M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 277.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzubillahimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdülillahi rabbilâlemin ve'l-âkibetü li'l-müttekîn. Vessalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn.

İ'lemû eyyühe'l-ihvân enne efdale'l-kitâbi kitâbullah ve enne efdale'l-hedyi hedyü muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerra'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesin bid'ah ve külle bid'atin dalâleh ve külle dalâletin fi'n-nâri. Ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâle;

el-Kıtâlü kıtâlâni kıtâlü'l-müşrikîne hattâ yü'minû ev yü'tu'l-cizyete an yedin ve hüm sâğırûne ve kıtâlü'l-fieti'l-bâğıyeti hattâ tefîe ilâ emrillahi fe-izâ fâet u'tıyeti'l-adle.

Sadaka Rasûlullah fî mâ kâl.

Hazreti Ebû Ümâme'den.

Dersimiz kıtal.

Kıtal, dövüşmek mukâtele, muhârebe. Bu muhârebe, mukâtele iki nevidir.

Kıtâlâni. "İki çeşit muhârebe olur." Kıtâlü'l-müşrikîne. "Birisi dinsizler, imansızlar, müşrikler, kâfirler." [Hattâ yü'minû.] "Bunlarla muhârebe yapılır, bunlar ta imana gelinceye kadar."

Bunlar dine, imana, İslâm'a girinceye kadar bunlarla dövüşmek, muhârebe etmek kıtal tâbir olunuyor, mü'minlerin vazifesi sayılmış.

Hattâ yü'minû ev yü'tu'l-cizyete. "Yahut muhârebe edemeyecek duruma gelirler, derler ki, 'Biz size ne istiyorsanız verelim. Bizi kendi halimize bırakın.'"

O zaman onlar da derlermiş ki, "Şu kadar para vereceksiniz bize, biz de sizi serbest bırakacağız." Bizim idaremiz altında ona, o kurtuluşlarına mukabil verdikleri vergiye cizye deniyor, vergi değil de cizye. Bunu, bu teslimiyeti yapıncaya kadar muhârebe etmek, edilmeye, kıtal etmeye, mü'minler vazifelendirilmiş. Hattâ yü'minû. "İman edinceye kadar uğraşacaksınız." diyor. Ya iman edecek yahut para vermek suretiyle kendisini kurtaracak. An yedin ve hüm sâğırûne. "Yani kendi rızasıyla."

İkincisi bir muhârebe daha: Kıtâlü'l-fieti'l-bâğıyeti.

Memleketler içerisinde daima eşkiyalar türer, her zaman olagelen şeylerdir. İşte buna bâğıye diyorlar ki gerek hükümete karşı isyan suretiyle olsun, gerek eşkiyalık suretiyle, yol kesme suretiyle olsun [farketmez,] hududu tecavüz etmiş, azgınlık yapmış, halka zulüm yapıyor, tecavüz ediyor. Bunları da mesela bunlarla dövüşmek de o müşriklerle dövüşmek gibidir. Müşrikleri nasıl imana getirmek için dövüşülüyorsa bu bâğıyeleri de yola getirmek için bunlarla dövüşülür.

Nitekim Hazreti Ali Efendimiz Hazreti Muaviye ile dövüştü. Çünkü Hazreti Muaviye o sırada bâğıye idi. Hilafet Hazreti Ali'de olduğu halde ona karşı isyan etti, itiraz etti, itaat etmedi. O zaman ona asker gönderilip muhârebe edildi. Demek ki bu câiz.

Ama o da müslüman ya?

O da müslüman, gâvur değil ama o bâği müslüman.

Müslüman ama hududu tecavüz etmiş, teslim olmuyor. Haddi tecavüz ediyor, hıyanetlikler yapıyor, zulümler yapıyor, yolda alıkoyuyor, eşkiyalık yapıyor, halka eziyetler yapıyor. Bunları da yola getirmek için bu bâğîlerle de muhârebe etmek, cihat etmek yine müslümanların borcu oluyor.

Hatta bir muhârebe oldu tabii iki taraftan da birçok şehitler verildi. Hazreti Ali Efendimiz dedi ki, bak; "Kardeşleriniz. Bağyeden kardeşlerinizi" dedi. Ölen, bağyeden [kardeşleriniz], yani ölmeleriyle gâvur olmadılar onlar. Hazreti Ali Efendimiz'e karşı gelmeleriyle de gâvur olmadılar. O iki tarafın içtihadıyla yaptıkları bir muhârebe idi. "Kardeşlerinizi" dedi. Demek ki imanlı olaraktan kabahat etmeleriyle kardeşlikten çıkmıyorlar.

"Kardeşlerinizi defnedin." dedi.

Onun için bu bâğîlerle de her zaman muhârebe etmek vazifemizdir.

Bu da müslüman kardeşimiz, nasıl vuralım ya canım, olur mu?

Evet olur. Çünkü hakkı, hududu tecavüz etmiş eşkiyâ. Bırakırsan memleketi daima rahatsız ederler. Onları böyle memleketin, halkın huzurunu bozmamaları için onları ıslah yolunda onlarla da dövüşmek lazımdır.

Hattâ tefîe ilâ emrillahi. "Ta onlar Allah'ın emrine teslim oluncaya kadar."

Şimdi şurası mihrap. Mihrap, bu üçüncü [kıtal çeşidi]. Mihrap da "dövüş yeri, muhârebe meydanı. Burası muhârebe yeri" demek. Çünkü bu muhârebe meydanı, burada görünmeyen bir düşmanla muhârebe var. Bunlar görünen düşman. Görünen düşman, dinsiz veyahut zalim, bâği, eşkiyâ. Bunlar görünüyor fakat bu mihrap denilen dövüş yerindeki düşman gözle görülmez elle de tutulmaz. Binâenaleyh bunun muhârebesi elbette ki karşındaki şahsın muhârebesinden daha zor. Çünkü göremiyorsun, tutamazsın, ele avuca gelmez. Binâenaleyh onunla uğraşmak diğer düşmanlarla uğraşmaktan daha zordur. Burada [silah] en kuvvetli [silah] olan ilim olacak. Ancak bu muhârebeyi, mihraplardaki olan muhârebeyi, zaferi cahillikle elde etmenin imkânı yok. Buradaki zafer ancak ilmin mahsulü olur.

Şimdi bir de Kâbe'miz var bizim, elhamdülillah. Oraya hacılarımız daima gidiyor. Bu mihraplar da hep bu Kâbe'ye döndürülmüştür. Bu mihrapların dönüş yerleri toplanır böyle dünyanın her tarafından bir noktaya, merkez noktası, oraya Kâbe diyorlar. Mekke-i Mükerreme, Kâbe'nin olduğu yer. Hacılarımız da hep oraya gider. Senede [ömürde] bir kere gitmek de her mü'minin boynuna farz-ı ayındır.

Fakat bilirsiniz ki dövüşme denilen, muhârebe denilen şey usta askerle olur. Acemi askerle dövüş olmaz. Acemi askeri cepheye, muhârebeye dövüşe sokarsan yenilir. Çünkü düşman görmemiş, ateş görmemiş, top görmemiş. Korku gelir içerisine, şaşırır, yapacağı hareketleri yapamaz filan. Onun için usta olmak lazım muhârebede ki korkmasın.

Mesela 30 yaşındaki delikanlıyla 18 yaşındaki delikanlının dövüşü bir olur mu?

Öteki görmüş geçirmiş her şeyi biliyor filan, düşmanın önünden kolaylıkla kurtulur, düşmanı da kaçırır, korkutur. Fakat 18 yaşındaki çocuk top seslerini duyunca ödü kopar, korkar, beceremez bir iş.

Onun için şimdi bu mihraplara müslümanların beş defa gelişleri o dövüşe alışma oluyor. Mütemadiyen. Bugün dövülürsün ama ertesi gün de dövülmemek için çalışırsın. Daha ertesi gün kendine daha bir tertip verirsin, düşmanın hareketlerine göre kendine bir hareket almaya çalışırsın. Bunun en güzeli de Mekke'de oluyor işte. Mekke'de bütün müslümanlar toplanıyor, şeytan da orada, orası şimdi bir muhârebe meydanı, büyük muhârebe.

Hani ne diyorlar, büyük muhârebe meydanı diyorlar ya, büyük muhârebe, ne diyorlar onun adına?

Meydan muhârebesi diyorlar. Meydan muhârebesi orası şimdi, kolay bir şey değil. Bütün müslümanlar oraya toplanmış, şeytan da orada şimdi. Gidiyoruz taşlıyoruz ama taşları da boşa atıyoruz zannedersem, yine bizi yeniyor o.

İnşallah Cenâb-ı Hakk'ın inayetiyle bir daha da biz onları yenmiş oluruz.

Onun için tekrar tekrar [hacca] gidenlere darılma!

Dövüşe harbe tekrar tekrar gidenlere; "Sen evvelki muhârebede vardın şimdi ne gidiyorsun?" der misin ona?

Herif alışmış muhârebe etmeye, cengâver adam, şecaati de var, korkmuyor, her harbe atılıyor.

Der misin ona ki sen geçen harpte vardın bu harbe niçin giriyorsun?

Demez. Kimse demez. Aferin maşallah da derler. Babayiğit adam! Korkmuyor, Allah için gidiyor.

Binâenaleyh hacca da böyle tekrar tekrar gidenlere sen bir maşaallah daha de. Bir maşaallah daha de, çünkü oraya gitmekle hemen zevk sefa yeri değil orası. Bir çok meşakkati mihneti de var. Avrupadaki gezişe benzemez. Hele yazın sıcaklarda görsen, orası adama hani, "Anasından emdiği süt de burnundan gelir." dedikleri gibi o sıcakların altında o vazifeyi yapmakta kolay bir şey değildir. Şimdi de soğuk, başka.

Onun için, "Kıtal iki." dedi burada Efendimiz ama hadd-i zâtında üç oldu; birisi de nefs ile uğraşmak ve dövüşmek. Nefs ile dövüşmek için şuraya yöneliyoruz, oradan Allahu Teâlâ'dan yardım istemek için;

"Yâ Rabbi! Sen bu şeytanı bize musallat ettin, beni kandırmaya çalışıyor. Beni günahlara sokmaya çalışıyor, birçok fenalıklar içime atıyor. Ben bunun hakkından gelemem ki! Elinden tutacak bir şeyim yok. Tamam. Binâenaleyh sen bana yardım edersen, beni muhafaza edersen, beni korursan, ben bunun elinden kurtulabilirim. Yok sen beni bana bırakırsan ben kendi başıma bunun hakkından gelemem!" diyerekten burada yardım isteme yeri geliyor, iyyâke na'büdü ve iyyâke neste'în ile bunu Cenâb-ı Hakk'a günde beş defa ikrar ediyoruz.

Bu bizim gibi insanlar, bir görünüş şeklimiz var buna ceset diyoruz. Bu cesedi biliyoruz ki topraktan yaratılmıştır ve nihayet toprağın içine götürüp teslim ediyoruz bu cesedi. Bu ceset, toprağa teslim ettikten sonra mâlum hepiniz biliyorsunuz ki az bir zaman sonra o toprağa inkılâp edip eriyip gidiyor, ne kemiği kalıyor ne derisi kalıyor, hepsi çürüyüp gidiyor.

Binâenaleyh bu bedenin içerisinde bir kıymetli cevher var, bu kıymetli cevheri bu beden taşıyor. Bu bedenin kıymeti o cevheri taşıdığından nâşidir. O cevheri taşıyan bu beden nasılsa toprağa gidiyor ama o cevher gitmiyor. Cevher toprağa inkılâp etmez. Cevher cevherdir. O cevheri taşıdığı için bu beden kıymetlidir ama iş etinde, kemiğinde değil içindeki cevherdedir. Onun cevherine gönül diyorlar, kalp diyorlar, akıl diyorlar, ruh diyorlar, akl-ı evvel diyorlar... 30 tane kadar ad sayıyorlar.

Binâenaleyh insanın insanlığı orada. Şimdi o kalp merkezdir. Kâbe nasıl merkezse gönül de insanda bir merkezdir ki insanın iradesi, işi, hareketi, oradan idare olunur. Gönlün iyiyse iyi işler senden zuhur eder, gönlün kötüyse senden kötü işler zuhur eder. Binâenaleyh düşmanla kıtal etmek, dövüşmek, onu imana getirinceye kadar uğraşmak nasıl borcumuzsa, içimizdeki şeytanı da yola getirinceye kadar, nefsi de yola getirinceye kadar nefsiyle uğraşmak da farz-ı ayındır. Nasıl ki düşmanla dövüşmek farz-ı ayın değil. Düşmanla uğraşmak farz-ı kifâyedir.

Hepimiz muhârebeye gider miyiz?

Ancak gençleri toplarlar muhârebeye götürmeye. İhtiyarlar işe yaramaz, çocuklar da işe yaramaz. Ancak iş görebilecek yaşlı olanları, onları harbe götürürler. Bizim için farz değil artık.

Niçin?

Biz yaşlı insanlar o harpleri şey yapacak kudrette değiliz. Genç çocuklar da 15-18 yaşındaki çocuklar da kezâlik böyle, onların da güçleri yetmez, onlara da farz değil.

Şu halde farz olan [nedir?]

[Farz olan,] nefsiyle mücadele herkese farz-ı ayındır.

Namaz nasıl farz-ı ayınsa nefsiyle mücadele etmek her mü'mine de farz-ı ayındır. Çünkü o mücadeleyi yapmadıkça senin içinde saklanan cevheri sen bilemezsin ve bulamazsın. Asıl sen, senin senliğin, benim benliğim o cevher ile. O cevher gönül cevheridir, hiç haberimiz yok ondan! Bütün gayemiz, bedenimizi beslemek, karnımızı doyurmak ve dünya saadetlerini temin etmek için çalışmak. Bunlar hayvânî noktayı nazarından her mahlûkun hakkıdır. Her mahlûk! Halbuki biz insan olmakla diğer mahlûklardan ayrıyız. Biz ekmel-i mahlukât; bütün mahlukâtın en iyisi, en âlâsı, en üstünü biziz.

[En üstün mahlûk] biz olduğumuz halde onlarla müsâvi olursak kıymetimiz kalır mı?

Hiç kıymetimiz kalmaz. Onun için bu düşmanlarla muhârebe neyse nefsiyle de muhârebe edip insan kendi benliğini bilmesi [için şu soruları sorması lazım;]

Ben niçin yaratılmışım?

Kimin kuluyum ve ben neyim?

Bu yerin göğün, bu mevcudâtın sahibi kim?

Nereden olmuş bunlar?

Tabiat kanunlarına uydur da uydur, bakalım altından çıkabilir misin?

Tabiat kanunlarıyla bu iş hiçbir zaman hallolmaz. "Bu işin sahibi Hazreti Allah'tır" demedikçe kurtulamazsın dünyadan. Bu mevcudâtın sahibi Hazreti Allah olunca o Allah ne büyük Allah olduğunu şu semâvâtına bir bak, bir de yeryüzündeki mahlûklarına bak. O'nun ne büyük kudret sahibi olduğunu idrakin nispetinde anlarsın.

Binâenaleyh insana lazım olan ancak bu marifetullahtır. İnsan bu dünyaya bu marifetullahı keşfetmek için gelmiştir, bu gözü de Allah onun için vermiştir. Bu gözü vermiş şu kâinatı görsün, bu kâinatı kimin yaptığını anlasın [diye]. Çünkü bu göz görünce bir iz görür. Bu gördüğü izden araba mı geçmiş, otomobil mi geçmiş, hayvan mı geçmiş, insan mı geçmiş, insan izi görünce anlayabiliyor. İzi görünce bu insan ayağının izi, bu hayvan ayağının izi, bu arabanın izi, bu otomobilin izi, bu taksinin izi diye hüküm verebiliyor. Bu hükmü verebilen insan şu kâinatı gördüğü vakitte de bakacak ki ayı, yıldızı, bütün ecrâm-ı semâviyesi, araziyyesi içinden çıkılmaz bir âlem; "Bunun sahibi mutlaka olacak!" [diyecek.]

Kim?

Allah!

Bu Allahu Teâlâ'yı bilmek kolay da bir şey değildir ha. Bu dünyada bu kadar insan var herkes bir çeşit mezhebe takılmıştır. Şimdi az sonra gelecek bir ders ki, Allah'ı bilmenin, Ehli Sünnet denilen şu İslâm akîdesi var ya. İmam Âzam ve İmam Şafiî'nin iki mezhebi var, birisi bizim imamımız birisi şafiîlerdeki imam: Maturîdî ile Eş'ârî mezhebi dediklerimiz. Bu iki mezhebin dışında olan mezheplerin hepsi bâtıldır. Halbuki bugün insanlar birçok akıllarına güveniyorlar. O akıllarıyla Allah'ı bulmanın imkânı yok. Allahu Teâlâ ancak Allahu Teâlâ'nın kitabında [nasıl tarif edildiyse], Cenâb-ı Peygamber ne şekilde tarif buyurduysa Allah o şekildedir, öyledir. Onun gayrısında akıllar onu alamaz, tartamaz da.

Onun için biz her beş vakitte muhârebe meydanı olan mihraba çıkarız arkamıza da cemaat saf olur. Saf olması, düşman karşısında, muhârebe meydanında nasıl saf saf duruyor askerler, onun gibi saf saf dururlar. Çünkü muhârebe var, boşluk bırakırsan oradan düşman içeriye atlar arkayı çevirir. O boşluğu bırakmayacaksın. Burada da şeytan atlayıp arkayı çeviriyor. Onun için şeytanın hakkından gelmek için mutlaka Allahu Teâlâ'ya sığınmak ve ilticadan başka çaremiz yoktur.

Bak şimdi!

el-Katlü fi sebîlillahi. "Allah için muhârebeye girdik, derken şehit olduk." Yükeffiru'z-zünûbe küllehâ. "Bütün günahlar silinir." İlle'l-emânate. "Yalnız emanet affolmaz."

Emanet. Sana birisi bir emanet vermiş, bu emanet senin elindeyken şehit de olmuşsun. Günahların affoluyor fakat bu emanet senin üzerinde duruyor.

Ve'l-emânetü.

Emanet nelerdir, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şimdi emaneti bizlere izah ediyor.

Emanet nelerdir?

Biz emanet diyerekten; ben bir saatim var size verdim şunu muhafaza edin, birazdan gelir alırım dedim. Gelemedim kaldı sizde. Siz bu saati beni bulamazsanız benim mirasçılarımı bulup onu vermek mecburiyetindesiniz ki o emanet sizin elinizden sahibine geçmiş olsun. Biz emanet bunu zannediyoruz; para, vesaire, ne gibi şeylerse.

Ve'l-emânetü tekûnü fi's-salâti. "Namaz bize emanettir."

Namaz bize emanettir. Şimdi günahlar dökülüyor, affoluyor ama emanet [aff]olmaz dedi. O emanetin içerisindedir essalât, namaz da bize emanettir.

Esteîzübillah.

İnnâ aradne'l-emânete ale'l-semâvâti ve'l-ardı ve'l-cibâle fe-ebeyne en yahmilnehâ ve eşfakne minhâ ve hamelehe'l-insânü.

İnsan bu emaneti aldı. Bu emanet, müfessirler nelerdir nelerdir diye incelemişler. Ooo, altından çıkılmayacak kadar çok manâlarla [dolu]; namaz onun içerisinde, oruç onun içerisinde, doğruluk onun içerisinde, sadakat onun içerisinde, hep iyilikler [onun içerisinde...] İşte burada birisi de;

Ve'l-emânetü. "Emanet." Fi's-salâhti. "Namazdadır. Namaz emanettir sana."

Nasıl?

Allahu Teâlâ nasıl emrettiyse o şekilde kılmak üzere. Keyfine göre değil. Namaz dinde Allah'ın emri nasılsa, Peygamber nasıl onu bize gösterdi, talim ettiyse o şekilde kılacağız. Yoksa iki kılarsın, dört kılarsın, sekiz kılarsın, on kılarsın hiçbirisi makbul değil. Gösterilen neyse öyle kılacaksın.

Ve'l-emânetü. "Gene bir emanet. Fi's-savm. "Oruç."

Oruç da bize emanet.

Ve'l-emânetü fi'l-hadîsi. "Konuşmalar, o da emanet."

Nasıl?

Doğru konuşacak. Yalan konuşursa emanete hıyanetlik etmiş olacak.

Onun en kısası olaraktan Kur'an bize emanettir. Kur'an bize emanet, Kur'an'ın içerisinde Cenâb-ı Hak neleri dediyse [hepsi emanet.] Hadisler de bize emanet. Peygamber de neler söylediyse bu emanetlere riayet edebilirsen bahtiyarsın. Edemediğin takdirde günahların affolur bunlar sırtında kalır. Yani şehit olmakla bunlardan kurtulamıyorsun.

Ve eşeddü zâlike. "Bunların en şiddetlisi." el-Vedâyi'. "Vedîalar, verilen emanet şeyler."

Mal, mülk, hayvan, vesaire vedîa olaraktan [verilen şeyler]. Bunları da sahiplerine vermekle insanlar daima mükelleftirler.

Bunun için diyor ki;

el-Katlü fî sebîlillahi yükeffiru küllü hatîetin ille'd-deyni. "Muhârebede şehit olmak her günahı döker ama borç kalır."

Yukardaki hadiste savm, salat dedi ya, bunlar hukûkullaha ait olan şeyler. Burada da hukûku'n-nâstan ibaret olan borç.

"Ahmet bey bana bu akşam beş bin lira ver bonomu ödeyim, şunu mu yapayım, üç gün sonra sana veririm." [diyorsun.]

Akşam Azrail aleyhisselam geliyor; diyebiliyor musun ki, "Dur, ben şu borcu ödeyeyim de ondan sonra gel?"

Diyemiyorsun.

Bakıyorsun ki bir kaza olmuş, Ahmet gitmiş.

E bu borç?

[Evladı bu sefer;] "Babam. Ne bileyim, babamın sana hakikaten borcu var mıydı, yok muydu [ben bilmiyorum.] Olsa da zaten bizim bunu ödeyecek halimiz yok, bak bize de para lazım. Eh Allah bize verirse bizde sana öderiz, veririz." diyor, der en insaflısı da.

Bakarsın o da yok. O adam o borçla âhirete gider, ondan sonra Cenâb-ı Hakk'a hesabını nasıl verir bilmem.

Onun için borçtan çok sakınmak lazım. Çünkü biz emanetiz, zaten kendimiz emanetiz.

Bilmiyoruz ki bu can ne zaman bizden alınacak?

Bunu nasıl oluyor da sen bir sene, iki sene, üç sene, dört sene kendini şey yapıyorsun [borçlandırıyorsun;] "Şu binayı bana ver, ben sana ayda şu kadar [şu kadar] dört sene sonra ödeyeyim bunu." [diyorsun.]

Sen dört sene demek senetlisin ha?

Allah sana selamet versin bana da selamet versin.

Bunlara, ne uzun emel derler buna!

Onun arkasından ne kavgalar ne kıyametler kopar tabiatiyle.

Birisi şehit olunca iki hak var: Birisi Allahu Teâlâ'nın kendi hakkı, birisi de kullarının hakkı. Cenâb-ı Hak şehit olanın kendisine ait olan hakları bırakıyor ama kullara olan hak bâki kalıyor. Ancak onları kulların ya bağışlaması, ya affetmesiyle, yahut ödemesiyle olacak.

Onun için Cenâb-ı Peygamber cenaze namazına geldiği vakitte, "Bunun borcu var mıydı?" diye sorardı. Hepiniz biliyorsunuz.

Borcu var derlerse; "Mirasçılarından borcunu tekeffül eden var mı? derdi.

Çıkarsa, "Ben ödeyeceğim yâ Resûlallah!" dediler mi, Allahuekber deyip namazı kıldırırdı. Eğer borcunu kimse tekeffül edemiyorsa, mirasçılarında filan ödeyecek bir şey yoksa, "Siz kıldırın kardeşlerinizin namazını." derdi, çekilirdi kendi kenara.

Ne kadar ince bir şeydir bu!

Onun için bu hırsa dayanıyor. İnsan aç kalır Allah esirgeye. Bir komşudan bir şey ister, birisinden bir zaruret dolayısıyla bir şey ister. E ölse de Cenâb-ı Hak bu borcu öder. Çünkü zaruret olaraktan onu aldı. Akşama aç, onu yemese ölecek. O zaruretten dolayı olan borcundan dolayı da öldü. Ama o Allahu Teâlâ'nın meşiyetindedir, Cenâb-ı Hak affeder onu.

Ama öteki öyle değil. Hırs! 100 bin lirası var daha istiyor ki 500 bin lirası olsun. Ötekinden berikinden de bir şeyler alıyor, ödeyemiyor da sonra. Onun hali çok haraptır.

Bundan dolayı mümkün mertebe kimseye yük olmadan kendi kazancıyla geçinebilmenin yolunu bulmak lazım. Hem ağırlık olma, yük olma âleme. Çünkü herkesin malı da kendisine göre kıymetlidir.

Sen onun malını alıp da yiyeceksin de rahat mı edeceksin?

el-Kâssu. Kâs diye vâizlere diyorlar. Kıssa nakleden, kâs.

el-Kâssu yentezıru'l-lâneti. "Vâizler Allahu Teâlâ'nın lanetini beklerler."

Canım nasıl olur, bir insan vaaz etsin de arkasında da lânet beklesin?!

Bak [bu] iki cihet[ten oluyor];

Li-ennehû ye'ızu'n-nâse ve lâ yette'ızu. "Âleme veriyor nasihatı ama kendisi ondan nasihat almıyor."

Âleme veriyor nasihati, güzel güzel söylüyor fakat kendisi söyledikleriyle âmil olmadığı için Allahu Teâlâ'nın lânetine uğruyor o adam. Bir.

İkincisi, yezîdü ve yenkusu fî kıssatihî. "Söyleyeceği sözlerde ilave yapıyor veyahut eksik yapıyor."

Allahu celle ve alâ'nın kelamına da Peygamber Efendimiz'in mübarek sözlerine de ne ilave olunur ne de eksik yapılır. Aynen hâli vakayı nakletmek lazım. Bu iki cihetteki olan kusurlarından dolayı bunların hâli haraptır. Vaaz etmek kolay değil.

Ve'l-müstemi'u yentezıru'r-rahmete. "Vâiz laneti bekliyor, dinleyen de rahmeti ilahiyeye müstehak oluyor."

Dinleyen [rahmeti ilahiyeye müstehak oluyor] çünkü [vâiz] hak söylüyor, doğru söylüyor dinleyenler istifade ediyor. Ama kendisi dediğiyle amel edemediğinden dolayı lânete müstehak oluyor Allah esirgesin.

Ve't-tâciru. "Tüccar alışveriş ediyor." Yentezıru'r-rızka. "O Allah'ın vereceği rızkı bekler."

Alır satar, o alıp satışında Allahu Teâlâ ona ne taksim edip kazanç kısmet ettiyse, o kazancını ele geçirir.

Ve'l-muhtekiru. "Biri de var ki tüccar ama saklıyor aldığını, pahaya çıksın da öyle piyasaya çıkarayım diyor."

Pahaya çıksın o zaman çıkarayım çok kazanayım diyor. Dün birisi söyledi de çok acı. Bir tüccar bir düğünde yalnız içki parası olaraktan kaç yüz bin lira ödemiş. Tabii bunlar da gazetelere düşmüş, hepsinin de kulağına gitmiş. E bu helalden kazanılan para böyle haramlara gitmez. Demek ki bu kazanılırken de ihtikârla kazanılmış. İhtikârla kazanılmış, ihtikârla kazanılıyor tabii. İhtikârla kazanıyorsun ama mü'minlerin, müslümanların ve insanların da ıstırabına vesile oluyorsun. Yok, arıyor adam. Gaz arıyorsun yok, yağ arıyorsun yok, et arıyorsun yok, ekmek arıyorsun yok.

Neden?

Diyor ki, "Zam yapılsın da öyle satayım. Biraz daha artsın biraz daha fazla kazanayım."

Bunları yapmak suretiyle kazananlar;

Yentezırulla'nete. "Ötekine rızık veriliyor, buna da lânete müstehak oluyor."

Yani lâneti beklesin.

Ve'n-nâhiyatü. "Nâyiha, bu da cenazelerde, ölüler öldüğü vakitte ölü evdeki kalanlarla akraba u taalukatın toplanıp da orada vâveylâ ederekten kıyametler kopararaktan ağlamaları, sızlamaları."

Ah şöyleydi de, ah böyleydi de. İşte genç idi de, şöyle idi de, böyle idi de diye ağlarlar, feryâd ü figân koparırlar. Bu ağlayanlar kadın olsun, erkek olsun kimler toplandı da bu ağlamaya iştirak ederlerse onları da lânete müstehak oluırlar.

Aleyhinne. "O toplanan ekseriyetle kadınlardır." La'netullahi ve'l-melâiketi ve'n-nâsi ecmaîn.

Çünkü Allahu Teâlâ'nın takdirine razı olmuyor. Hayata gelirken gülüyorduk seviniyorduk, "Oh Allah bize evlat verdi!" diyorduk. E bugün de aldı.

Alması dolayısıyla âhirete giderken ne bu feryâd ü figân?

Ama insan acır!

Acırsın ama gözünden yaş akar da bağırıp çağırmazsın tabii. Bağırıp çağırmak yasak olan o. Bağırıp çağırmak, onun iyiliklerini, şunları bunları kaside hâline getirip de söylemeler ki zorla. Bu acemlerin yaptıkları gibi zorlan ağlatırlar adamı. Onların böyle ağlatmak için okuyucuları var, güzel güzel mersiyeler okurlar. O mersiyelerin arkasından hööö diyerekten başlar yalancıktan ağlamaya. Herkes de ağlarken sen de ağlamaya mecbur olursun onlara bakarken. Bunlar lânete [uğruyor.] Bak Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bunlara karşı lânet diyor.

Hem de lânet, la'netullahi ve'l-melâiketi ve'n-nâsi ecmaîn. "Hem Allah'ın, hem meleklerin, hem bütün insanların lâneti bu gibi insanlara olsun ki takdir-i ilâhîye razı değiller, değildirler de ortalığı feryâd ü figâna boğuyorlar."

Onun için bunlara, çoluk çocuğa daima nasihat etmek, vasiyet etmek de evde hepimizin vazifesidir.

"Evladım, sakın ha! Bak bir emri hak vâsıl olursa öyle deliliğe lüzum yok. Hepimiz Allah'ın kullarıyız. Hepimiz buradan gideceğiz âhirete. Binâenaleyh sizin vazifeniz bizim için ağlayıp, feryat edip kıyamet koparmak değil. Okursunuz ruhumuza, hayırlar yaparsınız ruhumuza. Güzelce cenazemizi tertemiz kaldırırsınız. Sizin vazifeniz bunlardır ha!" filan diyerekten iki de bir de onların kulaklarını doldurmak lazım. Tabii onlar genç, bilmezler. Kulakları da böyle doldurulmazsa elbette feryâd ü figân ederler.

e-Kâidü ale's-salâti ke'l-kâniti...

Namaza erkenden gelmiş oturuyor, namaz kılmıyor, "Gelsin de namazı kılayım." diyerekten namaz vaktini bekliyor.

"Bu kâid, oturucu namazı beklemek için oturan insanlar." Ke'l-kâniti. "Uzun sûreleri okuyarak namaz kılan insan gibidir."

İster gece ister gündüz ama çok uzun sûreler okumak suretiyle ayakta namaz kılıyor. Bu nasıl sevap alırsa bu oturan insan da, namazı beklemek için oturan insan da aynı sevabı alır.

Ve yüktebü mine'l-nusallîne min hîni yahrucu min beytihî hattâ yerci'a ilâ beytihî. "Evinden çıkıp ta evine dönünceye kadar namaz için ne kadar zaman oturduysa camisinde, o kadar zaman hep namazdaymış gibi sevap yazılır ona."

Şimdi bunu da dinleyin bakalım da Allah ne gösterecek.

el-Kaderiyyetü...

Kaderiyye dediği gâvur değil, mezâhib-i İslâm, İslâm mezheplerinin içerisinde Kaderiyye denilen bir mezhep de var. Nitekim Mûtezile, Hâriciye dedikleri gibi bir de Kaderiyye denilen bir mezhep daha var.

Neden bunlara Kaderiyye demişler?

Bunlara Kaderiyye dedikleri, bunlar diyorlar ki, "Kader denilen şey yoktur." Kaderi inkâr ediyor; "Kader insanın elindedir; insan isterse iyilik yapar isterse kötülük yapar." diyor.

Bizim itikâdımızda; âmentü billâhi ve melâiketihî ve kütübihî ve rusulihî ve'l-yevmi'l-âhiri ve bi'l-kaderi hayrihî ve şerrihî minellahi. Biz, "Kaderde hayır ve şer Allah'tandır." deriz. Bu diyor ki, "Kul kendisinin hâlıkıdır. Yapacağı işleri kul kendisi yapar." Allah'ın elinden alıyor işi.

Biz o zaman çocuklukta okurken, bu dersi okurken bunların birisine, bir grubuna rast geldik. Bize de öğrettiydiler ki;

"Sen kendi şeyinin hâlıkıysan ağzını kapamadan "be" de bakalım. Madem hâlıkısın sen, ağzını yummadan "be" harfini çıkar, "mim" harfini çıkar ama ağzını yumma. Madem ki yapacağın işin hâlıkısın, yap bakalım bu işi?"

Haaa, insan demek ne kadar âciz. "Be" demek için mutlaka dudakları kapamak lazım. Bu da senin elinde değil işte. Hâlıkı olsan kapamadan diyebilirsin. Demek ki hâlık değilsin mahlûksun.

"Şimdi bu Kaderiyye denilen bu mezhep sahipleri." Mecûsü hâzihi'l-ümmeti. "Bu ümmetin mecûsileridir."

Mecûsi ateşe tapan putperestler. Mecûsiye neden teşbih ediyor. Mecûsi diyor ki, "Allah ikidir; birisi zulmet birisi nurdan ibaret. Nurun Allah'ı ayrı zulmetin Allah'ı ayrı, hayrın Allah'ı ayrı şerrin Allah'ı da ayrı." diyor mezhepleri. Bizim de eskiden heykellerde gördüğümüz, birçok heykelleri seyretmişsinizdir; işte bu hayır ilâhesi bu şer ilâhesi diyerekten de ad takmışlar. Put, taşlardan yapmışlar bir şeyler, ha onlara hayır Allah'ı, şer Allah'ı diyerekten de ad takmışlar. Kendi elleriyle kendilerinin yaptıkları şeyler. Ama bu içeriye kadar, insanların içine kadar geçmiş. Şimdi o da [Kaderiyye de] diyor ki, "Hayır, hayrı da ben yaparım şerri de ben yaparım. Hayır da benim elimde şer de benim elimde."

Biz de kayıyoruz ya söz sırasında, biz de diyoruz ya bunu. "Adam istersen hayır yaparsın dersin istersen de şer yaparsın." dersin. Biz de kendiliğimizden Kaderiyye mezhebinin içerisine kendimizi sokuyoruz.

Hayır şer Allah'tandır. Hayır şer Allah'tandır, buraya çok dikkat etmek ister, çok da incedir bu. Eğer hayır şer insanların elinde olsa insanların hiçbirisi şerri işlemez. Şer işleyen insanlar pek azınlık kalır içeride. Herkes milyoner sahibi olmak, herkes rahat etmek, herkes şöyle olmak böyle olmak, küçük şeyler ister. Fakat kimse bunlara muvaffak olanı da yok. Ancak takdîr-i ilâhî kimlereyse onlara nasip oluyor.

Onun için şimdi bu Kaderiyye mezhebine sâlik olanlar, girenler, ki siz de sakın buna kaymayın. Konuşurken iyi dikkat edin. Kendi konuşmalarınızı bunların içerisine sokmayın. Sonra siz de bunlardan olursunuz.

Mecûsü hâzihi'l-ümmeti. "Bu ümmetin mecûsileridir bunlar."

Allahu Teâlâ'nın takdirini kaldırıyor kendi takdirini yerine koyuyor, diyor ki, "İnsan kendi ne yaparsa yapar." Halbuki işte bu Ehli Sünnet'ler bunları elemiş, elemiş, elemiş, elhamdülillah bizim Ehli Sünnet'in mezhebi, dört imam; İmam Âzam, İmam Şâfiî, Hanbelî, Mâlikî. Bu dört mezhebin sâlikleri Ehli Sünnet'tir, Ehli Sünnet itikâdı üzerindedirler. Bunların şeysi [inancı] doğrudur. Bunların gayrı olan mezheplerin hepsi bâtıldır ve şeyleri de [inançları da] tehlikelidir.

Bak ne diyor?

İn meridû. "Bu mezhebe sahip olan insanlar hasta oldular." Fe-lâ te'ûdûhüm. "Sakın gidip de onlara artık geçmiş olsun demeyin. Ziyaret etmeyin onları." Ve in mâtû. "Öldüler." Fe-lâ teşhedûhüm. "Cenazelerine de gitmeyin."

Allah kusurlarımızı affetsin.

Kim bilir biz ne kadar mecûsinin namazını kılıyoruz, ne kadar kaderiyye değil, kaderiyeler belki yıkanmışta bile olabilir onların yanında. Kim bilir o musalla taşlarına neler geliyor. Hattâ evvelki gün duydum çok korktum Allah muhafaza etsin. Kardeşlerimizden birisinin kardeşi, tanıdıklarımızdan birisinin kardeşi, "Ben İslâm değilim. Ben müslüman değilim. Ben Müslümanlıktan çıktım. Ben memleketten de çıkacağım." demiş. Yani İslâmiyet'i böyle dili ile şey yaparaktan "İslâm değilim" diye söyleyebiliyor. Bunu söyleyebilmek kaderîlikten daha aşağıdadır. İslâm'dan çıkmak mürtedliktir.

Şimdi mürted kimdir, gâvur kimdir?

Gâvur, gâvuru haksız yere kesemezsin. Gâvuru ancak muhârebede, muhârebe olurken kesmesi câiz. Muhârebenin gayrisinde gâvura elleşemezsin.

Memlekette bu kadar gâvur yaşıyor bizim, ne yapabiliyoruz?

Ne eskiden ne şimdi hiç bir şey yapabiliyor muyuz?

Hakkımız değil. O da Allah'ın kuludur.

Ama gâvurmuş.

İncil'ine uysun, Tevrat'ına uysun, neyine uyarsa uysun. Bize ait değil o. Ama böyle ben çıktım diyerekten İslâm'dan çıkan insanın katli vacib. Gâvuru öldüremezsin, gâvurun katli vacib değil. Gavurun katli vacib değil ama İslâm'dan dönenin katli vacib. Gâvurun yediğini, kestiğini; ermeni, rum, yahudi bu memlekette ne varsa kasabı keser sen de oradan etini alır güzelce yersin. O sana helaldir de, ama mürtedin kestiğini de yiyemezsin. Gâvurun kızını da alırsın; rum kızı, yahudi kızı hoşuna gider. Bağırır, "Ben sana varacağım!" der, "Ben de seni alacağım." dersin. Götürürsün, "Biz evleniyoruz!" dersin. O gâvur, sen de müslüman. Zararı yok. Ne kadar zaman birçok büyüklerimiz de almışlar gâvur kızlarını. Zararı yok. Ama mürtedin ne kızını alabilirsin ne ona kız verebilirsin. Bak aradaki kötülüğe bak şimdi. Kızını da alsan olmaz, kızını da versen olmaz.

Allah affetsin cümlemizin günahını.

Onun için;

el-Kaderiyyetü mecûsü hâzihi'l-ümmeti in meridû fe-lâ te'ûdûhüm ve in mâtû fe-lâ teşhedûhüm.

Ravâhu Ebû Dâvûd, Beyhakî, Hakim an İbn Ömer, ve İbnu'n-neccâr an Sehl radıyallahu anhümâ.

Bir tane daha okuyalım.

el-Kur'ânü. "Kur'ân-ı Azîmüşşân, kitabımız." Elfü elfi harfin. "Bir sürü huruftan ibarettir ki, o huruflar." Seb'atün ve ışrûne elfe harfin. "Yirmi yedi bin harf yahut daha ziyade."

Bu arada birşey. Yani Kur'an harfleri hep sayılıdır. Her sûrenin başında da, hele [Elmalılı] Hamdi Efendi'nin tefsirinde, "Bu Kur'an'da [sûrede] bu kadar âyet var bu kadar da harf var." der. Harfler bile sayılıdır Kur'an'da. Bir sûreye bir harf bile ziyade olmamıştır. Peygamber Efendimiz'in zamân-ı saadetlerindeki harfler ne kadarsa bugünkü Kur'an'ımızda da aynı o kadar harf vardır; ne bir tane ilave olmuştur ne bir tanesi de çıkarılmıştır. Harfleri böyle muntazamdır.

Fe-men karaehû. "Kim ki Kur'an'ı okuyor." Sâbiran muhtebisen." Ecrini istiyor Allah'tan, mükâfatını isteyerekten okuyor." Fe-lehû bi-külli harfin zevcetün min hûrin înin [mine'l-hûri'l-îni]. "Her okuduğu harf için Cenâb-ı Hak ona cennette bir hûrî verecek."

Hudutsuz bir nimet!..

el-Kur'ânü hüve'd-devâü. "Bütün şifa Kur'an'dadır."

Şifa Kur'an'dadır, Kur'an ile şifa bulmayan başka yerden şifa bulamaz. Kur'an'ın hülâsası Fâtiha-i Şerîf'tir. Fâtiha-i Şerîf'e bütün dertlere, bâhusus iç dertlerine devâdır. Ahlakî olan marazalara karşı, itikâdî olan marazalara karşı [devâdır].

Bir adam Hazreti Ömer'e hergün gelirmiş; "Açım, çıplağım, bana yardım et, bana para ver." diyerekten hazineden mal ister dururmuş, yani yardım ister dururmuş. Hazreti Ömer'in herhalde bir gün canı sıkılmış; "Yahu ne bu hergün sen gelip [yardım istiyorsun?] Kur'an'a çalış, Kur'an sana kâfi gelir. Git, gelip durma benim kapıma, kapıya!" demiş.

Adam kaybolmuş. Bir müddet sonra Hazreti Ömer aramış, demiş, "Yahu o hergün gelip de bizden bir şey isteyen bir adam vardı. Ne oldu o adam?"

Çağırmışlar, bulmuşlar, demişler; ["Ne yapıyorsun sen, görünmez oldun?]

"Allah'ın kitabı beni Hz. Ömer'in kapısına müracaattan kurtardı. Şimdi ben Rezzâk'tan istiyorum, senden değil. Sen, rızık yiyicisin sen. Rızık yiyici olduğun için beni kovdun. Fakat ben Rezzâk'a bu sefer yöneldim, Rezzâk bana veriyor her şeyi." demiş.

Niçin?

Kur'an sebebiyle.

Onun için Kur'an'ın bereketi nâmütenâhîdir. Bütün dünyanın bereketleri biter Kur'an'ın bereketi bitmez. Onun için Kur'an bütün dertlere devâdır, bütün dertlere. Fakirliğe de devâdır, hastalıklara da devâdır, dertlere de devâdır, dünyaya da devâdır, âhirete de devâdır. Dünya da Kur'an'ın üzerinde âhiret de...

el-Kur'ânü şâfi'un. "Kur'an bir kitaptır ama Cenâb-ı Hak o kitabın kendisine bir şefaat hakkı vermiş."

O Kur'an'a bir şefaat hakkı vermiş, yarın rûz u kıyâmette; Yâ Rab! Bu kulun senin kitabın ile âmil oldu. Okudu, geceleri namazlar kıldı, Kur'an'lar okudu, ben şahidim. Beşeriyet itibariyle kusurları da vardı tabii." [diyerekten o kulun] affını istiyor, şefaat ediyor, şâfî. Ama, şimdi herkes şefaat eder ama herkesin şefaati kabul olmaz. Şefaati kabul olunanların içersinde bir Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem var bir de Kur'ân-ı Azîmüşşân. Bu iki şefaati Cenâb-ı Allah reddetmiyor. Bunların şefaati müşeffa' diyor.

el-Müşeffa'. Kur'an şâfî, müşeffa'. "Şefaati de ind-i ilâhiyede makbuldür."

Kime şefaat ederse o kurtarıyor yakasını.

Ve mâhilün musaddakun. "Aynı zamanda, lehte de aleyhte de, iki taraf için de."

Lehte olanlara yani Kur'an'la âmil olanlara diyor ki, "Yâ Rabbi! Bunlar gece namazlarını kıldılar, Kur'an ile âmil oldular, Kur'an'ın yolunda yürüdüler. Affet kusurlarını."

Ötekisine de diyor ki, "Yâ Rab! Bu adam hiç bu kitap ile âmil olmadı, hiç okumadı, hiç yüzüne bakmadı bilakis Kur'an'ın dediklerinin tersini yaptı. Kur'an şunu dedi o aksini yaptı, Kur'an bunu dedi aksini yaptı. Namazını kılmadı, şunu yapmadı, bunu yapmadı."

Şikayetçi. Buna müdde-i umumî diyorlar ya, müdde-i umumî bu dava. Umumî diye musaddak. Bunun da davası kabul olunuyor. Davacı yani, davası da reddolunmuyor.

Men ce'alehû emâmehû. "Kim Kur'an'ı önüne alırsa."

Yani onunla âmil olursa, Kur'an'a hizmet ederse, Kur'an'ın dediklerini yaparsa tutarsa.

"Kur'an'ın dediklerini yaparsa tutarsa." Kâdehû ile'l-cenneti. "Kur'an onu doğru cennete çeker götürür."

Kur'an onu doğruca çeker cennete götürür!

Ve men ce'alehû halfe zahrihî. "Kur'an'ı arkasına bırakıyor."

Çocuklarına vasiyet ediyor; "Oğlum ben ölürsem bak, bu kadar namazım var, bu kadar orucum var, bunlar için bir devir yaptırırsınız. Ondan sonra benim bu kadar şuna buna borcum var onu da yaptırırsınız. Ben bu kadar namaz kılmadım, bu kadar da oruç tutmadım filan. Bunları işte ödersiniz, yaparsınız." [diyerekten] arkasına atıyor.

Çocuğun birisi [babasına çok iyi bir ders vermiş.] Babası çocuğuna böyle vasiyet etmiş de; "Oğlum ben öldükten sonra şuraya bir çeşme yaptırırsınız, işte şuraya da bir cami yaptırırsınız, şuraya bir medrese yaptırın. Şuraya bir mektep yaptırın." demiş.

Böyle vasiyetler etmiş çocuğuna. Namaz vakti gelmiş, çocuk feneri almış babasının önüne düşmüş camiye gidiyorlar. Çamura gelince, çocuk feneri önüne çekivermiş, babası kalmış arkada karanlıkta, çamura basmış.

"Ne yaptın oğlum, niçin böyle yaptın?" demiş.

"Baba!" demiş, "Sen yaptın ben yapmadım ki! Sen bu yapacağın şeyleri kendinden sonraya bırakıyorsun. İşte kendinden sonraya bırakılınca böyle olur bu! Yapacaksan kendin vaktinde yap da, sonra bize bırakacaksın bizi de vebalde bırakma bâri." demiş.

Onun için Kur'an ile âmil olabilirsen ne bahtiyarsın!

Aziz kardeş!

Sakın ha Kur'an'a sırtını çevirme. Arkanı çevirme. Kur'an Allah'ın kitabı. Allah ile dövüş olmaz. Allah ile mücadele olmaz. Allah'a karşı aksilik olmaz. Varlığı yapan o yahu! Seni yaratan da O, beni yaratan da O, bütün kâinatı da yaratan O. Bu yaratana karşı insanın ters gelmesi kadar şaşılacak bir şey yoktur. Zerre kadar aklı olan insan, "Yahu ben ne yapıyorum ya! Evet, bu haramdır." [der.] Haram olduğu halde bunu irtikâb ediyorsun ama nefsine aldanıyorsun. Tevbe et, bir daha yapmamaya çalış. Bir daha yapmamaya çalış!

Onun için.

el-Kur'ânü kelâmullahi azze ve celle...

Onun için Kur'an'ı okurken edep ile okumak, riâyetkâr olarak okumak ve muhakkak surette herkes Kur'ân-ı Azîmüşşân'ı okumayı öğrenmesi lazım. Her mü'min-i muvahhid, lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah diyen bir müslümanın muhakkak surette Kur'ân-ı Azîmüşşân'ı okumasını öğrenmesi boynunun borcudur.

Bilemiyorum canım, çocukluğumuz, gençliğimiz şöyle geçti. Şimdi de olmaz bundan sonra filan.

Bu olmaz bir şey. İnsan doğuşundan ölümüne kadar ilmi talep etmek mecburiyetindedir. Doğuştan ölüme kadar. Bugün öğrenemediysen şimdi fırsat elde öğrenebilirsin yine. Yirmi sekiz harfi bellemek zor bir şey değildir, 28 harf. Birer günde bellesen 28 gün eder yahu.

Yirmi sekiz günde 28 harfi insan belleyemez mi?

Bu 28 harfin çarpışması, biribiriyle bağlaşması da bir ay sürsün. İki ay içersinde, üç ay içersinde mükemmel surette insan Kur'ân-ı Azîmüşşân'ı okur. İsterse yani.

Onun için; el-Kur'ânü kelâmullahi azze ve celle.

Şimdi birçok bahtiyarlıklar var. En bugün sevdiğimiz altın. Sarı altınlara herkes bayılır. Haydi bugün onun kendisini kaldırdılar ama elimizdeki bankanın kağıtlarını da onun yerine de kullanıyoruz işte, onun yerine geçiyor. Bunun için mesela insan ne kadar zahmetler çekiyor yahu. Şu bankanotları çoğaltayım diyerekten ne kadar zahmetler çekiyor. O zahmetlerin eğer yüzde değil binde biri kadar zahmeti Kur'ân-ı Azîmüşşân'ı öğrenmeye hasretsek çoktan hafız oluruz. İki, ikinci;

Gayret edip de şu paraları toplayalım, şöyle bir servet sahibi olalım diyerekten uğraşıyoruz. Uğraşıyoruz ama [bazen muvaffak da olamıyoruz.] Haydi muvaffak da olduk, birkaç milyon paramız da var. Beş on milyon, belki milyardır de. Paramız var. İşte şurası da bizim burası da bizim, şu saray da bizim bu saray da bizim, bu vapurlar da bizim. Şu da bizim bu da bizim... Haydi şimdi ayı da satın alalım ay da bizim olsun!..

Ama gözünü yumduktan sonra hepsi bitiyor. [Hepsi] gözünü yumuncaya kadar. Göz yumuldu mu ayı da gitti güneşi de gitti, hepsi gitti. Ama Kelâmullah'ı ki belledin, bu Kelâmullah seninle beraber gidiyor. Bu Kelâmullah seninle beraber gidiyor! Altınların hesabı var;

"Nasıl kazandın, söyle bakalım? Niçin bunları böyle sakladın, söyle bakalım? Niçin ihtikâr yaptın, söyle bakalım? Niçin faize verdin, söyle bakalım? Niçin faiz aldın, söyle bakalım?"

Ooo... altından çıkılmaz dert.

Ama Kur'an'ını okumuşsun, bellemişsin, onunla gelmişsin, onunla gidiyorsun. Ne mutlu o bahtiyarlara! Onun için;

el-Kur'ânü kelâmullahi. Öğrenilecek bir şey varsa aziz kardeş Kelâmullah'tır. Çünkü mârifet-i ilâhiye Kelâmullah ile olur. Allah'ı bilmek [için] Kelâmullah vasıta arada. Kelâmullah'ı bilmeden Allah'ı bilmek mümkün değildir. İşte gâvurlar da bakıyor, "Canım işte bu mülkün sahibi var." diyorlar ama, "İsa'da onun oğlu." diyor.

Allah'ın oğlu olur mu?

Diyor işte, ne yapacan?

Sen öyle bir itikada sahip ol ki Kur'an'da Allah sana kendisini nasıl bildirdiyse sen öyle bilesin Allah'ı. Onun için Kur'an'ı bilmek mecburiyetindeyiz ki Allah'ı bilelim.

Marifetullah! Marifetullah kolaycacık olmaz ki!

Onun için her şeyde hasetlik vardır. İnsan yaratılırken haset olarak yaratılmıştır. Şimdi burada kim komşular biribirleriyle hep çekemezler biribirlerini. Esnaf esnaflıkta çekemez, hâfız hâfızları çekemez, hoca hocaları çekemez, vâiz vâizleri çekemez, müftü müftüyü çekemez... Çekemez, hep böyle birbirine grift olmuş.

Sebebi?

Ondaki mal onun elinde. Onun elinden çıkmadıkça benim elime girmez ki! Ondan çıksın da bana girsin, [bana] gelmek için işte hasetlik lazım;

"Müşteri giderken, 'Oraya gitme gel bana!' diyeceğim. Onun elinden müşterisini alacağım. Onun sattığı malı zemmedeceğim iyisi bende diyeceğim ki ben kazanayım."

Bu haset ve hırs dolayısıyla insanlar biribirine böyle girmiş bugün. Altından çıkılacak bir imkânı da yok. Yalnız Mârifet-i İlâhiye mertebesine ulaşan ulemada bu olmaz. Burada 100 tane hoca olsun, hepsi Mârifet-i İlâhiye'ye ulaşsın, hepsi bir köşede vaaz etsin; hepsi biribirinin elini öper, hepsi biribirine hürmet eder, hepsi biribirine saygı gösterir. Fakat bu mertebeye yetişemediyse, burada nâkıssa biribirlerinin aleyhinde başlarlar çekememezliğe, [hepsi] biribirlerinin aleyhinde...

Sebebi?

Noksanlık.

Şimdi bak şu semâvâta!

Hiç kimse darılır mı "Sen niye bakıyorsun bu semâvâta?" diyerekten?

Darılmaz. Çünkü geniş, herkese yeter. Baktığın kadar bak.

Mârifet-i İlâhiye'nin yanında sema sıfır, hiç kıymeti yok. Marifet-i İlâhiye o kadar geniş. Binâenaleyh Marifet-i İlâhiye'den alacağın lezzet, nasip ne kadar geniş olursa olsun, herkes gücü nispetinde alır.

Denizden su alırken, "Sen alma ben alacağım!" der misin yahu?

Sana da yeter bana da yeter. Deniz bu!

Marifet-i İlâhiye de öyle bir derya ki ucu bucu yok. Bu bizim denizlerin yine ucu bucu var, onun ucu bucu da yok. İşte o Marifet-i İlâhiye'ye seni ulaştıracak olan şey Kur'an'dır.

E Kur'an'ın biz manâsını da bilmiyoruz?

Öğren. Öğren!

İngilizceyi bilebiliyorsun değil mi?

Fransızcayı?

Onu da bilebiliyorsun.

Almancayı?

Daha küçük yaşından öğreniyorsun.

Onları öğrenebilirken senin kitabın olan, dininin kitabı olan Kur'an'ın, Elhamdülillah'ın ne demek olduğunu bilmemek olur mu hiç?

Demek sen tam dünya adamısın!

Allah kusurumuzu affetsin de, Kelâmullah'ın evvela kelimesini, lafzını öğrenelim. Sonra arkasında da manâlarını öğrenmeye gücümüz yettiği nispette çalışırız.

Onun için;

Fe'l-yücillü sâhibü'l-kur'âni rabbehû. Kur'ân-ı Azîmüşşân'a sahip olan insan rabbisine tâzim ü tekrîmi iyi yapsın."

Şimdi bu Müslümanlıkta bilinmesi çok iyi bir şey var ki, Allahu celle ve alâ her yerde kuluyla beraberdir. Yani nerede olursan ol Allah seninle beraberdir. Allahu Teâlâ'nın seninle beraber olduğunu bilebilmek imanın en efdalidir. Sen bir yer bul ki o yerde Allah olmasın. Karanlık bir yer bul ki orada Allah olmasın.

Bulabilir misin böyle bir yer?

Bulamazsın.

Onun için bizi uyandırma şeysiyle vaktiyle olan bir hikâye aklıma geldi de. Bir şeyh efendinin bir sürü dervişleri varmış da, içlerinden bir tanesini şeyh efendi pek seviyormuş. Öteki dervişler demişler ki;

"Ya bunu neden sever bu kadar şeyh efendi?

Neden sever acaba bu kadar?

Anlamış tabii şeyh efendi; "Haydi bugün bir kır âlemi yapalım sizinle çocuklar." demiş.

Peki demişler. Bir ilkbahar havasında çıkmışlar bir sahraya;

"Çocuklar biraz, bak çiçeklerden bir şeyler toplayın bir getirin bakalım, koklayalım. Onlardan istifade edelim." demişler.

Herkes yayılmış bahçelere; şundan bir tane, bundan bir tane diye güzel güzel demetler yapmışlar getirmişler.

Galiba onu bizim Hazreti Hüdâî'ye de atfediyorlar. Başkalarına da atfederler ya. Bu da bir tane böyle boynu bükük bir çiçek bulmuş, getirmiş onu;

"Oğlum!" demiş, "Bak herkes demet demet getirdi. Sen neden böyle bir tane boynu bükük bir çiçek getirdin?" demiş.

"Efendim!" demiş, "Hangisin yanına gittimse hepsi 'Allah!' diyorlar kıyamadım. Hangisinin yanına gittiysem Allah diyor, zikrullah yapıyor kıyamadım koparmaya. Bu zavallının koparmışlar kanadını da bu mahrum olmuş Zikrullah'tan, onu bulabildim de getirdim huzuruna." demiş.

Buna işte Mârifetullah'tan bir nasip derler. Yani bunu hepimiz dil ile biliyoruz ama hakikaten bilebilmek meseledir. Onun için Allahu Teâlâ'yı zikretmeyen hiçbir mevcut yok. Kâinatta ne görürsen gör hepsi Allah'ı zikrederler. Allah'ı onlar zikrederken sen ekmeli mahlûkât ol, eşrefi mevcûdât ol da Allah demekten kork, kaç! Ve Allah diyenleri taan et!

Bu insanlığa da yakışmaz hiç kimseye de yakışmaz!

Onun için; Fe'l-yücillü [sâhibü'l-kur'âni] rabbehû. "Ehl-i Kur'ân olan yani ehli iman [rabbine tâzim ü tekrîmi iyi yapsın."]

Ehl-i îmân, ehl-i Kur'ân'dır hepsi. Lâ ilâhe illallah diyenlerin hepsi Kur'an'a sahiptirler. Kur'an'ı canlarına, ciğerlerine [indirirler, ona] canları gibi bakarlar. Ona kimse söz söyletmek istemez. Öyleyse sen ona hürmet et, saygı göster, tâzim et, Kur'an'ını iyi oku. Okuduğun vakit de tâzim ile oku, hakkına hukukuna riayet et, helaline haramına riayet et. Çok kazanacağım diye kendini cehenneme atma.

Onun için bir büyük gelmiş nasihat ediyor; "Sana ben biraz nasihat edeceğim." demiş.

"Buyur!" demiş.

"Sakın büyüklenme! Büyüklük Allah'a mahsustur!" demiş. "Büyüklük Allah'a mahsustur, büyüklenme! Bak, iblis-i aleyhillâne büyüklendi, Âdem'e secde etmedi, 'Ben ondan daha âlâyım.' dedi fakat Allah'ın tard olunmuş, lânet olunmuş mahlûklarından birisi oldu. Kıyâmete kadar mel'un." demiş.

İkincisi, "Hasetlik etme ha!" demiş. "Hasetlik etme! Âdem aleyhisselam'ın çocuklarından Habil ile Kabil hasetlik dolayısıyla biribirlerini öldürdüler. Hasetliğin neticesi insanların arasında kavgaya ve ölüme müncer olur."

[Üçüncüsü;] "Hırsta yapma sakın ha!" demiş. "Yani harîs olma! Takdir-i ilâhîye razı ol. Dünyayı ben alacağım, benim olacak dünya diye de uğraşma! Nasıl Âdem aleyhisselam'a cenneti verdi Cenâb-ı Hak. Cennet ucu yok bucu yok. Her şey içinde; 'Ama şuna elleşme işte! Şundan yeme!' dedi."

Âdem aleyhisselam'da işte kim bilir ne zaman artık; "Şunun tadına da bakayım." demiş. Onun tadına bakınca karnına ağrı gelmiş. Karnına ağrı gelince yani def-i hâcet ihtiyacı hâsıl olmuş, kıvranıyor iki tarafa.

Cenâb-ı Hak bir melek yollamış; "Sor bakalım niye kıvranıyor?" demiş.

"Ne o Âdem, ne oldu sana?" [demiş melek.]

Demiş, "Bilmiyorum. Bir şey yedim karnım [ağrıyor,] çıkarmak istiyorum bir şeyler. Sıkıştım." demiş.

"Bak bakalım, cennette bulabilecek misin onu çıkarabilecek bir yer?

Cennet bu, nereye çıkaracaksın! Öyle pislik yeri değil ki orası.

"Öyleyse demiş madem ki sıkıştın, haydi in bakalım dünyaya. Onun yeri dünya. O ancak dünyada çıkar, dünyaya yakışır o demiş.

İnsanoğlunun dünyaya gelmesine de sebep o hırs olmuştur. Binâenaleyh hırs sahibi olursan, çok kazanacağım derken cennetten kovulanların neticesine uğrar insan Allah esirgeye.

Sonra bir nasihatı daha var bunun; "Sakın ashâbı kirâmın işine karışma. O zaman da sükut et!" demiş. "Hani şu Hazreti Ali ile Hazreti Muâviye arasındaki vakalardan dolayı bin bu kadar sene geçtiği halde hâlâ onun tarafgirliği devam eder durur. Sakın buna sen karışma, Sükut et. Öyle bir vaka karşısında sükut et." demiş.

Allah bizi de bunların arasında sükut edip de rızasını kazanan kullarının arasına kabul eylesin. Ve son nefesimize kadar rızasının ve sevdiği ameller üzerine yaşayan kullarının arasına kabul etsin de son nefeste de hep beraber kelime-i şehâdet getirerekten hüsn ü şehâdetle, hüsn ü hâtimelerle âhirete göçen kullarının arasına sizi de bizi de ve bütün Ümmet-i Muhammedi de kabul buyursun ve nasip eylesin!

el-Fâtiha.

Sayfa Başı