M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Sorular-Cevaplar (205)

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzübillahimineşşeytanirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm

Soru: Harem-i Şerif'te kılınan vakit namazları diğer mescitlerde kılınan namazlardan 100 bin derece daha sevaplı olduğuna göre, kaza ve nafile namazlar içinde durum aynı mıdır? Yani bir günlük kaza namazı 100 bin günlük namaz sevabı kazandırır mı?

Cevap: Sevabı kazandırır ama kaç tane namaz kaçırmışsan o kadar namazı yine kılman gerekir, onu düşürmez. Yani "Ben burada bir kılarım, ondan sonra hepsi ödenmiş olur." gibi bir hesap içine düşmemek lazım. Çünkü insanın sevabı ne kadar çok olsa günahları da o kadar çoktur. Bu gibi hesaplarla insan hesap yaparsa âhirette Allah onu bir hesaba çekti mi mahvolur. Onun için borcunu ödemesi lazım.

Erkek adam, mert adam, hür insan dürüst insan borcunu öder. Vaktinde kılacaktı, kaçırmaması lazımdı, Allah'ın emrini tutması lazımdı. Namaz, dinin direğidir. Bu dinin direği namazdır; namazı bıraktı mı insan, kılmadı mı, din yere serilir. Çadırın orta direği kırılmış gibi olur.

Namazı kılacaktı.

Kılmadı.

O halde ödeyecek. Gözyaşıyla ödeyecek. "Yâ Rabbi!" diyecek. "Ben bunu vaktinde kılamadım affet beni! O zaman kılamadım, şimdi anladım hatamı. Pişman oldum, affet!" diye ödeyecek.

Tabii burada sevabı çok olur ama tek tek namazlarının borçlarını silmez. Ona göre onları ödemeye çalışması lazım.

Soru: Bir şahsa bağlı olan bir kardeş, tarikata girdikten sonra verilen derslerin kişinin üzerine aynı namaz gibi farz olduğunu söylemiş. Bu derslerin farziyeti var mıdır? Açıklayabilir misiniz?

Cevap: Tabii bu vazifeler;

İnne'l-'ahde kâne mesûlâ.

Ahid ile, söz verilmiş olarak yapılmış olduğu için kendisinden sorgu sual olur. Yalnız farzın dinimizde tarifi vardır, o tarifin içine girmez. Yani farz farzdır, farzlar sonradan azalıp çoğalmaz. "Önceden yoktu da sonra şöyle oldu, böyle oldu..." olmaz.

Yalnız, insan mükellef olduğu bir ibadeti yaparken yapmaz olursa Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyor ki;

"Allah ona: 'Benim ibadetimde ne zarar gördün de bıraktın ey kulum?' diye sorar." Yani sorgu sual olur ama ona 'farz' diye söylemek fıkıh [usulü] bakımından doğru olmaz.

Soru: Hanımlar arasında çarşaf, pardesu ve diğer örtüler ihtilafı sık sık konuşuluyor. Hatta bazı kardeşlerimiz, birisinin; "Aslında tesettür için çarşaf en güzel ama, bizim ihvanımız genç olduğu için onlara ağır gelmesinden korkuyoruz." dediğinizi iddia ediyor. Bu konuda bir de sizin sözünüzle açıklık getirilmesini arzu ediyoruz. Bunu açıklar mısınız?

Cevap: Muhterem kardeşlerim! Biz Allah'ın aciz, nâçiz kullarıyız. Sizler de öylesiniz biz de öyleyiz. Yani Allah'ın boynu bükük kullarıyız. Bizden önce çok büyük alimler gelmiş geçmiş; müctehidler gelmiş, müfessirler geçmiş, evliyâullah geçmiş, kutbu'l-aktablar geçmiş, gavsu'l-âzamlar geçmiş, mübarek insanlar geçmiş... Biz onların talebesiyiz, biz onları seven insanlarız yani biz onların ayağının toprağıyız. Bizim kendimizin hüküm koymaya hakkımız yoktur. Onun için biz bir konuda bir söz söylemek gerektiği zaman fıkıh kitaplarını açarız, orada ne diyorsa onu söyleriz.

Ömer Nasuhi hoca da – rahmetli, bizim tekkemize bağlıymış yani dersliymiş, cennetmekan – kendisine birisi soru sorsa, kocaman sakalına, kavuğuna, Diyanet İşleri Başkanı olmasına, İstanbul Müftüsü olmasına rağmen, "Dur bakalım şu kara kaplı kitap ne diyor?" diye –soranın da gönlü mutmain olsun diye – açarmış, açar orada satır satır okur, söylermiş, cevabı verirmiş.

Muhterem kardeşlerim!

Kıyafet hususunda bizim fıkıh kitaplarımız diyor ki;

"Mühim olan örtünmektir. Örtünmenin şekli, forması, modası yoktur. Hangi şekille örtünme olursa örtünmüş olur insan."

Ebu Bekr-i Sıddîk Efendimiz bir ordunun teçhizi bahis konusu olduğu zaman cömertliği coştu, sıddıkiyet makamından bütün malını bağışladı. Elbisesini bile bağışlamış, hasıra büründü. Evde kalıyor, camiye çıkamıyordu. Peygamber Efendimiz sormuş ki;

"Ebu Bekr-i Sıddîk nerede?"

Demişler ki;

"Evde yâ Resûlallah!"

Çağırmışlar, hasıra bürünmüş olarak geldi.

Yani mühim olan bu avret yerini örtmek, vücudunu kapatmak olduğundan, hasır olur, battaniye olur, kumaş olur, keten olur, yün olur, pamuk olur, deri olur, her şey olur. Mühim olan, esas olan avret mahallerinin örtünmesi ve Allah'ın şeriatinin ahkamına göre hareket edilmesidir.

Örtünmenin birkaç prensibi vardır. Bizim fıkıh kitaplarımız diyor ki; Kadın için de erkek için de "ille şu olacak" diye bir şey yok. Burada da görüyorsunuz, müslümanlar çeşit çeşit kılık ve kıyafetler içinde olabiliyorlar.

Örtünmenin bir takım prensipleri var, onu söyleyelim. Bir; erkek ve kadın örtünmesi farz olan kısımlarını örtecekler. Erkeğin farz olan kısmı, dizinin altından göbeğine kadar kısımdır. Buradan arayı göstermemesi [gerekir]. Kadının elleri, ayakları, yüzü hariç her tarafını kapatması lazımdır. Bunu kapatacak.

Kapattı ama sımsıkı kapatırsa olur mu?

Olmaz. Çorap gibi sıkan kıyafetler veya pantolonlar veya bluzlar... Göğsü çıkıyor meydana, beli çıkıyor, kalçası çıkıyor, şişman mı, zayıf mı her şeyi belli oluyor, kaç kat göbeği var, anlaşılıyor...

Olmaz. Sıkı oldu mu örtünmüş gibi olmaz. Bol olacak, göstermeyecek.

Şimdi ben bu cübbeyi giyiyorum utana utana giyiyorum. Yani gören de alim sanıyor filan diye utanıyorum. Neyse, profesörlüğümüze filan versinler, utana utana giyiyorum.

Neden giyiyorum?

Muhterem kardeşlerim!

Şu kafi gelmiyor, bakın şu kıyafet yetmiyor.

Neden?

Yattığı zaman iç çamaşırı görünüyor insanın. Atleti belli oluyor. Atlet mi şey mi belli altında. Bunun burası belli olduğu gibi aşağıdaki şey de belli oluyor, içine giydiği de belli oluyor. Ondan sonra bir entari giymiş olan bir delikanlı gelip önde durduğu zaman eğer slip filan giymişse, kısa hani şöyle üçgen mayo gibi şey giymişse, e belli oluyor, [tesettür] olmuyor.

Yani iyi kıyafet bol olacak. Ya pantolon şalvar gibi bol olacak ya gömlek üstüne bu Pakistanlıların ki gibi şey yapacak. Bak, ben bunu [giyiyorum, diken kardeşimizden] Allah razı olsun, arkadan da örtüyor. Örtüyor ama yine kâni olmuyorum. Utanıyorum yani, çıplak gibi geliyor bana. Onun için bir de bunu giyiyorum ki bir kat daha olsun, belli olmasın diye.

Kadın da erkek de örtünürken uzuvlarının belli olmamasına iki bakımdan dikkat edecek:

Bir; sıkı olup da belli olmamasına dikkat edecek. Erkek bir blue jean pantolon giyiyor. Olmuyor, yani doğrusu olmuyor. Bizim İranlılar, bizim Türk hacı kardeşlerimiz, Endonezyalılar, Afrikalılar... böyle iki bacaklı dar pantolon giyince tesettür tam olmuyor, belli oluyor âzâsı. Âzâsı belli olunca da arkadakinin namazı gümbürtüye gider. Gözü takıldı mı iki tarafın da namazı gümbürtüye gider.

Onun için bol olması lazım, bir; altını göstermemesi lazım, iki. Altını gösterdi mi yine olmaz. Kadın "çorap giydim" diyor.

Ne çorabı giydin?

"Naylon çorap."

Böyle çorap mı olur?!

Naylon çorap çorap mı?!

Naylon çorap tahrik vasıtası.

Naylon çorap, çorap değil ki!

Naylon çorap giymese cildi güzel görünmeyecek, ama naylon çorap giydi mi cildi güzel görünüyor. Sırlan görünüyor, yani cilalı görünüyor ondan.

Ona örtü demem ben, öyle şey olmaz. Yani bu işin dobra dobrası böyle.

Kalın çorap giyecek, siyah çorap giyecek belli olmayacak gibi olacak. Şalvar giyecek, bileğine kadar giyecek. Mantosu veya harmanisi uzun olacak.

İranlılar mesela, örtünüyorlar. İranlılar'ın örtünmesi çarşaftan daha güzel. Güzel ama tutulacak yeri yok; düğmesi yok, iğnesi yok. Eliyle bir şey alması gerektiği zaman 'hart!' ısırıyor kumaşı...

Olmaz, yani güzel olmuyor. Isırarak, şey yaparak olmuyor.

Mısırlılar'ın filan bir başlıkları var; şöyle bir yapsa, geçirse, buradan tutsa, hiç böyle şeye lüzum kalmasa; o zaman olur, güzel, tepeden tırnağa...

Onların ki bizimkinden güzel. Ama cebi olmadığı için, eli olmadığı için bir şey tutmak gerektiği zaman, taşımak gerektiği zaman ne yapacak?

Açıyorlar o zaman, şöyle topluyor, şuradan da şöyle topluyor haydi bizim İranlı bacıların, şalvar mı giymiş dizinin altına bir kat mı inmiş, iki kat mı yukarı çıkmış, her şeyleri belli oluyor.

Olmadı, mühim olan göstermemek.

Onun için belli etmeyecek bol kıyafet giyeceğiz, bir; altı şeffaf olmayacak görünmeyecek, iki; üçüncüsü de arabaya bineceksen binebileceksin, bir şey tutacaksan tutabileceksin, alabileceksen alabileceksin yani hareketine mani olmayacak.

Bizim dedelerimiz bu entariyi giymemişler, ancak geceleyin giymişler. Ben de dedelerimiz giymiş diye bir giyeyim dedim. Hocamız da rahmetullahi aleyh entari giyerdi. Çok da güzel, yeşil entarisi filan gözümün önünde cennet mekanın. Giyeyim dedim, aa... hiç rahat edemedim. Ayağını atamıyor insan, şey yapamıyor. Yani rahat bir kıyafet değil.

E dedelerimiz şimdi bu entariyi giyseydi ata filan binemezdi. Ata binmek için entariyi kaldırması lazımdı, o da olmazdı. Onun için onlar entari giymemişler, şalvar giymişler.

Zaten Peygamber Efendimiz; "Şalvar giyenlere Allah rahmetini ihsan etsin." diye dua ediyor.

Neden?

Şalvar koruyor insanı. Oturuyorsun, kalkıyorsun... Her bakımdan koruduğu için şalvar iyi bir kıyafet, bol bir kıyafet. Hem de ata binersin, kılıç kullanırsın, kalkan kullanırsın, savaş edersin, düşersin, kalkarsın; sapasağlam. Kadın da erkek de şalvarlı oldu mu güzel oluyor doğrusu. O bakımdan kıyafetin [fıkhî açıklaması] böyle.

Tabii birincilik yapılsa, burada en güzel tarzda giyinen kimler?

Arkadaşlarla konuştuk, Malezyalılar güzel örtüyor. Şurasından şöyle beline kadar örtüyor. Belden aşağısına pantolon giymemişse, uzun etek giymişse en güzel Malezyalılar örtünmüş oluyorlar. Pantolon giymişse; olmadı. Pantolon giydi mi o zaman iş bozuluyor.

Mısırlılar?

Mısırlılar iyi değil. Rahat, her şeyi belli, kendileri de vücutlu, şişman. Kaç okka geleceği uzaktan baktın mı tahmin ediyorsun, belli oluyor.

Olmadı.

Bizim hacı hanımlar?

Bizim hacı hanımlar da bellerine kuşak bağlarlarsa olmuyor.

Nereden çıkarmışlar o kuşağı?

Fâtıma Ana gibi gömlek yapmışlar omuzdan, güzel, bol... "Hay Allah razı olsun" diyeceğiz tam; 'hop!' bir kuşak bağlamışlar haydi...

Nerden çıktı bu kuşak bağlamak?

Mühim olan, azaları koruyup karşı tarafa renk vermemek, karşı tarafa fırsat vermemek olduğundan [dikkat etmek lazım.]

Hatta tesettürün en iyisi ne?

"Yiğitliğin onda dokuzu kaçmaktır, biri de hiç ortalıkta görünmemektir." demişler.

Muhterem kardeşlerim!

Tesettürün en iyisi de kadının hiç erkeklerin karşısına çıkmamasıdır.

Bunu sen mi uyduruyorsun Esad hocam? Damın üstüne çıktın yüksek yerde?

Hayır, ben uydurmuyorum.

Peygamber Efendimiz'in mübarek zevcesi Hazreti Aişe-i Sıddîka validemiz bir rivayetinde: "Medine-i Münevvere'ye biz geldiğimiz zaman havası dokundu bize" diyor. Mekke'nin havası kuru, Medine'nin havası rutubetli. Buradan gitmişler, orada hasta olmuşlar. İklim değişikliği kolay bir şey değil. Orada, Medine'de, veba varmış eskiden, Efendimiz dua etmiş başka yere naklettirmiş, Allah onu başka yere sürmüş, göndermiş.

Veba varmış, humma varmış, hasta olmuş [Hazreti Aişe-i Sıddîka validemiz]. Ebû Bekr-i Sıddîk bir tarafa yatmış, Bilâl-i Habeşi Efendimiz bir tarafa, kimbilir avlunun neresinde bir gölde buldu da yattı ama taş bile fırın gibi. Yani fırının kerpici üstüne oturmuş gibi oluyor insan. Harem'e akşam namazında üst sutuha çıkıyoruz da, akşam namaz vaktinde çıkıyoruz da ooo! Maşallah! Kemiklerimiz yumuşuyor.

Neden?

Sıcak.

Tabii baygın yatmışlar. Hazreti Aişe anamız diyor ki;

"O zaman biz daha tesettürle emrolunmamıştık. Avluya çıktım, babamın yanına gittim" diyor.

Sözü bak ağır ağır söylüyorum, hepiniz duyun diye; "O zaman biz daha, Peygamber Efendimiz'in zevceleri olarak bizler daha tesettürle emrolunmamıştık. Onun için avluya çıktım, babamın yanına gittim 'ne diyor' diye, halini yoklamak için" diyor.

Demek ki tesettür emrolunca avluya bile çıkmayacak, göze bile görünmeyecek.

Anlatabiliyor muyum?

Yani avluya zaten çıplak çıkmaz, zaten örtülü çıkar ama örtülüyken bile çıkmamak.

Ve izâ se'eltümûhünne metâ'an fe's-elûhünne min verâi hicâbin.

Yani "Peygamber Efendimiz'in zevcelerinden isterken, istediğinizi bir perdenin arkasından isteyin."

Yüzyüze bile değil.

Yani örtülü bile olsa işin güzeli budur, en iyisi hiç görünmemektir, hiç fırsat vermemektir.

Örtünmüş. Çok güzel örtünmüş hanımefendi. Aferin, maşallah! Yüz üzerinden 97 puan aldı. Bol, kalın, çoraplar moraplar... Ama topuklu ayakkabı giymiş, tıkıdık tıkıdık, tıkıdık tıkıdık, tıkıdık tıkıdık... yürüyor.

Olur mu?

Olmaz.

Neden?

Âyet-i kerîme var.

Diyor ki âyet-i kerîme; "Ayaklarınızı yere öyle tıkıdık tıkıdık vurup da ziynetlerinizi belli edecek tarzda edalı, yürümeyin."

Ne demek yani?

Her şeyi kapalı ama "tahrikkar yürümeyin" demek. Yani Türkçesi, köylücesi, dobra dobracası "tahrikkar yürümeyin" demek. Onun için mühim olan tahrikkar olmamak.

Tabii şimdi [akla şu soru gelebilir;] e hocam hep kadınlara mı yani böyle?

Yooo, öyle değil. İslâm adalet dini. Hem kadınlara var emir hem erkeklere var.

Erkeklere de diyor ki Kur'ân-ı Kerîm;

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Kul li'l-mü'minîne yeğuddû min ebsârihim ve yahfezû furûcehüm.

"Ey Resûlüm! Ey benim Muhammed-i Mustafâm! Söyle o mü'minlere; gözlerini kapasınlar, namuslarına sahip olsunlar."

Gözünü, bakmayacak, sağa sola çevirmeyecek.

Gözü normal olarak giderken birisine takıldı, [ne yapacak?]

Başını önüne eğecek, ikinci defa bakmayacak.

Muhterem kardeşlerim!

Birinci takılması mazurdur, ikinci takılması günahtır. Bir kere daha baktın mı, "dur bakalım bu kimmiş?", hapı yuttun. İkinci bakış şeytandandıri Şeytan seni kandırdı ikinci defa ondan bakıyorsun.

Nesine bakıyorsun? Boyuna mı, posuna mı? Nesine bakıyorsun ikinci defa?

İşte kadın.

Sana ne! Eğ başını önüne, yürü.

Nedir bizim tarikatımızda prensiplerden bir tanesi?

Büyüklerimiz boşuna mı söylemiş onu?

Nazar ber-kadem. Gözü pabucunun ucunda olacak, yani ayağında olacak, böyle yürüyecek.

"Ya ben adamım, delikanlıyım, efeyim ben! Bıyıklarımı böyle burarım, böyle arslan gibi salına salına yürürüm!"

Yürürsün ama günaha girersin. Sağa sola bakarsan günaha girersin.

En iyisi sen kız gibi başın önünde yürü de Allah sevsin. Sen efeliği bırak! Asıl efelik nefsi yenmek, asıl zayıflık nefse yenilmek. Sen nefsi yenemiyorsan, nefis sana oraya buraya baktırtıyorsa, şeytana mağlup oluyorsan zayıfsın.

Peygamber Efendimiz'in zamanında çocuklar güreşiyorlarmış. Efendimiz de çıkmış gelivermiş üstlerine. Çocuklar kaçışmışlar, utanmışlar tabii. Peygamber Efendimiz geliyor. Kendileri şakalaşıyorlardı ama Peygamber Efendimiz gelince utanmışlar. Biraz böyle mahcup olmuşlar filan. Tahmin ediyorum, yani nasıl mahcup oldukları sahne gözümün önüne geliyor.

Efendimiz buyurmuş ki;

Leyse'-şedîdu bi's-süra'ati. "Pehlivan, güreşte karşısındakini 'küt!' yere çalan insan demek değildir." İnneme'ş-şedîdü men yemlikü nefsehû 'inde'l-ğadabi. "Asıl pehlivan insan kızdığı zaman nefsine hakim olan kimse demektir."

Yani nefsine hakim olabiliyor musun? Kendini tutabiliyor musun? Dilini tutabiliyor musun? Vurmaktan kendini alıkoyabiliyor musun?

Asıl pehlivanlık nefsine hakim olmaktır. Bu nefsi yenemiyorsa insan zayıftır, yeniyorsa kuvvetlidir. Şeytanı yeniyorsa kuvvetlidir, şeytana yeniliyorsa zayıftır.

Şeytan hem insana günahı işlettirir hem de karşısına geçer, güler. Böylece insan şeytanın maskarası olur.

İz kâle li'l-insâni'k-fur. "İnsanoğluna der ki; 'Kâfir ol kâfir ol! Küfre gir küfre gir!'"

Kışkırtır kışkırtır...

Fe-lemmâ kefere. "Kâfir olunca da..."

Bu sefer ne der?

İnnî berîun minke innî ehâfullahe rabbe'l-'âlemîne. "Ben senden [uzağım,] benim seninle alakam yok. Sen kendin yaptın. Ben Allah'tan korkarım." dermiş.

Bak şeytanın [yöntemi] bu. İlk önce azdırır, ondan sonra; "Benim seninle ilgim yok, ben senden beriyim" der.

Şeytana güldürmemek lazım, nefse esir olmamak lazım. İşin aslı odur.

Kıyafetin de esası, tahrikkar olmayan, mütevazı bir şekilde örtünmektir.

Ve lâ yübdîne ziynetehünne. "Ziynetlerini aşikâre, görünür bir tarzda meydana çıkartmasınlar" diyor âyet-i kerîmede.

Ziynet ne demek?

Ziynet iki şekilde olur. Bir; kulağında küpe, boynunda gerdanlık, kolunda bilezik, ayağında [bilezik...] Ayağında da bilezik oluyor, halhal filan diyorlar. Veyahut şimdi buralarında, böyle bazılarının görüyorsunuz şuralarında, burnunda filan... Bu huliyyât dediğimiz yani altından, gümüşten, elmastan, zümrütten vesaireden yapılan, hakiki mânasıyla ziynet olabilir.

Ziynetlerini de göstermeyecek.

Neden?

Bu kendi aranda neyse ne ama dışarıda ne gösteriyorsun?

Ört bakalım, kapat. Hiç belli olmasın.

Onun için Nimetü'l İslâm isimli fıkıh kitabını yazan Mehmet Zihni Efendi rahmetli, -çok seviyorum, kendisini görmedik ama- yazılarından anlaşıldığı kadarıyla çok ârif bir kimseymiş. Nimetü'l İslâm'da esef ediyor, diyor ki;

"Bu zamanın kadınlarına ne oldu? Ne kadar bozuldular! Vah vah! Tuh tuh!" Çarşaflarının altından kollarının, yenlerinin süslerini, ziynetlerini gösteriyorlar. Tuh bu zamanın kadınlarına!" diyor.

Yani çarşafı biraz sıyrılıyormuş da altındaki gömleğinin burasının biraz nakışı görünüyormuş diye kızıyor hocaefendi. Kalksa, şimdi görse, bastonuyla kovalar [bugünkü örtülü(!) kadınları...] Ondan sonra kaçabildikleri yere kadar kaçsınlar bakalım.

Yani bir ziynet bu.

İkinci ziynet, manevî ziynet. Manevî ziynet değil de yani bu altın, gümüşten olmayan vücudun kendisi ziyneti.

O nedir?

Boy postur, samur gibi saçtır, hilal gibi kaştır, bilmem şudur, budur vesairedir... İşte o da ziynet. Onları da belli etmeyecek.

Diyor ki [âyet-i kerîmede];

[Yâ eyyühe'n-nebiyyü] kul li-ezvâcike. "Ey Resûlüm! Kendi zevcelerine söyle", bir. Ve benâtike. "Kendi kızlarına söyle", iki. Ve nisâi'l-mü'minîne. "Ve mü'minlerin hanımlarına söyle" diye nasihat ediyor.

Yani hem bedenî ziynetlerini göğüs, kalça, bel, boy pos vesaire gibi şeylerini saklayacaklar hem gerdanlık, küpe, ve sair ve sair... gibi şeyleri göstermeyecekler. Mühim olan, yani hanımların yiğitliği ortalıkta görünmemek, ortalıkta görünüyorsa da örtünecek. Hiçbir şeyi belli etmeyecek.

Erkeklerin de böyle olursa daha iyi olur.

Onun için ben böyle çarşaf, pardesü kavgasını da doğru görmüyorum. Her yerin kendine göre örtüsü, töresi filan vardır. Çarşaf da olur, başka bir örtü de olur, saya da olur, harmani de olur, daha başka kıyafetlerde olabilir. Yeter ki dediğimiz esaslara göre uygun olsun.

Kimseye bir şey demiyoruz, kimseyi ayıplamıyoruz. Ayıplanmaması gereken kimseleri de kimse ayıplamasın. Normal olanı da normal karşılasın herkes.

Soru: Hatm-i hâcegân yaptıran bazı şahıslar derssiz kişileri halkaya almıyorlar. Bazıları ise ayrım yapmadan herkesi alıyorlar. Hatta derssiz oldukları halde, derssiz olanları hatm-i hâcegâna girsin diye teşvik ediyorlar. Girilebilir mi girilemez mi?

Cevap: Kitaplarımızda büyüklerimiz yazmışlar ki; "Değil dersli olan, gafil olanları bile almayın." Uyanık olsun. Bu hatm-i hâcegân, evliyanın [zikri.] Burada feyzin tam olması için tabii herkesin usulü bilen insanların filan olması lazım diye böyle derssiz olanları, hatm-i haceganın şartlarındandır diye sokmamayı söylemişler.

Fakat ezmânın tegayyuru ile ahkâmın tebeddülü inkar olunamaz. Zamanlar değişince, şartlar değişince, bazı işlerde de değişiklikler olabiliyor, oluyor. Hocamız rahmetullahi aleyh hatm-i hâcegânı camide yapardı. E camide dersli de vardı, derssiz de vardı, ziyaretçi de vardı, hafiye de vardı, polis de vardı... hepsi vardı. Yani orada dersi yapıyordu.

Demek ki hocamızın içtihadı ne olmuş oluyor?

Yani feyzi olanlar feyzi alır, ötekiler de istifade eder. Merhameten böyle feyizli bir yerde onlar da bulunsun diye müsaade ediyordu demek ki. Bizi de, küçüklüğümüzden beri biliyoruz, alırlardı, şey yaparlardı. Demek ki alınması daha iyi oluyor. Alınmamasında ise, bu devirde, alınmayan çok üzülüyor. Yani bana böyle ağlayarak, morali çok bozularak gelen insanlar var. İşte "Bizi hatm-i hâcegâna almadılar. Biz yani gavur muyuz, Allah'ın kötü kulu muyuz?" bilmem ne filan diye çok üzülenler oluyor.

Onun için bu işte şimdi zaten hatm-i hâcegâna katılanla ötekisi arasındaki fark ne kadar?

Onu da Allah bilir.

Yani biz çok mu bulunmaz hint kumaşıyız, bulunmaz metâız?

Allah bizi affetsin.

Bizim ötekilerden ne farkımız var?

Onlar da cahil biz de cahiliz. Cahilin cahile imamlığı caizdir demişler. Hepimiz [aynıyız...]

Onun için ben de şahsen, hocamızın o [uygulamasına] bakarak,bir ayrım yapmadan, böyle bir arada yapsınlar diye düşünüyorum.

Soru: Şeytan 'aleyhi'l-lâne, -ona lanet olsun- insana vesvese verip akla hayale gelmeyecek büyük günahları akla getiriyor. -Hani burada [hacda] akla kötü şeyler de gelmesin dedik ya.- Kul günahları işlememek için mücadele ediyor fakat akla gelen bu günahlar, bu hayaller bir türlü geçmiyor. Kul bunalım içinde, durum böyle devam ediyor. Derdi açmak bile insanı sarsıyor. Nasıl bir çözüm tavsiye ediyorsunuz?

Cevap: Bir kere abdestli olun demiştik. Bu önemli.

İkincisi, zikri ve zikr-i kalbiyi çok yapın demiştik. O da kaledir. Kur'an okuyun, zikir yapın demiştik. Geçen gün burada hadîs-i şerîfi okuduk. Olmayanlar da bilsinler. O da korur.

Bütün bunlara rağmen yine oluyorsa lokmanın helal olması da önemlidir. Lokma haram olduğu zaman da bir türlü böyle yerine gelmez şeyler. Veya gafletle yenildiği zaman olur. Besmeleyle yiyin. "Bu nimetleri bana Allahu Teâlâ hazretleri veriyor" diye yiyin. Başında besmeleyle, duayla başlayın, sonunda dua edin. Helalinden arayın, lokmanın helalini arayın.

Ondan sonra da yine olsa bile bu mücadelenin sevabı vardır. Çünkü artık mücadeleye girmişsin, Cenâb-ı Hakk'ın rızasını kazanma yolundasın. Bir şeyler oluyor, bu mücadelenin de sevabı var.

Soru:

Kendi hayatınızdan biraz bahseder misiniz? Başımızdan geçen enteresan olaylardan biraz bahsetmemizi istiyor. Zenginlik insanı mutlu eder mi?

Cevap: Muhterem kardeşlerim! Yani "Biz nasıl olmuş da böyle hoca olmuşuz?" diye merak etmiş, onu soruyor hacı kardeşimiz.

Farsça bir şiir aklıma getirdi bu sorusu. Diyor ki şair;

Ber bende nâgehânî kerdî nisâr-ı rahmet

Cüz lütf-u bî-hadd-i tû an râ sebeb nedîdem.

Herhalde Mevlânâ'nın bir beyti olacak bu.

"Yâ Rabbi! Kuluna çok nimetler ihsan etmişsin. Sebebini arıyorum, senin hadsiz, hesapsız lütfundan başka bir sebep bulamıyorum." diyor.

Yani bir insanın Cenâb-ı Hakk'ın yolunda olması, Allah'ın bir lütfudur. Allah da lütfunu herkese veriyor. Elhamdülillah...

Yani parayla mı aldık biz Allah'ın lütuflarını?

Gözü, kulağı, sıhhati, Müslümanlığı, imanı, haccı, umreyi, Peygamber Efendimiz'in ziyaretini vesairesini?..

Herkesin parası var, herkes yapamıyor. Allah'ın lütfundan oluyor.

Allah'ın lütfu neden oluyor?

İmam Gazzâli diyor ki;

Allah'ın lütfu, adaletinin icabı, gökyüzünden yağmur yağar gibi yağar. Şakır şakır Allah'ın lütfu, rahmeti yağar, tenceresi ters olmayanlara rahmetten isabet eder. Tencere ters dönmüşse rahmet gelmez içine. Kazan, tencere ters dönmüşse rahmet gelmez. Dönük konulmuşsa, o zaman ne kadar isabet ederse rahmetten gelir, onun kabına Allah'ın rahmeti gelir.

Demek ki ilk önce kabın, tencerenin ters olmaması lazım. İnsanın Allah'ın yoluna dönmüş olması lazım. Allah'ın yoluna ters olduğu zaman Allah'ın rahmetine ermez.

Muhterem kardeşlerim!

Ayrıca, büyüklerin çok, çok büyük tesirleri oluyor insana.

Şimdi ben mesela, nasıl olmuş da teknik üniversiteye gidecekken, mühendis olacakken, fen bölümünde okumuşken hocalığa böyle kaymışım?

Ben istemedim gibi sanki nerdeyse, böyle beni kader, güldür güldür akan bir nehir bu tarafa getirdi gibi. Bizi başka tarafa getirdi.

Bu neden oluyor?

İşte dün bir soru soruyordu, büyüklerin himmeti diye bir şey var, ondan sonra büyüklerin duası diye şeyler var, ondan oluyor. Yani insan bir şey yapmak istiyor, yapamıyor. Bir yere gitmek istiyor, gidemiyor, ille şu tarafa gidiyor.

Peygamber Efendimiz çocukken burada, Mekke'de düğün oluyormuş. Onlar da, Peygamber Efendimiz bir arkadaşıyla beraber sürüye bakıyorlarmış.

Bir gün arkadaşı düğünü seyretmeye gitmiş. Ertesi gün Peygamber Efendimiz -çocuk ya- o da düğün görmeye gidecek. Gidecek ama uyku bastırmış, gidememiş. Daha ertesi gün gidememiş, daha ertesi gün gidememiş...

Neden?

Allah Peygamber-i Zîşânına o tarafa gitmeyi nasip etmiyor.

Buna ne derler?

"Kader fetva vermiyor." derler.

Bizim büyük dedelerimiz, benim babamın anne tarafları Buhârâ tarafından gelmiş, Peygamber Efendimiz'in sülalesinden. Oralardan dualarımız vardır elhamdülillah. Ondan sonra dedelerim medreselerde okumuşlar, yani bizim oraların mollalarından, alimlerinden imişler. Kahveye filan girmezlermiş, sigara içmezlermiş; tesbihleriyle, seccadeleriyle bağ bahçede böyle kendilerine namazgah edinmişler. Öyle avamın arasına karışmadan ibadetle meşgul olurlarmış. Diyelim ki mesela buradan Medine gibi mesafede hocasına haftada bir kere iki kere ziyarete gidermiş.

Büyük halamız, babamızın halası anlatıyor, şakır şakır yağmurda bir kere ziyarete gitmiş. Hocası gülmüş;

"Ya hiç de ıslanmamışsın be!" demiş.

Yani nasıl geldiğini biliyorum demek istiyor.

E böyle tabii büyüklerin duası oluyor.

Babam, Çanakkale'den, memleketten dersliyken İstanbul'a gelmiş. Hasib Efendi'nin camisine gider gelir, namaz kılarmış ama, o zamanlar bu işler gizli saklı ve baskılı olduğundan, Hasib Efendi'nin Gümüşhanevî dergâhından olduğunu bilmezmiş ama kader onu Hasib Efendi'nin camisine getirmiş. Ondan sonra, memleketten dersi olduğu halde, Abdülaziz Efendi'den tekrar dersini tazelemiş.

Yani çömekçinin elindeki çamur gibi bizi şekillendiren var, bizi bu yollara sevkeden var.

Sonra rahmetli anam çok dindar bir kadındı.

Allah cümlemizin geçmişlerine rahmet eylesin.

Kur'an'ı bize okutan odur, doğru yolu tavsiye eden odur, güzel idealleri vermeye çalışan odur. Babamız gibi... Babam annem akrabadır zaten, aynı [soydan] gelirler.

Yani Allah'ın lütfu ile, büyüklerimizin duası ile, kaderin sevki ile, biz de yani Peygamber Efendimiz'in müşrik düğününe gidemediği gibi, teknik üniversiteye gidip mühendis olacakken oraya gidemedik. Biz de oraya gidemedik, biz de hoca olduk.

Hissediyorum ki yani böyle kader duvarlarını örmüş yolumuza böyle gideceğiz diye, ondan olmuş.

Tabii bu lütufların hepsinin sebebi, büyüklerin helal lokma yemesidir, yedirmesidir; helal süt emzirmesidir; insanın büyüklerinden aldığı dualardır...

Biz mesela, ilkokula giderken bile, sabahları anamızın babamızın elini öpmeden, duasını almadan gitmezdik. Anne baba duası insanı cennete sokar. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki;

"Annesine babasına eriştiği halde cenneti kazanamayana yazıklar olsun! Burnu yerde sürtsün o adamın!"

Yetişmiş de fırsatı kaçırmış. Annesine babasına yetişmiş de hâlâ cenneti kazanamamış diye...

Tabii bu duaların tesiri vardır.

Muhterem kardeşlerim!

İnsan günahkâr da olsa; hepimiz günahkârızdır, kusurumuz çoktur ama içine pişmanlık düştü de Cenâb-ı Hakk'ın yoluna döndü mü Allah lütfeder. Hadîs-i [kutsî] ile sabit;

"Kulum bana dönerse ben de ona dönerim." buyuruyor.

Kul yönünü Allah'a döndü mü Allah da kuluna teveccüh eder.

"Kulum bana bir adım gelirse ben ona bir arşın gelirim. Kulum bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak giderim." buyuruyor.

Kuldan şöyle bir pişmanlık oldu mu daha diline getirip de "Affet Yâ Rabbi! Ben çok günahkâr bir kulum. Sana layık kulluk edemedim" filan diye daha diliyle ifade etmeden, söylemeden Allah kulun günahını affedermiş. Pişmanlığı kalbinde doğar doğmaz, diliyle "tevbe yâ Rabbi!" demeden Allah affediyor.

Muhterem kardeşlerim!

Onun için Allah'ın lütfu çoktur, Allah'ın rahmeti çok geniştir.

Zû-rahmetin vâsi'atin. "Engin geniş rahmeti vardır."

Değil benim durumum, adamın birisi yol kesiyormuş, eşkiyaymış. Bizim annelerimiz, babalarımız elhamdülillah, –cennetmekan– hakikaten memleketimiz de tanınmış insanlarmış. Bizim köy de tanınmış bir köydür. Yani bizim orası hayır, hasenat yaparsa, yağmur olmayan zamanda yağmur yağar filan diye etrafı şöhreti varmış. Ama yol kesen, yol kesici bir insan bile tevbe etmiş, ondan sonra – Tezkiretü'l Evliyâ'da menakıbı yazılıyor- evliyaullahtan bir kimse olmuş.

Allah hatasını anlayan kuluna yardım eder.

O zaman ne var elimizde?

Dua gibi bir büyük imkan var. Büyük bir imkanımız var: dua. Açarız elimizi, bükeriz boynumuzu, gözyaşları dökeriz, ağlarız, yalvarırız, Allah'tan isteriz; Allah verir.

İki göze cehennem ateşi değmeyecek. Bir;

Aynün bâtet tahrüsü fi-sebîlillah. "Hudutlarda İslâm alemini bekleyen mücahidin gözüne cehennem ateşi değmeyecek."

İki;

Aynun beket min-haşyetillah. "Tenhada, Allah korkusundan ağlayan insanın gözüne cehennem ateşi değmeyecek."

Yani cehenneme girmeyecek demek. Gözüne cehennem ateşi değmemesi için o kimsenin cehenneme gitmeyeceği mânası çıkar oradan. Cehenneme düşmeyeceği anlaşılıyor.

Onun için, ne olursak olalım; ister deli olalım, ister veli olalım, ister günahkar olalım, ister asî olalım, ister hırsız olalım, ister arsız olalım, ister yüzsüz olalım... Her ne olursak olalım, pişman olup da Allah'ın yoluna döndük mü Allah da teveccüh eder. "Tevbe yâ Rabbi!" dedik mi, "Affet yâ Rabbi!" dedik mi Allah affeder.

Tabii tevbenin bir şartı da kul haklarını vermektir.

Adamın tarlasını almışsın, apartmanını üstüne geçirmişsin. Şimdi burada hırsız kedi ciğeri çaldıktan, yedikten sonra yalanıyor gibi... Ondan sonra "tevbe yâ Rabbi!" diyorsun.

Olmaz.

Apartmanı, tarlayı sahibine vereceksin. Yani hem alıp, hem de tevbe deyip, hem de affedip, hem de cennete gitmek...

Öyle yağma yok! Hakkı vereceksin.

Hakkı vereceksin, helalleşeceksin, o zaman kul haklarından kurtulursun. Kul haklarından kurtulduktan sonra Cenâb-ı Hak günahları affediyor.

"Hacca gelip de, Arafat'a çıkıp da, Müzdelife'de vakfe yapıp da, Mina'da şeytan taşlayıp da, ondan sonra kurban kesip de, neyse yani... ibadetleri yapıp da 'Acaba Allah beni affetmiş midir affetmemiş midir?' diye tereddüt eden günaha girer." diyor Peygamber Efendimiz.

Affedilmiştir yani. Allah günahları affeder, affedilmiştir. Hatta öyle affedermiş ki, devesini hacıya kiralık vermiş, deveci yanında geliyor, parayı alacak. Şu kadar para alacak. Onun aklı fikri devesinde yani hac bitince deveyi alacak, gidecek. Allah Mina'da devecileri bile affedermiş.

Neden?

İyi kulların yanında olanları Allah;

Hümü'l-kavmu lâ yeşkâ bihim celîsühüm. "O iyilerin yanına yanaşanları -deveci bile olsa- affeder." de ondan.

İyilerle beraber olmanın bu faydası vardır. Onun için iyilerle beraber olmaya çalışalım. Suçumuz günahımız vardır elbette. Dağlardan büyüktür, dağlar gibi günahımız vardır. Tevbe edelim, pişman olalım. Bildiğimiz haklar varsa verelim sahiplerine. Kimsenin hakkı üzerimizde kalmasın. Elimizden geldiğince iyilik yapalım. Tatlı dilli olalım, güleç yüzlü olalım, kalp kazanmaya çalışalım, gönül yapmaya çalışalım. Allahu Teâlâ hazretleri, rahmeti çoktur, inşallah hepimizi affeder.

Muhterem kardeşlerim!

Mü'minlerin hepsi, sadece benim gibi cübbeliler, sarıklılar, sakallılar değil hepsi Allah'ın evliyasıdır.

Vallahu veliyyü'l-mü'minîn. "Allah mü'minlerin velisidir." Mü'minler de Allah'ın velisidir. Hepsi, umumi olarak bütün mü'minlerin Allah'ın evliyası olmak sıfatı vardır. Her müslümanın umumi bir evliyalığı vardır.

Onun için, Allah yolundan ayrılmamaya gayret edelim.

Buraya geldik. Tevazuyu öğrenelim. Bilelim ki dış ameller, dış hareketler çok önemli değildir. Asıl kalp önemlidir.

Len-yelallâhe luhûmuhâ ve lâ dimâuhâ velâkin yenâluhü't-takvâ min-küm.

"Kestiğiniz kurbanların etleri, kanları Allah'a gitmeyecek ki."

Allah'a kebap mı yapacak gönderecek yani ne olacak?

Etlerin, kanların Allah'a gitmesi bahis konusu değil.

"Senin takvan, senin duygun, senin hulûs-u kalbin gidecek Allah'a."

Allah onu makbul sayacak. Onun için kalbe dikkat edelim.

Hani dün akşam biri soru sormuş da dayamadık yani "Aaa!.." dedik ya. Biraz da sonradan; "Sert mi konuştum, o kardeşimizi kırdım mı?" filan diye üzüldüm. Ama nasihat olsun diye söyledim, hani yoksa, parayı esirgediği için mi filan söylüyor diye, hani suizan oluyor... Suizan günah oluyor diye biraz sert konuşmuştuk ya.

Burada kalbe dikkat edeceğiz; suizan olmayacak hüsnüzan olacak, kötülük olmayacak iyilik olacak, fısk u fücur olmayacak takva olacak, kalleşlik olmayacak sıdk u sadakat olacak... Yani şu kalbin içindeki, şu kafamızın içindeki duyguların temiz olması önemli. Yoksa elbise önemli değil, sarık önemli değil, cübbe önemli değil, mertebe önemli değil, omuz kalabalıklığı önemli değil. İnsanın sarayı olması, arabası olması, Mercedes'i olması önemli değil muhterem kardeşlerim. Mühim olan kalbinin temiz olması. Fukaracık, simsiyah renkli, öyle yoksulun birisi cennete girebilir; Mercedes'li bir saray sahibi cehennemin dibine gidebilir. O dış [görüntü] önemli değil kalp temizliği önemlidir. Kalbimizi temiz tutmaya dikkat edelim.

Yani namazı doğru kılmaya dikkat ediyoruz. Şimdi ben akşam üst kata çıktık, şöyle Kâbe-i Müşerrefe nazlı nazlı karşımızda. İnsanlar bööyle etrafında dönüyorlar, tüyleri diken diken oluyor insanın. Hacerü'l-esved'e böyle herkes balıklama gidiyor. Yukarıdan daha iyi görünüyor, böyle hırsla.

"Ya bunlar niye böyle koşturuyor buraya?" diye düşündüm.

Niye?

Hacerü'l-esved bir taş. Niye ona böyle bu kadar biribirini ezerek, böyle birbirinin üstünden balık gibi kayarak oraya gidiyorlar, itiyorlar, şey yapıyorlar?

"Hacer-i Esved'e istilâm eden, elini süren Allah'a musafaha yapmış gibi oluyor." da ondan. Allah'la musafaha yapmış gibi olmaktan dolayı o şerefin peşine koşuyor insanlar da, Hacer-i Esved'i böyle öpeceğiz diye oraya rağbet ediyorlar.

Düşündüm, yani peki Allah'ın sevmediği işleri niye yapıyorlar?

Allah'ın sevdiği işlere niye böyle balıklama koşmuyorlar?

Allah'ın rızasını kazandıracak işlere niye koşmuyorlar?

Böyle balıklama onlara da atlasalar ya, sevaplı işlere?..

Demek ki şekilde kalıyorlar, öze inemiyorlar.

Öze inmek lazım. İşin iç yüzünü anlamaya çalışmak lazım.

Yani Kâbe önemli ama Rabbü'l-Kâbe asıl murad. Mühim olan Kâbe'nin Rabbi. Kâbe'ye hürmet önemli ama Allahu Teâlâ hazretlerine hürmet daha önemli. O bakımdan o iç şeylere, [işin iç yüzüne] dikkat edelim.

Soru: Ridâ belirli zamanda çıkartılabilir mi? İzdiham, sıcak, yemekte, yatarken olduğu gibi.

Cevap: Rida, izar. Yani ihramın iki parçası var; üste alınan, alta alınan. Ridâ dediği bu. İhram bu gibi şartlarda, bu gibi durumlarda, gerektiği zaman çıkartılabilir, bir mahsuru yok. Hatta bir insanın yıkanması gerekse, gerekebilir bazen, hamamda çıkartsa, ihramdan çıkmış olmaz. Çünkü ihram, bu elbise demek, bu örtü demek değil, ihramlılık hali demek yani sıkıyönetim hali demek, yoksa bu kumaş demek değil. Biz Cidde'den veya Mikat'tan itibaren sıkıyönetime girmiş olduk, özel yönetim altına girmiş olduk. İhramlılık odur, yoksa bu kumaşta değildir. Yıkanmak için bunu alırsın çiviye asarsın, yıkanırsın yine sarınırsın. Üstü çıkartırsın yere sürünmesin diye. Abdestini alırsın, yine bürünürsün. İzdihamdan sıyrılmış çıkmış, alırsın eline, yine örtersin. Yemekte bulaşmasın filan diye yapabilirsin, yani olur.

Soru: "Haccı ifratta", ifrat değil t ile değil, sonu d ile. İfrat "aşırı" demek. İfrad "tek" demek.

Hacc-ı ifrad ne demek?

Sadece hac demek, tek hac demek.

Niye buna tek hac deniliyor?

Ötekiler umreli de ondan. Hacc-ı ifrad, "tek hac"; Hacc-ı temettü, "hac ve umre". Daha doğrusu önce umre, sonra hac, umre ve hac. Hacc-ı kıran, o da umre ve hac.

Orada umre de olduğundan bu ilkine hacc-ı ifrâd diyorlar, yani sadece tek hac demek. T ile değil. İfrat, müfrit; o aşırı demek, aynı mânaya değil yani. Hacc-ı ifrad, "tek hac."

Hacc-ı ifradda ihramdan çıktıktan sonra mîkada gidip tekrar ihrama girerek umre yapılır mı? Bunda kurban kesilmese olur mu?

Cevap: Olur. Böyle yapılıyor. Bu hususta bazı ihtilaflı şeyler var ama Peygamber Efendimiz Hazreti Aişe validemize böyle müsaade etmiş, yaptırmış. Olur.

Yani hac bittikten sonra, şeytan filan taşladınız, haccı bitirdiniz, tıraş oldunuz [ihramdan] çıktınız. Tamam. Normal giyindiniz, biraz da burada kalıyorsunuz. Uçağın vaktine daha zaman var.

Mîkada gidip yeniden ihrama girip bir umre yapar mısınız?

Yaparsınız.

Bir daha yapar mısınız?

İstediğin kadar yap. Kendine yap, anana yap, babana yap, dedene yap, hocana yap... Yapabilirsin.

Bunda kurban yoktur. Yani hacda, umreyle haccı bir araya getirmekten dolayı temettü haccında ve kıran haccında kurban vardır; ifrad haccında mecburiyet yoktur. Keserse keser, kesmezse kesmez. Ama bir insan ifrad haccı yaptıktan sonra, böyle beklerken, sonradan umre yaparsa kurban gerekmez.

Soru: Bir kadın için uzun saç topuz yapılsa başörtüsünden belli olursa mahzuru var mıdır?

Cevap: Yoktur. Yani orada birazcık şey olacak. Onun bir mahsuru yoktur.

Soru: Riyad'dan Mekke'ye ihramlı geldim. Hacca niyet ettim. Fakat Mekke'ye, Aziziye'ye geldim ve işçi arkadaşların evinde ihramdan çıktım. Ve ifrad haccına niyet ve say ve tavaf yapmadım, ne yapmam lazım? Ve yine aynı beraber arkadaş ihramlı bekliyor ne yapması gerekir?

Cevap: Biraz [soru karışık] ama herhalde bu soruyu şöyle anlayacağız. Bu kardeşlerimiz Riyad'dalarmış. Riyad'dan buraya işçi olarak gelmişler, çalışmaya gelmişler, şirketten. Ama hac mevsiminde buraya geldiği için hac da yaparız diye niyet etmişler gelmişler.

Şimdi Riyad tarafından gelen bir insanın mîkadı bir yerdir -adını bilmiyorum ama- orayı ihramsız geçmemesi lazımdı.

İhramsız gelmiş şimdi buraya bu kardeşimiz, ne yapacak?

Hemen yarın burayı terkedecek, Arafat'tan dışarıya gidecek, Arafat'tan daha uzağa, daha öteye gidecek yani miîkad hududuna kadar gidecek. Oradan yeniden ihrama girebilirse girecek. Bunu yapamazsa, hacca niyet ettiği halde mîkaddan içeriye ihramsız girdiği için o zaman bir kurban kesme cezası oluyor. Eğer mîkad dışına çıkabilirse mîkadı neresiyse. Mesela Tâif'e gidip gelebilse, yeniden oradan [ihrama] girse bu cezadan kurtulur.

Ama gidemeycekse?

Çünkü giderse belki dönmesinde de zorluk olabilir, bilmiyoruz. Bir kurban bunlara, ihramsız mîkadı geçtikleri için gerekmiş.

Şimdi burada ihrama girerler, bir kurban keserler, yani bu ceza olarak bir kurbanı keserler. İhrama girerler burada, ondan sonra giderler sa'ylarını, tavaflarını yaparlar. Bunlar ifrada niyet etmiş, [bu tavafa] kudüm tavafı denir. Kudüm tavafını yaparlar. İsterlerse kudüm tavafının arkasından haccın sa'yını da yapabilirler. Ondan sonra İihramla bekleyecekler.

"Ten'im Mescidi'ne gidip orada ihrama giremezler mi?" diyor bir kardeşimiz, soruyor.

Giremezler. Hariçten gelen insanların mîkadı Mekkeliler'in bu Ten'im Mescidi değildir, daha geridedir.

Mesela Türkiye'den gelenlerin mîkadı Cidde'den daha uzakta, havada başlar. Tam böyle Râbi hizasında başlar ve de uçakta da [görevliler] söylerler; "Dikkat edin hacılar! Buradan öteye ihramsız geçmeyin" filan diye söylerler. Çünkü eskiden gemiden gelenler de o hizadan girerlerdi.

Medine'den gelenler hemen Medine'nin çıkışında Ebyari Ali denilen, Zu'l-huleyfe denilen yerde girerler. Medine'de girseler de olur çünkü mesafe çok yakın.

Necid'den gelenler bir yerden Karn deniliyor galiba, oradan girmeleri lazım. Adını bilmiyorum. Ben oradan hiç gelmedim.

Tâif tarafından gelirlerse Tâif'ten bu yana bir mîkad hududu vardır. En yakın yer orasıdır. Yani bir arabaya atlayıp, mîkada kadar çıkıp, oradan ihrama girip gelirlerse ceza düşer. Yapılan hatayı telafi etmiş olurlar. Tâif en yakın yerdir, uzak bir yer değildir. Tâif'e, o mîkad mahalline kadar gidip, orada yıkanıp ihramlanıp iki rekat namaz kılıp [ihrama girerlerse] kurtulurlar.

Yani onu yapamayacaksa dedik; "Gidemem artık. Polisler bırakmaz. Oraya gidersem içeri sokmaz..." filan gibi bir problemi varsa onu bilmiyorum ben. O zaman burada, durduğu yerde, şimdi, ihrama girer. İhrama niyet eder, giyinir, kudüm tavafını yapar ama mîkad hududunu ihramsız geçtiğinden dolayı veyahut dikişli elbiseyle bir günden fazla durduğundan dolayı kurban kesme durumuna düşmüş oluyor. O kurbanı kessin.

Herhalde anlaşıldı.

Soru: İki bayram arasında umre yapılır mı?

Cevap: İki bayram dediği; Ramazan Bayramı ile bu Kurban Bayramı arasında umre yapılır mı? [diye soruyor.]

Yapılır tabii.

Bu soruyu niye soruyor, nereden aklında kalmış bu?

Mekke ahalisine ancak hacc-ı ifrad [izin verilmiştir]. Öteki hacc-ı temettü ve kıran yapamıyorlar onlar. Ve iki bayram arasında da umre yapamıyorlar. Yaparlarsa ceza kurbanı kesmesi gerekiyor. O hatırında kalmış da onu soruyor. Yoksa iki bayram arasında umre yapılır. Bizde hep iki bayram arasında yaptık. Geldik buraya hepimiz umrelerimizi orada yapmış olduk.

Allah hepinizden razı olsun. Hepimizi sevdiği işleri, ibadetleri, taatleri, hayırları, hasenatı yapmaya muvaffak eylesin. Sevmediği işlerden, hallerden, huylardan kurtarsın. Sevmediği zihniyetten kurtarsın. Kalbimizi temizlesin. Ahlakımızı güzelleştirsin. Kafamızı tertemiz eylesin. Niyetimizi tertemiz eylesin. Vücutlarımıza sıhhat afiyet versin. Maddî manevî hastalık ve rahatsızlıklarımızı iyileştirsin. Şuradan şifa bulmuş olarak maddeten ve mânen ve ruhen dinç, pırıl pırıl, sapasağlam dönmeyi nasip etsin. Günahlarımızı atmış, günahlardan kurtulmuş, karalarımızı yıkamış yumuş, kalbimizi temizlemiş, her halimizi güzelleştirmiş olarak, pür-nur olarak, pür-sevap olarak, pür-sevinç, pür-sürur olarak memleketimize sıhhat afiyetle dönmeyi Allah cümlemize nasip eylesin.

Kendinize dua ettiğiniz gibi arkadaşlarınıza da dua edin. Biz de bir arkadaşınız sayıldığımız için bizi de duadan unutmayın.

Allah hepinizden razı olsun. Cennetiyle cemaliyle müşerref eylesin.

Bi-hürmeti esrâr-ı sûreti'l-Fâtiha..

Sayfa Başı