M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 225.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzubillahimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdülillahi rabbilâlemin ve'l-âkibetü li'l-müttekîn. Vessalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn.

İ'lemû eyyühe'l-ihvân enne efdale'l-kitâbi kitâbullah ve enne efdale'l-hedyi hedyü muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerra'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesin bid'ah ve külle bid'atin dalâleh ve külle dalâletin fi'n-nâri. Ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâle;

el-Ğadabü mine'ş-şeytâni ve'ş-şeytânü hulika mine'n-nâri ve'l-mâu yutfiü'n-nâra fe-izâ ğadibe ehadüküm fe'l-yağtesil.

Ravâhü İbn Asâkir ve İbnü'n-Neccâr an Muaviye radıyallahu anh.

Mefhari mevcûdât Muhammed Mustafâ râ salavât.

Seyyidü's-sâdât Muhammed Mustafâ râ salavât.

Habîb-i Hüdâ Muhammed Mustafâ râ salavât...

Allahümme salli salâten kâmileten ve sellim selâmen tâmmen alâ seyyidinâ Muhammedinillezî tenhallü bihi'l-ukad ve tenfericü bihi'l-kürab ve tukdâ bihi'l-havâic ve tünâlü bihi'l-rağâib ve hüsnü'l-havâtimi ve yüsteska'l-ğamâmü bi-vechihi'l-kerîm ve alâ âlihî ve sahbihî fî külli lemhatin ve nefesin bi-adedi külli mâlûmün leke.

Gazap, malumâliniz bir kızmadan ibaret. Kızmak. Bu kızma huyu, insanda iki sıfat var: Celal, Cemal. Celalde tatlılık var, cemalde şiddet var. Gazap şiddetin alâmeti, celal sıfatının alâmeti. Kızıyor, kızınca tabii hepinizin mâlumu, bildiğiniz gibi insan kendine sahip olamayacak bir harekete gidiyor iş. Arkasından Allah esirgeye büyük büyük vukuatların meydana gelmesine de sebep oluyor.

Bu kızma neden ileri gelir?

Mine'ş-şeytâni. "Bu kızmayı meydana getiren kuvvet şeytanın kuvvetidir."

Niçin, ne yapar?

Seni fitler; "Bak ne yapıyor, ne ediyor? Durma vur, kız, söv say!" Kızgınlığın alâmeti ne derse... Bunu yaptıran, içeriden gelen kuvvet şeytanın telkinidir. Şeytanın telkinidir, binâenaleyh siz bu şeytanın telkinine kıymet vermeyin. Düşünün taşının, kızılcak yer vardır o zaman kız. Öyle her şeye kızmak olmaz. Muhârebe zamanında kız, karşındaki küffâra karşı ne yaparsan yap. Oralarda yeridir, hakkıdır fakat böyle kardeşler arasında kızma denilen şeyin olmaması lazım.

Onun için Cenâb-ı Vâcibü'l-Vücûd mü'minlerin sıfatını Kur'an'da bize, bâhusus Sûre-i Fetih'te buyururken;

Muhammedün Resûlullah. Vellezîne me'ahû eşiddâü ale'l-küffâri ruhamâü beynehüm.

"Biribirleriyle gayet merhametli, acıyıcı, sevici, hiç öyle şiddet yok biribirlerine karşı. Ama küffâra karşı çok şiddetli." [buyuruyor.]

Yap orada şiddetini! Fakat tabii insan yaşama itibariyle bir tecrübe denilen bir şey elde ediyor. Tecrübe. Bu tecrübeler ilim kadar kuvvetlidir, yani kuvvetli bir şeydir. Tecrübeler bize gösteriyor ki insan yetiştiği tîneti neyse o tîneti kolaycacık yıkamıyor, yakamıyor, bozamıyor. Yetişme tabiatı, huyu neyse kendisinde, söyleyin, vaaz edin, nasihat edin, okusun, okutsun ne olursa olsun, tîneti neyse onun icabını yapacak o. Sözler bunun önüne geçemiyor. Gazabın kötü olduğunu herkes bilir ama bakarsın ki adam kızdığı vakitte hiç gözü görmez bir şeyi. Siz artık nasihat etseniz de vurmak kırmak onun için hiçbir şey değil.

Niçin?

Kendine hakim olamıyor artık. O kadar fena bir şey. Onun için ahlâkçıların bir kısmı demiş ki, "Bu ahlâkı değiştirmek mümkün olmaz. Tînet neyse o olacak."

Karayı beyaz yapabilir misin?

Siyah adamlar var şimdi, Sudanlılar. Simsiyah adam.

Bunu değiştirir de beyaz bir adam, bizim gibi bir adam yapabilir misin?

Olmaz.

Tîneti, onun hilkati siyah. Ondan gelecek çocuk da siyah gelecek. Tînet bu. Hilkat, yaradılış. Öyle yaratılmış, bunu değiştiremezsin. Beyazı siyah yapamazsınız, beyaz adam beyaz yaratılmıştır, hilkati budur. Bu böyle olacak. Kısa adamı yükseltemezsiniz, yüksek adamı da kısaltamazsınız. Hilkati neyse o olur.

İtiraz etmişler, olmaz demişler. Şimdi ben de o tarafa kayacak gibiyim.

Şimdi bu tarikatları neden icat etmişler öyleyse?

Demişler ki tarikatlar, "Yoo, sen yanlış söylüyorsun. Değişir, bu tînet değişir." demişler.

Ama bugünkü insan için değil bu ha! Tînet değişir, o zamanın dervişlerinin, sofularının harekatına göre değişir. Çünkü kendisini sıkı bir riyâzete sokar, sıkı bir mücadeleye sokar, sıkı bir inzibat altına alır kendisini. E hayvanlarda da zaman itibariyle huy değişiyor. Hayvan hayvanken hayvanın huyunu 40 günde değiştiriyor.

İnsan değiştirmez olur mu?

İnsan da değiştirir elbette huyunu.

Ama bugün bizim için değil.

Niçin?

Biz ne zevkimizden fedakarlık yapabiliriz, ne keyfimizden fedakarlık yapabiliriz, ne paramızdan fedakarlık yapabiliriz. Hiç bir şey yapamayız! Yaşamak bizim derdimiz! Yaşamak, yiyelim içelim ama ahlakımızda iyi olsun canım! İşte vaaz dinleyelim, nasihat dinleyelim iyi olsun. İyi insanlar arasına girelim.

Oo, öyle iş yok bedavaya! Mücâdele şart.

Memleketten gavuru kovmak için söz para eder mi?

Sen ne geldin bu memlekete yahu? Senin ne işin var burada?

Defol git memleketine!

Para ediyor mu bu söz?

Etmez.

Ya onu oradan çıkaracak kovacak nedir?

Kuvvet. Mücâdele kuvveti. Varsa kuvvetin, kovabileceksen herifi çekersin silahını bıçağını, topunu tüfengini, atabilirsen atarsın, o da kaçar.

Böyle bir mücâdeleye girişilmedikçe yaradılıştaki ahlâk neyse o öyle gider. Hırsızsa hırsız gidecek. Uğursuzsa uğursuz gidecek, beynamazsa beynamaz gidecek. Çeşitli işte...

Onun için gazap şeytandandır. Gazabın şeytandan olmadığını kimse bilmez, yani herkes bilir. Herkes şeytandan olduğunu bilir ama gel de bunu söndür bakalım.

Bir yangın yanar, ateş. İtfaiye gelmese, suyunu buraya sıkmasa söner mi o ateş?

Sönmez. Yanar.

Onun için şeytandan gelen bu gazap bir kan, içerde kızarıyor, damarlar fırlıyor, akıl baştan gidiyor. Şeytanın oyunu.

Fe-izâ vecedehû ehadüküm. "Sizden biriniz baktınız ki böyle bir felaket var, karşılaştınız."

Duramıyorsunuz, içiniz de kabarıyor, bir şey yapacaksınız. Haaa;

Kâimen. "Ayaktasınız da." Fe'l-yeclis. Bunun çaresi oturuver artık."

Otur. Oturmak suretiyle mümkün mertebe bunu önlemeye [çalış]. Hani şu köpekler var ya, çoban köpekleri veya başkaları, saldırır insanlara. Oturduğunuz vakit de o köpek de durur, köpek de saldırmaz. Oturdunuz mu onun saldırmasından kurtarırsınız kendinizi.

Demek ki bu oturmada büyük bir fayda var ki Cenâb-ı Peygamber de bunu tavsiye ediyor bize. Kızdınız, baktınız ki hakkından gelemiyorsunuz, içeriniz kabarıyor, bir şeyler yapacaksınız. Oturuverin!

Ve in vecedehû câlisen. "Halbuki bu felaket senin oturduğun zaman da başına geldi."

Oturuyordun, karşına böyle bir felaket çıktı seni kızdırıyor, sen de dayanamıyorsun.

Fe'l-yedtacı'. "O zaman uzanıver artık."

Sağına mı soluna mı bir uzanıver, yani kıymet verme onlara, o işi bu suretle halletmeye çalış. Bu felaketi bir şekilde atlatmaya çalış.

Bu ikinci bir hadîs-i şerîfte Cenâb-ı Peygamber yine böyle buyuruyor;

el-Ğadabü mine'ş-şeytâni. "Şeytanın îvâsı ile olurmuş bu iş." Ve'ş-şeytânü hulika mine'n-nâri. "Şeytanın hilkati de ateşten yaratılmış olması münasebetiyle insana da bu ateşi verir."

Bu ateşi verir, insanı çilesinden çıkarır. Nasıl su kaynadığı vakitte kaynayınca taşıyor. Bu da senin içinde bir kaynaklık yapıyor, bir taşkınlık yapıyor sen de kendine mâlik olamıyorsun o zaman, yapacağın birçok fenalıklar oluveriyor.

Allah esirgeye.

Ve'ş-şeytânü hulika mine'n-nâri ve'l-mâu yutfiü'n-nâra. "Halbuki ateşi ancak su söndürür."

Ateşi söndüren şey mukabili sudur. Onun için guslet abdest al. Guslet abdest al.

Fe-izâ ğadibe ehadüküm fe'l-yağtesil. Cenâb-ı Peygamber; "Böyle bir hal başınıza geldi mi hemen bir guslediver." [buyurdu.]

Yazsa soğuk su ile da olur. Kışsa belki soğuk su dokunur da biraz ılık bir suyla guslediverirse bu işi atlatmış olursun. Ehven bir şekilde geçiştirmiş olursun.

İmam Gazzâlî rahmetullahi aleyh bu hususta çok geniş tafsilat vermiştir, sayfalar dolusu da yazı yazmıştır. Açarsınız okursunuz. Diyor ki;

Birisi gelmiş, Cenâb-ı Peygamber'e ahlâklardan, imandan, İslâm'dan sormuş. Cenâb-ı Peygamber Efendimiz ona lâ tağdab. "Kızma!" diye söylemiş. Kızma! Kızmamak, gazap etmemek. Lâ tağdab.

İmam Gazzâlî rahmetullahi aleyh diyor ki, çocuklar ayaklarında top oynuyorlar ya, biribirlerine nasıl top atıyorlar. Tekmeyi vurunca top fırlayıp öte tarafa gidiyor. Şeytân-ı aleyhillâne, bu kızdırır, arkasından da geçer [çocukların] topu oynadığı gibi onlarla oynamaya başlar, yani seyirlerine bakar. Bunların dövüş seyirlerine bakar. Biribirlerine kapıştırır onları, dövüştürür ondan sonra seyirlerine bakar onların. Ondan bir hoşnutluk duyar. Biraz da dövüşürler, biribirlerini öldürürlerse o zaman da bayram yapar.

Allah şerlerinden muhafaza eylesin.

Onun için gazap iyi bir şey değildir.

Mesela bu düşmanla muhârebe sırasındaki müstesna.

Onun zamanının haricinde Allah esirgeye.

İnsan acayip bir mahluktur. Hep keyfine göre hareket etmek ister. Çeşitli mahluklar var, keyfinize hoş gelmeyen bir şekilde karşınızda size böyle bir mukâbelede bulunan birisi olduğu vakit de, bunu ehven bir şekilde atlatmanın çareleri olaraktan Cenâb-ı Peygamber Efendimiz bize bunları tavsiye ediyor: Otur, yat ve guslet, ki bunu böyle atlatmış olasın, onun içerisine girme. İçeriye girdin mi kurtaramazsın kendini ondan.

el-Ğurfetü min yakûtetin hamrâe ev zebercedetin hadrâe ev dürratin beydâ...

İman [ve onun] mükâfâtı. İmanda ahlâk tekemmül edip de kâmil bir insan olunca, Cenâb-ı Hak bu kâmil insana vereceği mükâfâtlardan birisi olaraktan şimdi bu gurfe denilen köşkten, saraydan bahsediyor. Ki bunun yapılış tarzı, bu mü'minlerin, iman sahiplerinin, kâmil insanların yarın gözlerini yumdukları vakit âhirette nâil olacakları bu gurfe, bu köşk, yani bu saray nasıl bir şey bak.

Min yakûtetin hamrâe. "Bunun duvarları, şusu busu kırmızı yakut."

Yakutun bu kadarcığına bugün dünyanın insanları para yetiştiremiyor. Çok kıymetli bir şey. Halbuki Cenâb-ı Hak onu, bütün senin köşkünün duvarlarını, tavanlarını bundan yapıyor. O kadar kıymetli bir şey.

Ev zebercedetin hadrâe. "Yahut zebercet denilen kıymetli bir taşla."

Cenâb-ı Hak onunla süslüyor.

Ev dürretin beydâe. "Yahut beyaz inci dedikleri gayet kıymetli bir incilerle süslemiş senin köşkünü Cenâb-ı Hak."

Öyle bir köşk ki;

Leyse fîhâ kasmün. "Bu sarayda, bu köşkte, bugünkü tâbirle bu konakta hiçbir eksik gedik yok."

Neresinden bakarsan her tarafı gayet böyle cazip. Hoşunuza giden her şey orada mevcut.

Ve lâ vasmün. "Hiçbir ayıp olacak bir şey yok üzerinde."

O kadar güzel yani. Hiçbir ayıp ve kusur olacak bir şey yok.

Ve inne ehle'l-cenneti. "Cennete giren bir sürü müslümanlar, mü'minler." Yeterâevne'l-ğurafe minhâ. "O gurfeyi, o köşkü cennetteki yerlerinden seyrediyorlar."

Gurfeyi seyrediyorlar!

Kemâ teterâevne'l-kevkebe'd-dürriyye'ş-şerkıyye evi'l-ğarbiyye fî ufuki's-semâi. "Şimdi biz gece vaktinde parlak yıldızları nasıl buradan görüyorsak, buradan bu güzel parlak yıldızları nasıl görüyorsak, ehli cennet de bu köşkleri oldukları yerlerden öylece görecekler."

Ve enne ebâ bekrin ve umera. "O gurfenin, o köşkün sahipleri olan kimselerden iki tane nümûne veriyor. "Ebû Bekir ve Ömer de bu köşklere sahip olan bahtiyarlardandır."

Ki siz de onlara uyarsanız, onların yolunda giderseniz siz de böyle köşklere nâil olursunuz.

Kızmayınız. Kızmanızı böyle bu şekilde teennî ile hareket ederekten hilimle mukâbele edin. Kızmanın mukâbili hilm. Hilm bir huydur, bu huy insanda parayla alınan bir şey değildir ki, Allahu Teâlâ'nın doğuş itibariyle insanlara verdiği bir nimettir ama bu ancak [hilim sahiplerinden] alınır. Mesela şimdi demir soğuktur, ateşin içerisine koyuyorsunuz ateşten o da kızarıyor. Ateşin sıfatını o soğuk demir de alıyor. Bu sefer o da yakıyor, o da yakıcı oluyor.

Neden?

Ateşle temasından ateşin hâli ona geçiyor. Yani sen de böyle iyi, hilim sahipleri ile temas edersen sana da onlardaki huy bilvekâle tedrîcî tedrîcî sende de hâsıl olur. Bakarsın sen de birgün halim selim bir insan olmuşsun. Ne kimseyle kavga ediyorsun ne dövüş ediyorsun, ne seni incitiyorlar ne sen de başkasını incitiyorsun. Çok iyi bir şekilde, bu nispette olabilir.

el-Ğarîbû izâ merida fe-nezara an yemînihî ve an şimâlihî ve min emâmihî ve min halfihî fe-lem yera ehaden ya'rifühû yağfirullahu lehû mâ tekaddeme min zenbihî.

İbn Abbas radıyallahu anhümâ hazretleri rivayet etmiş.

Garip mâlum ki vatanından, ailesinden uzakta olan bir adam. Vatanından uzakta, efrâd-ı ailesinden de uzak. Garip bir adam! İsterse Nasreddin Hoca'nın dediği gibi kapının arkasına çekilmiş, "Ben de garibim işte!" demiş. Onun gibi çoluğundan çocuğundan ayrı mısın, garip sayılırsın.

Bu garip adam hasta olmuş. Buraya, memlekete birçok misafirler gelir dışarıdan, iş işlemek için, şu için bu için. Burada bir hastalığa tutulur.

Fe-nezara an yemînihî ve an şimâlihî ve min emâmihî ve min halfihî. "Sağına bakar yabancı birisi, soluna bakar yabancı birisi. Memleketlisinden, akrabasından kimse yok, eşinden dostundan kimsesi yok, yabancılar arasında." Önüne bakar arkasına bakar hep böyle. Fe-lem yera ehedan ya'rifühû. "Kendisini tanıyan kimse yok."

Kendisini tanıyan kimse yok. Bu, bu haldeyken bakıyorsun ya ölür ya kalır. Ölse de kalsa da bu gurbet haliyle;

Yağfirullahu lehû mâ tekaddeme min zenbihî. "Geçmiş günahlarını, Cenâb-ı Hak onun gurbetindeki bu hâline acıyaraktan mağfiret buyuruyor."

Onun için gariplerin her hâli şâyân-ı hayrettir ve dikkattir. Onlara acımak, onlara merhamet etmek Cenâb-ı Hakk'ın merhametini celbeder. Onun rahmetini celbeder, seni de Cenâb-ı Hak onun sebebiyle mağfûrîn zümresine ilhak eder, inşaallah.

Onun için fakirlere, gariplere, miskinlere, bîçarelere acımak hepimizin vazifesidir. Bununla beraber bu fakir, garip, bîçare kimseleri barındıracak yerleri yapmak, hazırlamak [da vazifemizdir]. Mesela yollarda, uzak yerlerde, şimdi vasıtalar süratli ama olsun varsın, uzak bir yerlerde gece yola çıkmış insan barınacak bir yer bulamazsa, kalacak bir yer bulamazsa çok sıkıntılara düşer. Binâenaleyh onlara böyle birer mesken yapıp da oralarda misafir edip barındırabilmesi çok büyük bir nimettir.

Şehirler de de böyle. Şehirlere gelen birçok insanlar var bugün ev bulamıyor. Hele okumaya gelen çocuklar! Bir çoklarının paraları yok, yatacak yer bulamıyorlar. Şunun bunun ilticasına sokuluyorlar, yalvarıyorlar filan. Kimisi oluyor kimisi olmuyor. Onun için kimseye bir şey yaptıramıyor. Mesela burada bir garip çocuk okuyacak, yatacak, barınacak. İşte bu garibin yatmasına, barınmasına sebep olan kimseleri, Allah nasıl o garibi mağfiret ediyorsa onları da mağfiret edeceğinde hiç şüphe yok. Ama maalesef ki, maalesef ki şu binanın yapılmasında ne kadar müşkilat çekiliyor bilmiyorum artık. O başında olanlara sormalı. İşte bak hâlâ bir kiremidini bile bulup koyamıyorlar üzerine.

Niçin?

Bu garibe acımak, burada insanlar okuyacak, faydalanacak, barınacak, memlekete yararlı faydalı adam olacak. Bunu düşünme kabiliyeti kafamızdan terk edilmiş, paramıza çok acıyoruz.

Paramızın gitmesine çok acıyoruz ama böyle bir mağfiret var arkasında. Bu mağfirete vesile olacaksın. Buna vesile olmak ne büyük devlettir ya!

Onun için biraz mesela yardım etsek de bir an evvel [şu bina bitse olmaz mı?]

Ayıplıyorlar bizi; hâlâ iki odalık bir yeri bir türlü kapatıp da çıkamadınız için içinden." diyorlar. Bu bizim için bir zül oluyor âdeta.

Onun için gerek garibin kendisine nasıl mağfiret varsa, garipleri barındırmak herkesin vazifesidir.

Şimdi bana kalırsa yani ben zenginleri çok ayıplarım.

Sebebi?

Kaç tane kim bilir apartmanı vardır da bir katını feda edemez. Bir katını feda etse, mahallenin fakiri, miskini orada otursun barınsın, yatsın kalksın.

Yapamaz! İlle oradan da bir gelir temin edecek, işini daha iyi ilerletecek.

Bunu böyle yapacağına, oradan aldığın bir hasılatla gariplerin yardımına koşsan daha fena mı olur?

Senin herkes hürmetini bir kat daha arttırır. Herkes sana saygısını bir kat daha arttırır, seni el üzerinde tutarlar. Ama yapılmayınca ind-i ilâhîde de mesuldür, dünya da mesuldür, âhirette de mesuldür.

Dünya çok acı bir durumda. Dünya bugün bizim bildiğimiz dünya değil yani. Dünya bugün değişmekte; günden güne değişmekte, saatten saate değişmekte. Şu bak kâfirlerin başına ne felaketler geldi bir anda. Bu günkü idare her şeye el koyuverdi.

Yarın ne olacağını kim ne bilir?

Sen paraları istediğin kadar sakla, istediğin kadar yığ ne kıymeti olacak?

Ama Allah yoluna harcanmayan paralar, şimdi aşağıda gelecek bir dersimizde, Allah yolunda harcanmayan paraların cezasının ne olacağını herkes gözüyle görecek.

Onun için diyor ki;

Şimdi şehitleri sayıyor.

e-Ğarikû şehîdün. "Denizde boğulmuş."

Nasıl?

İsterse muharebede boğulsun isterse kaza suretiyle batan gemide boğulsun. Tabii muharebe sebebiyle gemisi batırılır da şehit olursa bu şehidin sevabının ölçüsü yok. Karada ölen şehit günahları affoluyor borcu kalıyor. Borcuna Cenâb-ı Hak şey yapmıyor. Şuna buna borcu var mesela, onu öde, karışmam. Başka günahlarını affederim, diyor. Denizde boğulanın borcunu da Cenâb-ı Hak affediyor.

Ve'l-harîku [şehîdün.] "Yangın olmuş, Allah esirgeye, yangında yanmış, bu da şehit sayılır."

Ve'l-ğaribü [şehîdün]. Vatanından çıkmış bak bak. Vatanından çıkmış, ailesinden ayrılmış, beş on para para kazanayım da çoluk çocuğuma yollayayım da onlar da idare olsun derken bir hastalık gelmiş ölmüş. Garip olarak ölmüş. "Bu da şehittir." diyor.

Garip olarak ölen insan şehittir, ama cenazesinde kimse bulunmaz. Belki onu örtecek kefen de bulunmaz. Belediye kaldırır atıverir bir tarafa. Haa, bu ama ind-i ilâhîyedeki makamı çok yüksektir. Şehadet rütbesine yükseliyor. Onun için bizim bu gibilerine acımamız, elbette bize bir derstir bu.

Ve'l-meldûğu. "Yılan veya akrep veyahut başka bir haşerattan birisi sokmak veya ısırmak suretiyle öldürmüş, bu da şehittir." Ve'l-Mabtûnü. "Karın hastalığına tutulmuş önlenemiyor, bu surette vefat etmiş, bu da şehittir." Ve men yeka'u aleyhi'l-beytü. "Ev, gerek hareket dolayısıyla gerek başka kazalar dolayısıyla yıkılıveriyor altında kalıp ölüyor, o da şehittir." Ve'l-ğayriyyü alâ zevcihâ. "Hanımını kıskanıyor ve bu kıskanma dolayısıyla ölüyor kendisi. Bu kıskançlık dolayısıyla karısına tasallut eden insanlarla mücadele sırasında öldürüyorlar, bu da şehittir." Ke'l-mücahidi fî sebîlillahi fe-lehâ ecrü şehîdin. "Ona da şehit ecri vardır."

Ve men kutile dûne mâlihî. Elinden malını alıyorlar. Hırsızlar gelmişler;

"Vereceksin paraları!" diyorlar.

"Vermem!" diyor.

"Vereceksin!" diyorlar.

"Vermem!" derken öldürüyorlar.

"O da şehittir."

"Parayı al, aman benim canım kurtulsun!" demek aptallıktır. Paranı vermemek için, malını vermemek için mücadele edeceksin. Çünkü o para da canın yongasıdır. O sana kalırsa ondan sen hayır yapacaksın, hayırlar kazanacaksın. Binâenaleyh eşkiyâ gelmiş senin elinden alıyor, ona teslim edivermek bir aptallıktan, ahmaklıktan ibarettir ama;

Ve men kutile dûne mâlihî. Fakat sen bu malı hayrâta harcamamışsın, garipleri korumamışsın, garip yuvalarına bakmamışşın. Binâenaleyh senin başına Cenâb-ı Hak böyle bir belayı getirir kor, senin elinden bu parayı zorla alır. İster ver ister verme! Alacaktır yani, zorla alacaktır.

Sebebi?

Sen bu kanunu ilâhîyeye itaat etmedin, bunları yığdın. Karşıdan seyrine bakıp sefa sürüyorsun, orada o garip inliyor. Soğukta açlıkta barınacak yeri yok. O çocuk orada, "Acaba nerede barınayım da nerede ne okuyayım?" diyerekten bocalıyor onu okutacak bir meskene 10 kuruşu vermekten 10 lirayı vermekten çekiniyorsun. Sonra elbette Allah böyle bir musallatı getirip başına koyacak, zorla elinden alacak bu parayı.

Ve men kutile dûne nefsihî. Biriside gelmiş başa belâ. Kötülük yapıyor öldürüyor seni, sen de ölüyorsun tabii. Fe-hüve şehîdün. Nefsinin müdafaası uğrunda, nefsini müdafaa ederken edemiyorsun öteki adam galip geliyor. "Kâtil olma!" derler. Kâtil olmak istemiyorsun fakat öteki adam zâlim, seni öldürüyor. Öldürünce, fe hüve şehîdün. "Bu da şehittir."

Ve men kutile dûne ehîhi. Kardeşine birisi musallat olmuş ama din kardeşine. Ana baba kardeşi başka ama burada asıl din kardeşidir yani. Bütün müslümanlar kardeştir. Bir kardeşine birisi musallat olmuş, dövüyor onu, öldürecek.

"Onu müdafaa için sen gider orada ölürsen sen de şehitsin."

Fakat benim başıma nemelâzım, onlar dövüşüyor, dövüşsün varsın.

Birisi silahı bıçağını çekmiş, yürüyor üzerine, öldürecek.

"Bana ne!" [derse,] haa, bu olmaz. Bunu kurtarmak için insan müslüman kardeşine yardım edecek. Bu yardımı yapmakla sen de mesulsün.

Haa şu mesuliyeti şöyle bir görmüştüm bir yerde. Adamcağız ölmüş, atmışlar mezara. Mezarda adam, melekler gelmişler, ceza melekleri dövüyorlar onu. Diyor ki adam;

"Ne dövüyorsunuz beni? Ben bir kere müslümanım. Hiç namazımı eksik kılmadım. Orucumu hiç eksik tutmadım. Hayr u hasenâtımı da mütemâdiyen yapardım. Ben kötü bir adam değilim ki neden dövüyorsunuz beni?" [diye] soruyor.

"Haaa!" diyorlar; "Senin bir kabahatin var. Senin filan yerde filan zamanda filan kardeşini dövüyorlardı da sen oradan kulak asmadan siviştin. O kardeşinin yardımına koşmadığın için dövüyoruz seni."

Yani müslüman, ruhamâhü beynehüm [olması gerekirken] merhamet bu mudur ki kardeşin dövülsün orada da sen seyrine bak! O dövülsün sen seyrine bak, görmemezliğe gel ve oradan kaç!

Bu müslümana yakışmaz. Ölürsen şehitlik mertebesi var.

Ve men kutile dûne cârihî. Komşusu var, komşusuna birisi musallat olmuş. Sen de komşunu müdafaa edip oraya girmişsin. O arada sana da bir kurşun isabet etmiş yahut bir şey gelmiş sen de ölmüşsün. Fe-hüve şehîdün. "O da şehittir."

Çünkü komşuluk hakkı Müslümanlıkta o kadar mühimdir ki, bak bir kere komşusunu müdafaa ettiği için şehit mertebesi alıyor adam. Burada gavurluk mavurlukta yok ha.

Komşu üç kısım: Gavur komşu da var, müslüman komşuda var, akraba komşuda var. Akrabandan olursa üç hakkı var, müslüman kardeşinin iki hakkı var, gavur komşunun da bir hakkı var. O da komşuluk hakkıdır gavurun da. Beraber yaşıyoruz memlekette, o da komşu olmuş sana. Onun da hukukuna müdafaa etmek senin ve benim vazifem iken [gerekeni yapmıyoruz.]

Cenâb-ı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, ashabından olan rivayetlerde [bildirildiğine göre,] et kesmişler de, komşu yahudi varmış. Tenbih tenbih üzerine [yapıyor, sonra da;] "Komşu yahudinin etini verdin mi?" diyor. "Yahudiye, komşu yahudinin et hissesini verdin mi? Unutma yani, ver onun hissesini." diyerekten soruyor, bizi îkaz ve tenbih ediyor ki;

Biz, Allah esirgesin, komşulardan böyle et beklemek bir şey değil de yani bu [komşuyu gözetmek] insanî bir vazife, İslâmî bir vazife. Komşular biribirlerine tarassud edecekler; hangi komşunun hâli zayıftır, acıdır, geliri giderini tutmuyor, yardıma muhtaçtır. Onu, mahallenin varlıklı olan insanları korumakla mükelleftir. Bu adetâ vacib mesabesindedir bu komşu hakkı. Bunu ihmalin cezası, işte Allah musallat eder, zorla elinden alırlar. Bunu zorla elinden [alırlar,] götürürsün kendin teslim edersin.

Allah muhafaza.

Ve'l-âmiru bi'l-mârûfi ve'n-nâhî ani'l-münkeri fe-hüve şehîdün. "Allah'ın emrini tebliğ, Peygamberin emrini tebliğ, 'Yap! Yapma!' Bunu söylemek vazifen. Bunu söylerken sana bir ölüm isabet ederse, o da şehittir."

Vazîfe-i insaniyet, İslâmiyet.

Şimdi yine geldi gusle.

el-Ğauslu yevme'l-cumu'ati vâcibün. "Cuma günü gusletmek vacibtir." diyor.

Fakat buradaki vücub sünnetle kâim. Sünnet-i kaviyye. Vacib mesabesinde sünnet-i kaviyyedir. Bu sünnet-i kaviyyeden dolayı büyüklerimiz hiçbir Cumayı gusülsüz geçirmemiştir. Cuma gününün bir fazileti var. Gusül ya Cuma günü içindir veya Cuma günkü namaz içindir diye ihtilaf edilmiş fakat Cuma namazına gelmezden evvel Cuma namazına gusül ile gitmek için her halde her müslümanın Cuma günü bu tertibe riayet etmesi lazım. Sabahtan mı akşamdan mı yıkanır, temiz elbise giyer, biraz kokusu varsa kokuyu da üzerine sürer Cuma namazına böylece giderse, bunun aldığı sevapla, peştemalını beline bağlayıp Cuma vakti camiye koşan müslüman arasındaki fark, dağlar kadar farktır.

Onun için Cuma resmi bir gündür. O gün muhakkak her müslüman resmi elbisesini giyecek. Cumalık elbisesi olacak her müslümanın. Vakti olan bir müslümanın üç kat elbisesi olur: Birisi yevmiyelik elbisesi, birisi cumalık elbisesi, birisi de bayramlık elbisesidir. Bunu bir müslüman vakti varsa temin edecek, temin ettikten sonra Cuma günü muhakkak o Cumalık elbisesini giyecek, temiz çamaşır giyecek, kokusunu sürecek. Tıraş olmayacak yalnız. Cuma günü tıraş olunmaz. Cuma aynı zamanda müslümanın haccıdır, hac sevabı vardır. Haccıdır, nasıl ki hacı ihramda kurbanını kesmedikçe tıraş olamaz, Cumadan çıkmayınca tıraş olamaz. Cumadan sonra olur fakat Cuma namazına kadar tıraş olmamak lazımdır ama daha evvel olursa başka.

Onun için Cuma gününün guslüne mümkün oldukça çok dikkatinizi, dikkat etmenizi rica ederim.

İkincisi;

Ve en yestenne. "İkincisi muhakkak misvak kullanmak suretiyle dişlerinizi temizleyiniz."

Dişin kıymetini ihtiyarlara sormak lazım, dişsizlere sormak lazım.

"Diş nedir efendi?" diyerek sorun bir kere, bakalım onlar size söylesin ama yine size anlatamazlar! Gençlik, zannedersin ki bu dişler hep böyle ağızda duracak. Onun temizliğine ne kadar îtina ettin, dikkat ettiysen o kadar senin ağzında rahat olur. Ağrısız olur dişlerin, temiz olur, rahat edersin. Çok uzun yaşlarına kadar da ağzında kendi dişlerin olur. "Takma dişler şimdi var." diyeceksin ama on para etmez onlar. Ne konuşurken konuşabilirsin ne de yiyeceğini tatlı tatlı yiyebilirsin. Sahtekâr bir diş bu.

Ve en yemesse tîben in vücide. "Eğer buluyorsan, imkanın varsa bir de koku sürmek."

Efendimiz'in sevdiği üç var değil mi?

Üç şeyden birisi de koku. Efendimiz kokuyu çok severdi. Koku ruhâniyeti celbeder. Ruhâniyeti celbettiği için böyle bazı mevlitlerde, mübarek günlerde kokular yakarlar. Kokular bu rûhanî olan meleklerin oraya gelmesine vesile olur. Böyle güzel kokular sürülmüş insan da o ruhanî meleklerin desteğinde olur. Onun için sen bu güzel kokuları mümkün oldukça üzerinden eksik etme.

Bizim memleketimizde de elhamdülillah Isparta'mızın güzel gülyağı var, daha çeşitli kokular da var. Efendimiz de gülyağını pek severdi. Sürünürken bir salat ü selâm okumak da müslümanın ayrıca vazifesidir ki, "Bu gül kokusu Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in terinden hâsıl olmuş." deniliyor ki bunu sürünürken onu da hatırlayaraktan, Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammed demek efdal ve âlâdır.

Bu, yani Cuma guslüne riayet hususundaki [hadîs-i şerîf] Buharî, Müslim, Ebû Dâvud, İbn Huzeyme, Ahmed b. Hanbel ve İbn Ebî Şeybe tarafından rivayet olunmuş.

Şimdi bir hadis [daha okuyalım,] çok dikkatinizi çekeceğim buna.

el-Ğafletü. "Gaflet." Fî selâsin. "Üç yerdedir."

Üç şeyde gaflet, her şeyde çok mühimdir ama üç yerde çok mühimdir.

Birisi;

el-Ğafletü an zikrillahi azze celle. "Allah demekten gafil olmanın gafletliliği affolunur bir gaflet değildir."

Ne var?

Allah diyeceksin! Parayla değil, pulla değil, abdest lazım değil, gusül lazım değil, namaz gibi değil. Nerede olursan, ne zaman olursan ol her halinde Allah demeye Cenâb-ı Hak müsaade vermiş; yatarken, otururken kalkarken, giderken gelirken, her yerde Allah!..

Bundan gaflet affolunabilir mi?

Yani büyük felakettir.

[Gafletin] birisi, Hazreti Allah celle ve alâ'nın zikrinden gafil olmak ve buna kendisini alıştırmamak. Alıştırmamak, bundan uzak kalmak büyük bir felaket.

İkincisi;

Ve'l-ğafletü. "İkinci gaflet."

Min hîni yusalli's-subha ilâ tulû'i'ş-şemsi. "Sabah namazını kıldıktan sonra camiden kaçıvermek kadar gaflet olmaz."

Sabah namazını kıldıktan sonra camiden kaçmak kadar gaflet olmaz! En büyük gafletlerden birisi de sabah namazına gelmiş, camide kılmış, -özür başka, özrü olmadıkça, tulû'i'ş-şemsi diyor ki işrak vaktidir.- işrak vaktine kadar oturmuyor. İşi var gücü var, mesela o saatli işçiler, onlar da müstesna. Onun haricinde olan kimseler için bu vakitte bu vakti kaçırmak, bu vakitte gaflet etmek; yani burada evrad, dua, zikrullah gibi şeylerle meşgul olmuyor işine yahut istirahatına kaçıyor.

"Bu gaflet ikinci gaflet."

Ve ğafletü'r-racüli an nefsihî fi'd-deyni. "Üçüncüsü de borçtan korkmuyor."

Borçtan korkmuyor; "Ahmet, bana bu kadar para lazım oldu ver bakalım. Mehmet benim şu işim var, yardım et bakalım." diye istiyor, birikiyor borçlar. Ne Ahmedinkini verebiliyor sonra ne Mehmedinkini veriyor. Ahmet gidiyor kapıya, "Ver bakalım parayı!" diyor, [veremeyince] haydi kavga. Mehmet gidiyor istiyor parasını, [veremeyince] haydi kavga. Başka çare yok.

Bu da büyük bir gaflet olduğunu büyüklerimiz tavsiye etmişler.

Onun için Cenâb-ı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri cenazelere sorardı;

Bu adamın borcu var mı?

Var yâ Resûlallah!

Kim, mîrası var mı?

Mîrası var mı, yani borcunu ödeyecek bir terekesi, malı var mı?

Var.

"Eh, ödeyin!" [diyordu, cenaze namazını] kılıyordu.

Yok bir şeysi yâ Resûlallah!

"Siz kılın öyleyse namazını." [diyordu, cenaze namazını] kılmıyordu. Borçlunun namazını Resulü Ekrem kılmıyordu.

Onun için az ekmek yemeli, yavan ekmek yemeli, kuru ekmek yemeli borç altına girmemeli. Büyük evde oturacağına bir tek odanın içersinde otur külfet altına, yük altına, borç altına girme. Ne kendini küçük düşür ne de başkalarını üz.

Onun için israf denilen belanın birisi de bu görenekler, bu insanları böyle büyük külfetlerin altına düşürüyor. Bu külfetten insan kendini kurtarmaya güç yetmiyor, gelir kâfi gelmiyor. Gelir kâfi gelmeyince, güç de yetmeyince, şundan bundan aldığını da ödeyemeyince bak insan ne acı duruma düşüyor!

el-Ğıllü ve'l-hasedü. "İki tane belâ var: Kin ve hased."

Demin dedik ya, insan, çocuklar bile doğuşundan itibaren bakarsınız ki bir çocuk kardeşini bir türlü çekemiyor. Ufacıktır, aklı ermez daha ama, "O niçin geldi?" diyerekten ona bir düşmanlığı vardır çocuğun. Fırsat buldukça onu acıtmaya çalışır, düşürmeye çalışır, bir şeyler yapar. O çocuğun tînetinde bir hasetlik, yaradılış. Bu büyüyor gidiyor insanda, ondan sonra bakıyorsun ki onu çekemiyor, bunu çekemiyor, onunkinde gözü var, bununkinde gözü var, hasetlik gider ileriye doğru.

Gerek bu kin, Allah esirgeye, bazısında olur, "Deve kini gibi." derler, unutmaz bir şeyi. Bir kin belledi mi artık onun altından kurtaramazsın kendini.

Bu haset de böyle.

Ne yapar bunlar?

Yekülâni'l-hasenâti kemâ tekülü'n-nâru'l-hatabe.

Odunu ateş nasıl yiyip bitiriyor?

Ateşi veriyorsun, sobalara koyuyoruz odunu, ateşi veriyoruz kül oluyor orada. Hiçbir kıymeti kalmıyor, kül olup gidiyor.

"İşte senin yaptığın dağlar gibi haseneler, dağlar kadar hasenât yapmışın; namazların, oruçların, verdiklerin, hayırların hasenâtların, bu hasetlilik dolayısıyla kül olup gidiyor."

Odunun kül olduğunu görüyorsun ama bunu göremiyorsun. Hased, bu mânen o senin hasenâtını mahveden bir dert.

Ve bunu nasıl gidereceğiz?

İşte bunu da mutlaka, hasedin mukabili olan şeylerle büyüklerden ders almak suretiyle önleyebilirsen önleyeceksin. Çok mücâhedeler, çok gayretler, çok hizmetler ister. Öyle bir gün üç gün beş gün oruç tutmakla, beş gün on gün Allah Allah demekle, beş on kuruş para vermekle sakın ha olur zannetme! Çok mücâdele lazım, az mücâdeleyle olmaz. Düşmanı kovmak için nasıl mücâdelelerde gayret sarf ediliyor, o gayretin daha fazlasının sarf edilmesi lazım. O gayret azdır çünkü o görülen bir düşmandır. Görülen düşmana atarsın kurşunu vurursun, kolay. Fakat bu görülen bir şey yok ortada.

Görülen bir şey olmadığı için bu ahlâk derslerindeki, ki kalp dersleridir bunlar, bu kalp derslerine îtina, vücuda olan îtinadan daha çok mühimdir. Çünkü şu vücut, ne kadar arıza olursa olsun, hasta olursa olsun nihayet ölür, biter. Ölür biter fakat gönül öyle değil. Gönülü gözün görmüyor bir, elin de tutamıyor. Ne elle tutulur ne gözle görülür. Ellen tutulmayan gözle görülmeyen gönül böyle bir fırıldak. Bu bir ağacın üzerine bir iğne koymuşsun, o iğneye de bir fırıldak takmışsın, rüzgara karşı onu tutuyorsunuz. Rüzgar onu nasıl döndürüyor böyle fırıl fırıl, fırıl fırıl... İşte bu gönül de böyle bu dünyanın içersinde dönüyor. Yani dünyanın fitneleri senin gönlünü böyle döndürüyor. Fırıldak nasıl dönüyorsa gönül [de öyle dönüyor,] bunu zaptetmek kimsenin elinden gelmez. Bunu zaptetmek, bu gönlü sana veren Allah'a sarılmakla olur. Bu gönlü sana veren Allah'a, "Aman yâ Rabbi! Ben bunu yapamam, beceremem, sen bunu muhafaza edeceksin!" diye gözlerden yaşlar akacak, vücut da harekete gelecek, sabrını arttıracak, azmini arttıracak, ibadetini arttıracak, her şeysini arttıracak ve Allah'a güzel sarılacak. Ve ondan yardım isteyecek, iltica edecek ki ancak kalp yerinde durabilsin.

Onun için bu hased denilen kötü huy, kibir, hased, emsali, 70 tane kadar sayıyorlar. Bunların ancak çaresi Allahu Teâlâ'ya sarılıp yalvarmak ve istemekle olur, başka türlü olmaz.

Bak şimdi;

el-Ğınâü. "Gına, yani tegannî."

Teganni, çalgıcıların, mûsikişinâsların, mevlithanların okudukları bütün bu şeyler hislerimizin hoşuna gidiyor, dinliyoruz, ne güzel. Sesleri de uygun, âhenkle söylemeye başladılar mı hoşumuza gidiyor.

Fakat bak ne diyor?

Yünbitü'n-nifâka. "Bu tegannî nifak bitirir, münafıklığı celbeder." diyor.

Nifak, münafıklık. Münafıklığı getirir.

Nerede?

Fi'l-kalbi. "En kıymetli cevher olan kalbinde münafıklığın yerleşmesine sebep olur."

Ne?

O tegannî.

Ama şimdi bu o tegannîyi ele geçirmek için ne kadar kuvvetler harcıyoruz, ustalarına gidiyoruz, tempolarına riâyet ediyoruz. Mûsikî kâideleri var onlara riâyet ediyoruz ki işte birinci tel, ikinci tel, üçüncü tel. Uşşâkî imiş bilmem neymiş filan, bir sürü iş çıkmış başımıza.

"Haa, bunlar, nifak bitirir bu tegannî." Kemâ yünbitü'l-mâü'l-bakale. Şimdi o şarkıcılar var ya, mesela bir şarkıcı geliyor bir yere. Millet huuu yaaa, doluyor oraya, gazino veyahut neresiyse.

Ne o?

Bir saat burada adam şarkı söyleyecek, gazel söyleyecek, hem de hepsi günaha ait şeylerdir. Öyle şehveti uyandırıcı kötü şeyler. Onu söyler, herkes dünya kadar da para verir oraya. Orada dünya kadar para verir hem o günahı yüklenir, hayra gelince [o parayı vermez.]

Dün dediler ki top oyununda çok büyük paralar birikiyormuş. Herkes o top oyununu seyretmek için şu 50 liraya 100 liraya kadar bilet satılıyormuş. Adam gidecek orada o oyuncuları seyredecek. Yüz binlerce lira toplanıyormuş. E bir hayra, bir cami yapılıyor veya bir camiye bir ek yapılacak, bir hayra müslümanların iştiraki yok. Zoru zoruna!

Yahu oraya, o günah yerine adam seve seve veriyor parasını işte, sen de Allah için, Allah rızası için bu hayır yerine versene?!

Yoo.

Bak ne diyor!

Kemâ yünbitü'l-mâü'l-bakale. Şimdi yeşillik, suların olduğu yerde nasıl ot bitmek mecburiyeti var. Bir yerde su var mı, o suyun olduğu yerde güneş de var, muhakkak ot bitecek oradan. Ot bitecek!

"İşte bunlar otu nasıl bitiriyorsa, o su, güneş otu nasıl bitiriyorsa bu gınâ denilen tegannî münafıklığı gönülde böyle bitirir." diyor.

İkinci bir hadis ile [daha açıklıyor].

el-Ğınâü ve'l-lehvü. "Gınâ ve lehv." Beraber de kullanılıyor. Dümbeleği, çalgısı hepsi içinde. Yünbitâni'n-nifâki. "Bunların ikisi nifakı bitirirler." Fi'l-kalbi. "Kalpte nifak bitirirler." Kemâ yünbitü'l-mâü'l-aşebe. Uşeb de okunuyor. "Su otu nasıl bitiriyorsa, bu tegannîler gerek o söyleyenin gerek o söyleyeni dinleyenlerin gönüllerinde bu münâfıklık, nifak alâmeti hâsıl olur. Suyun olduğu yerde otların bittiği gibi biter bu."

Vellezî nefsî bi-yedihî. "Nefsim yedi kudretinde olan Allahu Zülcelâl'e kasem ederim." diyor.

Nefsim yedi kudretinde olan Allahu celle ve âlâ'ya kasem ederim, yemin ederim ki;

İnne'l-kurâne ve'z-zikra. "Allah Allah!.. diye Allah'ı zikretmek, Kur'an okumak, namaz kılmak, evrad okumak, bir zikre taalluk eden ne kadar şeyler varsa." Le-yünbitâni'l-îmâne fi'l-kalbi. "Bunlar da [kalpte] imanı bitirir."

Tegannî nasıl münafıklığı bitiriyorsa Allahu Teâlâ'nın zikri, vaaz u nasihatlar, vesaireler bunlar da [kalpte] imanı bitirir.

Nasıl?

Kemâ yünbitü'l-mâü'l-uşebe. "Su otu bitirdiği gibi, sudan otlar nasıl hâsıl olduysa bunlar da Kur'an okumakla, nasihat dinlemekle, zikrullah yapmakla gönülde iman biter."

İman biter ve biten iman ağaç sulandıkça nasıl kuvvetleniyorsa o da böyle kuvvetlenir.

Allah cümlemizi affetsin. Tefvikatı samadaniyesine mazhar eylesin. Kendisini daima zikretmekten lezzet alan ve ölünceye kadar zikrini dilinden bırakmayan zâkirîn zümresine, şâkirîn zümresine cümlemizi ilhak buyursun.

Gelecek dersimiz gıybete aittir.

Allah ondan da cümle Ümmet-i Muhammed'i muhafaza etsin.

el-Fâtiha.

Sayfa Başı