M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Medîne-i Münevvere’de Resûl’ün Yanında

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Evvela her zaman, her yerde ve her hâl üzere Allahu Teâlâ hazretlerine hamd ederiz; hamd u senâlar olsun. Çünkü elhamdülillâhi alâ külli hâl her hâlükârda Kâdir-i mutlak, Malikü'l-mülk, Rabbü'l-âlemîn O olduğu için hamd O'nadır. Ama biz ayrıca ne kadar Rabbimiz'e hamd u senâ ile beraber şükreylesek, şükr ü senâ eylesek, ne kadar şükretsek azdır. Çünkü Allah celle celalühu bizi nice badirelerden geçirdi, nice vartalardan atlattı, nice sıkıntılardan kurtardı, nice geçilmez surlardan aşırdı. Bizi uzak diyarlardan, denizlerin üstünden uçurdu, karlı dağların tepesinden geçirdi, Habîb-i Edîbi'nin şehrine getirdi, kondurdu. Bu keramet; yani Allah'ın büyük ikramıdır bu. Eskiden bir insan böyle bir şey yaptığı zaman dillere destan olurdu. Büyük keramet… Şu kâinatı yaratan Allahu Teâlâ hazretleri hepimize nasip eyledi de; şu kâinatı yaratan âlemlerin Rabbi'nin, Elçisi'nin ve Habibi'nin şehrine, yanı başına, dizi dibine getirdi. Allahu Teâlâ hazretleri bizleri, en sevdiği kul, peygamberlerin serveri, mahlukâtın eşrefi ve kâinatın sebeb-i hilkati olan bir mübarek zâtın dizinin dibine, kabrinin yanına, şehrinin içine nasip eyledi, getirdi.

Ebû Bekir es-Sıddîk Efendimiz radiyallahu anh bir kaside yazmış. O kasideyi de alimlerimiz Kasîde-i Bürde'nin evveline basmışlar; herhalde Iraklı bir alim nazma çekmiş.

İbrahim b. Edhem hazretleri bir şiirinde diyor ki:

İlâhî abduke'l-‘âsî etâke,

"Yâ Rabbi! Şu âsî kulun işte kalktı senin huzuruna geldi.

Mukırran bi'z-zenbi ve kad deâke,

Evet hatasını biliyor, suçlu günahkâr. Onun için boynu bükük, mahcup ama sana dua eder bir vaziyette geldi, yâ Rabbi!"

Fe in tağfir feente ehlun lizâke

"Yâ Rabbi, evet bu suçlu kulun, günahkâr kulun huzuruna geldi, hatasını da biliyor. Aczini, hatasını, kusurunu da muterif. Başı yerde, boynu bükük, gözü yaşlı. Eğer affedersen, sen affedicisin, gaffâr-ı zünûbsun, yâ Rabbi, affedersin.

"Yâ Rabbi! Kapından kovarsan ben nereye gideyim?

Fe in tatrud fe men yerham sivâke.

Artık bana kim merhamet eder, yâ Rabbi?!"

Bu ne demek?

"Yâ Rabbi, gitmem başka kapıya!" demek. "Başka gidecek yerim yok ki! Ne kadar suçlu olsam, ne kadar günahkâr olsam da başka bir kapı yok ki! Yapışırım buraya gitmem. Affedinceye kadar bu kapıda dururum. Bırakmam, eşikten ayrılmam, sana yalvarmaya devam ederim." demek.

Muhterem kardeşlerim!

Allah dua edenleri seviyor ve dua etmeyene gazap ediyor. Yani suçlu olmak mühim değil, günahkâr olmak mühim değil, kabahatli olmak mühim değil, mazisinin karanlık olması mühim değil; affediyor Allah.

İnnallâhe yağfiru'z-zünûbe cemî'a

Hepsini birden toptan affedebiliyor, affediyor. Ve bir de buyurmuş ki:

Lâ taknetû min rahmetillâh. "Allah'ın rahmetinden ümidinizi de kesmeyin." Ümit kesmeyi de yasaklamış. "Benim ümidim yok, beni Allah affetmez; çünkü benim suçum çok. Benim hiç ümidim kalmadı, Allah'ın rahmetine ermeye ümidim yok." demek haram, yasak, memnu; yok öyle şey! Çünkü Allahu Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'de böyle yasaklamış: " Allah'ın rahmetinden ümidi kesmeyin."

Allah nasip ederse o Beytullahı'na da gideceğiz. Kâbe'yi tavaf ederken ben şöyle başımı kaldırıp da oradaki âyetleri okuyunca kendimi tutamam. Kalbim katı ama gözlerimin yaşını tutamam. Çünkü Kâbe'nin Hâcer-i Esvedi'nin oradan, altın kapısının önünden dönüp de şöyle… Oradaki yazılar ilk bakışta çok karışıktır. Kâbe'nin o örtüsünü yaptıran hükümdarın ismi, vesairesi var, karışık yazılar. Kâbe'nin Altınoluk tarafına döndü mü örtünün üzerinde yazıyor ki:

Nebbi' 'ibâdî ennî ene'l-ğafûru'r-Rahîm. "Ey kulum, kullarıma haber ver ki; Ğafûr ve Rahîm olan benim." "Çok affeden, çok mağfiret eden, çok merhametli olan benim; kullarıma bunu bildir." Orada dayanamıyorum. "Yâ Rabbi, senin âyetini Kâbe'nin örtüsüne yazmışlar, ne büyük müjde! Sen Ğafûr ve Rahîm olduğunu, seni tavaf edenlerin böylece gözünün önüne yazdırtmışsın, müjdeliyorsun, affedicisin, mağfiret edicisin!

Muhterem kardeşlerim!

Buraya gelmek birçok insana nasip olmuyor.

Ne bakımdan nasip olmuyor?

Kimisi buraların kıymetli yer olduğunu idrak etmekten gafil olduğu için buralara gelmiyor.

"Allah Allah! Arab'ın yanına mı gidilir? Aman çöllere mi gidilir? Aman ne Arab'ın yüzü ne Şam'ın şekeri! Eksik olsun!"

O, Boğaz'da Emirgan'da gezecek, Tarabya'da eğlenecek, Çamlıca'da içecek, vs. O burayı sevmiyor, buranın güzelliğini anlamıyor. Allah anlattırmazsa, kimse anlayamaz. Allah çağırmazsa, kimse gelemez. Yırtsa ortalığı, yeri göğü yıksa, Allah nasip etmeyince de gelinmez.

Sizin her birinizin bir adı, bir kartviziti var. Bir yerdesiniz, hatırlı bir insan, itibarlı bir kimsesiniz. Burada en büyük sıfatınız ne biliyor musunuz? Size burada bir kartvizit verseler, sıfatınız ne biliyor musunuz? Duyûfu'r-Rahmân, "Siz Rahmân'ın misafirlerisiniz." Merhaben bi-duyûfi'r-Rahmân, "Ey Rahmân'ın misafirleri, merhaba, hoş geldiniz" diye yazar yollarda.

Bugün burada mübarek bir zâtın ziyaretine gittik. Dedim ki: Dilenciye bir kap yemek, bir küflü ekmek verirler; kapının önünde "Bunu ye!" derler. Bir kap yemek, karnını doyursun. Küflü ekmek, bir kap yemek verirler; yeter. Biz fakiriz, biz dervişiz, siz bize çok yemek çıkarttınız, dedim. Sofra çok çeşitliydi. O da, yaşlı, seksen yedi yaşında adam, mübarek nur olmuş. Burada, Peygamber Efendimiz'in şehrinde senelerce kalmış. "Siz, duyûfu'r-Rahmân'sınız, biz sizin hadimleriniziz, hademeyiz." dedi. Kıymetinizi bilin, duyûfu'r-Rahmân'sınız, Rahmân'ın misafirlerisiniz. Allah size davet çıkarmış, nasip etmiş.

İbrahim aleyhisselâm'a;

Bismillâhirrahmânirrahîm. Ve ezzin fî'n-nâsi bi'l-hacci ye'tûke ricâlen ve alâ külli dâmirin ye'tîne min külli feccin amik. Sadakallahu'l-azîm.

"Ey İbrahim! İnsanların arasında, bu mübarek beyti ziyaret etmelerini onlara bildirmek için, onları buraya davet etmek için seslen." Demiş ki: "Yâ Rabbi! Benim sesim nereye kadar gider ki; ben nasıl duyuracağım bu insanlara; burası ekin bitmez bir vadi." Demiş ki;

Rabbenâ innî eskentü min zürriyyetî bi vâdin ğayri zî zer'in.

Ekinsiz, taşlık bir vadiye İsmail aleyhisselâm'ı, Hacer validemizi bırakmış.

"Yâ İbrahim! Sen seslen bak; seslenmek senden, duyurmak benden." buyurmuş.

Şimdi biz nasip olmuş, kalkmışız gelmişiz. Allah nasip etti; demek ki nasibiniz varmış buraya Peygamber Efendimiz'in şehrine geldiniz.

Peygamber Efendimiz'in şehrinin, mescidinin duvarında dedelerimiz Peygamber Efendimiz'in bir hadîs-i şerîfini yazmışlar:

Salâtün fî mescidî hâzâ keelfi salâtin fîmâ sivâhu. "Şu gördüğünüz benim mescidimde kılınan bir namaz başka yerlerde kılınan bin namaz gibidir. "Bin misli! Burada bir namaz, orada bin mislidir.

"Ama Hocam! Peygamber Efendimiz'in kurduğu mescit buraları mı?"

Efendimiz onu da söylemiş;

"Bu mescit kalabalık arttıkça, genişledikçe, duvarları Yemen'e kadar genişlese benim mescidimdir." Onda şek şüphe yok. Yani ister Suud, ister Osmanlı, ister şu veya ister bu yapsın.

Bugün gittiğimiz zât diyor ki; "Hani, âyet-i kerîme inmişti ya:

Bismillâhirrahmânirrahîm. Len tenâlü'l-birra hattâ tünfikû mimmâ tuhibbûn. "Sevdiğiniz malları, paracıkları, o biriktirdiğiniz altınları, gümüşleri, elmasları, ziynetleri Allah yolunda infak etmedikçe muttakî kul, birr-i takvâ sahibi kul sıfatına sahip olamayacaksınız." Kesenin ağzını açmadıkça, cömert olmadıkça Allah'ın sevgili kulu olamayacaksınız. Yani cömert, hayırsever olmak lazım. Canı gibi sevdiği, gözbebeği; hani "mal canın yongası" derler... Mal canın yongası ne demek; bir parçası demek, yonga parça demek. İnsanın malından biraz alacak olsan canından bir can kopartmış gibi olursun, çimdik atmış gibi olursun. Çimdikte insanın eti kopmaz. Sadece acır, sıkışır. Malından bir parça koparıp aldın mı canından bir parça almış gibi olursun. Zor ama Allah rızası için verirse o zaman Allah'ın sevgili kulu oluyor.

Bunun üzerine Ebû Talhâ radıyallahu anh gelmiş;

"Ya Resûlallah! Ben bu âyeti duydum. Şu içinde hurma ağaçlarının olduğu, cıvıl cıvıl kuşların öttüğü, kuyusu olan, sevdiğim bir bahçem var. İçinde şu kadar hurma ağacı var, Allah rızası için, bu âyetin aşkına verdim bunu." demiş.

Ebû Talhâ hazretlerinin bostanı şimdi mescidin içinde, mescidin direklerinin birisinin arasında. Ölçüsünü de tam ölçemiyoruz. Çünkü mescid çok büyüdü, elhamdülillâh. Bir de üst katı var. Yan taraftan yürüyen merdivenler var. Üst kata bir çıkın, bayılırsınız! Üst katta yıldızlar; püfür püfür rüzgar esiyor. Mescid-i Saadet'in üst tarafı, geceleri akşam ve yatsıda açıyorlar. Çok güzel!

O zaman bahçe mescidden ne kadar uzaktaymış, şimdi Peygamber Efendimiz'in mescidinin içine katılmış oldu. Biz Hocamız [Mehmed Zahid Kotku] cennetmekânla geldiğimizde evler vardı, misafir kaldığımız evler şimdi mescidin içi oldu.

Buraya insan her zaman gelemez. Belki gelen kardeşlerimizin tek, ilk veya son gelişleri olacak. Herkes gelemez; ya para bulamaz, ya vakti olmayabilir, ya müsaade çıkmayabilir, ya da harb-darb olur; istese de insan gelemeyebilir.

Ben askere gitmiştim. Askerdeyken maaşlar değişmiş, zam gelmiş. O bizim zamsız aldığımız zamanların parasını biriktirmişler. Askerden geldim. Üniversiteden, -Allahuâlem on dört bin lira mı on yedi bin lira mı bir para-, "Bu eksik aldığın maaşların tamamı." dediler. O zamana kadar o kadar para görmemişim. On yedi bin lirayı elime aldım. "Şimdi ben zengin oldum; ne yapayım?" dedim. Zengin ne yapar? Hacca gider, tamam. Üniversite rektörlüğüne bir dilekçe yazdım; "Hacca gideceğim için şu tarihler arasında bana müsaade verilmesini arz ederim." diye.

Niye böyle dobra dobra söyledim?

Tam o zaman hac kışa geliyordu. Kış mevsiminde, karda kışta. Öksürükten biz yirmi gün, yirmi beş gün hasta yatıyorduk. Titriyorduk; o kadar soğuktu o seneler. Şimdi güzel, latif havası. Niye böyle dedim; vermezler izin ya. Üniversitede mektep, medrese, tahsil devam ediyorken, talebelere ders veriliyorken hocayı gönderirler mi? Göndermezler ama ben de kurnazlık yapıyorum. Eğer haccedemeden ölürsem, o sene öldüm mesela; hac yapamadım, öldüm. "Yâ Rabbi! Ben dilekçe vermiştim, onlar müsaade etmemişlerdi." diyeceğim. Niyetim bu, onun için dobra dobra yazdım.

Rektör, dekana; "Yahu söyleyin şu mübareğe dilekçesini değiştirsin. Böyle dobra dobra hacca gideceğiz denir mi bu devirde?" demiş. Değiştirdik, "Pekâlâ nasıl istiyorsa öyle yazalım." dedik. "İnceleme araştırma için" diye yazdık. Biz de Allah'ın rahmetini araştırıyoruz buralarda… Onun için dedik, dilekçeyi değiştirdik, çıktık geldik. Neden? Ya gelirim, ya gelemem. Ya ölürüm, ya kalırım. Onun için insanın eline fırsat geçti mi, geldi. Tamam, iyi yapmışsınız gelmişsiniz. Ya bir daha geliriz, ya gelemeyiz. Tekrar tekrar gelmeyi Allah nasip eylesin, müyesser eylesin. Peygamber Efendimiz'in kabrini ziyaretler nasip eylesin, mescidinde namaz kılmak nasip etsin.

Muhterem kardeşlerim!

Burada namaz bin misli. Ama Kâbe'nin etrafındaki Mescid-i Haram denilen Mekke'deki mescidde namaz yüz bin misli. Yani orada bir namaz kıldın mı yüz bin misli oluyor.

Bir şey var, onu ayrıca söylemek lazım, bastıra bastıra söylemek lazım. Sevapların çok olduğu gibi günahlar da çok. Burada bir günah işlerse, insana başka yerde işlediğinden bin misli daha fazla günah yazılır. Yakışmaz burada günah, burada harama bakmak yakışmaz, haramı düşünmek yakışmaz, kavga-gürültü yakışmaz, gıybet yakışmaz, dedikodu yakışmaz, haram lokma yemek yakışmaz. Yani burada insan cezasını pattadak-çabucak bulur.

Avustralya'dan bir arkadaşımız gelmiş. Geldiği gün otelin yanındaki bakkaldan alışveriş yapmış; süt, ayran, ekmek ve saire almış. Parasını çıkartmış vermiş. Gelmiş oteline yemiş içmişler. Bir hafta sonra çantasını aramış, el çantası yok. Aramış yok. "Uçakta yanıma almıştım, uçaktan çıkarken dikkat etmiştim. Paraları, pasaportları içine koymuştum. Banka cüzdanı içindeydi. Buraya kadar geldim. Acaba o alışveriş yaptığım bakkalda mıdır?" demiş.

İbretli bir hadise, olmuş bir hadise bu. Kalkmış, bakkala gitmiş. "Ben yedi gün önce buraya geldiğim zaman alışveriş yapmıştım. -Yani ya burada ya Mekke'de, neyse bir yer, ikisi de mübarek, Allah'ın sevgili, mukaddes arazileri buraları- Ben burada çantamı unutmuş olabilir miyim acaba diye hatırıma geldi, böyle bir şey kalmış mı burada?" Adam;

"Hayır, demiş biz bu dükkânı yeni devraldık, iki gün oldu. Geçen hafta biz yoktuk." demiş.

"Hocam, baktım geçen hafta alışveriş yaptığım adam, tanıdım; yalan söylüyor. Yalan söyleyince içime bir şüphe düştü. Ben şöyle dükkâna göz gezdirmeye başladım. Dükkânın içine doğru yürümeye başladım. Tezgahın dışından dükkânın içine doğru yürüyorum, o da tezgahın arkasından benim yürüdüğüm yere doğru yürüyor. Ta içeriye kadar bakına bakına gittim. Köşede, seccadelerin, eşyaların altında çantamın ucunu Allah bana gösterdi" diyor. O kadar kalabalığın arasında Allah'ın büyüklüğüne bak! "Atladım balıklama çantamı almak için, adam da benim üstüme atladı. Alt alta, üst üste polislik olduk." diyor.

"Çanta benim. İşte böyle olunca böyle oldu."

Tabii açmışlar içindeki eşya bu şahsın. Dükkân sahibi yalan söylüyor. İncelemişler ki o çantayı almış Riyad'a kadar gitmiş. Riyad'da banka hesabını çekmeye çalışmış Avustralya'daki kaç bin dolar; kırk bin, elli bin, seksen bin neyse o kadar dolar parayı çekmeye çalışmış. Onlar da çıkmış ortaya. Yakalanmış hapse tıkılmış. Meğer buraya ticaret için gelmiş adam, Yemen'den mi bir yerden. Yani Suudlu değil ticaret için gelmiş. Bak Allah burada hainliğe müsaade etmiyor. Günahı nasıl cezalandırıyor. Yakalanmış ve hırsızlık suçundan eli kesilecekmiş.

Onun için burada sevaplar fazla. Sevaplı yerdir, sevap işlemeye gayret edelim. Ancak günahlar da büyük yazılır, günah işlememeye çalışalım. Gönlümüzü de pâk eyleyelim, temiz tutalım, kötü şey düşünmeyelim. Hayır işleyelim, ibadet edelim, namazları Mescid-i Nebevî'de kılmaya çalışalım, çarşı pazarda vakti harcamayalım. Böylece zamanımızı değerlendirmeye çalışalım.

Biz buradan Peygamber Efendimiz'i ziyaretle işe başladık.

Bu otellerin kıymetini de bilmezsiniz siz. Kendi evinizin ne kadar geniş olduğunu, her türlü konforun olduğunu düşünürsünüz, beğenmezsiniz ama bu hac mevsiminde bunlar saray gibidir. Dışarıdaki insanlardan anlayabilirsiniz. Kimisi dışarıda yatar, yiyecek içecek bulamaz, yatacak yer bulamaz, su bulamaz. Eskiden bulunmazdı; şimdi sular hiç kesilmiyor, şakır şakır akıyor. Su kıtlığı vardı eskiden, gusül abdesti alıp Peygamber Efendimiz'i ziyaret etmek bir meseleydi. Mekke'de apartmanlarda sular kesilirdi. Kamyon gelecek de, depoya su dolduracak da… "Aman suyu çok harcamayın!" derlerdi. Şimdi su gani. Sonra eskiden soğutma cihazları yoktu. Muhabbet kuşunun kafesin içinde çırpındığı gibi hacılar çırpınırdı. Çare yok, sıcak; ter akardı.

Sizin farkında olmadığınız çok nimetler var bu işin içinde. Yani siz yumuşaktan yumuşaktan sertliğe doğru gidiyorsunuz. Allah hep yumuşaklık, hep lütuf, hep ikram, hep in'am-nimet içinde yüzdürsün sizi. Aslında hac daha sıkıntılı bir ibadettir. Bunu da bilin. Çok sıkıntılı bir ibadettir, hatta cihad gibidir. Cihada gitmeyen bir insan hac yapmışsa cihada gitmesi efdâldir. Ama hac yapmamış bir insanın önce haccetmesi efdâldir. Çünkü bu da cihad gibidir.

Eskiden bizim geldiğimiz yoldan buraya gelenler buraya üç ayda yürüyerek gelirlerdi. Biz üç saatte geldik. Zengin olan babayiğitlerin develeri vardı. Onlar develerin üstünde gelirlerdi, ötekiler yürür kumlara bata çıka gelirdi. Eski bir tarih kitabında okudum, bazı menziller arasında on sekiz saat cebrî yürüyüş mecburiyeti vardı. Çünkü çölde; su yok; eşkıya tehlikesi vardı. Muhafızlar nezaretinde on sekiz saatte cebren yürüyecek, karşı kaleye varacak, orada emniyet içinde olacaktı. Yoksa geceye kaldı mı veya tehlikeye kaldı mı orada talan olabilirmiş. On sekiz saat yürümeyi düşünebiliyor musunuz? Burada biz bir namaz kılıyoruz. Ben şahsen kendime kızıyorum. Bakıyorum namaz kılmaya, buraya şuradan şuraya sıcakta gelinceye kadar dermanım kesilmiş. On sekiz saat yürürlermiş ve hacıların çoğu telef olurmuş, çoğu böyle helak olurmuş hac yollarında.

İşte buradan Mekke-i Mükerreme'ye gideceğiz. İhrama girmek lazım. Zülhuleyfe denilen bir yer vardır. Oradan öteye dikişli elbiseyle filan geçilmez. Hac için mukaddes arazi başlıyor, ihrama girme arazisi başlıyor. Buradan ihrama gireceğiz.

Üç çeşit hac yapılabilir.

1-Hacc-ı İfrad olur. İfrad ‘t' ile değil, ‘d' ile. Hacc-ı İfrad, ferd, yani tek başına hac demek. Hacc-ı İfrad, ferd olarak bir tane, sadece hac yapmak demek.

2-Hacc-ı Temettü. Umreli hac demek. Ama umreyi yapacak, ihramdan çıkacak, serbest olacak, temettü edecek yani nimetlenecek, metalanacak, rahatlayacak, keyfine bakacak. Ondan sonra tekrar hac için Mekke'de ihrama girecek. Buna Hacc-ı Temettü derler. Bunun için de hem umre hem hac yapılmış olacak. Umre artı hac demek.

3-Hacc-ı Kırân. Kırân, kırmak kelimesi ile ilgili değil. Kırân, karîn olmak, yakın olmak demek. Hac ile umre yapışık, beraber demek. Bir ihrama girdi mi umreyi de haccı da yapacak, öyle çıkacak. Bu yapılması en meşakkatli olanıdır. Çünkü hacı, Medine-i Münevvere'den Mekke'ye gittiği zaman hacc-ı kırân yapacak olan kimse, ilk önce gidecek kudüm tavafı yapacak, ondan sonra umresinin tavafını yapacak. Tabii iki defa sa'y yapacak. Orası çok izdihamlıdır. Öbür tarafa gittiğiniz zaman omuz omuza, izdihamlı, sıkışık bir yere gideceksiniz.

Evvelki senelerden birinde ben bizim binaya geldim. Baktım öğleden sonra ikindiye yakın bir vakitte hacı efendiler keyifli keyifli aşağıya iniyorlar. "Hayrola siz böyle ne tarafa gidiyorsunuz? Allah selamet versin." dedim. "Hocam, biz şeytan taşlamaya gidiyoruz." dediler. Eğer şeytan taşlamanın en meşakkatli, en zor, en tehlikeli zamanı ne zaman, diye sorsalardı; işte bu zamandı! Bundan daha zor zamanı yoktur. Şimdi iki gün şeytan taşlayanlar iki gün taşlayıp da ayrılmak isteyenler vardır; nefîr-i âmm denilen müsade vardır.

İsterse bayramın birinci gününden sonra öteki iki gününde de taşlayıp ayrılabilir. İsteyen sonuncu gününe de kalabilir. Şimdi o atıp da ayrılmak isteyenlerle vazifesini normal olarak yapmak isteyenlerin hepsinin birden acele edip de şeytan taşlama zamanıdır.

"Size bu vakitte gidip şeytan taşlamayı kim söyledi. Şeytan taşlamanın geniş bir zamanı var. Niye bu zamanda gidiyorsunuz? Arasaydınız bu kadar zor zamanını bulamazdınız, niye en zor zamanını seçtiniz?" dedim.

"Bize böyle söylediler. Otobüsler de aşağıda hazır, hocalarımız da hazır. Taşlayacağız." dediler.

"Başka münasip bir zamanda yapsanız iyi olur." dedim.

Gitmişler hocalarına söylemişler. Allah razı olsun daha geniş bir zamana bırakmışlar.

Haber geldi: Orada bilmem kaç kişi ezilmiş ölmüş. O zaman orada şeytan taşlamaya çalışan başka hacı kardeşler. Bunların gitmek isteyip de gitmediği zaman. Bilmem kaç tane ezilen vefat eden var diye söylediler.

Bunların zor zamanları var, kolay zamanları var. Allah kolaylığını versin. Ne diyoruz?

Allahümme irinî neveytü'l-hacca evi'l-umrate fe-yessir lî ve tekabbelhü minnî. "Yâ Rabbi! Bu haccımı, bu umremi sen benden kabul eyle ve bunu bana kolaylaştır."

Allah'ın kolaylaştırması çok önemli. Allahu Teâlâ hazretleri kolayca yapmaya muvaffak eylesin.

Âcizâne düşünceme göre en kolay temettü haccı yapmaktır.

Temettü haccı yapacak olan bir kimse ne yapar?

Oraya gidince önce umre yapacak. Önce umresini, tavafını yapar. Umre bir tavaf, bir sa'ydır. Ondan sonra tıraş olmaktır. Kâbe'yi tavafını yaptı.

Sıkışık olacak, izdihamlı olacak. Biz en sakin zamanını bulmaya çalışacağız ama yine hanımınızla, beyinizle izdihamlı... Kalabalık. Bir buçuk milyon insan toplanmış olacak. Hepsi o mübarek beytin etrafında ibadet ediyor. Tavafını yapar, sa'yini yapar; Safa ile Merve arasında gelişini gidişini yapar, traşını olur, ihramdan çıkar, serbest haline gelir. Mekke'nin ahalisi haline gelir, umre biter.

Arafat'ta vakfe haccın farzıdır, vakfede bulunmayanın haccı olmaz. Orada bulunulacak. Asıl bulunma zamanı öğlenden akşam güneş batıncaya kadarki zamandır ama gece sahura kadar devam eder. Yapamayan bir insan akşamdan sonra gitse de yine olur demek istiyorum. Akşam ezan okunmadan önce de Arafat terkedilmez. Terkedilirse insan cezalı duruma düşer. Kurban kesmek zorunda kalır.

Bir insan eğer Hacc-ı kıran yapmak istiyorsa; gidince kudüm tavafı yapacak, sa'yini yapacak ondan sonra umresinin tavafını yapacak, sa'yini yapacak veya kudüm tavafından sonra bir umre tavafı daha yapacak. İki defa o izdihamı yaşayacak. Ve hata işlediği zaman da cezaları Hacc-ı kıran'da katmerli olur, iki misli olur.

Ondan sonra ara kısa olduğu için hacca yakın olduğumuzdan aslında kıran haccı da kolay olur, hepsi kolay olur. Bu haccı yapanlardan temettü ve kıran haccı yapanların kurban kesmesi gerekir. Hacc-ı ifrat yapanların kurban kesme mecburiyeti yoktur.

Allahu Teâlâ hazretleri makbul hac ve umre yapıp memleketimize salimen sevaplar kazanmış olarak ganimen, nimetlere ermiş olarak, günahlardan arınmış bir kul olarak varmayı cümlemize nasip eylesin.

Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:

el-Haccu'l-mebruru leyse lehû cezâun ille'l-cennetü. "Makbul, mebrur bir hac yapıldı mı bunun mükâfatı cennetten başka bir şey değil."

İnsan mutlaka cennetlik olur. Bütün mesele hacc-ı mebrur bir hac yapabilmek.

Mebrur hac nedir?

Mebrur hac, içinde füsûk, refes, cidal olmayan, âdâbına uygun, takvâ ile yapılan hacdır.

İnsan kavga etti mi, gürültü etti mi... Bazı hacıları duyuyoruz:

"Ne biçim haldir bu böyle, Allah Allah. Bilmem ne de, vesaire de..."

Kavga, gürültü...

"Ayağıma bastın da, yer verdin de, vermedin de, sıkıştırdın da…"

Bırak sıkıştırsın, bırak ezsin. Burası başkasının kusuruna bakılacak yer değil. Burada sen Allah'ın rızasına bakacaksın. Ayağının basılması, basılmaması mühim değil. Sıkış, hatta yerini ver ona, yeter ki Allah sevsin. Allah'ın rızasını kazan, mühim olan o.

Şimdi burada artık "benim yerimi daralttın, beni üzdün, beni ittin, şöyledir, böyledir, bana haksızlık yaptın" zaman değildir.

Nazar eyle itürü,

Bazar eyle götürü,

Yaradılanı hoş gör

Yaradandan ötürü.

zamanıdır, yeridir burası. Kusur görme yeri değildir. Allah bizi görüyor, biz Allah'ın misafiriyiz. Allah'ın rızasını kazanmak için gözümüzü dört açma yeridir burası. Zamanımızı boş geçirmeyeceğiz, ibadetle geçireceğiz.

"Burada namaz başka yerdeki namazdan bin misli fazla. Mekke-i Mükerreme'de namaz başka yerde kılınan namazdan yüz bin misli sevap. Kudüs'te kılınan namaz başka yerde kılınan namazdan beş yüz misli sevap. Camide cemaatle kılınan namaz evde kılınan namazdan yirmi yedi kat daha sevap. Şehir mescidinde kılınan namaz köy mescidinde kılınan namazdan daha fazla sevaplı, elli misli sevap." Bunu da bir hadiste okudum güldüm, tebessüm ettim; Allah birlik ve beraberliğe, cemaatin büyük olmasına ne kadar ehemmiyet veriyor. Köy camisindeki namazla şehirdeki namazın farkı var. Cuma namazı kılınan büyük yerdeki namazın sevabı elli misli; köydeki veya mahalledeki küçük mescidin sevabı yirmi yedi kat yani yarısı kadar aşağı yukarı. Yirmi beş veya yirmi yedi rivayeti vardır.

Nafakatuke fî sebîlillâh bi-seb'i mietin. "Allah yolunda nafaka, para vermek, infak etmek; cihada, hacca, umreye masraf etmek, para vermek… Bu Allah yolu; biz niye geldik buraya, niye bu sıkıntıları çekiyoruz? Sucuk gibi terliyiz. Şimdi yedi yüz mislidir." Allah yolunda verilen; Allah yolu nedir? Cihad, hac, umre Allah yoludur. Buralara verilen yedi yüz mislidir. Burada yaptığınız hayırları sakınmayın. Hocamız; "Bundan sonra, bizim ihvanımız hacca gelmesin." demiş. Vefat etmeden önce böyle bir sözü var. "Bizim ihvanımız bundan sonra hacca gelmesin ya da bir tomar parayı alsın eline öyle gelsin." demiş. Yani babayiğit olsun, cömert olsun. Çünkü fî sebîlillâhtır, buradaki harcadığın mizanına konuluyor. Sevabı çok. Bu yedi yüz misli. Yedi yüz, bir hayli fazla. Yani evde kıldığın namazdan camide kıldığın yirmi yedi kat sevaplı, büyük camide kıldığın elli misli, Kudüs'te kıldığın beş yüz misli, Medine'de kıldığın bin misli, Mekke-i Mükerreme'de kıldığın yüz bin misli.

Amma Allah demek?!

Zikrullâhi teâlâ efdalü indallâhi mine'n-nafakati fî sebîlillâhi bi-mieti deracetin. Allah yolunda infak etmekten bile yüz kat fazla. Yedi yüzün yüz katı, yetmiş bin misli sevap! Anlatabildim mi? Ne? Allah demek, Lâ ilâhe illallâh demek. Bunun sevabı yetmiş bin! Burada namaz kılmak bin misli sevap olduğuna göre, şimdi ben kendi kendime düşünüyorum; Allah demek, lâ ilâhe illallâh demek de yetmiş bin sevap olduğuna göre, burada Allah derse bir insan -namaz başka yerdeki namazdan bin misli sevaplı oluyorsa- her halde zikir de bin misli sevaplı olmaz mı? Allahu âlem olur. Yetmiş binin bin misli ne kadar olur? Yetmiş milyon oluyor. Rakamları yazın aklınıza, zamanınızı boş geçirmeyin. Çarşıda kem yâ ahî hâzâ? ile vakit geçirmeyin, çarşı-pazarda vakit öldürmeyin. Yetmiş milyon, burada bir Allah dedi mi insan yetmiş milyon kez başka yerde Allah demiş kadar sevabı çok. Yetmiş milyon…

Peki, bir hadîs-i şerîfte de Peygamber Efendimiz; "Gizli, içinden, kalbinden Allah demek, dille Allah demekten yetmiş kat daha sevaplı." buyuruyor. Şimdi bunu çarpın bakalım. Allah Allah demeyi âşikâre demiyorsanız da, ağzınız kapalı, içinizden diyorsanız yetmiş milyonun yetmiş katı; dört milyar dokuz yüz milyon ediyor.

Ey ahâli! Duyduk duymadık demeyin. Ben şimdi dellâl oldum, davulum yok ama güm bede güm, güm bede güm. Ey ahali! Duyduk duymadık demeyin: Burada insan içinden bir defa Allah derse, -kimse duymadan, kalbi Allah diyor, gösterişsiz, riyasız; bir defasında dört milyar dokuz yüz milyon! Bir daha derse dört milyar dokuz yüz milyon daha, bir daha derse dört milyar dokuz yüz milyon…

Hadi ne yaparsanız yapın. Buyur çarşıda gez, buyur tesbih fiyatını sor, buyur oyuncak fiyatını sor, buyur gömlek fiyatını sor, buyur uyu. İstersen çarşıda gez, istersen dükkânda dolaş, istersen kahve iç, istersen çay iç, istersen mescidde hatim indir, istersen Allah de!

Ne yaparsan yap ama şu seyahatin kıymetini bil.

Bu fırsat başkasının eline geçmemiş, senin eline geçmiş, sen bir ganimet yakalamışsın. Allah'ın rahmeti burada coşuyor, taşıyor. Allah'ın rahmetinden nasibini eksik almamaya gayret et. Allah de, lâ ilâhe illallâh de. Âşikâre söylersen aşikâre söyle, kalbinden söylersen kalbinden söyle. Birisi yetmiş milyon sevaplı, birisi dört milyar dokuz yüz milyon sevaplı. O da sevap, bu da sevap. Çoğunu istiyorsan çoğunu, orta hallisini istiyorsan orta hallisini al. Amma gafil vakit geçirme. Hele sevap kazanmak varken günaha hiç girme. Burası tenkit yeri değil, burası sûizan yeri değil, burası kavga yeri değil, burası harama bakma yeri değil, burası günahı işleme yeri değil; burası sevabı kazanma yeri. Bu yerin kıymetini bil.

Eğer Mekke-i Mükerreme'ye varırsak rakam ne olacak? Yüz misli daha fazla olacak. Şimdi dört milyarın yüz misli fazlası ne eder? Dört yüz milyar dokuz yüz milyon edecek orada. İnsanın aklı başından gidiverecek rakamları düşünürken. Onun için bir insan hac yapar da, umre yapıp evine giderken nasıl gider anlayın. Yeter ki Allah akıl, şuur versin, yaptığı ibadetin kadrini, kıymetini bilenlerden, zamanının ne kadar kıymetli zaman olduğunu bilenlerden eylesin. Bizi de duada unutmayın. Allahu Teâlâ hazretleri ecrinizi sevabnızı çok eylesin. Huzuruna sevdiği razı olduğu kullar olarak varmanızı nasip eylesin. Hem dünyada Kur'an-ı Kerim yolunda, Resülûllah'ın yolunda yürüyen has hâlis müslümanlar olarak yaşayın, Allah'ın sevgili kulu olarak yaşayın hem de ahirette cennetine cemâline erip sevdiği razı olduğu bir kul olarak iki cihan saadetine mazhar olun. Allahu Teâlâ hazretleri cümlenizden razı olsun.

Bi hürmeti esrâr-ı sûreti'l fâtiha.

Sayfa Başı