M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

İslâm

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Bismillâhirrahmânirrahîm

Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Kemâ yenbağî li-celâli vechihî ve li-azîmi sultânih. Vesselâtu vesselâmu alâ hayri halkıhî seyyidinâ ve senedinâ ve tâci ruûsinâ ve üsvetine'l-haseneti Muhammedini'l-Mustafâ. Emmâ ba'd:

Çok muhterem misafirlerimiz! Değerli kardeşlerim!

Allahu Teâlâ hazretlerinin selamı, ihsanı ve ikramı dünyada-âhirette üzerinize olsun.

O'nun seçkin kulu Muhammed-i Mustafâ'sı, Habîb-i edîbine sonsuz salât u selamlarımızı, tahiyyât ve ihtiramlarımızı arz ederim.

Çok büyük, çok önemli, çok hayatî, çok tatlı bir konu üzerinde konuşmak istiyorum. Genel olarak inanç ve inançların en üstünü olan İslâm ve İslâm'ın özellikleri, bize emrettikleri ve bizim müslüman olarak yapmamız gereken konular üzerinde... En önemli konu din konusudur.Çünkü öteki konuların hepsi sadece dünya ile ilgilidir. Hatta dünyanın bir bölümüyle ilgilidir. Mesela tabiatla, sıhhatle… ilgilidir. Ama din, hem dünya hem âhiretle ilgilidir. Dünya küçücüktür ama fezâ sonsuzdur, uçsuz bucaksızdır. Aralarında sonsuz büyüklük farkı vardır. Dünya ile âhiret de öyledir. O bakımdan insanın âhiretini düşünen mesele elbette en büyük meseledir. Çünkü sonsuz büyük bir istikbali ilgilendiriyor. Bu konu insanlığın müşterek konusudur. Her toplumda bir inanç sisteminin teşekkül etmiş olduğunu dinler tarihinden biliyoruz. Çeşitli şekillerde tasnif edilebilen dinler mevcut. Önce;

1. İlâhî dinler,

2. İlâhî olmayan dinler,

diye haklı ve büyük bir ayırım yapabiliriz.

Bu inançlar incelendiği zaman, insanların çok çeşitli şeylere kalplerini bağladıklarını, inandıklarını ve biz 20. yüzyılın insanına göre çok garip gelecek inanışların içinde olduklarını görüyoruz. Mesela öküze tapmışlar. Bize komik geliyor, gülüyoruz. Mısırlılar tapmış, Hintliler hâlâ tapıyor. Güneşe tapmışlar. Eski İranlılar tapmış, Japonlar halen tapıyor. Teknolojide bu kadar ileri gitmiş olan Japonlar'ın imparatorları güneşin oğluymuş! Yani gülmeli mi, ağlamalı mı, acımalı mı, teessüf mü etmeli?! İnsanlık namına, ilim namına, teknoloji namına, 20. yüzyıl namına insan hayret ediyor.

Televizyonda seyretmiştim kobra yılanlarına tapanlar var. Tapınakları var; kapısının iki tarafında ensesini şişirmiş kobra yılanları var. Tarlalardan kobra yılanlarını topluyorlar tapınıyorlar. Yılda bilmem kaç bin tane insan onların sokmasıyla ölüyor. Hindistan'da tenâsül aletine bile tapmışlar. Bunların ötesinde kahramanlarını putlaştıranlar, elleriyle yaptıkları ağaçlara, taşlara, dağlara ve çeşitli yıldızlara tapanlar var.

Demek ki bir inanç sistemi var her toplulukta; ama mühim olan, inancın nasıl bir inanç olduğu. Önemli olan inancın vasfı, kalitesi. "Bir inancı var; iyi güzel inanıyorlar." diyemiyoruz. İnancının kalitesi önemli oluyor. Herşeyde böyle… Mesela 20. yüzyılın insanı aklı sever, tebcil eder, beğenir, alkışlar. Akıl hürmet gören bir varlık; dünya üzerinde ne kadar insan varsa her birinin aklı var. Ama her birinin hareketi güzel hareket değil. Onun için büyüklerimiz aklın makbul olanını "akl-ı selîm" diye isimlendirmişlerdir. Her aklı makbul saymıyoruz ve makbul de değil. Hani Nasreddin Hoca'nın fıkrasıyla söylemek gerekirse, "Soğanla yoğurt yemeyi ben buldum ama ben de beğenmedim." demiş. Yani insan bir şeyler bulabilir, bir şeyler yapabilir; ama güzel mi, değil mi? Sonra zevk var. "Zevkler ve renkler tartışılmaz." diyoruz, ama zevk-i selîm var. Olgun bir sanatkârın zevkiyle ilkokuldaki bir çocuğun veya henüz çırak durumundaki bir insanın zevki muhakkak farklı. His var, hiss-i selîm var. Demek ki inanç var; inancın da kalitesi, güzel olanı, selim olanı önemli.

Dinler tarihini ve muhtelif dinleri incelediğimiz zaman hatta hürmet ettiğimiz, takdir ettiğimiz, imrendiğimiz, özendiğimiz milletlerin dinlerini -mesela Amerikalıları, İngilizleri, Avrupalıları, Japonları- incelediğimiz zaman, dinlerinde o kadar mantıklı olmadıklarını görüyoruz, maalesef. Bizim gibi terbiye almış bir milletin kabul etmeyeceği garip, çocuksu, ayıplanacak ve kınanacak inançlar içinde olduklarını görüyoruz.

Ben askerlik yaparken bir general beni makamına çağırmıştı. Bir asteğmen olarak değil de ilâhiyât fakültesinden doçentlik payesini almış bir kimse olarak layık olmadığım iltifatı gösterdi, oturttu karşısına, bana;

"Hocam çok merak ediyorum. Türkler İslâm dinine niçin girmişler?" diye sordu.

Baktım paşa hazretleri müteessif. Niye müslüman olduğumuzu anlayamıyor ve teessüf ediyor buna. Öyle bir edâ ile söyledi. Demek istedi ki; mesela ne olurdu hıristiyan olsaydık. Ne güzel(!) İşte batıda görüyoruz içki içiyorlar, kadın erkek münasebetlerinde daireleri, meşrepleri, havsalaları son derece geniş… gibi bir his içinde. "Nereden de bulmuşlar bu Müslümanlığı? Bula bula bunu mu bulmuşlar?" demek gibi söyledi. Ben de;

"Bizim ecdadımız Müslümanlığı sosyal ve coğrafî şartlar dolayısıyla tesadüfen karşılaştıkları bir inanca girmek tarzında benimsemediler. Peki nasıl? O zaman mevcut bütün inançları tanıyıp tadıp tercih ederek girdiler. Bir kere Tibet'i Dalaylamalar'ı, Brahmanizm'i, Budizm'i biliyorlardı. Çin'de hakimiyet sürmüşlerdi; onların inançlarına vakıflardı. Şamanizm atalarından kalma bir din olarak malumlarıydı. Hazar denizinin Kara Denizin kuzeyinde Hıristiyanlığı görmüşlerdi. Hodeskus-homanikus gibi çok eski devirlerden kalma Hıristiyanlık metinleri elimizde. Bir kısım kabileler hıristiyan olmuş. Hatta şimdi Gagavuzlar onlardan kalıntı diye gazetelerde bahis konusu ediliyorlar. Hazar Türkleri Yahudiliğe girmişler; yahudileri görmüşler, tanımışlar, tâbî olmuşlar. Bunların hepsini denedikten sonra devletler milletler yöneten bir makul yönetici kadro olarak İslâm'ı beğenmişler, İslâm'ı seçmişlerdir. Çünkü hayata en iyi intibak eden din İslâm; devleti yönetmekte en olumlu hükümlere sahip olan din İslâm; toplumun içindeki insanların birbirleri ile olan münasebetlerini en iyi düzenleyen din İslâm; toplumun yapısı olan aileleri ve ailelerin temel taşı olan fertleri bedenen sıhhatli yapan, rûhen güçlü ve kuvvetli yapan İslâm." dedim. Tabi asker olduğu için;

"Askerlik bakımından da İslâm'dan daha güzel bir din bulamazsınız." dedim. "Yani askerlik mesleğini bir mübarek ve mukaddes meslek haline getiren İslâm; nöbeti bir ibadet haline getiren İslâm. Allah yolunda başkalarının sınırlarının arkasında huzur içinde yaşaması için canından geçmeyi bir ideal olarak insanlara aşılayan İslâm. Bunları hangi dinde bulacaksınız? Bulamazsınız ki bulamazdınız ki Paşam!" dedim.

Tabii ben sözü bu tarafa getirince bizim Roma'da askerî ateşelik yapmış alay komutanı da;

"Tamam Paşam! Roma'da bulundum, onların hiç akla mantığa uygun tarafı yoktur." dedi. Paşa hazretleri çok takdir etmiş. Ben emekli olduktan sonra hâlâ bayramlarda bana tebrik gönderirdi. verdiğim cevaptan memnun olmuş anlaşılan. İşin gerçeği de budur. Bizim ecdadımız, büyüklerimiz bu dini sosyal birtakım hadiselerin sürüklemesi sonunda rüzgarın önünde yaprak misali, "Eh ne yapalım bizim de kısmetimiz buymuş. Bu inanç da bizim olsun." diye seçmediler. Her zaman yoklama ve irdeleme, kontrol ve tenkit süzgeçleri, mantık ve muhakemeleri çalıştı. İslâm'a daha çok âşık olarak sımsıkı bağlandılar. Mesela Hindistan'a gittiler; buradaki 400 kadar mezhebi gördüler, yönettiler ve onların hepsini bir noktaya getirmek için çalıştılar. İran'a hakim oldular; buradaki şiiler ile sünnilerin arasındaki anlaşmazlığı halletmek için hakem rolünde oldular. Tarafları karşılarına getirip, hangisi haklıysa diğeri ona tâbî olsun diye münazara yaptırdılar. Devamlı bir ilmî araştırma, tenkit ve basiret üzere bu dine sarıldılar; severek bağlandılar. Zaten severek bağlanılmayan bir dine insanoğlu asırlarca bu kadar fedakârca hizmet etmez. Bu kadar baskı ve düşmana rağmen bu kadar fedakârca bağlanmaz.

Bizim dinimiz ebedî saadeti sağlamak için gerekli kaideleri veriyor. O bakımdan dindar olmak menfaatimize. Ferdî sıhhatimizi, bedenî temizliğimizi, her gün yıkanmamızı, haftada bir yıkanmamızı, tırnaklarımızı kesmemizi, dişlerimizi fırçalamamızı yani basit detaya kadar inerek temizliğimizi, sıhhatimizi korumayı sağlayan; aile yuvasına büyük kutsallık veren, anneye büyük değer veren, babaya büyük paye veren veya ona itaat etmeyi çok sevaplı olarak gösteren İslâm. O halde ailenin saadeti, ferdin saadeti, toplumun nizamı ve saadeti için hep faydalı. Ama bütün bunlara rağmen biz dine materyalist bir gözle, menfaat açısından bakarak bağlanamayız. Biz âhiret bezirgânı, tüccarı değiliz. Allah'ın emri olduğu için ve Allah'ın emri hak olduğu için ona bağlıyız. Materyalist bir yaklaşımla, "Din insanlara faydalıdır. İnsanın ruh sağlığını ve beden sağlığını sağlıyor, o halde dine destek verelim. İşte insanlar sağlıklı olsun, toplum da bundan faydalansın…" Bunlar bizim için yan ürün. Biz Allah'ın varlığını birliğini muhakememizle vicdanımızla bulduğumuz için dindarız. Allah'ın emirlerine Allah'ın emri olduğu için bağlıyız. Ama onun arkasında sayısız faydalar hasıl oluyor. Fayda da olsa, zarar da olsa fi'l-mekrahi ve'l-menşatı (insanın hoşuna giden halde de, hoşuna gitmeyen halde de) Allah'a itaat edecek bir ruh seviyesine yükselmiş bir milletiz. Can feda etmek gerektiği zaman da, mal feda etmek gerektiği zaman da, vazgeçmemişiz. Tarih boyunca ispat etmişiz.

Şimdi hudutların yumuşaması, haberleşmenin genişlemesi, haberleşme cihazlarının büyümesi dolayısıyla dünyanın çok çeşitli kültürleriyle karşı karşıyayız. Yine her gün bir muhakeme ve mukayese içindeyiz. "Hıristiyanlar böyle, biz böyleyiz. Avrupalı böyle, biz şöyleyiz. Amerikalı şöyle yapıyor, biz böyle yapıyoruz." diye. Ve tabii İslâm'a yöneltilmiş karşı hücumlar ve tenkitler var. İslâm düşmanlarının tenkitleri var. Komünistlerin, dinsizlerin din ve din adamları hakkında görüşleri var. Onları dinliyoruz. Bütün bunların bize tesiri, yani örsle çekiç arasında demirin çelikleşmesi gibi imanımızı kuvvetlendirme sonucu veriyor. Okudukça mü'min oluyoruz. Okudukça, aklımızı kullandıkça daha dindar oluyoruz. Nitekim batılı bir mütefekkir: "Batılı okudukça dininden uzaklaşır." demiş. Çünkü tenkit edilecek şeyler görür. Ama biz müslümanlar okudukça elhamdülillâh İslâm'a daha candan bağlanıyoruz. Profesörler, ilim adamları, fizikçiler atom alimleri... Gençliğimizde bizden önceki ağabeylerimizin ilim sahasında büyük başarılar elde etmiş, unvanlar almış kimselerin dindar olması bizim ruhumuzu takviye ediyordu. "Bunlar 20. yüzyıl ilmini biliyorlar gene müslümanlar, Amerika'da, İngiltere'de okumuşlar, doktora yapmışlar, oralarda profesör olmuşlar yine dindarlar" diye seviniyorduk. Bugün için de gençler için aynı gücü verir, inşaallah.

Şimdi bizim dinimiz İslâm Peygamber Efendimiz'le ortaya çıkmış bir din değil. İslâm dini Hz. Âdem atamızla başlayan bir din. Ennebiyyûne'llezîne eslemû… âyet-i kerîmesinde, "O peygamberler ki onlar İslâm olmuşlardır." diye geçmiş, bütün peygamberlerin de İslâm üzere olduğu bildirilmiştir. Hz. İbrahim, Hz. Nuh, Hz. Musa, Hz. İsa aleyhimüsselâm'ın hepsinin aynı yolda olduğunu Kur'ân-ı Kerîm'in âyetleri bildiriyor. Demek ki hakikat Hz. Âdem'den beri, Peygamber Efendimiz'e kadar aynı. Sadece Allah'a inanmak, O'na teslim olmak ve tevekkül etmek. Zaten İslâm, kendisini teslim etme, Allah'ın iradesine teslim olma, râm olma, O ne derse buyruğunu tutmaya razı olma, boyun verme mânasına geliyor. O'na ibadet ve itaat, O'ndan gayrıya tapınmaktan şiddetle kaçınmak. Daha önceki bütün peygamberlerin de icraatı bu.

Nuh aleyhisselâm diyor ki:

Rabbi innî deavtü kavmî leylen ve nehârâ. "Yâ Rabbi! Ben kavmimi gece gündüz hak yola davet ettim. Şu şu şu putlara tapmayın diye söyledim." Ama;

Felem yezidhum duâî illâ firârâ. "Ne söylediysem benim söylemem onların benden firarını artırdı. Firar ettiler yanımda durmadılar."

Ve innî küllemâ deavtühüm li-tağfira lehüm ce'alû esâbi'ahüm fî âzânihim… "Ben onlara hakkı söylemek istediğim zaman kulaklarını tıkadılar…" diye böyle onların menfî tavırlarını anlatıyor.

Hz. İbrahim'in, "Niye böyle ellerinizle yaptığınız putlara taparsınız? Ben bunların hakkından geleceğim, haberiniz olsun. Bunların hiç tapılacak bir tarafı yoktur. Bunlara suikast düzenleyeceğim." dediğini ve hakikaten putları kırdığını biliyoruz.

Hz. Musa'nın Firavun'un, "Ben varken size başka bir rab tanımıyorum. Şu Mısır mülkü, şu Nil nehri benim değil mi? Ancak bana ibadet edeceksiniz. Ben sizin rabbinizim." demesine karşı çıktığını ve onunla büyük mücadele verdiğini, Allah'ın varlığına, birliğine davet ettiğini biliyoruz. Kavminden buzağıya tapanları şiddetle cezalandırdığını, kendisi Tûr dağına çıktığı zaman bazı kimselerin Mısır'daki alışkanlıklarıyla bir altın buzağı heykeli yapması durumunu görünce hırsından kardeşi Harun aleyhisselâm'ın başına ve sakalına yapıştığını biliyoruz.

Yebne ümme! Lâ te'huz bi-lıhyetî ve lâ bi-re'sî "Benim başımı, saçımı sakalımı çekiştirip durma, ey anamın oğlu! Ben söyledim dinlemediler." diye mazeret beyan ediyor. Aynı Allah'ın varlığını, birliğini onun söylediğini biliyoruz.

Hz. İsa, "Yâ Rabbi! Ben sana başka bir şey yapmış olsam malumdur. Sen bana ne emretmişsen ben onlara onu söyledim. U'budu'llâhe rabbî ve rabbeküm "Benim ve sizin Rabbiniz olan Allah'a ibadet edin. dedim. Beni ve anamı tanrı edinin demedim, yâ Rabbi!" buyurduğunu biliyoruz.

Demek ki İslâm insanoğluyla, inancın ilk başladığı insanla beraber günümüze kadar gelen hak inanç. Kur'ân-ı Kerîm bütün eski kitapların özü.

Fîhâ kütübün kayyime "İçinde eski kitapların muhtevasının bulunduğu kitap."

İnne hâzâ le-fissuhufi'l-ûlâ. Suhufi İbrâhîme ve Mûsâ. "Şu anlatılan hakikatler eski kitaplarda, mushaflarda sahifelerde vardır. İbrahim'in ve Musa'nın suhufunda da mevcuttur." diye bazıları hakkında, bazı sûrelerde bilgi veriliyor. O halde İslâm dini, insanlığın dinidir. Bugün de öyledir. Bütün insanlığı birleştirecek dindir. Çünkü bütün peygamberleri tanıyor. Bütün peygamberler İslâm ile, meşru peygamber olma tasdikini, vesikasını elde etmiştir. İslâm, onların hak peygamber olduğunu tasdik etmeseydi herkes onların isimleri üzerine tereddüt ederdi. Onun için hâtemen nebiyyin Peygamber Efendimiz, peygamberlerin sonuncusu olarak mührü basıp o peygamberlerin tasdikçisi olmuştur. Selahiyetli kişi, vesikanın altına mührü basar, "evet bu böyledir" der. Hz. İsa, evet Allah'ın peygamberidir. Hz. İbrahim Allah'ın peygamberidir. O tasdiki yapan bizim dinimizdir. Hıristiyanlar bunu bilmezler. Hıristiyanlar, kendi peygamber tanıdıkları şahısların müslümanlar tarafından da peygamber tanındığını bilmezler, halk olarak kendilerine intikal etmemiştir. O halde o peygamberleri tebcil eden, birleştiren İslâm'dır. İlâhî kitap Kur'ân-ı Kerîm bütün semavî dinlerin hakikatlerini içinde toplamıştır. İnsanlığa lâzım olan bütün malzeme Kur'ân-ı Kerîm'dedir. İslâm'ın öğrettiği hususlar bozulmadan bize kadar gelmiştir. Bir bilim adamının olanca titizliğiyle Peygamber Efendimiz'in hayatının gecesi gündüzü, özel hayatı, ailevî, siyasî ve içtimaî hayatı, seferleri, sözleri konuşmaları tespit edilmiştir. Yine bir batılı alim, "Dünya üzerinde hiçbir insanın hayatı bu kadar detaylı tespit edilmiş değildir." diyor. Peygamber Efendimiz kadar, hayatının bütün ayrıntısı bu kadar detaylı tespit edilmiş bir kimse daha yoktur. O halde bir peygamber bütün haberleriyle karşımızda numune olarak duruyor.

Kur'ân-ı Kerîm'in bir harfi değişmemiştir. İndiği zamandan günümüze kadar hâlen elimizde. Müzelerde Kur'ân-ı Kerîm'in eski nüshaları vardır.

Topkapı Sarayı Müzesi'nde Hz. Ali Efendimizin imzasını taşıyan nüsha vardır. Bizim hocamız, Edebiyat Fakültesi'nde beynelmilel madalyalar almış, profesör Ahmet bey vardı. "Arkasında Aliyyübnü Ebû Tâlip, diyor. Hâlbuki muzafun ileyh olarak ‘ibn' kelimesinden sonra normal olarak imzada ‘Aliyyübnü Ebî Tâlib' demesi lâzım. Klasik gramer kaidesi böyle. Sanki gramer kaidesine aykırı gibi ‘Ebû Tâlib' diye yazılıyor, ‘ibn'den sonra muzafun ileyh olarak mecrur sîga kullanılmıyor." İşte bu, diyordu bizim profesör, bu nüshanın Hz. Ali'nin imzasını taşıyan gerçek nüsha olduğunu gösterir. Çünkü o zamanın gramer kaidesi öyleydi. O arkaik gramer kaidesini muhafaza ettiğine göre esas nüshadır. Taklit olsaydı "Aliyyübnü Ebî Tâlib" şeklinde yazacaktı. Taklit olmadığı için ‘Ebû Tâlib' olarak yazıyor. Tabi şimdi sayfalarını inceleyerek zamanını bulmak mümkün. Ama bir delil de bu. Kur'ân-ı Kerîm elimizde aynen mevcut.

Peygamber Efendimiz'in hayatı gün gibi ortada ve dinimiz bütün peygamberleri tanıyor. Mesela bir hıristiyan Allah'ın bir peygamberini reddetmek durumunda. Ama İslâm'da bir red durumu yok. Elhamdülillâh Allah'ın bütün peygamberlerini kabul ediyoruz. Hepsinin adı anıldığı zaman aleyhisselâm diye söylemek terbiyemiz olmuş. Musa aleyhisselâm, o ne demek? "Ona selam olsun" demek. İbrahim aleyhisselâm. Hatta o kadar seviyoruz ki isim koyuyoruz. Aramızda Musa isminde, İsa adında insanlar vardır. Yakup, Yusuf, Eyüp, Şuayip… Tevrat'ta ve İncil'de ismi geçen bütün peygamberleri o kadar seviyoruz ki çocuklarımıza isim olarak koyuyoruz.

Ayrıca eski kitaplarda Peygamber Efendimizle ilgili haberler mevcuttur. Eski kitapları da gönderen Allahu Teâlâ hazretleri olduğu için "İleride şu vasıflara sahip bir peygamber gelecek." diye eski kitapların içinde bir takım pasajlar vardır. O pasajlarda, o cümlelerde Peygamber Efendimiz bildirilir. Kur'ân-ı Kerîm'de bu hususta Saff ve Fetih sûresinde ve daha başka sûrelerde bilgi var. Fakat Kur'ân-ı Kerîm'den ayrı Tevrat'ta ve İncil'de de bilgi var. Papazlar o kitapların o âyetlerini kendileri gösteriyorlar. Biz Edebiyat Fakültesi'nde talebeyken Pakistanlı Hintli profesör Hamidullah Bey o âyetleri, o cümleleri getirip bize okutmuştu. Sonra Zeki Velidi Beyin bir makalesi vardır. Kumran denilen Lut gölü kenarında bir mağarada Hıristiyanlığa ve Yahudiliğe ait eski metinler bulundu. Çok eski kitaplar. Yakılmasın, Romalılar tahrip etmesin diye o mağaraya saklanmış. Bulunan bu metinlerin bir kısmını Amerika aldı. Bir kısmı Ürdün'de, bir kısmı Vatikan'da… Muhtelif yerlere alındı, incelendi. Buralarda Tevrat ve İncil'deki değişmeleri işaret eden, Kur'ân-ı Kerîm'in haklı olduğunu gösteren malzemeler var. Ve Kur'ân-ı Kerîm'in tasdikçisi durumunda bulunan vasikalar. Bazı büyük papazlar, hıristiyan ve yahudi alimleri kendi kitaplarındaki müjdelerden dolayı müslüman olmuşlardır. Peygamber Efendimiz gelmeden önce şu evsafta bir peygamber gelecek diye beklemişlerdir. Peygamber Efendimiz gelince ona tabi olmuşlardır.

Peygamber Efendimizin zamanından misal Selmân-ı Fârisî hazretleridir. Selmân-ı Fârisî hazretleri İranlı asil bir aileden dünyaya geldikten sonra papazların yanında, çeşitli illerde, ülkelerde gezdikten sonra, âhir zaman peygamberi Hicaz'da zuhur edecek diye, onun gelmesini yakalamak, ona tabi olmak, onu tanımak için Hicaz'a gelmiştir.

Yine Medîne-i münevvere'deki yahudi alimlerden Abdullah b. Selâm, Tevrat'taki bilgilerden dolayı Peygamber Efendimiz'in hak peygamber olduğunu anlayarak müslüman olmuştur. Bu misaller, eski kitaplarda Peygamber Efendimizle ilgili malzemenin olmasına en büyük delildir. Çünkü eski kitapları da biz uydurmuş olamazdık ya! Eski kitaplar muhtelif kültür sahalarında bizden önce mevcut. Hatta Pakistan'da Begum Ayşe Bavani Vakfı, İslâm-Our Choice diye bir kitap neşretmiş. Bazı Hint kaynaklarından, eski Hint dinlerinin sayfalarından fotoğraflar veriyor. Orada Peygamber Efendimiz'in geleceğine dair cümleler var. Eski Hint kitaplarında, eski İran dinî metinlerinde, Hz. Peygamber'in yaşadığı çağlardan önce yeryüzünde mevcut bulunan dinlerin kitaplarında, onunla ilgili metinler, fotokopileri ve tercümeleri var. Demek ki Tevrat'ta, İncil'de, eski İran ve Hint metinlerinde Peygamber Efendimiz'in geleceğine dair müjdeler var. Kur'ân-ı Kerîm'de bunlara işaret ediliyor. Mesela,

Ve iz kâle îsebnü Meryeme yâ benî isrâîle innî resûlullâhi ileyküm musaddikan limâ beyne yedeyye mine't-tevrâti ve mübeşşiran bi-resûlin ye'tî min ba'dismuhû ahmed. İleride Ahmed adında bir peygamber gelecek, şeklinde İncil'de bir âyetin olduğunu, Hz. İsa'nın böyle buyurduğunu Saff sûresi beyan ediyor. Hakikaten de İncil'de öyle bir âyet vardır. Hamidullah Bey bize İncil'den getirip göstermişti. Bu âyet sebebiyle nice papazlar, o şahıs Peygamber Efendimiz Faraklit diye tercümesini yapmışlar. İncil'in indiği asıl metin elimizde değil, tercümeleri elimizdedir. Tercümelerde o asıl kelimenin mukabili olan tercüme kelimeler var. Ama o kelimelerin de yine Peygamber Efendimiz'i gösterdiği papazlar tarafından ifade edilmiş ve onların müslüman olmasını sağlamıştır.

Meşhur bir misal, İspanya'nın Mayorka adasından yetişmiş Anselmo Turmedo isimli papazdır. Bu papaz İspanya'da, Fransa'da ve İtalya'da yüksek ihtisasını tamamladıktan sonra Fransa'da bir manastırda çok yüksek bir alimin hizmetinde çalışırken İncil'deki bu âyetin Peygamber Efendimiz'i anlatan âyet olduğunu öğreniyor, Tunus'a gelip müslüman oluyor. Abdullah et-Tercüman diye isim alıyor ve İncil'den İslâmiyet'i ve Peygamber Efendimiz'i müjdeleyen âyetleri konu edinen bir kitap yazıyor. Bu kitap Türkçe'ye tercüme edilmiştir.

Ben şu bizim meşhur matbaacı, Türkiye'ye matbaayı getiren İbrahim-i Müteferrika'nın Risâle-i İslâmiyye diye bir eseri olduğunu görmüştüm. Risâle-i İslâmiyye Müslümanlığı anlatan bir kitaptır, deniliyor, öyle geçiştiriliyordu. Ben de Dinî Edebiyat kürsüsü başkanı olduğum için, bakalım bu Risâle-i İslâmiyye nedir diye profesörlük çalışması olarak inceledim. Sonunda onu bir kitap halinde de neşrettim.

Bize matbaayı getiren şahıs olan İbrahim-i Müteferrika Romanya'nın Kolojvar şehrinde yaşamış bir papaz. Çok yüksek, güzel bir tahsil görmüş; Yunanca'yı Latince'yi öğrenmiş. Eski metinleri ve kilisenin kitaplığındaki kitapları incelemiş. "Üstâd-ı bîmürüvvetlerin okumasını yasak ettiği kitapları okudum." diyor. Yani üstad ama müslüman olmadığı, hakikati sakladığı için üstâd-ı bîmürüvvet diyor. "Mürüvvetsiz üstatlarımın, okumayım diye sakladıkları kitapları okudum." diyor. Oradan hıristiyan literatürünün Peygamber Efendimiz'i müjdeleyen malzemesine aşina olduğunu ve onun için müslüman olduğunu söylüyor. Risâle-i İslâmiyye İslâm'ı anlatan bir kitap değil. Saklanıyor bu mesele. Halk bilmesin diye bazı gerçekleri saklıyorlar araştırıcılar.

Kim yapmış bu şahsın üzerinde araştırmayı?

İbrahim-i Müteferrika üzerindeki en bilimsel araştırma katolik papaz falancanın yaptığı çalışmadır, deniliyor. Katolik papaz müslüman olan bir papazın Müslümanlığa yarayan malzemesini bize tanıtmak ister mi?! Tanıtmıyor. "İslâm'ı anlatan bir eser." Hayır, İslâm'ı anlatan bir eser değil. Bir papaz olan İbrahim-i Müteferrika'nın müslüman olmasına sebep olan İncil âyetlerini bahis konusu eden bir kitap. Papaz, o konuya kimse yanaşmasın, o konuyu bilmesin diye gerçeği saklıyor. İbrahim-i Müteferrika kendi hayatını, Latincesi'ni de veriyor. yani hangi âyetleri görüp de müslüman olduğunu anlatıyor. Tabii "müteferrika" sarayda teknik ve sanata dayalı yüksek bir hizmet demek. Müteferrika derecesine yükselmiş; ihtisas, sanat, bilgi ve görgü isteyen bir takım işlerin erbabına müteferrika derlerdi. İbrahim-i Müteferrika sarayda o hizmeti yapacak dereceye gelmiş bir saraylı eleman, memur demek oluyor. Sonra müteferrikalıktan da yüksek bir hizmete çıkmıştır. Ömrü boyunca da hakikaten çok faydalı, şayân-ı şükrân hizmetler yapmıştır. Nur içinde yatsın, mekânı cennet olsun. Ben incelemelerimden onun samimi müslüman olduğu ve hakikaten İslâm'a hizmet ettiği kanaatine vardım. Eseri, bir papazın İncil metinlerini okuyup da hangi âyetlerden dolayı müslüman olduğunu anlatan bir çalışmadır. Faydalı olur diye ben de onu neşrettim; başka papazlar da görsünler diye.

Abdülehad Davud isminde bir araştırıcı daha var. Bu araştırıcı önce hıristiyanmış ve ismi Abdülmesih'miş. Abdülmesih, Mesih İsa'nın kulu demek. Hz. İsa tanrıdır diye inanan insanların koyacağı bir isim. Müslüman olmuş Abdülehad adını almış. "Öyle şey yok, Allah bir tektir." diye Abdülehad. O ehad olan Allah'ın kulu mânasına. Bilal-i Habeşî'nin "Ahad, Ahad" dediği gibi. "Bir tektir O, şerîki nazîri yoktur." diye Abdülehad adını almış. İncil'i anlatan çok değerli araştırmaları var. İngiltere'ye gitmiş, Roma'ya gitmiş; doktora yapmış, bir doktora daha yapmış, İran'da profesörlük yapmış; Türkçe, Farsça, Arapça, İngilizce, İtalyanca, Yunanca, Süryanice… biliyor. Herşeyi çok güzel öğrenmiş bir insan. Biz arkadaşlarımıza not ettirdik: "Bu zâtın hayatını araştırın, kabri nerededir, eserleri ne oldu?" dedik. Bir ilim adamı müslüman olmuş ve İslâm'ı savunmak için Hıristiyanlığın yanlış taraflarını anlatmak için eserler yazmış. Perde arkasında kalmasın. Onu gizlemek isteyenler olabilir ama biz kadirşinas bir milletiz, onun kadrini bilip onu tanıtmamız lâzım. Onun için burada da ismini andım. Allah ona da rahmet eylesin, o Abdülehad'e de.

Şimdi asrımızın ilmine sahip kardeşlerimiz var. Bendeniz profesörüm, aramızda profesör dostlarımız kardeşlerimiz var. Seve seve müslümanız. İnanmış olarak, incelemiş olarak, çeşitli tenkitleri bilen, onlara zaman zaman cevap veren insanlar olarak, seve seve cân u gönülden müslümanız. Her tenkit bizi İslâm'a daha sıkı bağlıyor. İslâm böyle bir din.

İslâm'ın böyle cazip üstünlükleri nelerdir, onları kısaca özetlemek istiyorum.

İslâm'da en önemli husus itikattır. Kusurlar, günahlar affolunabilir. Allah'ın af diye bir müessesesi var. Mağfireti var, rahmeti var. Mühim olan itikattır, bilimsel temeldir, gerçeğin doğru kavranmasıdır. Allah, o gerçek doğru olarak kavranıldığı zaman öteki kusurları bağışlayabiliyor.

İnnellâhe lâ yağfiru en yüşreke bihî ve yağfiru mâ dûne zâlike limen yeşâu. "Allah sadece bu gerçeği kavrayamayanları affetmez. O ilmi gerçeği yakalayamayanları affetmez. Ötekileri affedebilir, dilediğinin suçunu bağışlayabilir." O halde bizim de ilk önce bu bilimsel gerçeği tam kavramamız lâzım. Küfür ve şirk affolunmaz suçtur. Küfür tamamen inkar. Şirk de yanlış bilmek veya ortak koşmak; bir inanç var, tamamen inkar yok ama inanç yanlış. O da kıymetli değil, o da olmaz. İnsanoğlu Allah'ı doğru tanımak zorundadır. Ya doğru olarak tanıyacak ya da tanımazsa affolunmayacak. İnsanın en büyük vazifesi Yaradan'ını doğru tanımasıdır. Her gün kendisine rızkı, sıhhati, aklı ve her türlü sonsuz nimeti vereni mutlaka doğru bilecek. Oradaki hatayı Allah affetmiyor. İslâm'ın ana mantığı budur ve Hz. Âdem atamızdan Peygamber Efendimiz'e kadar peygamberlerin mücadelesi budur. Bu gerçeği insanoğlu kavrayacak. Eliyle yaptığı taşa; havada gördüğü güneşe, aya ve yıldıza tapmayacak. Çünkü onlar gibi kaç tane yıldız olduğunu ilim bugün söylüyor. Kaç tane güneş olduğunu, kaç tane güneş sistemi olduğunu biliyoruz. Yeryüzündeki yere yatırıp boğazını kestiğimiz hayvanlara tapmayacak. Etini kebap, biftek yaptığımız hayvanlara tapmayacak. Yani doğruyu bulacak, saçmalamayacak.

Bir de şeytana tapmak diye bir söz vardır. Lâ ta'büdü'ş- şeytân [Şeytana kulluk etmeyin

tapmayın!] Sonra nefse tapmak: Eraeyte menittehaze ilâhehû hevâhu Nefsini put edinmek… İnsanlar bazen Allah'a tapınmazlar, Allah'a itaat etmezler. Bazıları şeytana itaat eder, şeytanın emrinde ve buyruğundadır. Bazıları da nefsinin emrinde ve buyruğundadır; ona tapınıyor diye bu hususta dikkat çekiliyor. Bunlara tapılmaması, Allah'tan gayrıya tapılmaması, Allah'ın varlığının ve birliğinin anlaşılması ana temel alınıyor. Hepsi güzel, hepsi akla, mantığa, ilme ve 20. yüzyıla uygun.

Amellerin dış şekli önemli değildir, özü önemlidir. İslâm'da niyet ve ihlas esastır. İki tane insan aynı işi yapar. Birisininki kabul olur diğerininki olmaz.

Çünkü niyeti başkadır, aklından başka şey geçiyordur, niyeti kötüdür. Dış şekil itibariyle aynı işi yaparlar ama Allah birisini kabul eder, diğerini kabul etmez. Birisine mükâfât, diğerine ceza verir. O halde İslâm samimiyeti teşvik eden, dış boyamayı kabul etmeyen, iç temizliğini, samimiyeti emir ve tavsiye eden bir din. Hatta Efendimiz sallallâhu aleyhi ve selem buyuruyor. ed-Dînü en-nasîhatü diyor. Bu da mânası iyi anlaşılmamış bir hadîs-i şerîftir. "Din nasihattir." diye tercüme ediliyor. Yanlış! ed-Dînü en-nasîhatü demek "Din samimiyettir." anlamındadır. Nasihat, samimiyet mânasına geliyor. Din öğüt demek değil, öğüt olmasa da din samimiyettir. Ses çıkmasa dahi… Elime bir kitap geldi. "İnsanın sözünün, iletişimde başkasına bir haberi, bir bilgiyi vermekte rolü yüzde ondur. Yüzde otuzu jestler ve mimiklerdir. Yüzde altmış da insanın hâlidir." diyor. Asıl iletişim, haberleşme halle olur. Mesajı iletme yollarını veriyor ve onun resimlerini filan veriyor. Konuşmadan da insan iletişim kurabilir mühim olan samimiyettir. ed-Dînü en-nasîhatü demek, "din samimiyettir" demektir. Zaten arkasından cümlenin gelişi meseleyi anlatıyor. Kâlû limen yâ resûlallah? "Kime karşı samimiyet yâ Resûlallah?" Lillâhi. "Allah'a karşı" samimiyet. Eğer öğüt mânasına olsaydı, Allah'a karşı öğüt söker mi? Kul Allah'a öğüt verebilir mi? Demek ki öğüt mânasına değil. Allah'a karşı samimiyet. Ve li-resûlihî "Resûlü'ne karşı" samimiyet. Ve li-kitâbihî "Kur'anı'na karşı" samimiyet. Kur'an'a karşı öğüt bahis konusu olamaz. Ve li-eimmeti'l-müslimîn "Müslümanların yöneticilerine karşı" samimiyet. Ve li-âmmetihim "Hepsine karşı" samimiyet. Ne kadar güzel! Din tamamen samimiyettir, diyor. Bizim bunu insanlığa böyle duyurmamız lâzım. Din kuru merasim değildir, dış şekil değildir, özdür, samimiyettir, tamamen samimiyettir. Allah'a karşı samimiyet, Resûlü'ne karşı samimiyet, Kur'an'a karşı samimiyet, yöneticilere karşı samimiyet, genel olarak müslümanların hepsine karşı samimiyet. Böyle özetliyor Peygamber Efendimiz. Sonra İslâm'ın emir ve yasakları kaprisli emirler değildir. "Ben böyle istiyorum, böyle yapacaksın! İlle de yapacaksın…" filan gibi bir mantıkla verilmiş emirler değildir. Ya nasıldır? İslâm'ın emirlerinde beş hedef güdülmüştür, beş ana grupta toplanabilir:

1. İnancı korumak: Şirk olmasın küfür olmasın vs.

2. Ruhu korumak.

3. Aklı korumak:

İçki onun için yasaklanmıştır, aklı aldığı için haram kılınmıştır. Çünkü İslâm'ın vazifesi aklı korumaktır.

4. Malı korumak: Mala zarar veremezsin. Şimdi moda çıktı; lokantalarda kır tabağı ver 5.000 lira para. Stresi atmak için tabak kırmak... İslâm'da bu yoktur, yapamazsın.

Neden?

Çünkü İslâm'da mal da muhteremdir, malı telef eden cezalandırılır. "Ben kendi tabağımı kırdım." İslâm, "Kendi tabağını kırsan bile ben yönetici olarak sana ceza veriyorum." der. Mal muhterem olduğu için korunması önemlidir. Mecelle'nin kaideleri arasına girmiştir. Lâ darare velâ dırâr. İslâm'da mala zarar vermek yoktur. Ben filanca komşuya kızdım onun harmanını yakamam. İslâmî bakımdan böyle bir şey yoktur. Günahtır, cezası büyüktür. "Efendim o benim harmanımı yakmıştı, ben de ceza olarak onun harmanını yakacağım." Yok, onu da yapamazsın. Zarar vermek de yoktur, zarara zararla mukabele hakkı da doğmaz. Ancak kadıya başvurabilir, hakkını arayabilirsin. Malı telef edemezsin. Çünkü İslâm malı da muhterem saymıştır.

Birisi, bir çocuk patlamış bir ampulü bir hocaefendinin yanında duvara çarpmış. Ses çıkıyor, ampulü attığı zaman bir patlama oluyor ya. Hoca o çocuğu cezalandırmış. "Hocam zaten bu ampul sönüktü, yanmıştı." demişler. "Hayır, yapılmış bir şeyi tahrip etmesi doğru değildir. Belki onun dış tarafı çıkacaktı, bir işte kulanılacaktı." demiş.

Ben hatırlarım, -Allah rahmet eylesin- benim profesörüm:

"Gel seni bir hocaya götürüceğim." dedi. Hocamız, Çengelköy'de Sadullah Paşa yalısında kalırdı. Beni Altunizade'de manav dükkanı gibi bir dükkana, Hafız Yusuf diye bir şahsa götürdü. Ben onun asistanıyım o zaman. Hafız Yusuf'un gözlükleri üç numara değil, beş numara değil, yedi numara değil, belki on numara… numarası çok ilerlemiş. Kendisi ufacık tefecik bir insan, ihtiyar. Hocamızla sarıldılar. -Her ikisine de Allah rahmet eylesin.-

"Öp bakalım bu ikinci hocanın elini." dedi. Ben de elini öptüm. Enterasan bir insan. Köşede yatağı var. Bir tarafta etajeri ve kitapları var. Öbür tarafta büyük bir elektrik lambasından çaydanlık, üstüne küçük bir lambadan demlik yapmış. Çok büyük lambayı bir işte kullanmış. Suyun ısıtılmasında kullanıyor. Onu çaydanlık olarak, ötekisini demlik olarak kullanıyor. Enteresan bir adamdı. Hakkında kitaplar yazılmış büyük alimdi. Hafız Yusuf diye meşhur bir kimseydi.

İslâm aklı, malı, dini ve nesli korumayı esas alır. Zinanın haram, nikahın şart olması ondandır. Neslin korunması için sorumlu lâzım geldiğinden çocuk düşürmek doğru değildir, cinayettir. Rahimde teşekkül etmiş olan çocuk, mirasta nazar-ı itibâra alınır. Bir kıymeti vardır. Demek ki İslâm'ın emir ve yasakları insanoğlu için gerekli şeyleri koruması içindir. İslâm'ın faydası içindir. İnsanlığın faydası içindir. Onun için Kur'ân-ı Kerîm'de de, Kul inna'llâhe lâ ye'muru bi'l-fahşâi "Ey Resûlüm! Allah insanlara kötü şey emretmez." Allah'ın emirlerinin hepsinde bir iyilik vardır.

Peki savaşı niye emretti?

Çünkü savaş da gerekir. Peki niye boşanma var? Çünkü boşanma evliliğin emniyet supabıdır. Hiç boşanma olmazsa insanlar intihara gider, bunalıma düşer. Boşanma da bir sebeptir. İnsanoğlunun mutluluğu için o da bir şarttır. Bazen tahammül edilmez noktalara gelinir. O zaman boşanma da bir nimet olur. Bazen ölüm bir nimet olur, bazen boşanma bir nimet olur. Allah kötü şey emretmez. Emrettiği şeylerin hepsi bir faydaya yöneliktir. O bakımdan İslâm güzeldir faydalıdır. Sonra İslâm böyle havalarda, bulutlarda, semalarda olan bir din değildir. Sadece âhiretle ilgilenen bir sistem değildir.

"Din, bir duygu; ona kimse ilişmez.

Hasan Âli Yücel (1897-1961);

"Din, bir duygu; ona kimse ilişmez.

diyerek hata yapmıştır.

Laikliği ben böyle bileyim."

Yanlış. Sen dini de bilememişsin, laikliği de bilememişsin.

Din nedir? İslâm bilhassa?

İslâm, hayatın bir yaşanma tarzıdır.

İslâm namaz mıdır?

Sadece namaz değil.

Ramazan mıdır? Oruç mudur?

Sadece Ramazan, sadece oruç değil.

Hac mıdır?

Sadece hac değil.

İslâm, hayatı belli bir iman sistemine göre yaşama tarzıdır. Sabahtan akşama, geceden gündüze, evden iş yerine, beşikten mezara kadar insanın her anını ilgilendiren bir sistemdir. İnsanın içinde yaşadığı bir ortamdır. Yakasına taktığı bir rozet değildir. Üzerine giyip çıkardığı bir libas değildir. İçinde yaşadığı bir ortamdır. O bakımdan bazı şeyler ibadettir. Şaşarsınız, şaşacak şeyler vardır, ibadet sayılır. Mesela evlilik ibadettir. Karı kocanın evlilik münasebetleri sevaptır. Sükut ibadettir. İyi bir niyet ibadettir; sadece temenni ediyor, içinden iyi bir şeye niyet ediyor, bu ibadettir.

İslâm, dünyayı da âhireti de, ferdi de cemiyeti de, maddeyi de mânayı da beraber götürür.

Taksim'de bir şahıs karakola müracaat ederek komşusunu şikayet etmiş.

"Efendim, perdeleri açıyorlar, çırılçıplak soyunuyorlar. Bizim aile huzurumuza tesir ediyor, bundan şikayetçiyiz." demiş. Polis de;

"Ben ne yapayım, evinin içine karışamam." diye cevap vermiş. İslâm karışır. İslâm insanın evinin içine de, kalbinin içine de, kafasının içine de, niyetine de karışır. Karışmazsa zaten nizam intizam tamamen sağlanamaz. Polis orada durduğu halde içeride o düzensizlik devam eder. Onun için İslâm'ın bu durumu bir büyük üstünlüktür.

Mesela insan ticaret yapar sevap kazanır.

el-Kâsibu habîbullah. "Ticaret yapan, kazanan insan Allah'ın sevgili kuludur." Hatta bir başka hadîs-i şerîfi daha var.

et-Tâcirü's-sadûku'l-emînü ma'annebiyyîne ve'ssıddîkîne ve'şşühedâi yevme'l-kıyâmeti… "Doğru dürüst güvenilen bir tüccar, kıyamet gününde peygamberlerle, şehitlerle beraber haşrolacak." diye müjdeleniyor. Tüccardır, mal getiriyordur, para kazanıyordur ama doğruluğundan dolayı yine sevap kazanır. O beldede ihtiyaç olan bir metayı oraya getirip ihtiyacı karşıladığından dolayı ticaret sevaptır.

Devlet yönetimi sevaptır. Hadîs-i şerîfte,

"Allah indinde insanların en faziletlisi doğru devlet adamıdır." Adil olmak, doğru olmak şartıyla en faziletli insan oluyor. Devlet yönetimi, valilik, kaymakamlık bir ibadet oluyor.

Peygamber Efendimiz,

"İki kimsenin gözüne cehennem ateşi değmez. 1. Tenhalarda Allah'ın aşkıyla zikredip ibadet edip gözyaşı döken kimsenin gözü cehennem ateşi görmez, 2. Hudutlarda İslâm âlemini düşmanlara karşı koruyan nöbetçinin gözüne cehennem ateşi değmez." Askere gittiğimiz zaman bazıları nöbetten kaçıyorlardı. Biz de, "Senin nöbetini biz tutalım." diyorduk. Niye? Biz nöbetin sevap olduğunu biliyoruz da ondan. Biz askere bir vakit önce gidelim de bir vakit daha fazla sevap alalım diye öğle yemeği yemeden gitmiştik. Akşam ve öğleyi yiyelim de sonra gidelim demedik. Daha çok saat orda olalım diye gittik. Neden? İyi niyetli olduğun zaman askerlik de, nöbetçilik de ibadet; devlet yöneticiliği de ibadet; sükut da, ticaret de, tefekkür de, konuşmak da sevap. Neden? Çünkü İslâm hayat, yaşayış tarzı, hayatı sürdürüş biçimi, insanın yaşam tarzının bütünü. Ya sevap ya günah. Yaptığımız şeyler ya lehinize ya aleyhinize. "Fıkıh nedir?" diye soruyorlar. Fıkhın tarifinde: "İnsanın lehine ve aleyhine olan şeyleri bilmesidir." deniliyor. Fıkıh işte budur. Hangi şey benim leyhime, hangisi aleyhime bilirsem; dini en iyi biliyorum demek oluyor.

Sonra İslâm sadece bir kavme bir çağa mahsus değildir. Mesela Yahudilik bir kavme mahsustur. Bir kavmin dinidir. İslâm öyle değildir. Bütün insanlığa ve bütün çağlara hitap etmektedir. Peygamber Efendimiz, kâffeten li'nnâsi beşîran ve nezîrâ "bütün insanlığa hitaben müjdeleyici ve gerçekleri haber verici ihtar edici olarak" gönderilmiştir. Bütün insanlara ve hatta görünmeyen varlıklara, cinlere peygamberdir. "Cinler de gelip iman ettiler." diye Kur'ân-ı Kerîm'de bildiriliyor. Peygamber Efendimiz sadece Türkiye'nin peygamberi değil, İngiltere'nin de, Amerika'nın da, Japonya'nın da peygamberidir. Neden? Onlar da devr-i Muhammedî'de yaşıyorlar. İnanırlarsa Peygamber Efendimiz'e inanacak müslüman olacaklar; inanmazlarsa Peygamber Efendimiz'e inanmadıkları için kafir gidecekler. Hz. Musa'ya, Hz. İsa'ya inanmak yetmez. Çünkü devir değişmiştir, devir devr-i Muhammedî'dir. Hepsi onun ümmetidir. Ama onun peygamber olduğunu kabul edip de emirlerini tutanlar davetine icabet etmişlerdir. Ötekiler davetine muhatap insanlardır. Bilkuvve ümmetidir, bilfiil ümmeti değildir. İslâm, bütün insanlığadır.

İslâm, bugün herkesin alkışladığı, beynelmilel teveccühe mazhar olmuş çok güzel fikirlere ve prensiplere sahiptir. Misal: Peygamber Efendimiz;

İnna'llâhe cemîlün yuhibbu'l-cemâl "Allah celle celâlüh güzeldir, güzeli sever." buyuruyor. Kendisi güzeldir, güzelliği yaratmıştır. Güzel olan şeyi sever. Onun için müslümanda bir güzellik duygusu olması, güzele bir meftunluk olması lâzımdır. Bir estetik olması lâzım. Yaptığı şeyi güzel yapması lâzım. O halde İslâm insana bir güzellik terbiyesi, bir sanat ruhu veriyor. Onun için Yunus Yunus'tur; Mevlânâ çağları aşmıştır, hudutları aşmıştır, dünyaya yayılmıştır. Onun için Unesco tarafından Yunus Yılı ilan edilmiştir. Çünkü bir güzellik duygusu vardır. Çiçeğin güzelliğini bilir. Biz Eyüp'te çevre çalışmaları yapıyoruz. Oranın eski güzellikleri kaybolmasın diye gayret ediyoruz. Şeyh Murad Efendi tekkesini tamir etmeye girişmiş bulunuyoruz. Tekke'nin galiba 17 dönüm arazisi varmış. Bahçesinde en nadide çiçekler varmış ve ceylanlar gezermiş. Yani manzarayı düşünebiliyor musunuz? Ne kadar hoş bir ruhanî ve estetik âlem. Onun altında Selami Mustafa Efendi tekkesi var. Gülleriyle meşhurmuş.

Sonra bir hadîs-i şerîfte şöyle buyuruluyor:

İnna'llâhe yuhibbu izâ amile ahadekumu'l-amele en yutkinehû "Allah bir işi yaptığınız zaman onu mükemmel bir tarzda ortaya koymanızı sever." Öyle yapan insana rahmet eder, diyor. Bu, müslümanın kaliteye önem vermesine teşviktir. Güzellik duygusu var, bir şeyi kaliteli yapma emri var. Yaptığı şeyin en güzelini yapacak. Kılıcı en keskin kılıç olacak. Çinisi en güzel çini olacak. Camisi en güzel âbide olacak; asırlar boyu devam edecek, bozulmayacak, solmayacak, daimî olacak, güzel olacak. Yaptığı şeyi güzel yapmak, başarmak, en üstün derecede ve en kaliteli olarak başarmak fikri vardır. Sonra İslâm'da hiç kimsenin inkâr edemeyeceği maddî ve mânevî temizlik esastır.

Avrupalı'nın senede bir, hiç yıkanmayıp da sadece pamukla silindiği vaftiz suyunun tesiri kaçmasın diye yıkanmaktan kaçındığını ve Versay sarayında tuvaletin olmadığını biliyoruz. Ama müslümanların yaptığı her ibadethanenin yanında bir de hamamı vardır. Medresesi, aşevi, hamamı, sıcak ve soğuk suyu ve bedava yıkanma imkânı vardır. 16. yüzyılda Osmanlılar'ı ziyaret eden Hollandalı sefir De Busbeck, "Ya bu adamlar hasta olacaklar. Çıpıl çıpıl boyuna balık gibi yıkanıyorlar. Bu kadar da yıkanmak olur mu?" diyor. Hamamda müslümanların bol bol yıkanmasını yadırgıyor. Biz hergün beş defa yıkanırız. Abdülhamid Han -cennetmekân- her sabah havlusunu alır, hamamda yıkanmasını yapar ondan sonra giyinirmiş. Tabii imkânı olan böyle yapardı ama yapamayan hiç olmazsa haftada bir giderdi. Erkekler kadınlar çoluk çocuğuyla tertemiz bohçasını alır, hamama gider yıkanırlardı. Haftada bir mutlaka bir temizlik olurdu. Öyle bir senede derinin üzerinde kir tabaka haline gelsin, zırh haline gelsin, kaplumbağa derisi gibi olsun… İslâm'da böyle bir şey yok. Maddî ve mânevî temizlik var. Tırnak kesmek, bıyıklarının fazlasını kesmek, koltuk altlarını temizlemek vesair her türlü temizlik... Mekanda temizlik... Mesela üstünüz temiz olmazsa namazınız olmuyor. Hadesten taharet, necasetten taharet şarttır, namazın farzlarındandır. Günde beş defa yaptınız, temiz olmazsa namazınız kabul olmayacağı için temiz olmak zorundasınız. İslâm böyle bir şeye bağlamıştır. Temizlik lafta değildir. Zaten İslâm'ın hiçbir emri lafta değildir. İslâm'ın en mühim özelliklerinden birisi söylediği her sözü pratik bir çareye bağlamış olmasıdır.

İslâm'ın en güzel tarafı nedir?

Sözü nazarî bir nasihat halinde bırakmaması, mutlaka pratik bir işe bağlamasıdır.

Allah'ı unutmayın emri, Ve-lâ tekûnû kellezîne nesu'llâhe. "Sakın Allah'ı unutan o gafil insanlar gibi olmayın." Unutmamak için günde beş vakit namaz vardır.

Hocam, bir defa olsa yetmez mi?

Yetmez. Unutursun Allah'ı. Ondan dolayı beş defadır. Sonra zikir vardır. Müslümanlar kardeştir. İnneme'l-mü'minûne ihvetun. "Bütün müslümanlar kardeştir."

Pratik nereden, nasıl kardeş olacağız?

Senede bir defa hacda toplanıyorsunuz. Hem de müslümanların en zenginleri, en sıhhatlileri toplanıyor. Yani seleksiyon natural ile ıstıfâ edilmiş seçilmiş olanları geliyor. Orada İslâm için konuşma imkânı doğuyor. Camide cemaatle namaz. O da bir toplanma şeklidir. Cuma günleri toplanma. Bütün bunları İslâm pratiğe bağlamıştır. Temiz olun. Temizliği de abdeste ve gusüle bağlamıştır. Mutlaka yıkanacak, çaresi yok. Onun için İslâm temizlik ve nezafet dinidir. Temizlik dinin yarısıdır. Avrupa böyle değildi. Avrupa'nın bugün duşakabinleri, küvetleri var. Şimdi yıkanıyor ama bu, İslâm'ın tesiridir. Daha önce yoktu. Avrupa'daki bütün değişiklikler İslâm'la olmuştur. Rönesans, İslâm'ı gördükten sonra, İslâmî ilimlerle olmuştur. Reform İslâm'la karşılaştıktan sonra olmuştur. Kiliseye itirazlar İslâm'ı tanıyanlar tarafından olmuştur. Bilimsel gelişmeler İslâm'ın tanınmasından sonra olmuştur. Dr. Sigrid Hunke, Avrupa'nın Üzerinde Allah'ın Güneşi diye İslâm'ın Batı'yı ilim bakımından nasıl uyardığını, motive ettiğini; nasıl faydalı olduğunu kitabında anlatıyor. Türkçeye tercümeleri vardır. İslâm ilme çok büyük değer, alime çok büyük paye verir. Peygamberlerin halifeleri devlet başkanları değildir, alimlerdir.

el-Ulemâu veresetü'l-enbiyâ ve hulefâü'r-rusül "Alimler resûllerin halifeleri, peyamberlerin varisleridirler." Çünkü herşey ilimle olur. Bugün biz birşeyi yapmak istediğimiz zaman mütahassısına gidiyoruz. Onun için, önder, ilim adamıdır. Adalete çok önem verir. el-Adlü esâsü'l-mülk. Mülk apartman, bağ ve bahçe demek değildir. Egemenlik demektir, hakimiyet demektir. "Hakim olmanın devletin devlet olmasının, yönetici olmanın temeli adalettir." diyor. Adil olacaksın. Kime karşı? Padişahın aleyhine bile olsa.

İstanbul'un ilk kadısı, şimdi Anadolu yakasında bir semt olan, köyün sahibi olan, Kadıköy kendisinin mülkü olan Hızır Çelebi, İMÇ'nin olduğu bulvarın yanında kabri vardır. O Hızır Çelebi Fatih Sultan Mehmed'i mahkum etmiştir. Kimin karşısında? Rum mimarın dava etmesi üzerine Rum mimarı haklı çıkarmış, İstanbul'un fatihi Sultan Muhammed cennetmekânı mahkum etmiştir. Böyle hakimdir.

Neden?

İslâm'da esas olan adalettir. Hakim öyle devlet başkanından filan korkmaz.

Kimden korkar?

Allah'tan korkar.

Neyi yapar?

Allah'ın emrini yapar. Adaleti icra eder. Kur'ân-ı Kerîm'de Velev alâ enfüsiküm evi'l-vâlideyni ve'l-akrabîn buyuruluyor. "Kendinizin, annenizin, babanızın ve akrabalarınızın bile aleyhinde olsa adaletle hükmedin, adaletten ayrılmayın." diyor. Onun için kişi kendi aleyhinde şahitlik yapar. Gider ben hata ettim, benim mahkum olmam lâzım der. İslâm böyledir.

Meşhur bir İslâm kadısı olan Kadı Şüreyh'in huzuruna halifeyle bir gayrimüslim davalı ve davacı olarak geliyorlar. Bakıyor ki birisi zünnar bağlamış, gayrimüslim; ötekisi müslüman. Dava için geliyorlar. "Ah keşke müslüman kazansa." diyor. İçinden böyle bir temenni geçiyor. Ama dinliyor bakıyor ki bu haksız, gayrimüslim haklı. Gayrimüslime haklı olduğunu beyan ediyor, onun lehine karar verip gönderiyor. Fakat ömrünün sonuna kadar gözyaşı dökmüş, tevbe ve istiğfar eylemiş. "Niye benim kalbim muhakeme olmadan bir tarafa meyletti, ben ne biçim hakimim." diye. İslâm'ın adalet anlayışı budur. Onun için evrensel bir dindir. Beynelmilel bütün milletlerin saygı ve sevgi göstermesi gereken dindir.

İslâm'da sevgi ve saygı temeldir. Müslüman müslümanı sever. Eşiddâü ale'l-küffâri ruhamâu beynehüm. Komşusuna ve arkadaşına karşı merhametlidir, şefkatlidir, sabırlıdır. Bugün misaller okudum: Aşere-i mübeşşereden, cennetlik Ebû Bekr-i Sıddîk, "Beni affet, hata ettim filan…" diye yalvarıyor. Öyle bir saygı, sevgi ve muhabbet vardır. Müslümanın müslüman ile münasebetleri o kadar candan olmuştur.

Meşhur Arap seyyahı İbni Batuta, 13. yüzyılda Denizli'ye gelmiş. Arapça biliyor, Türkçe bilmiyor. Tam bizim Anadolu'nun yeni beyliklerinin olduğu zamanlar. Pırıl pırıl ahali. Kendisinin binekleri, develeri var. Aldığı hediyelerin yüklendiği bir kervanla beraber Denizli'ye geliyor. Pala bıyıklı, şalvarlı, silahlı bir adam atının dizginini yakalıyor. Bir şeyler söylüyor, o anlamıyor. Tam onunla ne dediğini anlamak için uğraşırken bir başka palabıyıklı geliyor. O da dizginin öbür tarafından tutuyor. İki pala bıyıklı birbirleriyle biraz münaşaka ediyorlar. Seyyah'ın aklı başından gidiyor. Atını tutanlar silahlı. Arkasında malları var. Mal canın yongası. "Eyvah, canım gidecek, malım gidecek diye korkuyor." Ama sonradan anlaşılıyor ki ilk tutan şahıs:

"Efendim! Bize misafir olun." diye yakalamış. "Siz herhalde yabancısınız kılığınızdan kıyafetinizden belli, bize misafir olun." diyor. Onu anlatmaya çalışıyormuş. Ötekisi de;

"Ya ayıp değil mi, bu mahalle bizim mahalle, bizim misafir etmemiz lâzım. Sen öbür mahallenin ferdi olarak nasıl olur da bunu misafir edersin?!" diyormuş. Münakaşa buymuş. O da;

"Ne yapayım, ilk önce ben gördüm. Misafir önce görenin olur." diyormuş. Tanrı misafiri. Tanımadığı insana karşı, hayvana karşı, serçeye, kuşa, hizmetçiye… karşı sevgi böyle.

Yıkadığı tabağı kıran hizmetçiye yardım etmek için, tabağın bedeli ödensin diye vakıf kurmuşlar. Kanadı kırık leyleklerin tedavi görmesi için vakıf yapmışlar… İnsanları seven, insanlardan bütün çevreye, bütün mahlûkâta yayılan bir sevgi. İslâm bu...

Leydi Mary Wortley Montagu -kocası elçi sanıyorum- 18. yüzyılda İstanbul'a gelmiş. Osmanlılarla tanışmış. Tabii kendisinin siyasî bir görevi var. Yazdığı mektuplar kitap haline getirilmiş, Türkiye Mektupları diye tercümesi de yapılmış. Türkçesi de var. İngiltere'deki bir arkadaşına şöyle yazıyor:

"Kardeşim, ben buraya gelmeden önce Osmanlılar'ın haremini zindan ve hapishane gibi sanıyordum, hayalimde öyle canlandırıyordum. Meğer harem ne kadar tatlı, ne kadar renkli, ne kadar zevkli, ne kadar hoş bir yermiş. Her evin ve sarayın bir haremi var, haremlik selamlık deniliyor. Ben eskiden, kadınları kafese koyuyorlar, zindan gibi baskı altında tutuyorlar sanıyordum. Hâlbuki hiç öyle değilmiş. Son derece çelebi, son derece kibar insanlar."

Hele Fatma Sultan diye birisi ile tanışmışlar. Çok sevmiş, hayran kalmış. İngiliz espirisi ona;

"Hanımefendi çok güzelsiniz. İngiltere'de olsaydınız erkekler etrafınızda pervane gibi dönerlerdi." demiş. Bizim hanımefendi bu söze şöyle bir irkilmiş.. Bu İngiliz zevki müslüman zevki değil. Bizim hanımefendi sakin bir şekilde;

"Sanmıyorum, onlar güzelliğin kıymetini bilselerdi sizi buraya göndermezlerdi." demiş.

"Kardeşim, şu espiriye, şu zarafete bak. Bu kadar espritüel, nüktedan, zarif insanlar." diyor. Şairdir hayr u hasenât sahibidir.

Şu Bezm-i Âlem Valide Sultan'a hayranım. Ne kadar eserler bırakmış.

İslâm sevgi ve saygı dinidir. Tüm insanlara hizmeti teşvik etmiştir. Gayrimüslimlere bile. Hatta bir sahabî Peygamberimiz'e;

"Yâ Resûlallah! Ben bin bir zahmetle kuyudan su çekiyorum. İpi böyle çekeceğim derken ellerim şişiyor, kabarıyor. Bizim develer su içerken, sahipleri tarafından artık işe yaramaz diye salıverilmiş başıboş, yaralı, uyuz develer de gelip içiyor. - Suudi Arabistan, su kıymetli, çekilerek yalağa boşaltılıyor- Bundan da bana bir sevap var mıdır?" diye soruyor. Peygamberimiz;

"Vardır. Çünkü onun da canı, ciğeri var. Onun da ciğeri yanar. Bu yüzden onun da sevabı vardır." diyor. İhtiyar bir deve…

İslâm cemaate, cemiyete ve beraberliğe çok önem vermiştir. Bunlara çok sevap vardır. Cemaatle kılınan namaz evde kılınan namazdan 27 kat daha sevaplıdır. Birlik ve beraberlik rahmet, tefrika azaptır. İslâm'da tefrika, i'tizal, lakaytlık, infirak, bencillik, bozgunculuk… yasaktır.

Bir kenara çekilip de münferit yaşamaktan ziyade muhabbet, birlik-beraberlik ve toplum hayatı esastır.

"Bir mü'min ki halkın arasında bulunuyor, halka hizmet ediyor; onların sıkıntılarına tahammül ediyor, bu mü'min kenara çekilmiş kendi rahatına bakan müslümandan daha hayırlıdır." buyuruyor. Dinimiz,

"İnsanların en hayırlısı insanlara en faydalı olandır." buyuruyor. Onun için İslâm toplumların arayıp bulamadığı hazinedir. Fitneyi ve fesadı, çarpışmayı ve çatışmayı, muhabbeti bozucu her şeyi yasaklamıştır. Gıybet, dedikodu, laf getirmek götürmek, kötü söz söylemek, tefrika, kavga… yasaktır. Bir müslüman bir müslümanın karşısına geçip silah çekemez. Müslüman müslümanı vurup onun canını yakamaz. Yasaktır. Peygamber Efendimiz salla'llâhu aleyhi ve selem;

"Âhir zamanda fitneler olacak." buyuruyor.

"Yâ Resûlallah! O zaman ne yapalım?" diyorlar.

"Evinize kapanın, katılmayın. Fitne müslümanlar arasına, evinize gelirse Hz. Âdem'in hayırlı evladı gibi olun." buyuruyor. Hayırlı evladı hangisi? İbadeti kabul olan ve öldürülen. "Öldüren gibi olmayın. Mazlum olun." diyor. Yani, el kaldırmayın, birbirinizle çarpışmayın diyor. İslâm'ın terbiyesi budur. Uygulama ayrı. Çünkü müslümanlık güzel de, müslümanlar çok kusurlu.

İslâm kardeşliğe çok önem vermiştir. Kardeşlik de bir ibadettir. İmam Gazzâlî kardeşlikle ilgili, "Adet tarzındaki ibadetlerin en hoşu dostluk yapmaktır." diyor. İbadetleri ikiye ayırıyor: 1. Bizim bildiğimiz mutad ibadetler; namaz, oruç, hac, zekat gibi. 2. Adet tarzındaki ibadetler. Bunların en hoşu Allah için sevmek, Allah için dostluk yapmaktır. Allah için ziyaretin büyük sevabı var. İki kişi birbirini Allah için ziyaret ederse Allah'ın sevgisine mazhar olacakları bildiriliyor. Onun için İslâm'ın unutturulmaya çalışılması yerine İslâm'ın hayatımızda yerleştirilmesine çalışılmalıdır ki kardeşlik olsun, sevgi olsun, muhabbet olsun. Bizim ırklarla ilgili hiçbir problemimiz yoktur. Biz Amerikalılar'ı ayıplıyoruz; siyahtır, beyazdır, zenci vesair ayrılığı nedir, diye. İnsanlar kardeştir. Mü'minler birbirlerinin kardeşidir. Hepsi Hz. Âdem'den gelme, hepsi imanda, Allah'ın huzurunda aynıdır. İnsanların hizmetine koşmak en büyük sevaptır. İnsanların en hayırlısı insanlara en faydalı olandır. İşte böyle bir dinin sahibiyiz.

Olayların hızla geliştiği bir çağda yaşıyoruz. İnsanların birbirlerine çok sıkı temaslarının olduğu bir zamanda Allah bize yepyeni imkânlar ve yepyeni vazifeler yüklüyor. Hudutlar açılıyor. Rusya, "Şimdi en büyük dostlarımızdan birisi Türkiye" diyor. Rusya'daki müslüman milletler, "Türkiye bizim ağabeyimizdir." diyorlar. Hepsi bizden yardım istiyor. Elhamdülillâh, tarih boyunca bizi birinci devlet yapan, devletlerin hepsinin başında düzenleyici devlet yapan, haksızlıkları engelleyici devlet yapan bu imandır. Kanunî Süleyman Fransa'ya mektup yazıyor: "Filanca kralı hapsetmişsin, çıkar." deyince çıkarıyor adam. Filanca padişah, "Orada dans diye bir şey çıkmış, duyduğuma göre kadın erkek birbirine sarmaş dolaş oluyormuş. Öyle edepsizliği bir daha yapmayın." diyor. Dansı durduruyor; haksızlığı engelliyor. Falanca yerde filanca şeye hücum olmuşsa oraya yardım gönderiyor.

Elhamdülillâh ki müslümanız. Allah bizi müslüman olarak, müslüman bir ülkede, müslüman anne babalardan, nimet içinde dünyaya getirmiş. Bu nimetin kadrini kıymetini bilmeyi nasip etsin.

20. yüzyıl dertlerinin devası İslâm'dadır. Gelecek yüzyılların sağlam temelleri İslâm'ın prensipleridir. Ve bizim dünya üzerindeki insanlara verebileceğimiz çok kıymetli fikirler, tecrübeler, bilgiler duygular vardır. O da İslâm'dadır.

Allah bize mensubu olduğumuz dinin kadrini kıymetini bilmeyi, güzelliklerini görmeyi, tam müslüman olmayı nasip etsin. İnsanlığa müslümanca en güzel hizmeti yapmayı, en faydalı insanlar olmayı nasip etsin. Rabbimiz'in huzuruna vazifesini yapmış, sevdiği, taltif eylediği, cennetiyle cemaliyle müşerref eylediği bir kul olarak çıkmayı nasip eylesin.

Allah hepinizden razı olsun.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi

Sayfa Başı