M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Rüya

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh

Cumanız mübarek olsun. Allah cümlenizden razı olsun, cümlenizi de sevdiklerinizle beraber iki cihan saadetine erdirsin.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in Ebû Eyyûb hazretlerinden rivayet edilmiş bir hadîs-i şerîfini naklederek başlamak istiyorum. Ebû Eyyûb el-Ensarî, yani "Eyüp Sultan" dediğimiz, İstanbul'un Eyüp semtinde kabri bulunan, başımızın tâcı, sahabi büyüğümüz, bizim beldemizin mânevî en yüksek şahsiyeti. O Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'den rivayet etmiş. Hatırda kalacak bir olay bu, hoşunuza gideceğini tahmin ediyorum. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki;

İnnî raeytü fi'l-menâmi ğanemen sevdâen yetbeuhâ ğanemun ufrun. Yâ Ebâ Bekr, a'birhâ. Kâle: Hiye'l-Arabu tetbeake sümme yetbeuhâ el-Acemu. Kâle hâkezâ abberehe'l-melekü bi-seher.

Mânasını açıklamaya geçelim.

Peygamber Efendimiz bir rüyasını anlatıyor, buyuruyor ki; innî raeytü fi'l-menâmi. "Ben rüyada gördüm ki."

Ne görmüş?

Ğanemen sevdâen. "Siyah koyunlar." yetbeuhâ ğanemun ufrun. "Alaca koyunlar arkasından gelen siyah koyunları gördüm."

Önce siyah koyunları gördüm, sonra onun arkasından peşi sıra gelen alaca koyunlar da gördüm.

"Yâ Ebu Bekir, bunun tabirini yap bakalım." buyurmuş Peygamber Efendimiz.

Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz rüya tabir etmeye meraklıydı ve severdi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz kendisi de rüya tabir ederdi, kendilerine bazen rüya anlatıldığı zaman onların mânası, tabiri hakkında "şu mânaya gelir, tabiri şudur" diye buyururlardı. Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz de severdi, rüya tabir etmede hüneri ve mahareti vardı, güzel rüya yorumları vardı.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz'e;

"Hadi bakalım, bu rüyamı tabir et." diye ona iltifat buyuruyor.

"Siyah koyunlar gördüm, arkasından da alaca koyunlar. Bu acaba neye delalet eder? Tabir et bakalım." dedi. Buyurdu ki;

Kâle: Hiye'l-Arabu. "Bu ilk gördüğün, yâ Resûlallah, siyah koyunlar Araplar."

Yani senin etrafındaki Arap denilen kavim. Araplar; Hicaz ahalisi, Arabistan yarımadası ahalisi; sana inanmış ashabın ve onlara tâbi olan kimseler.

"Öteki alaca koyunlar da, İslâm'a Araplar'dan sonra girecek olan öteki ümmetler."

Arapların "el-acem" dediği, Arap'tan gayri olan milletler demek. Sadece İranlı demek değildir. "Acem" deyince, Türkler de acem sayılır, Afrikalılar da acem sayılır, Anadolular da, diyelim ki Kafkasyalılar veya Balkanlar'dakiler de -Arab'ın o zamanki kelimeyi kullanış şekline göre- acem zümresine giriyor. Arap olanlar, Arap olmayanlar, Arab'ın dışındakiler. Yabancı, yani kendi kavimleri ve bir de o kavmin dışında olan, o kavimden başka yabancı kavimler demek. Yabancılık, düşmanlık mânasına değil, Arab'ın gayrı mânasına.

"Birinci siyah koyunlar senin kavmin Araplar, ondan sonrakiler de İslâm'a onlardan sonra girecek olan kavimler."

İran'daki, Afganistan'daki, Orta Asya'daki kavimler, Anadolu'daki insanlar, Afrika'daki insanlar… Bunlar da onlar.

Böyle tabir edince, kâle, buyurdu ki Peygamber Efendimiz;

Hâkezâ abberehe'l-melekü bi-seher, "Seher vaktinde melek de tabirini bana böyle yaptı, sen isabet ettin." dedi.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz'in rüya tabirini güzel yapmasını böylece bildirdi.

"Meleğin yaptığı tabir gibi, rüya yorumu gibi yorum yaptın, doğru yaptın, güzel yaptın."

Seher, bizde yanlış düşünülür; "seher vakti" deyince bazıları güneşin doğmasına yakın zamanı sanıyorlar. Hayır, değil. Seher vakti imsaktan önceki zamandır. Takvimde imsak saatine bakın.

İmsak ne demek?

Arapça'da imsak, insanın kendisini tutması, kendisine hâkim olması demek. İmsak, yakalamak, kendisini tutmak... Birisini yakalamaya da "imsak" derler, kendisini tutmasına da "imsak" derler.

Kendisini nasıl tutuyor insan?

Yemek yiyecekken kendisini tutuyor, yemiyor. Önünde yemek de olsa, su da olsa yemiyor, içmiyor.

Neden?

Oruç zamanı başladı. Onun için biz "imsak vakti" diyoruz.

Doğrusu, oruç tutmayan insan için anlatmak gerekirse, o vakit nedir?

Fecir zamanıdır. Fecrin, fecr-i sâdıkın doğduğu zamandır.

"Fecir" kelimesini de maalesef Türkçe'de bazıları yanlış anlarlar. Fecir de gecenin son vakti. İnsan Doğu tarafına baktığı zaman, Doğu tarafı aydınlanmaya başladığı zaman, yani ortalık daha karanlık ama Doğu tarafında yaygın, geniş bir aydınlık, dağların silueti belli olmaya başlar. İşte fecir atıyor, Türkçe'de "tanyeri atması" derler, "tanyerinin ağarması" derler. İşte fecir bu. İşte seher vakti bu fecirden, bu tandan, tan vaktinden, tanyerinin ağarmasından önceki vakittir. Yani "sahur vakti" demektir.

"Sahur" kelimesinin aslı ne?

O da seher vaktinde yenilen yemek demek. "Sahur vakti" diyoruz, o yemeğin yenme zamanı demek. Seher vaktinde insan yemek yiyor, ondan sonra tanyeri ağarıyor, fecir atıyor, sabahın vakti giriyor, oruca başlıyor. İmsak ediyor, kendisini yemekten, içmekten alıkoyuyor, tutuyor. Mâna bu.

Evet, seher vakti, gecenin [sonunda] artık insanların biraz dinlendiği bir zamandır. Yatsıdan sonra insan yatar, dinlenir, seher vaktinde kalkar, abdestini alır.

Ne namazı kılar?

Teheccüd namazı kılar. Teheccüd namazı farz değil ama çok sevaplı bir namaz, çok kıymetli bir namaz. Seher vaktinde teheccüd namazı, gecenin bir bölümünde uykusundan kalktıktan sonra insanın kıldığı namaz çok kıymetli bir namazdır. O vakitler çok kıymetli vakitlerdir. O vakitlerde yapılan dualar makbuldür. O vakit kılınan namaz çok sevaplıdır. O vakitte görülen rüyalar da daha berraktır. Çünkü insanın artık ağır yorgunluğu geçmiş, vücut dinlenmiştir, zihin berraklaşmıştır, rüyalar da daha rahat bir şekilde görülür.

İşte, demek ki Peygamber Efendimiz'e melek bu rüyanın yorumunu da yapmış. Birtakım koyunlar gördü, arkasından alaca koyunlar var. İlk koyunlar siyah, böyle geliyorlar... Tamam, birinciler Resûlullah Efendimiz'in kavmi Araplar. İkinciler, ondan sonra İslâm'a giren Arab'ın dışındaki milletler, diye melek de böyle tabir etmiş. Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz de, tabi seviniyoruz, o da bizim başımızın tâcı, tasavvuf yönünden ona bağlıyız. Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz'den bir kol geliyor, Hz. Ali Efendimiz'den bir kol geliyor. Biz o tasavvuf yoluna bağlı olduğumuz için başımızın tâcı, yani ser halkası, zincirimizin, silsile-i zehebiyyemizin baş halkası Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz. İsabetli bir tabir buyurmuş, Allah şefaatine erdirsin.

Ebû Bekr-i Sıddîk radıyallahu anh Efendimiz'den gelen bir rüya tabirini daha size anlatayım. O da hoşuma giden bir tabirdir. [Allahu Teâlâ hazretleri] cennette bizleri buluştursun. O mübareklerden asırlarca sonra gelmişiz, cennette beraber olalım, Allah'ın lütfuyla, keremiyle...

Hz. Âişe Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz'in kızı. Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz bu bakımdan Peygamber Efendimiz'in kayınpederi gibi oluyor. Ama yaşça öyle değil, yani çok yaşlı değil, akran gibi. Ama kızı Peygamber Efendimiz'in nikâhında olduğu için kayınpeder durumunda. Hz. Âişe validemiz de Peygamber Efendimiz'in hanımı, bizim de annemiz, mü'minlerin annesi. Çünkü Peygamber Efendimiz'in hanımı demek mü'minlerin annesi demektir. Kur'ân-ı Kerîm böyle bildiriyor.

Mü'minlerin annesi, ümmü'l-mü'minîn Âişe-i Sıddîka validemiz. Babası Ebû Bekr-i Sıddîk , kızı Âişe-i Sıddîka, başımızın tâcı. Demiş ki;

"Babacığım bir rüya gördüm."

"Ne gördün kızım?"

"Gökyüzünde üç tane ay gördüm, yere indiler, indiler, geldiler, benim odama geldiler, odamda kayboldular Üç tane ay gökten odama geldi, odamda toprağa kayboldu. Bu ne demek acaba? Üç tane ay..."

Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz kızına;

"Kızım senin bu şimdiki -Peygamber Efendimiz'in evindeki- odan olan yer var ya, hücren; işte senin bu odana üç kişi defnolacak. Vefat edince bu senin odana üç kişi gömülecek. Bunlar yeryüzünün en hayırlı insanları olacak. Çünkü ay gibi, çok kıymetli, en hayırlı insanlar. Onlar gelecek, üç kişi defnolacak bu senin odana." demiş. Yıllar önceden...

Sonra aradan zaman geçmiş, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz irtihâl-i dâr-ı bekâ eylemiş. Dünyasını değiştirmiş, âhirete teşrif eylemiş. Mü'minler üzgün ama o Rabbine, Mevlâsına, Refîk-i Âlâ'ya kavuşmuş.

Peygamber Efendimiz nerede defnedilecek?

Peygamberler nerede vefat etmişlerse oraya defnolunurlar. Hz. Âişe validemizin odasında, başı onun dizindeyken vefat eyledi. "Oraya gömülsün." denilmiş. Karar verilmiş, kabri oraya kazılmış. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Hz. Âişe validemizin hücre-i saadetine, Peygamber Efendimiz orada vefat ettiği için kabri oraya kazıldığından oraya gömülmüş. Böylece Hz. Âişe validemizin odası Peygamber Efendimiz'in türbesi olmuş oluyor.

Ama Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz o hüzünlü saatlerde kızı Hz. Âişe validemizin yanına gelmiş, demiş ki;

"Ya Âişe, hani sen hatırlıyor musun, bir zamanlar bana bir gördüğün rüyayı anlatmıştın. Gökten üç tane ay geldi, odama girdiler, toprağın içinde kayboldular. Baba bunun mânası nedir?' demiştin. İşte senin aylarından bir tanesi bu Resûlullah'tı ve bu üç ayın da, üç kamerin de en hayırlısı buydu." diye buyurmuş.

Tabi güzel, üç tane ay geliyor, odaya giriyor. Birisi Resûlullah Efendimiz.

Öteki ikisinin kim olduğunu biliyor muyuz?

Biliyoruz. Peygamber Efendimiz'in türbe-i saadetine, Hz. Ebû Bekr-i Sıddîk vefat edince - mekân Hz. Âişe validemizin hücresi, o da Hz. Âişe validemizin babası ve ümmetin en efdal, en üstün, en faziletli ferdi, makamı en yüksek olan kimse. Peygamber Efendimiz'in ilk halifesi, iki sene halifelik yaptı.- onu da oraya gömmüşler.

Ondan sonra Hz. Ömer radıyallahu anh halife oldu, müslümanların başına geçti. Bütün bu diyarlar fetholunmaya başladı. Bizim bu Anadolu da fetholdu, Diyarbakırlar, Doğu Anadolular, İslâm âlemi ta Kafkasya'ya doğru genişledi, ta Hz. Ömer zamanında fetih oldu. Oraları en eski İslâm diyarlarıdır, İslâmistan'dır. Ondan sonra da bizim tasavvuf yolumuz oralarda geliştiği, yerleştiği için Nakşibendistan'dır oraları. Hz. Ömer Efendimiz öyle güzel devlet yönetiminden sonra irtihâl-i dâr-ı bekâ eyleyince Hz. Âişe validemizden izin istediler, "Senin hücrene müsaade eder misin, bu Hz. Ömer de gömülse izin verir misin?" İzin verdi, o da gömüldü.

Böylece üç tane kamer, üç tane ay rüya tabirinde olduğu gibi -Peygamber Efendimiz, Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz, Ömer Efendimiz- Âişe-i Sıddîka validemizin odasına gömülmüş oldular.

Biz şimdi oraları ziyaret ediyoruz. Peygamber Efendimiz'in Türbe-i Saadeti, Kubbe-i Hadrâsı, Muvâcehe-i Şerîfesi diye zevkle, şevkle, gözyaşlarıyla, hürmetle, sevgiyle, saygıyla ziyaret ediyoruz. O da Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz'den bir rüya tabiri...

Delâilü'l-hayrât'ın başında yazılı görmüştüm de çok hoşuma gitmişti.

Böyle bir rüya tabirini size anlatmış oldum. Birkaç bakımından enteresan. Ebû Eyyûb el-Ensarî Efendimiz'in rivayet ettiği bir hadis olması bakımından enteresan. Başımızın tâcı Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz'in rüya yorumu olması bakımından enteresan. Peygamber Efendimiz'in bir rüyası.

Tabi, muhterem kardeşlerim, şöyle bir noktaya da işaret etmek istiyorum: İnsanoğlu çok mükemmel bir yaratıktır. Allah çok mükemmel yaratmış. İnsanın vücudu, varlığı çok muazzam bir kâinattır; insan bir küçük âlemdir. Hatta içine büyük âlemler sığdırılmış bir küçük âlemdir. Gönül dünyası vardır ki dışımızdaki dünyadan çok daha zengin, çok daha geniş bir iç dünyamızdır o, bu içimizdeki dünya dışımızdaki dünyadan daha geniş olduğuna göre, şu bizim cirmimize nasıl sığmış diye de insan hayret eder.

İşte bu iç âlemimizin enteresan olaylarından birisi de rüya olayıdır. Rüya her zaman, sevgili kardeşlerim, böyle materyalist, Batılı psikologların veya ruh doktorlarının yorumladığı gibi alt şuura itilmiş olan duyguların ve izlenimlerin dinlenme anında, uyku anında üst şuura tesir etmesi olayı demek değildir. Bundan çok daha geniş bir anlamı vardır. Rüya âlemi birtakım ilâhî hakikatlerin, mesajların insanlara gönderildiği bir âlemdir. Rüya olayı çok önemli bir olaydır, fevkalâde önemlidir. Rüyaların anlamları vardır. Bu anlamlar bazen öbür âlemlerden bize haber ve mesaj mahiyetindedir ve çıkar. Pat diye çıkar. Yani bir gün evvel bir şey görürsünüz, ertesi gün o gördüğünüz çıkar.

Nasıl oldu bu?

İşte bu rüya sadece izlenimlerin, duyguların ve isteklerin böyle üst şuura yansıması değil de ondan. İ nsanın ruhu birtakım rüya ile başka âlemlerle irtibat kuruyor, bazı haberler geliyor ve insan ruhu rüya halindeyken o haberleri alıyor. Onun için rüya önemli bir olaydır. Rüyanın tabiri de çok önemlidir. Dikkat etmek lazım.

İnsanın gördüğü rüyalar ne mânaya geliyor?

Bazen insana ikaz olur; bakarsınız kıyamet kopmuş, mahşer yerindesiniz, Mahkeme-i Kübrâ'da hesaba çekilmek için sıra bekliyorsunuz, tir tir titriyorsunuz. Kan ter içinde uyanırsınız;

"Eyvah! Öyle bir rüya gördüm ki ter içinde kalmışım. Hesaba çekiliyormuşum. Allahu Teâlâ hazretlerinin divanındaymışım, Mahkeme-i Kübrâ'daymışım!"

Ne demek bu?

Allahu Teâlâ hazretleri sana ikaz ediyor ki;

"Bak, ey kulum, âhirette böyle bir Mahkeme-i Kübrâ olacak. Ben sana şimdi rüyada olmuş gibi bu olayı bir tattırayım da o günün ne kadar dehşetli bir gün olduğunu anla, akılını başına topla, günahlardan kendini çek, sevaplı işlere koş." demektir.

Bunun yorumu bu.

Bazen de Allah insana bir şey bildirir, kaybettiği bir şey, "Yeri şurasıdır." der; insan rüyadan uyanır, gider onu orada bulur.

"Allah Allah, hani rüya sadece birtakım izlenimlerin, depolanan şeylerin üst tarafa sızması çıkmasıydı, aksetmesiydi?"

Değil. İşte bak, yeni bir bilgi, bilmediğin bir bilgi sana ulaşıyor. Bazen böyle oluyor. Ben aciz kardeşiniz, kendim hatırlarım, gece rüya görüp de ertesi gün okulda bazı şeylerin olduğunu... İnsanın zihni, böyle bir gönül âlemi, zihin âlemi, iç dünyası var ki çok muazzam bir mekanizma bu... Bunun esrarını keşfetmek kolay değil ama muazzam olduğunu itiraf etmek lazım.

Tasavvuf yolunda ilerleyen büyüklerimiz -yani bu âlemin fatihleri, kâşifleri, bu âlemde ilerlemiş olan insanlar- o gönül âleminin ne kadar mühim olduğunu biliyorlar ve o gönül âlemleri tertemiz olan o mübarek insanlar bu "gönül" denilen mânevî cihazlarını - organlarını diyelim- kullanıyorlar, ona göre hareketlerini tanzim ediyorlar. İlâhî mesajları algılıyorlar ve gereğini yapıyorlar.

Her zaman anlattığım misaldir:

Abdullah b. Mübarek hazretleri, karşı taraftan düşmanla karşılaşmışlar, silah çekmişler, saldırmışlar. Bu müslüman, ötekisi kâfir. Çarpışmışlar, çarpışmışlar, yenişememişler. Hâlbuki Abdullah b. Mübarek çok büyük, çok usta bir silahşör; önünde kimse dayanamaz. Karşı taraf da demek ki iyi yetişmiş bir cengaver. Yenişemeyince Abdullah b. Mübarek demiş ki;

"Ben ibadet edeceğim, savaşa mola verelim."

O da demiş ki;

"Sen ibadet edeceksen ben de ibadet edeceğim. Olur, mola verelim."

O gitmiş bir tarafa, bu gitmiş bir tarafa. O hıristiyanca ibadetini yapmış, Abdullah b. Mübarek de dereden abdestini almış, namazını kılmış. Namazı kıldıktan sonra aklına gelmiş ki:

"Bak ben şimdi namazı kıldım, bu adamı atımla kovalıyorum, atı hızlı kaçıyor, yakalayamıyorum, yandan saldırıyorum olmuyor... At üstünde süvarilik maharetimle haklayamadım. Hazır şimdi o da aşağı inmişken ben de aşağı inmişken silahıma sarılayım, üstüne gideyim, bir yere de kolay kaçamaz, yerde onu haklayayım..." diye hatırından geçince birden bir âyet-i kerîme hatırlamış;

İnne'l-ahde kâne mes'ûlâ. "İnsan bir ahit yaptı mı, bir anlaşma yaptı mı Allah o anlaşmaya uymayı ister. Uymayanı da hesaba çeker, sorgu sual eder. ‘Sen niye ahdettin de sözünde durmadın, ahdine riayet etmedin, anlaşmayı uygulamadın? Niye yalancılık yaptın? Niye döneklik yaptın?' diye sorar." mânasına bir âyet-i kerîme var. O âyet-i kerîme hatırına gelivermiş. Durup dururken, hiç ilgisi yok gibiyken pattadak hatırına gelmiş.

Hatıra getiren kim? Düşündüren kim?

Allah. Bunu biliyoruz...

Ve mâ teşâûne illâ en yeşâallah. "Siz Allah istemese bir şeyi isteyemezsiniz."

Bizim isteklerimiz bile Allah'ın yaratmasıyla oluyor. Bunun esrarını bilirler. Bunu psikologlar da itiraf eder. Biz bir şeyler düşünüyoruz sanıyoruz ama düşündüren de, ona müsaade eden de Allah.

Düşündüren Allah olduğu, hatırına onu getiren Allah olduğu için bir düşünmüş. Yani Allah, Abdullah b. Mübarek'e "Bak, sen ahdettin; namaz için, ibadet için mola istedin. Şimdi sen ahdine riayet etmemek istiyorsun. Böyle şey olmaz. Ahdine riayet et." demek istiyor.

Ağlamaya başlamış... Karşı taraftaki de bakıyor, gözlüyor onu. O da tabi karşı tarafa güven duymuyordur, uyanık...

"Niye ağlıyorsun?" demiş.

Demek ki ya Abdullah b. Mübarek Rumca biliyor ya ötekisi Arapça biliyor, çat pat anlaşabiliyorlar demek, savaştan mola isteyebiliyorlar. Time out! Hani sporda var ya, onun gibi... Demiş;

"Niye ağlıyorsun?"

"Senin yüzünden Rabbim beni azarladı." demiş.

"Nasıl azarladı?"

"Ben böyle böyle düşündüm..."

Açıkça, açık kalplilikle kafasından geçen şeyi itiraf etmiş.

"Ben böyle senin üstüne saldırayım diye düşündüm, yerde çarpışarak seni haklarım diye düşündüm. Ama Allah bana ahde riayet etmem gereken âyet-i kerîmeyi hatırlattı."

Bu ne demek yani?

"Sen ahdini bozmayı düşündün, iyi bir şey yapmadın. Ahdine riayet et, doğru ol. Nedir bu yaptığın? Doğru değil!" demek.

"Hâlbuki ben buraya cihada Allah'ın rızasını kazanmaya gelmiştim, Allah sevsin diye gelmiştim. Şimdi demek ki öyle düşünmekle Allah'ın sevmediği bir düşünceyi düşünmüşüm, sevmediği bir işi yapmaya niyet etmişim. ‘Hay Allah, iyi bir şey yapmadım!' diye onu düşünüyorum. Ona ağlıyorum..." deyince karşı taraf da çok duygulanmış;

"Siz samimi insanlarsınız. Sizin dininiz hak din. Sizin inancınız doğru. Ben müslüman oluyorum." demiş, kelime-i şehadet getirmiş, sarılmışlar, iki İslâm kardeşi olmuşlar.

İnsanın gönlüne Allahu Teâlâ hazretleri neler ilham ediyor..Gönül nurlu olunca insan ne mesajlar alıyor, neler neler anlayabiliyor. Bu rüyada da oluyor, rüyadan başka hallerde de olduğunu biliyoruz. Rüyanın dışında da olur, uyanıkken de olur, vâkıasında olur insanın, aşikâre hallerinde olur. Demek ki bir enteresan yapımız var, bir bedenimiz var, bir iç âlemimiz var, "ruhumuz" diyoruz, "gönlümüz" diyoruz, "kalbimiz" diyoruz. "Kalbim kırıldı." diyoruz, "Kalbim ısındı." diyoruz. Bunların hepsi tabir. Ama bunların altında yatan mâna; yani bir iç âlemimiz var, bir dışımız var. İşte etimiz kemiğimiz, boyumuz posumuz, -dışarıdan görünen- kilomuz, ölçümüz; bu dış tarafı. Ama bir de iç dünyamız var; kafa yapımız, gönül yapımız, kültürümüz, kimliğimiz. İşte bunlar önemli. Bu hadîs-i şerîfte bunu görüyoruz. O bakımdan hoşuma gitti, sizin de ilgileneceğinizi düşündüm.

Tabi rüyalarınızın önemi var. O rüyalardaki ikazlar önemli. Rüya herkese anlatılmaz… Rüya, rüyayla alay edecek, rüyayı yanlış yorumlayacak, rüyayı ciddiye almayan veya rüyanın anlatılmasından sonra işi berbat edecek kimselere, gayri ciddi insanlara anlatılmaz. Aklı başında, akıllı uslu insanlara anlatılır. Rüyanın da esrarı vardır, herkes anlayamaz.

Bir rüya da Aziz Mahmud-ı Hüdâyî Efendimiz'den naklederek sözümü tamamlayayım. Zamanın padişahı -Sultan Ahmed- bir rüya görmüş. Aziz Mahmud-ı Hüdâyî hazretlerinin dervişi, ona derviş olmuş, elini öpmüş, hizmetine girmiş, başına taç edinmiş. Aziz Mahmud-ı Hüdâyî hazretleri mânevî âlemin sultanı, Sultan Ahmed de Osmanlı Devleti'nin sultanı.

Ama hangisi daha yüksek?

Aziz Mahmud-ı Hüdâyî hazretleri yüksek; o şeyh efendi, mürşid-i kâmil, zamanın kutbu. Ötekisi de onun dervişi.

Rüya görmüş, Nemçe kralıyla güreş ediyorlar. Nemçe, Avusturya demek. Avusturya kralı ile Sultan Ahmed rüyada güreş ediyorlar. Avusturya kralı yatırmış Sultan Ahmed'i, sırtını yere yapıştırmış. Nasıl üzülmüş Sultan Ahmed...

"Ben bir kâfir kralla güreştim. Eyvah, o da benim sırtımı yere yapıştırdı!"

Çok dehşete düşmüş, üzülmüş; "Acaba" demiş, "Avusturyalılar saldıracak da yenilecek miyiz? Pes mi diyeceğiz? Sırtımız yere gelecek, tuş mu olacağız yani?" Aziz Mahmud-ı Hüdâyî hazretlerine rüyayı anlatmış. Aziz Mahmud-ı Hüdâyî hazretleri demiş ki;

"Müjdeler olsun padişahım! Yer kuvvetlidir. Yani yere sağlam bastığı zaman insan sağlam duruyor. Yere yatmış bir insana hiç kimse bir şey yapamaz. Ayakta olan insanı devirirsiniz de yerde yatan bir insana yapılacak bir şey yoktur. En sağlam bir şekilde duruyor işte, daha ne olsun... Her tarafıyla yere sağlam bir şekilde dayanmış... Sağlam bir yere dayamışsınız sırtınızı padişahım. Binâenaleyh siz kuvvetlisiniz, Allah'ın lütfuyla siz galip geleceksiniz, Devlet-i Âliyye galip gelecek. Avusturyalılar'a zafer kazanacaksınız, yeneceksiniz." demiş.

Hakikaten de ondan sonraki mücadelede Osmanlı Devleti Avusturya İmparatorluğu'nu büyük bir yenilgiye uğratmış, çok büyük bir zafer kazanmış, o devirde... Yani rüyanın yorumu doğru çıkmış.

Ama siz de belki bu rüyayı dinlediğiniz zaman padişahın endişe ettiği gibi "Acaba Osmanlılar yenilecek mi?" diye yorabilirdiniz. Demek ki rüyaların yorumlanması bir maharet işidir, ciddiyet işidir, ilim işidir, irfan işidir. Herkes yapamaz, herkese söylenmez.

Bir de güzel rüyalar herkese söylenmez. Güzel rüyaları söylersen gösteriş olur, riya olur, insanın nefsinin payı şey yapar, o güzellikler bir daha insana nasip olmaz. Gördüğü şeyler kesilebilir. Onun için güzel müşahedeleri olursa rüyada, onları da herkese söylememeli, sırrı muhafaza etmesini de bilmeli.

Allahu Teâlâ hazretleri, zahirî dünyamızı ve iç dünyamızı pırıl pırıl nurlu eylesin. Sizleri hem dünyada hem âhirette mutlu eylesin, bahtiyar eylesin. Cennetiyle, cemaliyle müşerref eylesin.

Hem dünyada bayram etmeyi hem âhirette bayram etmeyi cümlenize sevdiklerinizle beraber nasip eylesin.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh

Sayfa Başı