M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Tasavvuf Terbiyesi Olduğu Zamanlarda Biz İlerlemişizdir

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Bismillâhirrahmânirrahîm. el-Hamdü lillâhi hakka hamdihî vessalatu vesselamü alâ hayra halkıhi seyyidinâ muhammedin ve âlihi ve sahbihî ve men tebi'ahû bi ihsânin ila yevmiddin. Emma ba'd;

Kırk tane hadisi ezberleyene kıyamet gününde alim muâmelesi yapılacak, alimlerle beraber haşrolunacak diye hadîs-i şerîfleri çok okuyalım, çok dinleyelim, ezberleyelim ki, Resûlullah Efendimiz'in şefaatine nâil olalım, âdabına hakim olalım, ahlâkıyla ahlâklanalım, âhirette de komşusu olalım.

Peygamber Efendimiz bu hadîs-i şerîfinde buyurmuş ki sallallahu aleyhi ve sellem;

Şâbbün sahıyyün hasenün hulukıhi. Güzel huylu, cömert bir delikanlı çocuk,

Ehabbu ilallahi Allah'a daha sevgilidir, daha sevimlidir. Allah onu daha çok sever.

Min şeyhin bahîlin âmilin seyyiün hulukıhi. Kötü huylu, ibadet edici cimri ihtiyardan daha sevimlidir. Yani cimri, kötü huylu ama ibadetini de yapıyor ihtiyar yaşlı kimse işte ondan bu genç daha hayırlıdır.

Aslında normal kaide olarak İslâm'da yaşlı kimsenin hürmeti daha fazladır. Yaşlıdır, ömrünü ibadetle geçirmiştir. Büyüklerimize hürmet etmemiz lazım. "Bizim büyüklerimize hürmet etmeyen küçüklerimize merhamet etmeyen bizden değildir." buyuruyor Peygamber Efendimiz. Elbette bizim örfümüzde, töremizde yaşlılara çok itibar vardır. Yani İslâm yaşlıların cennetidir. Yaşlılar için çok güzel fırsatlar, çok güzel müjdeler, çok güzel ortam, çok güzel şartlar hazırlıyor. Başka ülkelerde yaşlandı mı insanlar huzur evlerine, ihtiyar evlerine götürülüp bırakılıyor.

Benim gözümün önünde Münih'te arkadaşımın komşusu, karşı dairesinde oturan bir Alman aile, annelerini babalarını götürdüler, huzur evine teslim ettiler. Eşyalarını dağıttılar daha ölmeden kadıncağız, böylece yarı ölmüş hâle geldi. Haftada bir gidecekler onu ziyaret edecekler

İslâm böyle değil, İslâm'da yaşlının saygısı çok vardır. Yaşlıya hürmet çok önemli ve yaşlı kimse Allah indinde makbul oluyor. Kim saçını sakalını İslâm'da ağartmışsa büyük mükâfatlara nâil oluyor. Kırkından sonra bir çeşit, elliden sonra bir çeşit, atmıştan sonra bir çeşit, yetmişten sonra bir çeşit ilave mükâfatlara mazhar oluyor. Seksenden sonra hesap da olmuyor. Doksandan sonra artık Allahu Teâlâ hazretlerinin cennetinde ne mutlu mübarek bir kul oluyor, seviniyor.

Ama bu genel kaideye rağmen bazen genç bir kimse, Allah indinde ondan daha sevimli ve daha kıymetli, daha makbul olabilir. Nedir onu makbul hâle getiren? Şâbbün tecrübesiz ama daha yeni delikanlı ama sahıyyün cömert, cömertlik sıfatı güzel. Cömert, eli açık bir de hasenül huluk tatlı huylu, sevimli, sempatik, sokulgan, saygılı, sevgili, iyiliksever filan böyle bir delikanlı. Huysuz, arsız, yüzsüz, haşarı değil. Cömert ve güzel huylu, bu Allah indinde daha makbul öbür ihtiyardan. İhtiyar, abid ibadet ediyor, geliyor namaza vs. ama huyu kötü bir de cimri. Huyu kötü oldu mu, cimri oldu mu, Allah indinde makbul olmayan sıfatlar bunlar.

Allah genci daha çok seviyor o bakımdan hepimiz güzel huylu olmaya gayret etmeliyiz. Güzel huylu olmamak bizim cemiyetimize çok zararlar veriyor. Bizim cemiyetimizin genel başarısını engelliyor. İftira, dedikodu, gıybet, kötü zan, laf taşımak, adam kışkırtmak, arkadan konuşmak vesaire bizim cemiyetlerimizi yıkan şeyler. Kıskanmak, kin tutmak bizim cemiyetlerimizi başarısızlığa götüren şeyler.

İki müslüman devlet sekiz derece farklıdır. İkisi de "Ben müslümanım, karşı taraf müslüman değil." diyor. İki taraftan da adam var. Kendi memleketimizde çeşitli müslüman gruplar birbirleriyle çarpışıyor. Aynı tarikate mensup insanlar arasında üzücü şeyler meydana geliyor. Yani huy kötü oldu mu cemiyetler çöküyor. Onun için huy kötülüğünü küçümsememek lazım. O hastalığı önemsememek çok vahim neticelere yol açabilir.

Mikrobu küçümserseniz yayılır, salgın hastalık hâline gelir, kırar geçirir, bir şehri kırar geçirir. Mikrobu küçümsemeyeceksiniz. Küçük bir hastalığı küçümsemeyeceksiniz. Tedbiri önceden alacaksınız. Allah hepimize güzel huylu olmayı tavsiye ediyor. Peygamber Efendimiz hepimizin güzel huylu olmamızı istiyor. Onun için güzel huya dikkat edelim.

Tasavvuf dediğimiz şey zaten insanın kendini güzel huya alıştırması, zorlaması, kötü huylarını atması, kendisini kötü huylardan pak eylemesi yoludur. Tasavvuf olmadığı için cemiyetlerimiz mahvoluyor. Mısır da öyle, Ürdün de ,Suriye de, Lübnan da, Suudi Arabistan da öyle, daha başka yerler de öyle, hiç değişmiyor. Tasavvufa önem verildiği devirlerde, tasavvufun candan yaşandığı devirlerde müslümanlar başarıdan başarıya koşmuştur.

Hangi devir? Misal Osmanlıların başlangıç devri, tasavvufun en kuvvetli olduğu devirdir. Hatta padişahlar bile tasavvuf erbabı, tarikat erbabı. Osman Gazi'nin Şeyh Edebâli'yi her gün hürmeten ziyaret ettiğini biliyoruz. Menkıbelerden okuyoruz. Nasıl böyle misafir edildiği odada sabaha kadar Kur'ân-ı Kerîm karşısında el pençe divan durduğunu biliyoruz. Osmanlılar'ın başarısı, muvaffakiyeti, zaferlerinin temelinde tasavvuf vardı.

Osmanlılar'ın büyük şeyhlerinden Sivaslı Şeyh Şemseddin bir gece rüya görüyor. Rüyasından uyanınca ertesi gün yakın ihvanına diyor ki: "Cihat hazırlığı yapın, atlar hazırlayın, oklar hazırlayın, kılıçları hazırlayın, kalkanları unutmayın, savaşa hazırlık yapmaya başlayın." Yaşlı bir derviş diyor ki; "Efendi hazretleri zât-ı âliniz zaten cihadın en büyüğünü yapıyorsunuz." En büyük cihat nefisle cihat etmektir, kötü huylarla uğraşmaktır, nefsi yenmeye çalışmaktır. Çünkü nefsini yenemeyen bir insan mahvediyor ortalığı. Hatır kalmıyor, kırıp geçiriyor, nice zararlar meydana getiriyor.

"Siz cihad-ı ekber yapıyorsunuz, zaten yaşlanmışsınız. Cihadı biz gençler yapalım veya şu gençler yapsınlar. Siz büyük cihatla meşgul olun." Yani o hizmetler size düşmez, filan deyince, "Yok. Rüyanın tabiri gayet aşikâr, gayet açık. Benim savaşa gitmem lazım, hazırlayın benim kılıcımı, mızrağımı, okumu." diyor.

O zamana göre neyse savaş levâzımâtı… Demircilere emredin, filan, bir sene uğraşıyorlar harp malzemesi tanzim etmekle muhterem kardeşlerim. Bir sene sonra padişahtan bir tatar ağası geliyor. Bir haberci, posta tatarı geliyor, diyor ki; "Padişahımızın fermanı var, selâmı var, hürmeti var. Zât-ı âlinizi tertip etmekte olduğu bir sefere iştirak etmeye çağırıyor." Gülüyor. "Biz zaten bir senedir o cihat için hazırlanmaktayız." diyor. Bir sene önceden görmüş rüyasını. Hazırlanmış. Zaten hazırız, diyor.

Kalkıyorlar Sivas'tan İstanbul'a doğru harekete geçiyorlar. O zaman develerle, atlarla olan bir seyahat bu. Sivas'tan kilometrelerce uzaklıkta, ne kadar zamanda geliyorsa konak konak, dinlene dinlene, Sivas'tan İstanbul'a doğru gelirken şu meşhur Aziz Mahmut Hüdâyi hazretleri, Sivas tarafından Şemseddîn-i Sivâsî hazretleri geliyor diye üç konak öteye karşılamaya İzmit'e kadar geliyor. İzmit'te karşılıyor.

Birisi zamanın kutbu, ötekisi de biraz sonra zamanın kutbu olacak iki mübarek, iki büyük zât yani. Üç merhale, üç günlük yola karşılamaya gidiyor. Yani, kendisi ev sahibi olabilmek için üç günlük mesafenin içinde kalıyor ki, ötekini karşılayabilmek için üç günlük mesafe, yani sefer mesafesi hududuna kadar geliyor karşılıyor. El öpüyor, hürmet ediyor, duasını alıyor filan.

Padişah onun İstanbul'a geldiğini haber alınca dehşetli memnun oluyor, seviniyor. Demek ki Sivas'ın meşhur evliyâsından Şemsettin hazretleri de gelmiş, diye. Bir de "Efendim, zaten siz ona haberi göndermeden, bir senedir savaşın hazırlığını yapmaktaymış." deyince daha da seviniyor. Diyor ki şeyh hazretlerine; "Efendim, zât-ı alinize bir sene önceden cihadın mânevî işareti verilmiş, cihat yapılacak diye. Acaba zafer hakkında da bir işaret oldu mu?" diye soruyor. O da diyor ki; "Vardır evladım. İnşaallah zafer bizimdir." diyor. Padişah seviniyor, son derece fazla seviniyor.

Beraberce kalkıyorlar, o zamana kadar padişahlar Kânûnî'den itibaren sefere gitmeyi bırakmışlar. Komutanlar gidiyor, onlar merkezde duruyorlar, yani padişahın bir orduya katılması, ordunun başında sefere gitmesi terk edilmiş. Kânûnî'ye kadar gitmiş gelinmiş filan da, seferlere Avrupa'ya, ondan sonra gitmemişler. Bu padişah aradan birkaç zaman sonra, onca zaman geçtiği hâlde, gitmeye karar verince, büyük bir heyecan tabii.

18.Yüzyıl, Avrupa gelişmiş, kuvvetlenmiş, sanayisini ilerletmiş, nüfusu kalabalık, şuurlanmış, derlenmiş toparlanmış büyük ordular. Onlar da büyük ordu toplamışlar. Artık yedi yüz, sekiz yüz, bin kişilik muhteşem bir orduyla Osmanlı topraklarına giriyorlar. Bir kaleyi muhasara ediyorlar. Kale çok sarp bir yerde, başarı sağlayamıyorlar, Osmanlı hudut komutanlarına haber gönderiyor Düşman bizi muhasara etti, yardıma gelin, diye. O hudut komutanları yardımda gecikiyorlar çünkü bir tanesi dönmeymiş. Kasten geciktiriyor oraya yardımı.

Nihayet anlaşma ile teslim edilmesine geçiliyor kalenin. Yani içindeki kadınlar, çocuklar, ahâli çıkacaklar; serbestçe Osmanlı toprağına inecekler kale verilecek. Böyle bir anlaşma yapılıyor. Fakat kaleye girdikten sonra Avusturya ordusu şartlara uymuyor, bütün çoluk çocuk hepsini kesiyor. Ve bu haber Osmanlı ordusunun arasında duyulunca, yayılınca fevkalade büyük mâtemler oluyor. Çok üzülüyorlar. Beş bin kişiyi öldürmüşler. Çocukları, kadınları öldürmüşler kapılar açıldıktan sonra.

Nihayet iki ordu Haçova denilen yerde karşılaşıyorlar. Haçova ovasında karşılaşıyorlar. Bir taraf bataklık, bir taraf büyük bir ova. Karşı tarafta 700-800 bin kişilik bir ordu. Osmanlı ordusu küçük. Onlar pür silah, zırhlar vesaire her türü araçlar, toplarla. Savaş bir başlıyor, Osmanlı'ya bir hücum ediyorlar, Osmanlı ordusu bozuluyor. Geri çekilmeye başlıyor. Nihayet padişahı koruyan orta kuvvet de çekiliyor. Padişahın otağının yakınındaki çadırlara kadar düşman geliyor. Hatta padişahın mutfağının erleri, yani mutfağında yemek pişiren aşçıbaşıları vesaireler, et doğradıkları satırlarla, bilmem havanlarla, bilmem şunlarla bunlarla düşmana karşı mücadele vermeye başlıyorlar. Padişah atına atlıyor kaçacak ama kaçma imkânı da çok zor.

Hoca Sâdeddin diye meşhur bir tarihçi bir alim var. O diyor ki "Padişahım gidemezsin. Orduyu bırakıp nereye gidiyorsun?". Yani sen gittin mi ordu daha beter, perişan olur, diyor. Padişah bu moral bozukluğu içinde edebi, saygıyı, terbiyeyi bir tarafa bırakıp bu Şemseddin-i Sivasi hazretlerine sitem ediyor. Diyor ki "Şeyh Efendi hani zafer bizimdir demiştin İstanbul'da. Ne oldu?" diyor. İşte bak ordumuz bozuldu, her taraftan çöktü cephe. Geriye doğru yeniçeriler kaçıyorlar, söz dinleyemiyorlar. Geriye doğru kaçmaya başladılar. Şeyh efendi gayet sakin diyor ki: "Padişahım telaş etme. Biraz sonra durum değişecek. Zafer bizimdir."

Yani o bozgun anında gayet sakin mübarek. Diyor ki: "Dediğim olacak, zafer bizimdir. Telaş etme padişahım." Ve o aşçıbaşılar kahramanca öyle direniyorlar ki orada. Ne oluyorsa işte, bir dönüyor durum, kaçan yeniçeriler tekrar bir dönüyorlar. Düşman: "Yendik, zafer oldu, dönüp kaçıyor Osmanlılar." filan derken; birdenbire ne yaptığını şaşırıyor ve 700-800 bin kişi bataklıklara doğru kaçarken öldürülüyor, giden bataklıklarda batıyor ve meşhur Haçova Zaferi kazanılıyor. padişah memnun, mesrur, sevinçli, saygılı ve biraz da mahcûb.

İşte o şeyhe, Şemseddîn-i Sivâsî hazretlerine teklif ediyor ki; "İstanbul'da otursanız, bizi irşâd etseniz." "Yok. Bizim zamanımız yakındır, memlekete gitmemiz lazım, kalkıyor gidiyor, Sivas'a dönüyor." Muhterem kardeşlerim, yani tasavvuf terbiyesi olduğu zamanlarda biz ilerlemişiz; tasavvuf terbiyesinden mahrum olduğumuz, birbirimizi sevip saymadığımız, birbirimize anlayış göstermediğimiz, birbirimize candan dost olmadığımız, birbirimizi kendimiz yemeyip yedirmek, kendimiz giymeyip giydirmek, kendimiz meşakkat çekip onu rahat ettirmek tarzında desteklemeyi unuttuğumuz zamanlarda yenilmeye başlamışız.

Güzel ahlâkın çeşitleri vardır. Tembellik kötü bir huydur, çalışkanlık güzel bir huy. Başkalarına faydalı olmak güzel bir huydur, başkalarının sırtından geçinmek kötü bir huy. Başkalarının aleyhinde dedikodu etmek kötü bir huydur, ayıpları kapatmak güzel bir huy. Cömertlik iyi bir huydur, cimrilik kötü bir huydur. Güzel huy bir cemiyeti yükseltir. Nasıl yükseltir? Allah'a sevgili eder, Allah da onu destekler öyle yükseltir. Yoksa zafer Allah'tan başka bir şeyden değil.

Peygamber Efendimiz'in hayatından bir misal var. Onun bizim için tüyler ürperten bir misaldir ki, Peygamber Efendimiz'in ordusu Mekke'yi fethettikten sonra Huneyn taraflarına yöneldiği zaman sahâbe-i kirâmın miktarı on bin kişi kadar. Mekke'yi de fethetmişlerdi moralleri de gayet yüksekti. Şöyle vadiye dönüp baktıkları zaman on bin kişilik kalabalığı görünce; Peygamber Efendimiz salllallahu aleyhi vesellemin ordusu, sahâbe-i kirâm hepsi, ridvânullâhi aleyhim ecmaîn hepsine neşe geliyor ve:

"Bizi bugün kim yenebilir? Biz bundan önce 313 kişiyle nice üstün kuvvetleri yenmişiz. Çok çeşitli savaşlarda Allah bize zafer nasip etmiş. Başımızda Peygamber Efendimiz var. Mekkeli müşrikler de artık yıkıldı. Mekke de fetholundu. Bizi bugün kim yenebilir." diyorlar ve sayılarının çokluğuna güveniyorlar.

O sayılarının çokluğuna güvenmeleri Allah indinde makbul gelmediğinden, Allah onu sevmediğinden, güvenmeleri gururları makbul gelmediğinden, Huneyn'de bir bozguna uğruyorlar ki dünya başlarına dar geliyor.

Dönüp kaçma durumuna geliyorlar. Yani kibir ve gurur sahibi olunca öyle mübarek bir ordu mensupları bile Allah tarafından cezalandırılıyor muhterem kardeşlerim. Bu kötü huy zaferi de engelliyor. Huyun mutlaka güzel olması lazım, mutlaka Allah'ın sevdiği huylara sahip olmamız lazım. Allah'ın sevdiği huylara sahip olmadığımız zaman, Allah'ın rızasını kazanmadığımız zaman ne zafer olur, ne muhabbet olur, ne dünya mutluluğu olur ne âhiret saadeti olur.

Onun için ahlâkı palavra olarak görmeyelim, ahlâkı boş laf olarak görmeyelim. Boş söz, boş iş olarak görmeyelim, her şeyin temeli olduğunu bilelim. Ahlâkımızı düzeltmeye gayret edelim, tasavvufa sarılalım, tasavvufu da bir merasim, bir kavuk, sarık, cübbe meselesi olarak görmeyelim, dış şekil işi olarak görmeyelim. Şu kalbi pâk edelim.

Büyüklerimizden bir tanesi çok güzel söylemiş; Padişah konmaz saraya, Hâne ma'mur olmadan. Yani padişah bir mezbelelik, çökük yere gelmez; geldiği yerdeki en güzel yere gelir. Oranın en zenginine misafir olur, en güzel konaklarda. Hane mâmur olacak, zengin olacak, imkanları çok olacak. Yüksek insanlar böyle yerlere gelirler, virâne yerlere gelmezler. Madem ki Allahu Teâlâ hazretlerinin gönlümüzde tecellîlerini istiyoruz; kalbimizi pâk edeceğiz ki o zaman Allahu Teâlâ hazretlerinin o ikramlarına, o tecellîlere, o marifetullaha, o muhebbetullaha, o maârif-i ilâhîyeye nâil olalım.

Onun için güzel huya önem verin. Gıybet etmeyin, dedikodu etmeyin, huylarınızı düzeltin, cömert olun, tatlı dilli olun, geçimli olun, çalışkan olun, kimsenin sırtından geçinmemeye bilakis başkalarına yardımcı olmaya gayret edin ki, Allah'ın sevdiği huylarla muttasıf olun ki, Peygamber Efendimiz'in ahlâkına ahlâkınızı benzetmeye çalışın ki, Kur'ân-ı Kerîm'in adabı ile edeplenmeye gayret edin ki Allah sevsin, hem dünyada zafer hem âhrette mutluluk ve saadet ihsan etsin.

Dedelerimizin başarısı böyleydi dört bin kişiyle Sırplılar'ın büyük ordusunu, İstanbul'u fethetmeye gelen ordusunu, Çatalca civârında yendiler. Nasıl yendiler? Sırp ordusu 60 bin, 80 bin, 100 bin kişi toplanmıştı Balkanlar'dan. Osmanlılar İstanbul'u aldı diye, alacak diye birçok yerleri, İstanbul'a yardımcı olmak üzere geldiler. Çatalca civarına kadar geldiler. Âdetleri çok olduğu için, teknik şartları geniş olduğu için onların da böyle mukaddes gecelerine günlerine rastladığından "Tamam bu kutsal gecelerde bu müslümanları bitireceğiz." filan diye açtılar şarap küplerini, başladılar içki içmeye.

Bizim Osmanlı padişahı da civardaki eyaletlere haber göndermiş ki sipahilerinizi toplayın, düşman büyük bir orduyla geliyor, ona karşı beraberce çarpışalım diye. Bizim Gelibolu tarafından, Çanakkale tarafından sipahiler dört bin kişi. Dört bin kişi sadece.

Bizim lisedeyken bayrak merasimi yapıldığı, toplanıldığı zaman bakardım ben böyle bizim sınıflar, 1400 kişilik lise, avuç içi gibi görünürdü yani. Dört bin kişi çok değil. Dört bin kişi Tekirdağ üzerinden padişaha yardım etmek üzere bu tarafa doğru gelirken Çatalca tarafından önden hareket ediyorlar. Bunlar akıncı, atlı, mübarek, hareketli insanlar; civa gibi insanlar. Önden atlılar gidiyor, etrafı kolaçan ediyor, öyle gidiyorlar istihbârat toplamak için.

Önceden geliyor diyorlar ki: "Efendim düşmanlar burada bir ordugah kurmuş ki dere tepe düşman dolu, sayıları çok fazla. Şu kadar bin. Ama hiç tedbir almamışlar, eğleniyorlar, çalgı çalıyorlar, içki içiyorlar." filan diye haber veriyor. Ne yapalım? Padişaha yardıma gidecekler artık ondan sonra. Yani onlar padişahın yanına gidecekler.

Diyorlar ki e şunlarla bir oynayalım bakalım. Bir hücum ediyorlar. Onların hepsini kırmışlar orada. Sırp sındığı deniliyor ona. Sınmak demek Türkçe'de kırılmak demek. Sınmak, kırmak demek; sınık, kırık demek. Sınıkçı, kırık çıkık yapan insan demek, yani eski Türkçe'den bir kelime bu. Sırp sındığı demek Sırplıların toptan kırıldığı yer, kırılıp geçirildiği yer.

Dört bin kişi bir ucundan girivermiş, öbür tarafından tarladan buğdayın biçildiği gibi biçivermişler. Padişahın ordusuna lüzum kalmadı, bu taraftan gelen yan kuvvetler işi hallediverdi. Neden? Allah verdi, Allah yardım ediyor. Onlardan değilmiş, imandan. Allah iman ehline yardım ediyor.

Ve kâne hakkan aleynâ nasrul mu'minîn. Mü'minlere Allah yardım eder. Yardım edileceğini Kur'ân-ı Kerîm'de bildiriyor, ama o mü'min olmalı.

Birisi ezan okuyormuş da arkadan geçen evliyâullahtan birisi bakmış gafil okuyor. Allahuekber derken Allahuekber diye düşünmüyor. Eşhedü enlâ ilâhe illallah eşhedü enne muhammedün Resûlullah derken mânaya âşinâ değil. Böyle ezan mı okunur, böyle ezan olmaz diyince müezzin kızmış. Gel de sen oku o zaman, demiş. Taşın üstüne o evliyaâllah çıkıyor bir Allahuekber diyor, taş ikiye bölünüyor. Yani bir kez Allah dese insan, öyle Allah dese ona da nasip olur.

Müslümanlar Roma'yı fethedecek muhterem kardeşlerim. Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîfinde var. Müslümanlar Roma'yı savaşla değil Lâ ilâhe illallah ile fethedecek. Kıyamet kopmadan evvel müslümanlar Roma'yı fethedecek. İstanbul'u fethettiler, Roma'yı da fethedecekler. Şehrin etrafına toplanacaklar Lâ ilâhe illallah diyecekler, şehri fethedecekler. Haberiniz olsun, bakalım kimler görür o günleri.

Bi hürmeti esrâri sûretil Fâtiha…

Sayfa Başı