M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 234-235

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzubillahimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdülillahi rabbilâlemin ve'l-âkibetü li'l-müttekîn. Vessalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn.

İ'lemû eyyühe'l-ihvân enne efdale'l-kitâbi kitâbullah ve enne efdale'l-hedyi hedyü muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerra'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesin bid'ah ve külle bid'atin dalâleh ve külle dalâletin fi'n-nâri. Ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâle;

el-Mesâilü küdûhün yekdehu bi-he'r-raculü vechehû, fe-men şâe ebkâ 'alâ vechihî, ve-men şâe terake, illâ en-yes'ele'r-racülü zâ-sultânin ev fî-emrin lâ-yecidü minhu büdden.

Sadaka Rasûlullah fî mâ kâl.

Geçen ki dersimizin sonu, "Mescitler Allahu Teâlâ'nın evidir, mü'minler de ziyaretçileridir. Allahu Teâlâ ziyaretçileri olan cemaat-i müslimîne ikram eder." buyurulmuştu.

Şimdi bir mesâil diyerekten sorgular, istemekler [ile ilgili hadisler geliyor]. Mesâil, mesele, dilenme, sâil.

Bu sâillik, istemeklik, dilenmeklik [ne zaman câiz olur?]

İnsan akşama nafakası, yiyecek bir şeysi olmazsa onu istemekte muhtardır. O akşama nafakası yok, o akşam aç kalmamak için isterse, cevaz var.

Onun için birisinin kapısını çalıyor veyahut birisine hâlini arzediyor, bana yardım edin diyor. Ama o akşamki nafakası varken artık fazla istemek câiz olmaz diyor.

Onun için Hazreti Ömer radıyallahu anh bir dilenciyi görmüştü, böyle dolaşıyordu, kapılardan bir şeyler alıyordu. [Yanındakilere,]

"Gidin bu adamı doyurun." dedi.

Götürdüler bir yere doyurdular karnını.

Baktı ki yine dileniyor adam, şuradan buradan, torbasını aldı elinden. Topladıklarını götürdü, beylik develerinin önüne serpti, yedirdi onlara.

Dediler ki Hazreti Ömer'e;

"Niçin bunu böyle yaptın?"

Bu adam günlük nafakasını toplayabilir. E onun yarından sonrası için Allah'ı yok mu? Bugünün rızkını veren Allah yarın da verir. Bir işe sokar, başka bir sebep halkeder...

Allah esirgesin bazı insanlar da vardır ki, böyle; "Allah'ın rızası için, aman efendim Allah'ın rızası için, çoluğunun çocuğunun başının şeysi." diye sırtarırlar böyle ki, zorlan alma. Bu çok daha fenadır.

"Halbuki bu sâillik küdûhtür." diyor.

Küdûh, cürûh manâsınadır, yırtar.

Yekdehu bi-he'r-raculü vechehû. "Yüzünü yırtar. Bu isteme yüzünü yırtmasına sebep olacaktır."

Ne kadar istediği varsa, o istediği kadar yevm-ü kıyâmette yüzünü yırtacak böyle.

Fe-men şâe ebkâ 'alâ vechihî, ve-men şâe terake. "İstersen yüzünün etini bırak istersen yırt. Nasıl istiyorsan öyle yap."

Allah bir kere de o isteme tabiatına alıştırmasın insanları.

İsteme tabiatına bir kere alıştı mıydı bir insan, burada ki yırtmakta, ikinci bir yüz perdesinin yırtılması da var. Yüzünün etini yırtmasıyla beraber yüzündeki iffet perdesini, namus perdesini de yırtıyor. Ondan sonra ondan artık hayır beklemek mümkün olmuyor. İyi bir şey değildir.

el-Mesâcidü büyûtullahi. "Mesâcid Allah'ın beytleridir, evleridir."

Yukarda da söyledi, burada da tekrarlıyor el-Mesâcidü büyûtullahi, Allah'ın beytleridir. Hatta Cenâb-ı Hak yeryüzündeki insanlara azap etmek murad ettiği vakitte, camilerine bakıyor ve caminin içerisindeki cemaatlere bakıyor, bu mesâcidler hürmetine azabını refediyor, kaldırıyor, vermiyor. Bu mescidlerin o kadar kıymeti çok.

Ve-kad damina'llâhu li-men kâneti'l-mesâcidü beytehû bi'r-ravhi ve'r-râhati ve'l-cevâzi 'alâ's-sırâtı ilâ'l-cenneti.

Haccâc-ı zâlim birisinin ölümüne hüküm vermiş, "Kesin bunun başını!" demiş. Celladın önüne gitmiş, kesecekler başını. Cellat sormuş:

"Sen bu sabah namazı kıldın mı? Camide namazını kıldın mı?

"Evet kıldım" demiş.

Kıldım deyince;

"Ben Resûlullah'tan duydum, dinledim, işittim ki - çünkü devr-i Resûlullah'a yakın zaman - sabah namazını cemaatle kılan insan, Allah'ın kefâleti altındadır. Allah'ın kefâleti altında olan adama ben kılıç uzatamam." demiş.

Çok ince bir ders.

Allah hepimizi affetsin.

Bir mescide toplanırız, birlikte namaz kılarız, bir mescitte el açar Allah'a yalvarırız da biribirimize karşı yine bir samimiyetimiz, kardeşliğimiz, bağlılığımız, hürmetimiz, saygımız çok eksiktir.

Allah affetsin.

Bu bizim ibadetlerimizdeki ihlâsın zâfiyetinin alâmeti. Eğer imanımızda ve ibadetimizde ihlâsımız sağlam olsa hep biribirimizi böyle kardeş gibi basarız canımıza; evladımız gibi basarız canımıza; kardeşimiz gibi basarız canımıza; babamız gibi basarız canımıza, hiç biribirimizin [kusurunu aramayız.] Kusursuz insan imkânı yok bulunmaz yeryüzünde! İster imanlı ol ister olma, kusursuz insan bulunmaz, insanlarda mutlaka kusur olacak. Bir cihetten tekâmül etse de bir cihetten de noksanı vardır. Peyamberler müstesna. Büyük evliyalar da müstesna. Ondan gayrı herkeste iyilik de bulunur, kötülük de bulunur. İyiliği galip gelen [kurtulacak.]

Onun için Sûre-i el-Kâria'yı bilmiyor musunuz?

El-kâri'atü me'l-kâri'atü. Orada tarif ediyor Cenâb-ı Hak.

Fe-ammâ men sekulet mevâzînuhû...

"Kimin ağır gelirse hasenâtı yakayı kurtaracak. Kimin hafif gelirse, paçaları gürültüye gidecek."

Demek ki tartı var. Ağırlık, hasenât ağır gelirse Cenâb-ı Hak seyyiâtı affediyor. Var arada seyyiâtı ama, hasenât ağır geldi; "Eh iyiliğin çok senin, öyleyse haydi cennete!"

Kötülüğün çoksa, "Ee kötülüğün çok, ne yapalım?"

Affederse eder, etmezse cezaya müstehak olur.

Onun için;

Ve-kad damina'llâhu li-men kâneti'l-mesâcidü beytehû. "Camiyi ev edinmiş."

Hemen işi biter bitmez camiye geliyor, namazını kılıyor. Ezan okunur camide, çıkıyorsun camide, her zaman camide.

Bilmem burada mı gördüm acaba başka yerde mi gördüm, Cuma günleri mü'minlerin bayramıdır. Cuma namazı kılınıncaya kadar tıraş olmak, tırnak kesmek câiz değildir. Cuma namazı kılındıktan sonra hac bitmiştir. Hac bittikten sonra nasıl tıraş olunur tırnaklar kesilirse, Cuma namazı kılındıktan sonra tırnaklarını da keser, saçını da kestirir, tıraşını da olur. Cuma'dan evvel baş da tıraş ettirmek mekruhtur, Cuma'dan sonra olursa câizdir. Çünkü Cuma mü'minlerin bayramıdır.

Cuma namazını kıldıktan sonra ikindi namazına kadar camide oturanlara bir hac ve umre sevabı veriliyor. Onun içindir ki bundan evvelki, az bir zaman evvelki devirlerde Cuma namazından sonra hocaefendiler kürsülere çıkarlar camilerde vaaz ederlerdi. O zaman hutbe de Türkçe olmadığı için o hatibin okuduğu hutbeyi izah sadedinde o mevzuda yahut başka mevzularda dersler verirler ta ikindilere kadar. İşi olmayan cemaat de, o zaman cumaları da tatil oluyordu, otururlar, dinlerler, kılar ikindi namazlarını da kılarlar öyle çıkarlar, hem hac sevabını alırlar. Şimdi ise bugün cumadan evvel vaaz u nasîhat etmek âdeti ihdâs olunmuştur ki Cuma'dan evvel vakit zaten kısadır.

Onbeş-yirmi dakikada ne anlayacak insan?

Geleceksin, besmelesinden hamdelesinden yarısı biter zaten. Ondan sonra 5-10 dakikalık bir konuşma vakti gelir, bir şey de anlaşılmaz. Halbuki Cuma namazından evvel kul, mü'min, camiye girecek, kendisini Allah'ın ibadetine hazırlayacak. Vâizin vaazı ile meşgul olup da kulaklarını doldurmaktansa gönlünü Allah'ın zikriyle dolduraraktan Allah'ın dîvânına kendini hazırlamak için erken gelecek camiye.

Onun için Cuma günü camiye gelindi miydi cüzler burada hazırdır. Hemen her kardeşimiz cüzün bir tanesini almalı, okuyabildiği kadar okumalı. Hep beraber okunursa hiç olmazsa Cuma vaktine kadar bir hatim de yapmış oluruz. Hatim sevabı da alırız başka.

"Onun için camileri evi edinmiş, yani sabahta ve akşamda daima orada." Bi'r-ravhi ve'r-râheti ve'l-cevâzi 'alâ's-sırâtı ilâ'l-cenneti. "Cennete bunu geçirmek için Cenâb-ı Hak tekeffül ediyor."

Camileri kendisine ev edinmiş, böyle kimseleri daima camide ararsınız bulursunuz. Râvh, râyiha cennet kokuları. Bu gibi kimseleri Cenâb-ı Hak cennet kokularıyla onu koklandıraraktan ve sırattan da böyle geçirerekten cennete gitmeyi Cenâb-ı Hak tekeffül ediyor, üzerine alıyor. Bu kulumu ben cennetime götüreceğim, koyacağım diyor.

Ebû Derdâ hazretleri rivayet etmiş.

el-Mesâcidü sûkun min esvâkı'l-âhireti. "Mescidler, âhiret sokaklarından bir sokaktır."

İşte bu dünyanın içindedir ama bu dünyanın içerisinde burası âhiretin caddesidir, âhiretin yoludur, âhirete buradan gidilir. Tayyareyle gidemezsin, uçakla gidemezsin, füzeyle gidemezsin, hiçbir şeyle gidemezsin. Allah'a ancak ibadethanelerde yapılacak nafile olan ibadetlerle gidilir.

Men dehalehâ. "Kim ki o camiye girdi." Kâne dayfe'llahi. "O Allah'ın misafiridir."

Camiye giren insan, şimdi hepimiz Allahu celle ve alâ'nın misafiri bulunuyoruz. Hepimiz Allahu celle ve alâ'nın misafiri bulunuyoruz. Bu ne devlettir, ne şereftir! Cenâb-ı Hak bizi ne kadar seviyor demek ki, bugün evine bizi kabul etmiştir. Biz şimdi Reisi Cumhurun evine gitmek istesek sokmazlardı bizi. Oraya kendi adamından olan insanları sokarlar.

Fakat Allah'ın evi?

Allah'ın evi herkese açık. Herkese açık! Kapıları da açık bacaları da açık. İsteyen Allah'a Teâlâ'ya gelir, Allah'a da misafir olur.

Kırâhu'l-mağfireti.

Ne verecek Allah bize burada? Ekmek, yemek, su filan?

Hayır. Mağfiret.

Cümlemiz şimdi mağfireti ilahiye mazhar olmuş durumdayız elhamdülillah.

Ve-tuhfetühû. "Bir de burada buraya gelenlere hediye verirler."

Hem bir mağfireti ilahiye mazhar olur bir de çıkarken hediye verirler elimize.

O hediyesi de nedir?

el-Kerâmetü. "Cenâb-ı Hak mü'min kullarına çeşitli kerâmetler verir."

Kerâmetler vardır. Kulun en büyük kerâmeti abdest alıp camiye girebilmesidir. Abdest alıp camiye girebilen mü'mindeki kerâmet hiçbir kerâmet sahibinde olmaz. En büyük kerâmet! Hani biz büyük adamlara diyoruz ya, "Şu bir kerâmet gösterse de..." deriz.

Ne gösterecek sana kerâmet olaraktan?

İşte mâzini bilecek, istikbalini bilecek, şunu söyleyecek bunu söyleyecek. Bunlar hepsi boş laflar. Bilmiş ne olacak, bilmemiş ne olacak!

Allahu Teâlâ'nın sen misafiri olup da onun ihsanlarına nâil olabiliyor musun, ne güzel!

Öyleyse;

Fe-'aleyküm bi'r-ritâ'i. "Ey müminler! Siz Allahu Teâlâ'nın bu evinde ritâa devam edin."

Ritâ, başka hadislerde de geçtiği üzerine Allahu Teâlâ'nın zikri. Zikrullah meclisleri Allahu Teâlâ'nın bahçeleridir. O bahçelerde zikrullah ediniz, o bahçelerin meyvalarından yiyiniz. Bahçelerin meyvaları zikrullahtır. Siz ibadethanelere girdiniz mi zikrullah ile meşgul olunuz.

Ritâ kelimesini herhalde Araplar işitmemişler ki dediler ki;

Kâlû: yâ resûlallahi, ve mâ'r-ritâ'u? "Bu ritâ dediğiniz nedir yâ Resûlallah?" diye sordular?

Buyurdular ki;

Kâle: ed-duâu. "Cenâb-ı Hakk'a yalvarma."

Yalvarmanın en güzeli de zikrullahın içerisindedir. Zikrullah eden insanın yalvarması [olmadan da Allahu Teâlâ ona verir.] Yalvaramıyor, okumakla meşgul yahut Allah Allah demekle meşgul, istemeye meydan kalmıyor. Ya Kur'an'ını almış okuyor yahut böyle zikrullahla meşgul, elini açıp da, "Yâ Rabbi! Ben buna da muhtacım, şuna da muhtacım, şunu da ver." diyemiyor.

Diyor ki Cenâb-ı Hak;

"Benim bu zikrullah ile meşgul olan kuluma, ben onun neye muhtaç olduğunu ondan iyi bilirim. Ona onu istemeden ona ondan daha âlâsını veririm." diyor. Zikrullah ile meşgul olan kullara istemeden daha, onun istediklerinden daha âlâsını veririm diyerekten beyan ediyor.

Burada da ed-duâu, camilere girdiğiniz vakitte zikrullah ve Allahu Teâlâ'ya yalvarmalarla meşgul olunuz.

Ve'r-rağbete ilâ'llahi te'âlâ. Ve'r-rağbetü. "Allahu Teâlâ'nın istediği güzel ibadetlerle meşgul olmak."

Allah bu güzel ibadethânelerden bizleri ayırmasın.

Onun için ibadethâne yapmakta da hevesimiz vardır elhamdülillah. Ama hakkımız da vardır. Şimdi bir böyle yeri yapacak insan, tabii eski zamandaki insanlar yalnız başlarına yapabiliyorlarmış. Bugünkü insan yapamıyor, onda da Cenâb-ı Hakk'ın bir hikmeti var. Beş kuruş veren ile bu camiyi kendi başına yaptıran adamın kazancı, ikisi de birdir. Çoktur onun ki, yalnız başına yaptırdı ama öteki beş kuruşla yapan insan da, o da iştirakinden dolayı bir cami yaptırmış sevabını alır. Onun için cami yapılırken ona iştirak etmemek abes olur. Gücün yettiği kadar. Nasıl iştirak edersen, verdiğin kadar o kadar müstefid olursun.

Onun için bu cami yaptıranlar hakikaten çok bahtiyar adamlardır. Belki günahları da çokmuştur onların da ama bu kadar senelerden beri yapılan bu ibadetlerin sevapları da onların defterlerine mütemadiyen yazılıyor. Bizimkinden eksiltilmiyor ama. Bize ne kadar veriliyorsa onun defterine de o kadar yazılıyor.

Şimdi biz burada kaç kişiyiz?

Faraza 100 kişiyiz. 100 kişiden bir kişiye, mesela farz edelim paran olsa bir lira verirler. 100 kişinin 100 tane lirası olur. Bu 100 lira da İskender Paşa'nın defterine geçer. Bize bir geçer ona 100 geçer. Beş vakitte 500.

Allah afetsin.

Onun için bu gibi yerlerin yapılmasında gayret göstermek de elbette hepimizin faydasıdır. Dünya ve âhiret faydaları.

el-Müstehâdatü.

Müstehâza diye, her ay içersinde kadın kısmının namaz kılamadığı ve oruç tutamadığı bir müddetleri oluyor; üç gün, beş gün, 10 gün. Kendilerine âdet dedikleri hastalık hâli geliyor. Bu müddet zarfında onların namaz kılmaktan af, oruç tutmaktan af olunmuşlar, kılamıyorlar. Bu muntazam olur, bazen hastalıklar dolasıyla [düzenleri bozulur.] Mesela 15 yaşındaki bir kız üç gün veyahut 5 gün bir âdeti var. Bu adet temâdi eder. Fakat 25 yaşına geldikten sonra nasılsa bir hastalık, bir dert dolayısıyla âdeti değişiverir. Üç günde temizleniyorken beş gün olur, sekiz gün olur, 10 gün olur, 15 gün olur hâlâ tazeleniyor, temizlenemiyor, kanı devam ediyor.

Ha şimdi bunun bu kanının devam etmesine müstahâza diyorlar. Âdeta burun kanamasındaki hastalık gibidir.

Eskiden kaç günde bu âdet temizleniyordu?

Üç günde temizleniyordu. Üç gün sonra hemen guslünü yapar, abdestini alır. Her vakitte abdestini alır namazını kılar. Gusül bir kere kâfi, diğer vakitlerte abdestini tazeler, namazını taze taze kılar. Benim özrüm var diyerekten namazı terk etmesi câiz değildir. Onun özrü ancak üç gün idi. Bunları anneler kızlarına bildirmek mecburiyetindedirler. Kendisi bilirse!

Sümme tağtesilü ve-tusallî. "Gusleder ve namazını kılar." Ve'l-vudûu inde külli salâtin. "Her namazda bir abdest kâfidir."

Alttaki bir hadisle daha bunu izah ediyor.

el-Müstehâdatü tedeu's-salâte eyyâme hayzıhâ. "Hayız müddetince namazını terk eder." Fî külli şehrin. "Her ayda." Fe-izâ kâne inde'n-kıdâihâ. "Müddeti olan üç gün veya beş gün bitti mi."

Ama devam ediyor?

Etsin varsın, hemen guslünü yapar, abdestini alır. Her zamanda.

İğteselet, ve-sallet, ve-sâmet. "Ramazansa orucunu tutar değilse namazlarını kılar." Ve-teveddaet inde külli salâtin. "Her namaz vaktinde, yalnız abdest almak mecburiyetindedir."

el-Müsteşâru mü'temenün.

el-Müsteşâru mü'temenün, fe-inşâe eşâre, ve-in şâe sekete, fe-in eşâre fe'l-yüşir bî-mâ lev- nezele bi-hî fe'alehû.

İstişâre. Müsteşâre dediği istişâre. Bir işiniz var, kendi aklınız ermiyor. Onu birisine soracaksınız, ondan akıl alacaksınız, fakat bu akıl alacağınız, danışacağınız adamın emin bir adam olması lazım. Öyle herkese de danışmak câiz olmaz.

Ama bu danışılan insanın da o hâl kendi başına gelse ne yapardı?

Ne iş işlerse aynı şeyi ona tavsiye etmesi lazımdır.

el-Melekü'llezî 'ale'l-yemîni emînun 'ale'l-meleki'llezî 'ale'ş-şimâli.

İnsanın, hepimizin iki tane meleği vardır; biri sağımızda ve biri de solumuzdadır. Bunu görmediğimiz halde inanmaklığımız da zarurîdir. İmanın zarûriyetindendir ki buna inanacağız. Âmentü bi'llahi ve melâiketihî... deki meleklerin vücuduna inanacağız.

"Bu vücutlar iki tane olaraktan." Ale'l-yemîni. "Birisi sağımızdaki." Emînün 'ale'l-meleki'llezî 'ale'ş-şimâli. "Fakat soldaki meleğe karşı bu sağdaki melek âmirdir." Fe-izâ amile haseneten. "Bir iyilik yaptı." Kâle li-sâhibi'ş-şimâli: Üktübhâ. "O şeyi hemen yaz der." Fe-izâ 'amile seyyieten. "Bir de kötülük yaptı."

Beşeriyet ya. Bak Efendimiz ikisini de zikrediyor. İyilik de yaptı, kötülük de yaptı. Demek ki insan yalnız iyilik değil kötülük de yapabilir. Olabilir insanda. Bir böyle seyyiesi çıktığı vakitte, yaptığı vakitte sağdaki melek der ki;

Da'hâ. "Bırak." Lâ-tektübhâ. "Sakın yazma." Seb'a sâ'âtin. "Yedi saat bekle."

Ne kadar müddet var bak! Yedi saat bekletiyor meleği. Yazma!

Le'allehû yestağfiru. "Olur ki bu yedi saat zarfında istiğfar eder bu adam."

Allahu Teâlâ'nın rahmetinin büyüklüğü elhamdülillah.

Onun için insan her an dilinden istiğfarı bırakmaması büyük devlet.

el-Müslimü'llezî yuhâlitu'n-nâse, ve-yasbiru 'alâ ezâhüm, hayrun mine'l-müslimi'llezî lâ-yuhâlitu'n-nâse, ve lâ-yasbiru 'alâ ezâhüm.

Hazreti İbn Ömer'den.

"Müslüman var, bir müslüman ki insanların içerisine karışıyor, işlerine karışıyor, halleriyle halleniyor. Bunlardan gelecek iptilâlara da sabrediyor." Hayrun mine'l-müslimi'llezî lâ-yuhâlitu'n-nâse, ve lâ-yasbiru 'alâ ezâhüm. "Bu o mü'minden daha hayırlıdır ki, o insan cemiyetin içine karışmıyor."

Aman diyor, korkar, bulaşmaz öteki adam, karışmıyor ve gelen ezâlara karşı da tahammülü yok, sabredemiyor. Bu, bundan hayırlıdır karışıp da sabredenler.

Onun için sabır büyük nimettir ve bu sabrı parayla olsa bütün malları verir alırız bu sabrı, ama parayla bu sabır alınmıyor. Bu sabır iman ile alınıyor. Allah'a imanın âhiretteki mükâfatı, hevesin ne kadarsa sabrın o kadar olur. Sabırsızların âhiretteki halleri acıdır. Onun için sabır büyük nimettir. Yâ eyyühe'llezîne âmenû's-birû ve sâbirû diyerek Cenâb-ı Hak bir âyette iki defa bu sabırdan bahsediyor. Bir çok yerlerde de sâbirlerin ecrinin, mükâfâtının hudutsuzluğuna, bigayri hisab diyerekten [işaret ediliyor.] Sâbirlerin ecirleri bigayri hisâb.

Bunları evvelki derste mü'min olarak okumuştuk. el-Mü'minü ehu'l-mü'min. Bu derste de el-müslimu ehu'l-müslimi. "Müslüman müslümanın kardeşidir. " Lâ yehillü li-müslimin. "Öyleyse hiçbir müslümana helal olmaz ki."

Haa kardeşin müslüman da ona neler yapar insan. Müslüman kardeş, kardeşten de ileri.

Lâ yehillü li-müslimin bâ'a min ehîhi bey'an. "Alışveriş yapıyor, bir mal alacak, alıyor da." Ya'lemu fî-hi 'ayben. "Ama biliyor ki o malın bir ayıbı var."

Renginde, kumaşında, boyasında, herhangi bir şeysinde bir ayıbı var, bir eksiği, bir kusuru var. Bunu kardeşine bildirmesi lazım. Sen bunu alıyorsun ama kardeşim, hayvansa, "Bu hayvan teper, bu hayvan ısırır, bakma memelerinin şişkin olduğuna bu hayvanın sütü azdır. İşte şöyledir [böyledir.] Bu kumaş şöyledir, bu makine böyledir..." filan, filan.

İllâ beyyenehû le-hû. "Bunu kardeşine bildirecek."

Mü'min madem ki senin kardeşindir, sen de o kardeşini zarara sokmamak için [malın ayıbını söyleyeceksin.]

"Ama ben mi zarara gireceğim?" diyeceksin.

Canım sen almışsın, nasıl aldınsa aldın.

Şimdi o kardeşini de mi yakacaksın?

Onun için bunu bildirmek vazîfe-i insâniye-i İslâmiyeden ibarettir.

el-Müslimü yekfîhi's-muhû. Buradaki yekfîhi's-muhû, Cenâb-ı Hakk'ın ismini anması. "Hayvan keserken Cenâb-ı Hakk'ın ismini anarak kesmesi kâfîdir. Fe-in nesiye en yüsemmî hîne yezbehu. "Bir telaşeye geldi, sıkı zamana geldi, dar bir telaş ile, hemen kesti, unuttu besmeleyi."

Fe'l-yezküri's-mallahi hîne ekelehû ve'l-ye'külhu.

Artık onu mesela ben besmelesiz geldi, kesildi diyerekten atılmaz o. Kasten besmeleyi bırakırsan o haram olur. Burada kastın yok idi, fakat kazâen unuttun.

"Unutulduğu için sonra bismillah ile etini ye." buyurulmuş.

Beyhakî hazretleri İbn Abbas'tan bu rivayeti yapmış.

el-Müslimu izâ suile fi'l-kabri, yeşhedü enlâ ilaha illa'llahu ve enne muhammeden resûlullahi fe-zâlike (yüsebbitu'llahu'llezîne âmenû bi'l-kavli's-sâbiti fi'l-hayâti'd-dünyâ ve fi'l-âhirati.

Biz hepimiz gireceğiz bu çukura.

Bu insanların hiçbirisine bekâ yok, hepimiz bunu biliyoruz. Eğer insanların ölümü biraz uzak olaydı da ölmeyeceklerini anlasalardı, biribirlerini yerler miydi nasıl yaparlardı bilmem. Hepimizin bugün ölüm ayağının, gözünün önünde. Bugün mü yarın mı ne zaman geleceğini hiçbirimiz bilmeyiz. Öyle iken yine birbirlerimize bir türlü rahat da vermeyiz. Rahat da vermeyiz, bu ölüm olmasaydı halimiz acaba ne olurdu bilmem.

Şimdi burada camilere toplanıp da ibadet ve taatle daima ömürünü tüketmiş, daima dilini Allah'ın zikrine alıştırmış, Kur'an'a alıştırmış, kitabına alıştırmış, [hayatını öyle geçirmiş.] Eh oraya koyacaklar. İmam dikilir başına, [telkin verir;] Kul yâ Ahmed lâ ilâhe illallah.

Canım arasında ne kadar toprak var şimdi. Ahmet orada zaten anası ağladı, öldü gitti şimdi orada.

Senin oradaki sesini nereden duyacak o Ahmet, he?

Nereden duyacak?

Duyulur mu dersiniz?

Şimdi caminin dışına çıksanız da, ben buradan size desem ki, "ey Ahmet! Sen lâ ilahe illallah de!" desem, şimdi benim sesimi dışarıdan dinleyebilir misiniz?

Hoparlör başka. Hoparlörsüz dinleyemezsiniz yani duyamazsınız.

E kabrin dışında olan bir adamın içerideki bir adama bağırmasından nasıl duyar insan?

Fakat burada Allahu Teâlâ'nın, nasıl camideki insanlara olan lütfuysa, bu müslümanın ağzından çıkan sözü de ona duyurmak için Cenâb-ı Hak bir melek halk ediyor. Bu melek senin sesini, bizim sesimizi oradaki o mevtanın kulağına götürüp diyor ki, "De bunu bakalım. İşte sana müjdeci geldi, yardımcı geldi."

Ama herkes buna muhtaç olur mu?

Olmaz. Sağlam imanlı, hakikatli insan, karşısına bir sualci geldiği vakitte, dersi mektepte tahsiline çalışmış, hocasının karşısına çıktığında, soru sorulara dışarıdan bana gelsinler de yardım etsinler diye beklemez, hemen bildiklerini çıtır çıtır söyler, çünkü biliyor.

E bize de soracak;

Rabbin kim?

Kim demez, "Allah!" diyerekten?

Ancak Deniz Gezmiş demez. Çünkü dünyada Allah dememiş. Dünyada demediği için ölürken de demedi. Orada sorulurken de söyleyemeyecek tabiatiyle.

Müslümanlar ise bunu diyecekler, çünkü her gün diyorlar. Her gün diyorlar, beş vakitte diyor, her vakit diyor. Bunun için diyecek ki eşhedü en lâ ilâha illallahu ve enne muhammeden resûlullahi.

"Bu Allahu Teâlâ'nın tespitidir ki, dünyada da âhirette de mü'min kuluna bunu bahşetmiştir."

Bu büyük bir devlettir.

Hani hediye, mükâfat?

Bundan daha iyi hediye daha büyük mükâfat mı olur ki.! Bu daima bizim dillerimizde [olması lazım].

Ya bizim dilimizi de Deniz [Gezmiş]'in dili gibi yapaydı ne yapardık?

Ya Fransız'ın, İngiliz'in dili gibi yapaydı ne yapardık?

Allah'a çok şükür ki imanlı bir babanın neslinden gelmişiz. Elhamdülillah camisi bol bir memleketi de Cenâb-ı Hak bize nasip etmiş. Elbette lâ ilâhe illallah demek büyük bir mükâfat oluyor.

Fi'l-hayâti'd-dünyâ kable'l-mevt. "İşte ölmezden evvel de diyoruz, ölürken de diyoruz, öldükten sonra da." Ve fi'l-âhirati. "Öldükten sonra da deriz."

Bu Ahmed b. Hanbel'in, Buhârî'nin, Müslim'in, Ebû Dâvûd'un, Tirmizî'nin, Neseî'nin, İbn Mâce ve İbn Hibbân'ın rivayetleridir.

Şimdi bir tane daha buyuruyor.

el-Müslimü men selime'l-müslimûne min lisânihî ve yedihî.

Bunlar hep bizim için bugün laftan ibaret!

Allah hepimizi affetsin.

Bunu dinlemek, duymak, söylemek, ezberlemek para etmez. Bu hâl olmalı insana. Bu hâl insanda olmadıktan sonra;

"Ee müslim müslümanın kardeşi değil mi canım?"

Evet kardeşi.

Sen de biliyorsun ben de biliyorum ama yaptığın şu hâl ne ya?

Müslümana yakışır mı yaptığın hâl?

el-Müslimü men selime'l-müslimûne min lisânihî ve yedihî. "Elinden ve dilinden [emin olacak müslüman].

Sen eline copunu al, bombanı al, silahını da al, "Ben de müslümanım!" de, gel karşıma.

Olur mu bu hiç ya?

Ve'l-mü'minu men âmenehü'n-nâsu. "Mü'min de bütün insanların ondan emin olduğu insandır."

Müslüman, bütün müslümanların onun elinden ve dilinden selamette, mü'min de bütün insanlar onun emaneti altında, tahtı emniyetindedir.

Neyin üzerine?

Alâ dimâihim ve-emvâlihim. "Canına da, malına da."

Canından da emin, malından da emindir mü'minler için. Bundan bana zarar gelmez diyerekten. Yoksa elinin arkasında kocaman bir direk, arkasında bir de demir kazık,

"Ne o! Nasıl! Ne bu?

Yine buyuruluyor?

el-Müslimü men selime'l-müslimûne min lisânihî ve yedihî. "Müslüman o kimsedir ki müslümanlar onun elinden ve dilinden selamettedirler."

Müslüman o kimsedir ki bütün müslümanlar onun elinden ve dilinden selamettedirler!

Ee insanları demek inciten, rahatsız eden, selamette bırakmayan insan dışarıya çıkıyor burada. Müslümanlık tâbirinin dışına gidiyor. Müslümanlık tâbirinde, müslüman, bütün müslümanlar o müslümanın elinden de dilinden de selamette olacaklar. Elinden de dilinden de müslüman selamette olmuyorsa, demek ki müslüman değil. Demek ki [hakîki] müslüman değil, yalancı müslüman.

Ve'l-muhâciru.

Muhacir de kimdir?

Men hecera mâ-neha'llahu 'anhu. "Günahları terk eden adamdır."

Muhacir, günahları terk eden adamdır. Yoksa memleket değiştiren, Rusya'dan gelmiş, Kafkas'tan gelmiş, Bosna'dan gelmiş, Bulgaristan'dan gelmiş, nereden gelirse gelsin, bu adı muhacir. Asıl muhacir günahları terk eden insandır.

Şimdi bu muhacir olan biz insanlar gitsek de Mekke-i Mükerreme'de otursak bu tıynetimiz, hılkiyetimiz, cibilliyetimiz neyse orada da yine oyuz. Eğer burada biz günahları terk edebilmişsek, burası da bizim için bir Mekke'dir. Burası da bizim için bir Mekke'dir, Allah'ın beldesidir. Her yerde selah, saadet, selamet. Ama günahı terk edemedikten sonra Mekke'ye de gitsen boş, Medine'ye de gitsen yine boş. Hatta boş değil, bire bin, bire yüz bin günah. Burada günahın birine bir. Orada bire, bir günaha yüz bin günah. Daha felaket!

Şunu da okuyalım.

el-Müslimu ehû'l-müslimi. "Müslim, müslümanın kardeşidir.

Bitti!

el-Müslimu ehû'l-müslimi. "Mü'min mü'minin nasıl kardeşiyse müslüman da müslümanın kardeşidir." Lâ-yazlimuhû. "Hiçbir zaman müslüman kardeşine zulmedemez."

Bir kardeşine zulmedebilir misin?

Edepsizdir, çapkındır, söz dinlemez, eve gelmez ama kardeşindir. Yine daima iyiliğini istersin, daima ona nasihat edersin. Para isterse para verirsin, yardım isterse yardım edersin.

Lâ-yazlimuhû. "Ona hiçbir şekilde zulmedemezsin."

Eğer birisi ona hareket etmeye kalkarsa, "Ulan kardeşimdir o benim!" diyerekten kalkarsın müdafaa etmeye değil mi?

Kardeşini müdafâ [etmeye kalkarsın] ama yardım edilecek kardeş değildi ya bak, kabahatliydi çok?

Olsun, kardeşimdir! Kardeşimdir, ona başkasının taarruzuna dayanamam diyeceksin.

İyi müslümanlıkta böyle olması lazım.

Ve lâ-yüslimuhû.

Bak şimdi bak bak!

Birisi geldi bir müslüman kardeşine vuruyor, dövüyor. Atıyor, vuruyor ne yapıyorsa yapıyor. Ama diyor ki bak;

"Müslümansan onu onun elinde bırakmazsın!" Ve lâ-yüslimuhû. "O adam onu dövsün, vursun, öldürsün sen de karşısından seyre bak, 'Ben de müslümanım!' de. Olmaz o!"

O müslüman kardeşini kurtarmak da diğer müslüman kardeşlerin boynuna borçtur. Olur ya herkes bir huyda değil ya. Huysuzun biriside çıkıyor bu işi yapmaya kalkıyor.

Öteki müslümanlar da karşıdan seyirci dursunlar, olur mu öyle şey?

Olmaz.

Lâ yüslimu ey lâ yuhlikuhû. "Helake terk etmez."

Bak ne kadar güzel bunlar, ne kadar güzel!

Ve-men kâne fî-hâceti ehîhi.

Müslüman biribirlerine kardeş dedik ya. Bir müslüman kardeşinin ihtiyacı var; evi yoksa ev veriyor, odası yoksa odasını veriyor, parası yoksa parasını veriyor, sermayesi yoksa sermaye veriyor, işi yoksa iş buluveriyor. Çeşitli yardımlar.

Ve men kâne fî-hâceti ehîhi. "Kardeşinin hâcetlerinden bir hâceti yapıveriyor." Kâne'llahu fî-hâcetihî. "Onun kardeşine yaptığı yardıma mukabil Allah'da onun yardımcısı oluyor."

Herkesin yardımından, senin yardımından benim yardımımdan ne olacak?

Bir şey olmaz, ama Allah'ın yardımından çok şey olur. Allahu Teâlâ'nın yardımını istiyorsan, Allahu Teâlâ'nın yardımını istiyorsan sen de kardeşlerine yardım et. Kardeş, yalnız anandan babandan kardeşin değil, bütün müslümanlar kardeş olduğu için müslüman kardeşlerinin yardımına koş. Onun için müslüman dini, muâvenet dinidir, taâvün dinidir.

Ve te'âvenü 'ale'l birri ve't-takvâ; ve-lâ teâvenü 'ale'l-ismi ve'l-'udvâni emr-i ilâhîdir.

Şu filan cemiyet böyle yapıyormuş, filan cemiyet böyle yapıyormuş. Ne yaparlarsa yapsın. Allahu Teâlâ 1300 sene evvel bu Kur'ân-ı Kerîm üzerinde bizi kardeş etmiş ve bu kardeşlik dolayısıyla bizleri biribirimizin muâvenetine sevk ediyor. Eğer sen bu muâvenetten kendini geri çekersen, demek ki Müslümanlıktan kendini geri çekiyorsun demek. Alacağın nasibi alamıyorsun.

Ve men ferrace 'an müslimin kürbeten.

Sıkıntı var, herkeste çeşit çeşit sıkıntı var tabii. Bir müslüman kardeşinin de bir sıkıntısı var.

"Bu müslüman kardeşinin sıkıntısını gideriveriyorsun."

Teselliyle, laf ile, yardım ile, başkasına delalet ile; kendi elinden olmuyorsa da bir elinden gelen birisine, "Ya bu kardeşimizin şu ihtiyacı var, göremez miyiz acaba?" filan diyerekten teşviklerle beraber böyle o müslümanın sıkıntısını gideriveriyorsun.

Ferrace'llahu 'anhu bi-hâ kürbeten min kürebi yevmi'l-kıyâmeti. "Kıyâmet gününün o şiddetli felaketleri sırasında, Cenâb-ı Hak da onun sıkıntısını gideriverir."

Ne demek bu yani!..

Ve men setera müslimen.

Burada, en büyük kabahatimiz burada.

İnsan kendi ayıbını ben bugün bu kabahati yaptım diye söylüyor mu?

Hiç söylemez. Saklar onu.

Kardeşininkini?

Onu da saklar.

Evinde hanımının, çocuğunun, kızının, ailesinin, hepsinin ayrı ayrı kusurları vardır.

Söyler mi hanım böyle yaptı, kız böyle yapıyor filan diye?

Aklı bozuk insanlar yapar o işi. Aklı sâlim olan insan, evinin sırrını dışarıya söylemez. Kavga ederler, dövüşürler, bilmem ne yaparlar ama sırrı dışarıya vermez, akl-ı selîm sahibi insanlar. Onu verenler budala insanlardır.

Ve men setera müslimen.

Halbuki müslümanlar kardeş idiler de, o kardeşinin ayıbını nasıl açıyorsun sen?

"Onun da böyle bir kusuru vardır." diyerekten teşhir ediyorsun, yayıyorsun?

Demek ki senin de aklın bozuk.

Ve men setera müslimen seterahu'llahu yevme'l-kıyâmeti.

Günah, kıyâmet günündeki bir sürü günahlar ile, ayıplar ile Huzûru Rabbü'l-Âlemîn'e geldiğimiz vakitte gizliler meydana çıkacak. Gizliler de meydana çıkacak!

"O gizlilerin de meydana çıktığı bir anda, Cenâb-ı Hak kulunun ayıplarını örtenin ayıbını örtecek."

Kulağına gelecek Cenâb-ı Hak diyecek ki:

"Ey kulum! Biliyor musun filan vakitte, filan vakitte, filan vakitte, şu, şu, şu yaptıklarını?"

Tabii hepsi gözünün önüne böyle sıralanır. Mahcubiyetini ele verecek bir insan. Ama diyecek ki; "Ben bunları bak, sen o kimselerin ayıplarını örttüydün ya, ben de şimdi bugün örtüyorum bunları, kimseye bildirmedim ki bak senin kulağına söylüyorum. Biliyorum bunları ama, sakın bilmemezliğimden zannetme. Bildiğim halde sana söylüyorum, bildiğim halde senin yaptığın o iyiliğe karşı ben de bugün senin ayıplarını örtüyorum." diyor Allah.

İstersen aç, istersen ört aziz kardeş!

Ama Allah içimize ihsan buyursun.

Yine Ahmed b. Hanbel'in, Müslim'in, Buhârî'nin, Ebû Dâvûd'un, Tirmizî'nin, Neseî'nin ve İbn Hibbân'ın Hazreti Ömer'in oğlundan rivayeti.

Yine bir tanecik daha okuyayım, kalsın burada.

el-Müslimu ehû'l-müslimi.

Ne diyorsun Hocaefendi?

"Müslüman müslümanın kardeşidir."

Allah affetsin.

Lâ-yehûnuhû. "Kardeşine katiyen hıyanetlik edemez."

Edebilir mi kardeş kardeşine ya?

Belki öz kardeşine yapabilirsin ama müslüman kardeşine yapamayacaksın bunu.

Ve lâ yekzibuhû. "Ona katiyen kizbe, yalana nisbet edemeyeceksin."

"Bu yalan söyledi, yalancıdır!" diyemeyeceksin. Söylemiştir belki yalan, ama onu sen, yalan da diye olmasa bile onu tevil edeceksin, onun yalanını kapamaya çalışacaksın. Yalanını açıp da onu mahcup etmeyeceksin.

Allah Allah!..

Yine bir kıssa aklıma geldi. Müslümanın birisi meyhaneye girmiş. Birisinde alacağı var, herifi orada yakalamış parayı istemeye girmiş.

Birisi de bakmış ki oturmuş masanın başında adamla konuşuyor. Yakaladım be. Meyhanede oturmuşlar kadeh kadehe yakaladım herifi.

Eğer bunu kadeh içerken bile görsen, orada görsen, bu müslüman orada bir iş için gitmiştir diye tevil edeceksin. Mutlaka onu orada gördüm diyerekten onu meyhaneci, sarhoş sıfatına sokmamak lazım.

Çok dikkat edilecek bir şey. Gördüğün adam muhakkak oraya onu içmek için girmemiştir. Bir işi vardır gitmiştir, türlü türlü şeyler olur insanda. Onu tevil yoluna gideceksin, 99 tane tevil yolu arayacaksın. Bulamadın! Bulamazsan ondan sonra ne yapacaksan yap. Yine ifşa etmektense kapaması, üstünkörü geçmesi âlâ ve evlâdır.

Ve lâ yahzülühû. "Kardeşine vuslatı da terk etmez."

Kardeşine yardımı da terk etmez. Lâ yahzülühû demek, kardeşine lazım gelen yardımı yapacağın yerde onu terk etmez ona yardım eder. Müslümanın vazifesi budur.

Küllü'l-müslimi 'alâ'l-müslimi. Hep müslümanlar birbirlerine karşı, her müslim her müslime karşı." Harâmun, 'ırduhû ve-mâlühû ve-demuhû. "Irzı, malı, kanı haramdır."

Bunlara karşı tecavüz etmeye kimsenin hakkı yoktur.

Bırak şu edepsizi be, şöyledir böyledir.

Ne yaptı yahu?

et-Takvâ hâhünâ ve eşâre ilâ'l-kalbi. "Takvâ buradadır. Kalıpta değildir, kıyafette değildir. Takvâ içeridedir."

Ve men kâne fî kalbihi't-takvâ ve lâ tekfiru müslimen. "Allah korkusu içersinde olan bir müslüman, hiçbir zaman bir müslümanı tekfir edemez, yalanlayamaz, yardımsız bırakamaz. İçerisinde Allah korkusu olursa!" Ey lâ yulkîhi ile'l-muhlikât bi-sebebi's-selâmeti. İslâmlık adı nâmına hiçbir zaman bir müslüman müslüman kardeşini tehlikelere ilkâ edemez." Li-enne'l-müttekî lâ yehkiru'l-müslimi. "Allah'tan korkan insan, hiçbir zaman müslüman kardeşini hakir göremez."

Ama param çok, bilgim de çok, varlığım da çok. Bu adamın hiçbir şeyisi yok. Nasılsa ona dövsen de döversin, vursan da vurursun, kırsan da kırarsın, kovsan da kovarsın. Çünkü âcizdir, zayıftır. Müslüman ise âcizin yardımcısı olacak, âcizi tutacak, âcizin yanında olacak.

Kaviyi kov bakayım da göreyim seni!

et-Takvâ hâhünâ. "Takvâ gönüldedir." Ve eşâre ile'l-kalbi. "Burayı işaret etti." Bi-hasbi'mriin mine'ş-şerri en-yuhakkıra ehâhu'l-müslimi.

Bak bak, "Şer olarak kâfidir!" diyor. Şer, fenâlık olarak.

"Şer olarak bir insana kâfidir ki." En yuhakkıra ehâhu'l-müslimi. "Bir müslüman kardeşini tahkir ediyor."

Bir müslüman kardeşini, ya lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah diyor, namaza geliyor. Bu müslümandır. Bunu tahkire nasıl yeltenir insan?

Ama fakir ama zayıf!

Allah affetsin.

Şunu okumuştum onu bir daha okuyalım.

el-Müslimu yevme'l-cumu'ati muhrimun. "Cuma günü müslüman ihramlıdır."

İhramlıdır, muhrimdir, ihrama girmiştir.

Fe-izâ sallâ. "Cuma namazını kıldı mı." Fe-kad ehalle. "İhramdan çıkmıştır, helal olmuştur."

Nasıl hacı kurbanını kestiği vakitte artık helal oluyor ona şeyler.

Fe-in celese ilâ en-yusalliye'l-asra. "Cuma namazından sonra ikindiyi kılıncaya kadar oturmak." Kâne ke-men etâ bi-haccetin ve umretin. "Sanki o bir hac ve umre etmiş adamın ne sevabı varsa o sevabı alır."

Ama paralar bizim canımıza okuyor. Cumadan nasıl kaçacağımızı [düşünürüz,] çoğumuz mesela sünnetleri bile kılmazlar. Sünneti terk etmek günahı kebâirdendir. Sünnetlerin terki günahı kebâirdendir, büyük günahlardandır. Cumanın evvel sünneti var, bir de son sünneti var; Cumadan sonra da dört rekât kılarız. Bir de sünneti vakit var iki rekât, Oldu 12 rekât. Bir de vaktin zuhru var. 16 rekât. Bunların hepsinin kılınması müttefekun aleyhtir. Bunları ihmal edip de yalnız iki rekât farzı kılıp kaçmak, Allah'ın evinden, rahmetinden kaçmak gibidir.

Şunu da okuyayım.

el-Müslimu izâ hadarathu'l-vefâtü. "Ecel geldi, ya da Azrail aleyhisselam geldi, sekerat başladı." Sellemet aleyhi'l-a'dâu ba'duhâ 'alâ ba'dın. "El ele, ayak ayağa, yüz yüze, göz göze; 'es-Selâmu aleyk, Allah'a ısmarladık artık' diyor."

Allah'a ısmarladık. Veda edişiyorlar.

Sellemet aleyhi'l-a'dâu ba'duhâ 'alâ ba'dın. "Biribirlerine artık kıyamette buluşuruz diyerekten selametle elvedalar diliyorlar." Tekûlu. "Diyorlar ki." 'Aleyke's-selâmu tefâraktenî, ve ufârikuke ilâ yevmi'l-kıyâmeti. "Artık biribirimizden ayrılıyoruz. Taâ yevmi'l-kıyâmette buluşmak üzere aleyküm selam diyor."

Aziz kardeş!

Bu muhakkak olacak. Her gün görmekteyiz başımızın önünde, gözümüzün önünde, her gün, yollarımızın üzerinde mezarlıklar. Buradan insan iki kısım üzere ayrılır: Birisi iman ile ayrılır birisi de imansız olarak ayrılır.

Maazallah.

Firavun, Musa aleyhisselam onun eline düştü ya, bakıyor ona. Musa aleyhisselam'dan şüphelendi Firavun. Orada onun adamlarından birisi inandı ona. Dine davet ediyor ama, eh etsin varsın. Ne zararı var iman edenler iman ederlerse. Onun dediği eğerdoğru ise âhirette kurtulurlar bunlar. Eğer ona iman etmezlerse zararı büyük. Onun dediği gibi olursa, insanlar o zaman fena yanacak. Firavun bile insafa geldi de Musa aleyhisselam'ın davetlilerine elleşmedi.

Allah!..

Bugünün firavunları bak ne halde! Onun için iman büyük nimettir. Ona Allah'ın evi olan bu mescitlerde devam edilir ve bu evlere devam edenler hiç şüphe etmesinler ki Cenâb-ı Hak son nefeste lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah diye çene kapamak nasip eder.

Günahlar?

Günahsız insan olmaz. Günahları da vardır, kusurları da vardır ama bu Allah'ın beytlerine devamlarının mükâfatı olaraktan Allahu Teâlâ onlara burada buyurduğu vechile kelime-i şehadeti nasip edecektir. O kelime-i şehadeti diyerekten gitti miydi, kurtardı yakayı demektir. Arkası selamet mi selamet. Selamet mi selamet!

Onun için bu dünya muvakkat bir ev. Burada görüyoruz ki şu mülkullahtır ama ucu bucu belli. Gözümüzü yumduktan sonra öyle bir ülkeye düşeceğiz ki onun ne ucu var ne bucu var. Hudutsuz bir ülke! Allahu Teâlâ'nın mülkünün hududu yok. Hatta cennette herkese bu dünya kadar yer verilecek bir kişiye. Onun için mükâfat çok büyüktür. Onun için yalnız kendi imanın da kâfi gelmez. Asıl yavrularının imanına çoook dikkat etmesi lazım.

Sabahleyin Kur'an'ın şeysini okurken Küvvirat sûresi hatırıma geldi. Onu okudum. Orada Cenâb-ı Hak diyor ki;

Ve iza'l-mev'ûdetü süilet. Bi-eyyi zenbin kutilet.

Eskiden o Arap âdetlerindeki çirkinlik üzerine çocukları diri diri gömerlermiş mezara da. O gömenlere soruyor Cenâb-ı hak;

"Niçin gömdünüz bunları diri diri toprağa? Hangi günahlarından dolayı gömdünüz?"

O gömdü bitti gitti. Fakat imansızın imansız olarak yetiştirdiği evlat, daha acı bir âkıbete mahkûmdur ki! O [diri diri gömülen çocuk] cennete gidecek. O çocuk sabî olarak gitti, onun yeri cennettir. Ama imansız olarak gidenin yeri ise cehennem. Hem kendine zararı hem de beşeriyete zararı ne kadar büyük olduğunu hepimiz daha âlâ bilirsiniz.

Allah kusurlarımızı affetsin. Evlatlarımızın İslâm, iman esaslarına göre yetiştirmelerine cehd ü gayret etmelerini Cenâb-ı Hak her babaya ve bizlere de nasibi müyesser eylesin.

el-Fâtiha.

Sayfa Başı