M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Hepiniz Cennete Girmeyi İstersiniz, Değil mi?”

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

el-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtü ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.

Emmâ ba'd:

Fe-kâle'n-Nebiyyü sallallahu aleyhi ve sellem:

Küllüküm yuhibbu en yedhule'l-cennete?

Kâlû: neam yâ Resûlallah.

Kâle: Feaksirû mine'l-emeli ve sebbitû âcâleküm beyne ebsâriküm ve'stayhû mina'llâhi hakka'l-hayâi.

Kâlû: yâ Resûlallah, küllünâ nestahyî mina'llâhi.

Kâle: Leyse kezâlike. el-Hayâu mina'llâhi en lâ tensevu'l-mekâbire ve'l-bilâ ve en lâ tensevu'l-cevfe ve mâ veâ ve en lâ tensevu'r-re'se ve ma'htevâ ve men yeştehî kerâmete'l-âhireti yedeu zînete'd-dünyâ. Hünâlike istihyâu'l-abdi mina'llâhi ve hünâlike esâbe vilâyetallâhi.

Sadaka Resûlullah fîmâ kâl ev kemâ kâl.

el-Hasan el-Basrî; tâbiînden, meşhur alimlerden, siması güzel, ahlâkı güzel, menâkıbı güzel, ilmi güzel, irfanı güzel büyüklerimizden. Ve Abdullah b. Mübarek; yine tâbiînden, hadis alimi. Geçen gün menâkıbını anlattığım silahşör, kahraman, cengâver, cömert, mübarek zat…

Bu şahıslar Peygamber Efendimiz'in bu hadîs-i şerîfini mürsel olarak rivayet etmişler. Sözü kendilerinden [rivayet ediyorlar; ama] kimden duyduklarını, sahabenin ismini zikretmiyorlar.

Bu hadîs-i şerîfte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuş oluyor:

Küllüküm yuhibbu en yedhule'l-cennete?

Soru, istifham cümlesi. Efendimiz soruyor: "Hepiniz cennete girmeyi istersiniz, değil mi?"

Müslümanlar, tabii canını verir. Sorulur mu? Müslümanın gayesi; Allah'ın rızasını kazanmak, cennete girmek.

"Yâ Resûlallah, tabii, elbette istiyoruz."

Elbette cennete girmeyi isteriz. Allah'ın o dâr-ı naîmine, o sevgili kullarını aldığı, sevgili kullarına bahşettiği, taltif olarak hazırladığı, uiddet li'l-müttakîn, muttakîlerin mükâfatlara nâil olduğu, salihlerin girdiği o yeri kim istemez? Hepimiz istiyoruz.

Allah hepimizi -şu topluluğumuzla- o cennete dâhil eylesin. Cemâliyle müşerref eylesin. Sevdiği kullarından eylesin. Sevmediği kullardan, cehenneme düşenlerden, azaba uğrayanlardan, gazabına, kahrına uğrayanlardan etmesin.

Hepimiz cennete gitmek istiyoruz. Onlar da; "Tabii ki yâ Resûlallah, elbette cennete girmeyi isteriz." dediler.

O zaman Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem dedi ki;

Feaksirû mine'l-emeli ve sebbitû âcâleküm beyne ebsâriküm ve'stayhû mina'llâhi hakka'l-hayâi.

Üç şey tavsiye etti:

"Madem cenneti istiyorsunuz…"

Feaksirû mine'l-emeli. "O zaman arzularınızı, emellerinizi kısa tutun."

Arzularınızı, temennilerinizi, emellerinizi çok uzatmayın, çok uzağa götürmeyin. "O kadar da uzun boylu değil." denildiği gibi. Kısa tutun. Tûl-i emele düşmeyin. Tûl-i emel yapmayın. Emelinizi kısa tutun.

"Ecellerinizi gözünüzün önüne yerleştirin."

Ve bir de; "Allah'tan nasıl korkup utanmak gerekiyorsa öyle utanın."

Allah'tan haya duyun. Utanın. Utanma duygusunu hissedin.

Tabii emeli kısa tutmak, tûl-i emel yapmamak, eceli göz önünde bulundurmak, unutmamak, bunları biliyorlar da, dediler ki;

Kâlû: yâ Resûlallah, küllünâ nestahyî mina'llâhi. "Hepimiz Allah'tan utanırız."

Hakikaten utanır insan, değil mi? Kuldan bile utanır. Bir yeri açılacak olsa utanır. Biraz mahçup olacak bir durum olsa utanır. Hepimiz Allah'tan utanırız.

Dedi ki;

Leyse kezâlike. "Sizin 'utanıyoruz' dediğiniz gibi basit değil bu utanma. Benim istediğim tarzda olması için şöyle olacak:"

En lâ tensevu'l-mekâbire. "Kabirleri unutmayacaksınız. Bu kemiklerin bir gün gelip de yıpranıp ufalanıp eskiyip dağılacağını unutmayacaksınız."

Ve en lâ tensevu'l-cevfe ve mâ veâ. " Karnınızı, midenizi, kalbinizi, bunların içinde ne olduğunu unutmayacaksınız."

Ve en lâ tensevu'r-re'se ve ma'htevâ. "Kafayı da unutmayacaksınız. Kafanın içinde ne olduğunu unutmayacaksınız."

"Kabrin içinde ne var, midenin içinde ne var, kalbin içinde ne var, kafanın içinde ne var, bunları hiç aklınızdan çıkartmayacaksınız. İşte o zaman Allah'tan gerektiği şekilde utanmak mümkün olabilir."

Ve men yeştehî kerâmete'l-âhireti. "Âhiretin büyük ikramlarını, Allah'ın kendisine ikramda bulunmasını temenni eden, isteyen kimse." Yedeu zînete'd-dünyâ. "Dünyanın süsüne, ziynetine, gösterişine aldırmaz; onu terk eder."

İşte Allah'tan kul böyle korkar. İşte böylece Allah'ın evliyâsı olmaya erişir, diyor Peygamber Efendimiz.

Şimdi bunları biraz açıklayalım. Çünkü bu tür kelimelerin hepsi açıklanacak kelimeler.

Bu zamanın insanları Türkçe'yi bile unutuyor. Avusturalya'da İngilizce konuşa konuşa Türkçe kelimeleri unutuyor. Bana cemaatten kardeşlerimiz söylediler. "Biz her vaizin konuşmalarını anlayamıyoruz hocam. Kelimeleri unutuyoruz. 10 sene, 15 sene durmuşuz, kelimeleri unuttuğumuz için bazı cümlelerin mânasını anlayamıyoruz." dediler. Kaldı ki bunun içinde geçen tabirler dinî tabirler. Bunu Türkiye'de olanlar da, "Türkçe'yi biliyorum." diyenler de bilmez. İzah etmek lazım.

Emeli kısa tutmak ne demek?

Emeli kısa tutmak demek, insanın -hepimizin- içinde arzuları, temennileri, planları, programları, ümitleri var. Mesela diyoruz ki;

"Ne haber? Nasılsın, iyi misin?"

"Teşekkür ederim, iyiyim."

"Nasıl bir plan kuruyorsun istikbale doğru?"

"İşte burada birkaç sene daha çalıştıktan sonra hocam, Türkiye'ye döneceğim. Ondan sonra orada bir dükkân açacağım. Biraz arazi aldım, şu anda ev yaptırtıyorum. Sonra şöyle olacak, böyle olacak… Çocukları evlendireceğim. Ondan sonra şu olacak, bu kalacak… Sakal bırakacağım, hacca gideceğim, tevbekâr olacağım…"

Sürekli program yapıyor. Üç seneden başlıyor da beş sene, yedi sene, 10 sene, 15 sene ileriye doğru herkesin böyle planları oluyor.

Plan, emel, arzu, temenni; yani şu ortada olan bir şey değil, istikbale ait düşünceler. İnsanoğlu bu düşünceleri düşünüyor ama… Eski zamanda adamın birisi gelmiş ustaya, ustanın başına dikilmiş, -pabucunu yaptırtıyormuş- demiş ki; "Aman pabucu sağlam yap, pençesini sağlam dik. İyi kösele koy, birkaç sene dayansın…" diye böyle konuşuyormuş. Orada evliyâdan bir zat varmış. Gülmüş. "Pençe dayansın, kösele dayansın, ayakkabı çabuk eskimesin." deyince. Birisi kenara çekmiş;

"Hocam sen bunun bu sözüne güldün."

"Adamın iki aylık ömrü var. Allah mâlum etti, ben mâneviyat gözüyle anladım. O 'Birkaç sene ayakkabım dayansın.' diyor. Ona güldüm." demiş.

Biz birtakım planlar yapıyoruz. Ama acaba ileriye doğru ne kadar yaşayacağız? Kaç sene yaşayacağız? Seneyi bırak, kaç ay yaşayacağız? Ayı bırak, kaç gün yaşayacağız? Kaç saat yaşayacağız?

Bunu hiçbir kimse bilmiyor; ne zaman öleceğine dair bir bilgisi yok.

Allah hepinize uzun ömür versin. Uzun ömürlerle yaşayalım. Sevaplı işler yapalım. Allah'ın huzuruna sevdiği kullar olarak varalım. Sevaplarımız biriksin. Çok yaşayalım, çok hayır işleyelim, sevabımız biriksin diye temenni ederiz.

Ama hiç de belli olmuyor. Bazen bir kaza duyuyorsun, bazen bir acı haber duyuyorsun; "Filanca sizlere ömür." Kalp krizinden gidivermiş. "Vah genç yaşında gitmiş!" Veyahut trafik kazası olmuş; beş kişi gitmiş, üç kişi gitmiş. Böyle şeyler duyuluyor. Uçak düşüyor.

İnsanoğlunu hayırlı işleri yapmaktan alıkoyan duygulardan bir tanesi, "Ben bu hayırlı işleri ileride yapacağım." düşüncesi.

"Haydi, hacca git."

"Hocam dur bakalım, çocukları bir evlendirelim, şöyle yapalım, böyle yapalım…"

Bir sürü uzun, ileriye doğru tasavvur… Ama o kadar yaşayacağını bilmiyorsun. Sen şimdi zengin olmuşsun; haccetmek boynuna borç olmuş. Bu sene gitmeye niyetli değilsin, önümüzdeki sene gitmeye niyetli değilsin, daha sonraya niyetli değilsin… Çocuğun var. Çocuğun ilkokulda. O büyüyecek, onu evlendireceksin, ondan sonra gideceksin. İhtiyarladıktan sonra… İyi ama, o kadar yaşayacak mısın?

Haccı geciktiriyor. Tevbeyi geciktiriyor. Namaza başlamayı geciktiriyor. Sakal bırakmayı geciktiriyor. Hayır yapmayı geciktiriyor. Kur'an öğrenmeyi geciktiriyor.

Neden?

Çok yaşayacağını sanıyor, çok yaşayacağını ümit ediyor, ondan. Halbuki yarın öleceğinin bilgisini alsa rüyada, "yarın öleceksin" diye; asıl ibadet eder, nasıl tevbe eder, borçlarını ödemeye çalışır, âhirete güzel hazırlanmaya çalışır… Veya "Üç ay sonra öleceksin." deseler, veya "Bir sene sonra öleceksin." deseler; nasıl hazırlık yapar.

Demek ki ileriye doğru geniş düşünmesi, ümit beslemesi, çok yaşayacağını sanması, insanı hayırlı işleri yapmaktan alıkoyabiliyor. Efendimiz işte onu yasaklıyor. Hiç öyle emelini uzun tutma. Çok yaşayacağını göz önüne getirme. Zaten arkasındaki cümle de onu biraz daha açıklıyor:

Ve sebbitû âcâleküm beyne ebsâriküm. "Ecellerinizi gözünüzün önüne alın. Sanki eceliniz çok yakın gibi düşünün." diyor.

Onun için, eskiden büyükler sabaha çıktılar mı akşama ereceklerine garanti etmezlermiş. Akşama erdilerse sabaha çıkacaklarına garanti bir gözle bakmazlarmış. Her işlerini [zamanında] bitirirlermiş.

Bir memurdan, müdür muavininden bahsediyorlar. Mübarek, daireye erkenden gelirmiş. Çalışırmış, çalışırmış, çalışırmış… Namaz vakitlerinde gidermiş, dairenin yakınındaki camide namazını kılarmış. Ondan sonra gelirmiş. Akşam, yatsı, hiç ilgilenmiyor. Masasındaki bütün evrakı bitirirmiş. "Ben yarın ölsem, şu masanın bilinmeyen bir işi kalmadı, yapılmayan bir işi kalmadı. Bütün memuriyetimle ilgili işleri bitirdim." der, ondan sonra gidermiş. 7'de, 8'de, 9'da veya 11'de… Böyle gidermiş. Yarına işini bırakmazmış.

Tabii ecelinin yakın olduğunu bilen, ümidini ileriye doğru kısa tutan bir insan hayrı çok yapar, gevşek durmaz, günahlardan çabuk tevbe eder.

Onun için Peygamber Efendimiz diyor ki;

"Böyle çok yaşayacağınızı ümit etmeyin. Ecelinizi gözünüzün önünde tutun. Ve Allah'tan nasıl utanmak gerekiyorsa öyle utanın."

"Hepimiz utanıyoruz yâ Resûlallah."

"Yok, utanmak öyle değil. Utanmak için, utanmanın içinizde canlı olarak yaşaması için kabirleri, yıpranmış, toprak olmuş kemikleri, çökmüş mezarları göz önünden gidermeyeksin."

"Bak, bunların hepsi bir zamanlar beydi, paşaydı, ağaydı, nazlı hatundu, yiğit delikanlıydı; ama hepsi toprağın altına gitti. Bu kara toprak bir gün bizi de alacak, biz de öleceğiz." diye insan kabri unutmayacak. Bir.

Sonra içini ve içinde ne olduğunu unutmayacak.

İnsanın içinde ne var?

İnsanın içinde bir kere, kaburgaların alt tarafında "karın" dediğimiz yer var. Burada mide, bağırsaklar var. Bir şey yemeye, hazma, yenileni öğütmeye yarıyor. Bunu unutmamak, bunun içinde ne olduğunu unutmamak ne demek?

Yani midene haram lokma sokmamaya dikkat edeceksin. Utanmak bu.

"Ben Allah'tan utanıyorum."

Utanıyorsun ama bu nasıl utanmak? Namaz kılmazsın, oruç tutmazsın, haram yersin, içki içersin, şöyle yaparsın, böyle yaparsın… Utanman sahte.

Midenin içine ne doldurduğuna, buna dikkat ederse insan utanmış olur. Haram yemiyor. Allah'ın yasak ettiği şeyleri yemiyor. Kul hakkı yemiyor. Yetim hakkı yemiyor. Dul hakkı yemiyor. İçki içmiyor. Tamam, o zaman karnının ve karnının içinde ne olduğunu kolluyor.

Peki, insanın içinde bir de yukarıda ne var?

Orada da kalbi var. Kalp de çok önemli. Kalbin içinde duygular var. Duygular da çok önemli. Kin duygusuna mı sahipsin, fesat duygusuna mı sahipsin, haset duygusuna mı sahipsin?

İçimizin iki bölümü var: Aşağı tarafı mide, yukarı tarafı kalp. Midenin içindekiler haramlık, helallikle ilgili. Kalbin içindekiler de güzel huylarla, kötü huylarla ilgili. Bunlara dikkat ederseniz Allah'tan tam utanmış olursunuz. Yoksa, "Ben Allah'tan utanıyorum…"

Libya'dan bir profesör geldi. Profesör, İlahiyat Fakültesi profesörü; sarıklı, cübbeli, böyle geziyor. İstanbul'a geldi. Hocamız da emretti bize; "Bunu gezdirin." Olur, gezdirelim. Misafiri gezdireceğiz. Teknik Üniversite'den matematik hocası bir arkadaşımızın arabasına bindirdik, ben de yanındayım, gezdiriyoruz.

Gelen bir Arap misafiri İstanbul'da nereye götürelim? -Türkçe bilmiyor.-

Dedik ki; "İlk önce Eyüp Sultan hazretlerine götürelim. Halid b. Zeyd Ebû Eyyûb el-Ensârî hazretlerinin türbesini ziyaret edelim."

Götürdük oraya, dedik ki; "Bu, Peygamber Efendimiz'in Medine-i Münevvere'ye geldiği zaman ev sahipliğini yapmış olan, dayızâdelerinden olan, Benî Neccar kabilesinden olan, Peygamber Efendimiz'in mihmandârı, bayraktarı, misafir edicisi, evinde misafir kalmış olduğu mübarek Halid b. Zeyd hazretlerinin türbesi." deyince profesör başını sallladı;

"Biliyorum, biliyorum. Hem bu zât canlıyken de mücahitti, öldüğü zaman da mücahitti." dedi.

Biz ona bir şey öğretelim derken o bize bilmediğimiz bir şey söyledi.

"Nasıl?" dedik.

"Bu, İstanbul'a geldiği zaman surların karşısında düşmanla cihat edip cihat sevabını almış. İstanbul'a kadar gelmiş."

O zamanın imkânsızlıkları ile… Uçak yok ki, hemen üç saatte, dört saatte kalksın Medine'den buraya gelsin. Aylar süren seferleri yaparak gelmişler İstanbul'a, Allah rızası için. İslâm'ın bayrağını oraya dikmeye gelmişler. İstanbul'a kadar gelmiş. Cihat etmiş, cihat sevabını almış. Peygamber Efendimiz'in zaten sahabesi; yıldız gibi kıymetli insan. Ama vefat edeceği zaman hastalanmış, vefat edeceği zaman demiş ki;

"Ey benim kıymetli cihat arkadaşlarım, silah arkadaşlarım! Ben öldüğüm zaman beni, tabutumu aranıza alın, düşmana hücum edin. Surlara yaklaşabildiğiniz kadar yaklaşın. 'Allah Allah' diyerek, Lâ ilâhe illallah diyerek yaklaşın, yaklaşın… Beni surlara ne kadar yakın yere gömerseniz o kadar size müteşekkir olurum."

Onlar da vasiyetini tutmuşlar. Vefat edince koymuşlar tabuta, "ya Allah!" deyip hücum etmişler. Surlara kadar yaklaşmışlar. O da tabutla, vefat etmişken de düşmana hücum etmiş. Yani hayattayken hücum ettiği gibi vefatında da hücum etmiş. Oraya gömmüşler.

O zâtın türbesini ziyarete gidiyoruz. Mübarek, İstanbul'un başının tacı. Ebû Eyyûb el-Ensârî hazretleri, Eyüp Sultan hazretlerimiz bizim. Baktık, orada "mini" demeyeceğim ama kısa etekli bir kız, eteği dizinin bir karış üstünde bir kız… Kolları da kısa, şişmanca da, tombulca da... 14-15 yaşında. Bir de küçük çocuk var. Orada "Güvercinleri yakalayacağım!" diye çocuk koşturuyor, kız da onun arkasından koşuyor; "Aman çocuk düşmesin yere!" diye. Eğiliyor, kalkıyor… Etekleri kısa… Bizim Teknik Üniversite'deki arkadaş, matematik öğretmeni, onun yanına gitti, dedi ki;

"Bak kız kardeşim, sen benim kardeşimsin. Bak burası Peygamber Efendimiz'in sahabesinin türbesi, bir caminin avlusu burası. Bu kıyafetin buraya uygun değil. Sonra sen farkında değilsin; ama eğiliyorsun, nâmahrem yerlerin görünüyor, kalkıyorsun başka yerlerin görünüyor. Olmuyor böyle."

Kız ne cevap versin?

"Olsun, benim kalbim temiz!" diyor.

Ne ile temizledin, parlattın mı, nasıl temizledin?

"Kalbim temiz!"

Kalbin temizliği, kötü huylar çıkacak, iyi huylar gelecek; kötü duygular, düşünceler, fikirler bitecek, hâlis duygular, altın gibi duygular gelecek, o zaman belli olur. Yoksa, "Benim kalbim temiz. Sen benim kalbime bak!" diyor. Biliyor kalbine bakılmayacağını… "Kalbime bak, kalbim temiz." diye beni aldatabilirsin; ama Allah kalbini görüyor.

Allah'tan utanıyorsa bir insan, kalbini temizleyecek. Allah'tan utanıyorsa bir insan, midesine haram lokma sokmayacak. Kalbine kötü duygu getirmeyecek. Midesine haram lokma sokmayacak. Efendimiz böyle tarif ediyor. Ne güzel tarif ediyor!

Gerisi, hepsi boş!

Sen "Allah'tan utanıyorum." diyorsun. "Hepimiz Allah'tan utanıyoruz." diyorlar sahâbe-i kirâm. "Hayır, Allah'tan utanmak o değil." diyor. "Midene ne doldurdun, ona dikkat edeceksin. Kalbinde hangi duygu var, ona dikkat edeceksin." Allah'ın sevdiği duygu düşünce mi var, kötü duygu mu? Allah'ın razı olduğu gıda mı var, haram gıda mı var? Rüşvet mi aldın? Hırsızlık mı yaptın? Adam mı aldattın? Hak mı yedin? Utanıyorsan "Allah biliyor." diye yememen lazım. Böyle tarif ediyor.

Muhterem kardeşlerim!

Sonra, bir de buyurmuş ki;

Ve en lâ tensevu'r-re'se ve ma'htevâ. "Allah'tan utanan müslüman aklını, kafasının içinde ne olduğunu da kontrol etsin." diyor.

Niyeti, düşüncesi, tefekkürü iyi bir düşünce olacak, kötü düşünce olmayacak. Kötü planlar kurmayacak, iyi şeyler düşünecek. "İşte o zaman insan Allah'tan korkmuş olur." diyor.

Hem de daha neler söylüyor, bakın:

Ve men yeştehî kerâmete'l-âhireti yedeu zînete'd-dünyâ. "Âhirette Allah'ın ikramlarını, kerâmetini isteyen kimse dünyanın süsünü, ziynetini, gösterişini bir tarafa bırakır; dünyanın süsüne, ziynetine bakmaz, kalbini süslemeye çalışır. Midesini temiz tutmaya çalışır. Haram sokmamaya çalışır. İçini süslemeye çalışır."

Dışını süslemişsin, ne kıymeti var!

İbrahim b. Edhem hazretleri de kendisinden nasihat isteyen kimseye öyle nasihat etmiş:

"Herkes dışını süsler, sen içini süsle."

Herkes saçını tarar, biriyantin sürer, elbisesini ütüler, temiz elbise giyer, kirlendiği zaman yıkar, ayakkabısını boyar…

"Herkes dışını süsler ama… Sen benden madem nasihat istedin, benim de sana vasiyetim: Sen gönlünü temizle, içini süsle. İçin ilimle, irfanla, güzel duygularla, güzel ahlâkla süslü olsun." demiş oluyor.

Burada da aynı şey karşımıza geliyor.

Bir şey daha diyor Efendimiz:

"İnsanoğlu Allah'tan böyle yaparsa hakkıyla korkmuş olur."

"Ve böyle yaparsa…"

Esâbe vilâyetallâhi. "O zaman Allah'ın evliyâsı olması mümkün olur."

Evliyâlığı istemez miyiz hepimiz? Allah'ın sevgili kulu olmak, Allah'ın sevdiği, ikram ettiği evliyâsından olmak istemez mi?

Herkes ister.

Peki, onun şartı neymiş?

Mideye dikkat etmek, haram sokmamak. Kalbe dikkat etmek, kötü huyları atmak. Kafaya dikkat etmek, kötü fikirleri atmak, iyi fikirleri yerleştirmek. Allah'tan utanmak.

Nasıl utanacak?

Sen -afedersin- kapı çalınsa kısa donunla çıkar mısın kapıyı açmaya?

Çıkmazsın. Adamdan utanıyorsun. Gelenden utandığın için kısa donla çıkmazsın.

Atletle çarşıya pazara çıkar mısın? Pijamayla çıkar mısın? Yırtık bir elbiseyle çıkar mısın? Giydiğin kötü bir şeyle çıkar mısın?

Çıkmazsın. "Utanırım." dersin, çıkmazsın.

Neden?

Başkası görürse utanırsın, görmezse öyle gezersin. Evin içinde pijamayla veyahut kısa donla dolaşabilirsin; ama "Kimse görmüyor." diye dolaşırsın. Gören olursa utanırsın.

Allah'ın gördüğünü bilen insan, Allah'tan utanır. İşte evliyâlık böyle başlar. Zaten hadîs-i şerîflerin hepsini incelediği zaman, hepsi insanı aynı noktaya getiriyor.

Ve me'l-ihsân?

Kulluğu güzel yapmak, ihsan makamına nâil olmak, yüksek dereceye, evliyâ derecesine çıkmak nasıl olur?

Hadîs-i şerîfte [geçiyor.]

Ve me'l-ihsân?

Devamı nasıl?

En ta'buda'llâhe ke-enneke terâhu fe-in lem tekün terâhu fe-innehû yerâke. "Allah'a öyle kulluk edeceksin ki görüyormuş gibi, karşındaymış gibi. Sen O'nu görmüyorsun ama O seni görüyor."

Sen O'nu göremezsin zaten, bakamazsın. Baksan gözlerin kamaşır. Mümkün değil.

Lâ tudrikühü'l-ebsâr ve hüve yudrikü'l-ebsâr. "Gözler onu göremez."

Ama Allah her şeyi gördüğü için, sen Allah'ın huzurunda[sın.]

Ve hüve meaküm eyne mâ küntüm diyor.

Allah her yerde hâzır ve nâzırdır. İçimizde itiraz eden bir kimse var mı?

Yok, âyetle sabit.

Ve hüve meaküm. "O sizin yanınızda." Her zaman, her yerde; burada da, evde de, yalnızken de, kalabalıkta da, gecede de, gündüz de yanınızda.

Peki, yanında insanlar olduğu zaman utanıyorsun da Allah celle celâlühû yanındayken niye utanmıyorsun?

İmanın zayıflığından utanmıyor. O duyguda olunca da aşağı derecede kalıyor, sıfır alıyor, zayıf alıyor. Ama Allah'ın kendisini gördüğünü bilen, görüyormuş gibi ibadet eden evliyâ oluyor. Burada da öyle söylüyor Peygamber Efendimiz. İş öteki hadîs-i şerîfle aynı noktaya geliyor.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Hepimiz cenneti girmek ister miyiz?

Sahâbe-i kirâm "evet" demiş. Biz de "evet" diyoruz, isteriz.

Onun için ne yapmak lazım?

Allah'tan utanmak lazım.

Nasıl utanacaksın?

"Hepimiz utanıyoruz."

Öyle utanmak değil. Midene haram sokmayacaksın, kalbinde kötü duygu bırakmayacaksın, kafanda kötü fikir bırakmayacaksın. Kafanda iyi fikirler olacak. Kalbinde iyi duygular olacak. Midende helal lokma olacak. Buna dikkat ettiğin zaman, harama el uzatmadığın zaman, kötü düşünmediğin zaman, fitne fesat düşünmediğin zaman, zihnini ters şeylerle çalıştırmadığın zaman Allah'tan utanmış oluyorsun. İşte o zaman evliyâlık nasip oluyor, diyor Peygamber Efendimiz. Müjde veriyor, ipucu veriyor. İmtihanda imtihana cevap verelim diye ipucu veriyor. Allah'ın evliyâsı olmak istiyorsan, cennete girmek istiyorsan buna dikkat et, demiş oluyor.

Allah'tan hepimiz utanalım. Bizi her yerde gördüğünü, her yerde hâzır ve nâzır olduğunu bilelim. Ona göre hareket edelim.

Allahu Teâlâ hazretleri bize kendisine güzel kulluk etmekte yardımcı olsun. Tevfîkini refîk etsin. Verdiği nimetlere şükretmekte yardımcı olsun. Kendisini seve seve, aşk ile şevk ile zikretmekte yardımcı olsun.

Ömrümüzü güzel işler yaparak, edebe uygun işler yaparak, Allah'ın sevdiği işler yaparak, güzel bir tarzda, ârifâne, zarif bir şekilde, müeddep bir şekilde, edeple, irfanla devam ettirmeyi; günahlardan, haramlardan, çirkin işlerden, ahlâksız işlerden, pis işlerden, kötü şeylerden uzak olmayı, uzak durabilmeyi, pak olabilmeyi Allah nasip etsin.

Ömrümüzü böyle güzel geçirip güzel, sevaplı, verimli, başkalarının istifade edeceği faydalı işler yapıp dualar alıp, "Allah senden razı olsun! Allah ne muradın varsa versin!" diye böyle herkesin candan dualarını alıp Rabbimiz'in huzuruna sevdiği razı olduğu bir kul olarak varmayı nasip etsin. Cennetiyle cemâliyle müşerref eylesin. Evliyâsı zümresine dahil eylesin.

Bi-hürmeti esrârı sûreti'l-Fâtiha!

Sayfa Başı