhirette böyle [imrenilecek bir makamda olmak mı?]

Dünyada biraz sıkıntıdaymış ama âhiretteki bu saâdete ulaşmak şeref ve devleti herkese nasip olmaz.

Allah cümlemizi affetsin de hak yolunun yolcularının zümresine cümlemizi kabul buyursun. Hak yolunda sebat edip ölünceye kadar da hak yolunda duran ve ölürken de hak diyerekten giden kullarından eylesin Cenâb-ı Hak cümlemizi.

Lillahi'l-Fatiha.

Sayfa Başı