M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Babanın Evladına Vazifesi, Evladın Baba Üzerindeki Hakkı

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Euzubillahimineşşeytanirracim. Bismillahirrahmanirrahim.

el-Hamdülillahi Rabbil âlemine hamden kesiran mübareken tayyiben fih. Kema yenbegı li celali Vechihi Vel azimi sultanih. Esselatu vesselamu ala seyyidina evveline vel ahirin. Muhammedin ve alihi ve sahbihi ecmain. Ve men tebihu bi ihsanin ila yevmiddin.

Emma ba'dü

Aziz ve muhterem kardeşlerim, Rabbimiz Teâlâ hazretleri kıldığımız namazları, tuttuğumuz oruçları, ibadetleri, taatleri kabul eylesin. Duamızı erenlerimize, cetlerimize ihsan eylesin. İki cihanın hayırlarına nâil eylesin. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki:

Babanın evladına vazifesi, evladın baba üzerindeki birinci hakkı; babanın ona yazma yazmayı öğretmesidir, diyor Peygamber Efendimiz.

Hangi devirde diyor bunu? Bundan bin dört yüz sene evvel.

Hangi muhitte diyor? Okuma yazma bilenin parmaklarla sayılacak kadar az olduğu bir muhitte söylüyor.

Bir kabile reisi gelmiş de Peygamber Efendimiz'e, o da ona bir kâğıt vermiş. Yazıyı almış, Peygamber Efendimiz'in yanından çıktıktan sonra acaba Peygamber Efendimiz bu kâğıdın üzerine neler yazdı diye Medine'nin çarşısında, pazarında dolaşmış.

Okutacak insan bulamamış. Yazı bilen az. Öyle bir devirde herkesin cahil olduğu, ümmî olduğu bir zamanda Peygamber Efendimiz babaya; evladını yetiştirme vazifesi veriyor. Bilimsel çalışmaların kaynağı olan, dinimizin anahtarı olan okuma yazmayı öğretmesini emrediyor.

Bugün yirmibirinci yüzyılda ilkokul öğretimi mecburidir. Ortaokul çalışmaları yapması lazım. Yirmibirinci yüzyılda gelişim, bu görgü daha önce öyle değildi. Daha önce serbestti. Herkes ister okutur, ister okutmazdı ama bizim dinimiz okumayı teşvik etmiştir. Babaya bir görev olarak yüklemiş. Evladın da yarın annesinin babasının yakasına yapışıp isteyeceği bir hak olarak evlada verilmiştir. "Yâ Rabbi! Annem babam beni yetiştirmedi."

Evlat sorgu sual hakkında bile davacı olabilir. Onun için biz, yeni yetişen çocuklarımızı iyi yetiştirmeliyiz. Çağın gereğine göre yetiştirmeliyiz. Yaşadığı devirde sıkıntı çekmeyecek tarzda yetiştirmeliyiz. Bilgili, görgülü ve terbiyeli yetiştirmeliyiz. Biliyorsunuz sadece kuru bilgiler yeterli değil. Matematik öğretirsiniz, fiziği öğretirsiniz. Bir yerden bir diploma alır.

Bunlar bir çeşit bilgilerdir ama yeterli değildir. Alim bile olsa allame olsa, ağzıyla kuş tutsa, derya olsa ahlâkı güzel olmayınca insanın sevilmesi mümkün değil. Yanında kimse durmak istemez. Onun için ilimle beraber, takvâyı, güzel ahlâkı, ilimle beraber terbiyeyi de çocuğumuza vermeliyiz. Çocuğumuz sakin, yumuşak, zeki, anlayışlı, söylenen sözü hemen kavrayan, çağın gereğine göre yetişmiş, gerekli bilgileri kazanmış olmalı.

Hadîs-i şerîfin Arapça olarak metnine dikkat ettiğimiz zaman, burada bu öğretim görevini, ilmini babaya yüklediğini görüyoruz. Bizim Türkler olarak eksik olduğumuz, belli yerlerde eksikliğini hissettiğimiz noktalardan birisi; çocuklarımızın lisan bilgisi zayıftır. Yabancı dil bilme hususunda hele Türkiye'de yetişen çocuklar çok eksikli yetişiyorlar. Ondan sonra da bunu çeşitli zararları karşılarına çıkıyor. Bir büyük eksiklik de dinlerinin kaynaklarını, kitaplarını okumalarına yardımcı olacak Arapça'ya olan ilginin azlığıdır. Bence bugün çocuklarımıza bir batı dili bir Arapça öğretmeliyiz. Benim Avrupa'da Almanya'da gördüğüm: İlkokulda yabancı dil eğitimine başlıyorlar, ortaokulda lise de ikinci bir yabancı dili öğreniyorlar. Biz de bir Arapça öğretmeliyiz, bir İngilizce öğretmeliyiz. Orada gördüğüm bir durum daha var: Orada İngilizceyi öğrenmiş çocuklar bu sefer Türkçe'yi unutmuşlar, ana dillerini unutmuşlar. Onu da unutmamaları için gerekli gayretleri göstermeliyiz. Sanıyorum en çok sıkıntı çekmeden öğrenebilecekleri araç videolar.

Onları seyrederken dilini güzel öğrenebilir. Telaffuzu hatırında kalabilir. Bu hususta da gerekli gayreti göstermek alimlere veyahut terbiyecilere, pedegoglara düşmüş oluyor. İnşaallah biz de elimizden geldiği kadar bu konuda gayretli olalım. Biz de bu hususlara dikkat edelim.

İkincisi isminin güzel konulması lazım. Bazı kimseler çok değişik isimler koyarlar. Bazısı çocuğa uzak mevzu olur, niye böyle bir isim koymuş annem babam diye hakikaten ömrü boyunca sıkıntı çeker. Araplar'da da böyle garip isimler koyma âdeti olurmuş. Onun için Peygamber Efendimiz diyor ki:

İsminin güzel olması, ismin bir büyük, güzel mâna ifade etmesi, teşvik etmesi veya İslâm büyüklerinden birisinin ismi olması gerekiyor. "Onun gibi olsun", temenni ifade edecek şekilde konulması lazım.

Ve çocuğun aile yuvası kurmasında, buluğa erdiği zaman evlenmesine de yardımcı olmak babanın görevi oluyor. Bilmiyorum bu cemiyette âdet nasıldır?

İngiltere'de, Avustralya'da ne yapıyorlar?

Evlilik yaşı geldiği zaman gençlerin kendi inisiyatiflerine, keyiflerine kalmış oluyor ama bizim İslâm dininde böyle değil. Babaya böyle bir vazife yüklenmiş. Çocuğunu evlendirecek, bu çocuğu evlendirirken niye bu vazife yüzde100 çocuğa bırakılmamış da babaya yüklenmiş, denilirse benim cevabım şu olur:

Baba güngörmüş bir insandır, belli şeylerden geçmiş ve hayatı biliyor. Evlenilecek kimsenin seçilmesinde onun fikrinin olması; çocuğun kendi kendine, toyla, toylukla, gençlikle, yapacağı tercihten daha önemli ve daha uygundur.

O bakımdan bizim dinimiz babaya böyle bir görev yüklüyor. Baba bunu baskı yoluyla değil de çocuğu ile konuşarak onu da ikna ederek dinibütün bir kimse ile evlendirmek suretiyle sağlamalıdır. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bir hadîs-i şerîfinde buyurmuş ki:

Bir kadın ya güzelliği için, ya parası için, ya soyu sopunun asaleti için ya da ahlâkı, dindarlığı için alınır. "Ey elleri toprak olasıca mübarekler, dini güzel olanı tercih et." Karşıdakine böyle iltifat ederek, böyle bir latife yoluyla iltifat ederek öyle söylemiş.

Demek ki biz erkek çocuklarımızı evlendirirken güzel bir kız alacağım, diye koşmayacağız. Zeki bir kız alacağım, diye koşmayacağız. Falancanın ailesinden, soylu bir kız diye koşmayacağız. Güzel huylu, dindar bir kız arayacağız. Dindar bir kimse arayacağız.

Kızlarımızı da talipler istediği zaman, vereceğimiz zaman zengin olsun, boylu poslu olsun, yakışıklı olsun veyahut soylu olsun demeyeceğiz. Dindar bir kimseyi tercih edeceğiz. Kız babalarının, kız çocuklarını dinlerinin selameti nokta-i nazarından ibadetlerine, dindarlıklarına takvâlarına, güvendikleri kimselere "Benim kızımı al." diye teklif etmelerinde de bir beis yoktur.

Çünkü sahabe-i kirâmdan öyle yapanlar olmuştur. Çocuğunu koruyacak, gidip de olmadık bir kimseye varacağına; müslüman, takvâ ehli, sâlih bir kimseye teklif edebilir. "Benim bir kızım var, onu sana verebilirim. Talipsen gel al." diyebilir. Bunun çağımızda da misalleri var. Meşhur bir kardeşimiz Türkiye'de anlatıyor.

"Ben fakir bir kimse idim, talebe idim. Bir hocanın dersine devam ediyordum." diyor. Bir gün Allah selamet versin, çok takvâ ehli bir kimse, kayınpederi olan bu şahıs gelmiş bana anlatan arkadaşın yanına.

"Bana bak, ben seni seviyorum. Güveniyorum. Dindarlığını, takvâ ehli bir kimse olduğunu görüyorum. Beğeniyorum. Benim bir kızım var. Bunu sana vereyim, al." Ondan sonra aradan bir zaman geçmiş. Al, demiş ama bu çocuk talebe. Parası yok, pulu yok. Ev yok, barkı yok, maaşı yok.

Nasıl alsın?

Bir zaman geçtikten sonra gelmiş yine. "Bana bak delikanlı, ben sana bir söz söylemiştim. Ciddiye almadın mı yoksa?" demiş.

O da "Ağabey Estağfurullah. Çok teşekkür ederim ama ben talebe bir insanım. Param pulum yok, bir şeyim yok."

"Yahu senden para soran mı var. Ben senin dindarlığını sevdim." demiş. Aradan bir zaman daha geçti, diyor. Başka bir mazeret olmadığından sırf bu yoksulluktan dolayı almaya yanaşmadığını anlayınca, bir daha geldi yanıma kayınpederim, diyor.

Sonra kayınpederi olmuş. "Bana bak, getireceğim kızı senin yanına. Bırakacağım, ona göre hazır ol." demiş. Yani sonunda evlenmişler, tabii çok memnun. Anlatan kardeşimiz; Allah razı olsun, kayınpederim evliyâullahtan bir kimse, diyor.

Karımı da Allah razı olsun, çok güzel yetiştirmiş. İyi bir saliha hatun. Kendisinden kat kat memnunum. Benim için büyük bir nimet, büyük bir devlet, diyor.

Oradan anlaşılıyor ki: Demek ki o sahabe-i kirâmın hayatını okumuş da çocuğunu korumak ve kollamak için böyle dindar bir kimseye parasına bakmadan vermiş. Halifelerden birisi, alimlerden birisi; çok zengin, sarayları olan Abbâsi veya Emevî halifelerinden birisi.

Alimlerden birisinin çok güzel kızına talip olmuş. Bakmış ki vermese fitne fesat, karışıklıklar olacak. Talebelerinden bir tanesini çağırmış, "Bana bak, ben şu güzel kızımı sana vereyim. Nikâh etme istiyorum demiş." demiş. Nikâh etmiş, işi bitirmiş. Halife, bir daha böyle kızı istemeye gelince, "Onu evlendirdik, yok evde. Evlendirilecek kızımız yok." demiş.

Neden?

Ehl-i dünyaya veririm de dünyası mahvolur diye. Yani eskiden böyle şeyleri düşünmüşler. Biz de ölçülü ölçülü bu tür şeyleri düşünebiliriz. Yapılacak şefaatlerine en sevaplısı nikâh olması için yapılan şefaattir.

Yani bir çocuk var, birisine talip. Sen gidiyorsun kızın babasına diyorsun ki; ben bunu tanıyorum. İyi bir çocuktur, buna verebilirsin kızını, diye şefaat ediyorsun ona. Böyle bir şey olabilir, hayırlı bir şey. Hayırlı kimselerin, hayırlı aile kurması için yardımcı olmakta fayda vardır.

Bunda utanılacak bir durum yoktur. Bu faydalı bir şeydir. Demek ki çocuğumuzun iyi bir yuva kurması hususunda biz elimizden geldiği kadar babalar olarak onların destekçisi olmalıymışız.

Erkek çocukları evlendirmezseniz ne olur?

Bir zaman gelir, delikanlılık dolayısıyla bir suç işlerse, bir günaha girerse, flört ederse vesaire yaparsa o zaman onun yaptığı günah babasına yazılır. Babasına da yazılır ama kendisine hiç yazılmaz diye bir şey yok. Çocuğun kendisine bir günah yazılır.

Onu evlendirmemiş olmak dolayısıyla babasına da yazılır. Onun için babalar çocuklarını büluğa erdiği zaman evlendirmeye gayret etmeli. "Evladım, ben seni evlendirmek istiyorum." Yardımcı olmalı, gayret göstermeli ve desteklemeli.

Büyüklerimizden gördüğümüz şu ki hanımlarına söylerlermiş. "Bizim kız büyür büyümez, büluğa erer ermez bana haber ver." diye. Öyle tembih edenler var. Hanımı gelmiş demiş ki:

"Efendi Hazretleri, bizim kız büluğa erdi, büyümüş." Gitmiş talebelerinden birisine teklif etmiş, aradan üç dört ay geçmiş nikâh oluncaya kadar. "Kızım, kusura bakma seni biraz geciktirdim. Kolay olmuyor bu işler. Ben sana bir kısmet buluncaya kadar biraz zaman geçti." demiş.

Bizim bunlardan ibret almamız lazım. Bir de bu hususta bir başka örneği bilginize sunmak istiyorum. Sahabe-i kirâmdan mübarek bir zât veba salgınında hastalığına yakalanıyor. Hanımı da hastalığa yakalanıyor. Etrafında başka kimseler de yakalanmış. Ateşler içinde kıvranıyor. Bir aya filan ölüyorlar. Biliyorsunuz, salgın hastalık, kolera gibi bir hastalık. Zât hastalıktan ölürken bunun da başına toplanmışlar. Öldü ölecek. Biraz sonra haber geliyor. "Sizin hanım hakkın rahmetine kavuştu." İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn.

Ruhunu teslim etti, diyorlar. O sahabeye bildiriyorlar; hatununun, hanımının vefat ettiğini. O da hastalanmış. Kendisi de hasta. İki tarafta tutulmuş yani. Hanımının kendisinden önce vefat ettiğini duyuruyorlar.

O da hemen diyor ki etrafındakilere. "Aman, aman bana bir hanım bulun. Evlendirin hemen beni."

"İnşaallah sıhhat bulursan, ayağa kalkarsan o zaman evlendirelim."

"Yok, hemen, şu anda, şimdi. Kim olursa olsun, bana bir hanım bulun. Saliha bir hanımla evlendirin." diyor. Ve onlar da evlendiriyorlar. Neden böyle acele ediyorsun, diye soruyorlar.

"Rabbimin huzuruna bekâr gitmekten utanıyorum." diyor. Çünkü evlilik sevaplı. Evlinin namazı, bekârın namazından seksen iki kat daha sevaplı. Bekârın aklı başka yere olur. Evlinin aklı doğru düzgün, normal duruma geçer. O bakımdan bu evleniyor. Şimdi mesela o zâtın düşünün durumunu. Ateşler içinde kıvranıyor, hastalığa tutulmuş. Karısı ölmüş.

Kendisi de ölecek. Zaten ertesi gün ölüyor, Allah şefaatine erdirsin. O da ölüyor Ama ölmeden evvel derhal kendisini nikâhlattırıyor. Demek ki gerdeğe girecek hali yok, gelin yapacak hâli yok. Eve çıkartacak hâli yok ama mânevî sevabını umduğu için evliliği istiyor. Yani yatakta yatarken düğün istemesi, nikâh istemesi, nefsanî olmadığı durumundan belli oluyor.

Bu konuda İslâm büyükleri, büyük âlimler evliliğe bu kadar kutsal bir müessese olarak bakmışlardır. Bu kadar sevaplı, bir sevap kaynağı olarak bakmışlardır. Meseleyi o açıdan görmüşlerdir.

Biz de çoluk çocuğumuz, gelinimiz hakkında o tarzda yapmalıyız, meseleyi mütalaa etmeliyiz. Ve eğer gücünüz yetiyorsa çocuğumuzu çok kartlaşmadan, sağa sola bakıp da çok günahlara girmeden, erkenden yuva sahibi etmeye çalışmalıyız.

Anne ve babaların hatırladığımız vazifelerinden birisi bu.

İnne mine's-sünneti en yehruce'r-recülü maa zayfihî, ilâ bâbi'd-dâr.

İbn Mâce rivayet etmiş. Diyor ki Peygamber Efendimiz:

Güzel töre ve adettendir adamın misafiri ile evin kapısına kadar gidip onu uğurlaması. Yani hemen odadan uğurlamıyor. Kapıya kadar gidiyor. "Sefa geldiniz, hoş geldiniz. Şeref verdiniz, yine buyurun." diyerek uğurluyor.

Ama oraya kadar uğurluyor. Bu da sünnettendir. Misafire ikramdandır. Misafire bu tarzda ikram etmeyi, hürmet göstermeyi Peygamber Efendimiz tavsiye eylemiş. Misafire hürmetin çok sevabı vardır, misafiri sevmenin çok sevabı vardır.

Misafir ağırlamanın sevabı ve faydası vardır. Misafir kendi rızkıyla gelir. Ev sahibinin günahlarını bağışlanmasına vesile olur, affettirir günahlarını; alır, götürür.

Öyle gider ve yine eve de bereket bırakır. O bakımdan misafiri sevmek lazım, misafir edilmeye çalışmak lazım. İbrahim aleyhisselamdan beri bizim duyduğumuz; büyüklerimiz, mürşitlerimiz, hocalarımız misafirsiz sofrada oturmamaya gayret ederlermiş daima.

Sofralarında misafir bulundurmaya gayret ederlermiş. Hatta Tekirdağlı hocamız, hocamızın kardeşi müftü imiş. Evine hiç misafir gelmezse han ve otel odalarına gidip oradaki işçilerden, gariplerden kim varsa onları evine alıp getirir. Akşam yemeğini öyle yermiş. Biz de misafire ikram etmeliyiz. Bir hadîsi şerîfte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki:

Güzel giyinmek, süslü, pâk giyinmek de misafire ikramın şartlarından biridir. Adamın evine gidiyorsun, pijamayla karşına çıkıyor. Olmaz ki İslâmî âdaba sığmaz.

Bir yere gittim, baktım birisini aramak için o beni bir kaç defa aramış da ben de müteşekkir olduğum için kendisini aramaya gittim. Kapıyı çaldım.

Falanca bey evde mi?

Yok, ama gelir. Buyurun, dediler. Yukarı çıktık, odaya girdik. Adam geldi karşımıza, pijamayla oturdu. Biraz sonra asıl beni arayan, kayınpederi olan şahıs geldi. Hoş geldiniz, diye tokalaştı falan. Ben de ayrılırken dayanamadım. Nefsim durmadı.

Kusura bakmayın; sizi rahatsız ettim, uykudan falan kalktınız herhalde, dedim. Onun pijamayla karşıma geldiğini iğnelemeden yapamadım. "Yok, estağfurullah." falan dediler ama o estağfurullah ve kurtulacak bir şey değil yani.

Misafirin karşısına temiz pâk çıkacaksınız. O da bir çeşit ikram. Yırtık elbisesi ile, eşyasının tozunu aldığı elbiseyle, başını bağladığı şeyle, hizmetçi kılığı ile misafirin karşısına çıkıyor. Bu hakarettir. Tertemiz giyinecek öyle çıkacak. İslâm'ı iyi bilmiyor müslümanlar.

Ayna şimdi bizim için çok basit bir alet. Rahat ama eskiden ayna vazifesini nerede görecektiniz? Nereden bulacaklardı?

Eski aynaların paslanması diye edebiyatta böyle daima bir şeyin pas tutması, cilalanması falan diye daima geçer. Neden?

Eskiden gümüşten ayna yapıyorlardı. Gümüş biraz oksijen olduğu zaman kararıyordu. O zaman iyi göstermiyordu. Cam ayna arkasına sır koyarak, kendimizi gayet güzel gösterecek bir ayna yapmak kolay bir şey değil.

Peygamber Efendimiz'in zamanında da yok idi anlaşılan. Gümüşten olsa Peygamber Efendimiz altın gümüş bulundurmazdı yanında. Kapı çalınmış, Peygamber Efendimiz su tasının üzerine eğilmiş, sakalını sıvazlamış ve saçlarını düzenlemiş. Valide hanımlarımızdan bir tanesi diyor ki:

Sende mi Ya Resûlallah." Peygamber Efendimiz; giyimine, sakalına, dişine, güzel kokusuna dikkat ederdi. Derbeder ve paspal değildi. Giydiği giysilerin en güzel olmasına dikkat ederdi. Temiz olmasına dikkat ederdi.

Dişlerini o zaman şartlarına göre tel tel, ağaç dallarının tellerine misvak dediğimiz dalları ile temizlerdi ki o misvakların bir takım faydaları olduğunu bugün tıbben biliyoruz. Mesela insanların çoğunun diş köklerinde olan iltihap, fiyore dediğimiz hastalığın bu misvak kullananlar da olmadığını araştırmacı bir arkadaşım bana söylemişti Ankara'da.

Bu misvakların tahlili yapıldığı zaman içinde baz özelliğinde malzemelerin olduğu, fosfor maddelerinin olduğu ve bunların da mikropların üremesine ve bakterilerin çoğalmasına, dişlerin çürümesine sebep olan asitleri kırdığı ve etkisiz hale getirdiğini, böylece dişleri koruduğunu görmüşler.

Demek ki Peygamber Efendimiz, o zamanın imkânsızlıklarına rağmen dişlerini temizlemeye dikkat etmiş. Saçlarını taramaya dikkat etmiş. Güzel koku sürünmeye dikkat etmiş.

Allah sırât-ı müstakîmde dâim eylesin. Nefse, şeytana uydurmasın. Günahlara bulaşmayan kullarından olmayı nasip eylesin. Gönlünüzü nurlandırsın, marifetullaha erdirsin. Aşkullahı gönlünüze yerleştirsin. İki cihanda aziz ve bahtiyar eylesin. Cennetiyle cemaliyle cümlemizi müşerref eylesin.

Bi-hürmeti esrârı sureti'l-Fâtiha.

Sayfa Başı