M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 226.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzubillahimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdülillahi rabbilâlemin ve'l-âkibetü li'l-müttekîn. Vessalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn.

İ'lemû eyyühe'l-ihvân enne efdale'l-kitâbi kitâbullah ve enne efdale'l-hedyi hedyü muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerra'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesin bid'ah ve külle bid'atin dalâleh ve külle dalâletin fi'n-nâri. Ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâle;

el-Ğıybetü en tezküra'r-racüle bimâ fîhi min halfihî.

Sadaka Rasûlullah fîmâ kâl.

Bugün dersin başı gıybetten başlıyor. Gıybet hepimizin bildiği bir şey fakat hiçbirimizin de üzerinde durduğumuz bir şey değil. Bugün cemiyetimizi perişan eden, mahveden, yok eden, bizi biribirimizden ayıran ve bizi böyle perişan bir halde yalnız bırakan bir dert. Çünkü hiç kimse yoktur ki kabahatsiz olsun, kusursuz olsun. Biz melek de değiliz, peygamber de değiliz. Melek ve peygamber olmadığımız için her birimizin çeşitli hataları, kusurları olur. Hatta evliyalar da bile olur. Evliya olmakla kusursuz olması lazım gelmez. Evliya da peygamber değildir. Hatta ve hatta peygamberlere bile bazı şeyler müsâmaha edilmiştir.

Onun için eğer biz biribirimizin kusurlarını görerekten onları teşhire ve onları tahkire kalkarsak hiç kimsenin kimseye bakması ve konuşması câiz değil demektir. Onun için ne bir topluluğumuzun varlığı oluyor ne bir birliğimizin devamı oluyor.

Neden?

Bir birlik kuruyoruz, arkasından şu şöyle yaptı, bu böyle yaptı bakıyorsun üç beş gün sonra o birlik dağılmış.

Neden?

O onun aleyhinde konuşmuş o da onun aleyhinde konuşmuş, derken aleyhte konuşmalar [birliği yıkıyor.] Tabii insan olmaklığımız dolayısıyla hepimizin içinde bir bencillik vardır. Bu bencillik bizi biribirimize düşürmeye kâfi geliyor. Bu bencillik bizim biribirimize düşmemize [sebep oluyor ve] hat safhada zarar yapıyor. "Bununla konuşmaktansa, ünsiyet etmektense etmemek daha evlâ" diyor, sen ondan ben senden [uzak durayım] derken hiçbir işe yaramıyor.

Bunun için gıybet çok fena şeydir.

Gıybet ne?

Kardeşinin arkasından konuştuğun her şey! Kardeşinin arkasından konuştuğun her şey gıybet. Onun ki o konuştuğun şey gücüne gidecektir, ondan üzülecektir. O konuştuğun [zaman] onun üzüleceği bir şeyi arkasından konuşmak gıybetten ibarettir. İsterse boyundan bahset, isterse renginden bahset, isterse fakirliğinden bahset, istersen temizliğinden kirliliğinden bahset, bunların hepsi gıybetin içine giriyor. Gıybetin içerisine giriyor [bunlar!]

Onun için Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in zamanı saadetlerinde Resûlullah'ın evine bir hanımefendi gelmiş.

Evdeki hatun, [ismi] hatırımda kalmadı, kimse, o demiş ki;

"[Giydiği elbisenin] enleri ne büyük!"

Hani şuna en diyorlar ya. Etekleri uzun böyle, "Ne güzel, ne büyük etekli!" demiş. Ayıplama şeysiyle [kastıyla];

"Ne büyük etekli esbap giymiş yahut enli esbap giymiş." deyince, Efendimiz demiş ki;

"Sus, sus, sus... çıkar ağzındaki bu yediklerini!"

"Bir şey yemedim ki! Onda gördüğüm hali arz ettim."

"Evet! demiş, "Çıkar çıkar!"

Bir de ağzından şey yapıyor [çıkarıyor] ki böyle, çeşitli rivayetler var. O rivayetlere göre irinler, kanlar, et parçaları adamın [kadının] ağzından dökülüyor...

Bir kardeşinin gücüne gidecek, memnun olmayacağı, hoşlanmayacağı bir şeyi onun arkasından söylemenin gıybet olduğunu henüz anlamamışız, anlamışsak da kıymet vermemişizdir. Kıymet vermediğimizden dolayı mütemadiyen biribirimizi çekiştirmekten hiç de hâli kalmayız. Biribirimizi çekiştirmekten katiyen hâli kalmayız. Hocasında da var bu iş, hacısında da var bu iş, âliminde de var bu iş, cahilinde de var bu iş!

Allah bu dertten Ümmet-i Muhammed'i kurtarsın.

Şimdi bak;

"Ne olacak hocaefendi çekiştirirsek, bu denilenin ne zararı var? Eh, onda olanı ben söylüyorum işte?"

Eh, sen ondakini söylersin, ben de sendekini söylerim, derken biribirimize karşı olan sevgi ortadan kalkar.

Biribirimizi sevemedikten sonra da bir cemiyet içerisinde kurtlar gibi yaşamışız, ne faydası var onun?

Kardeş gibi yaşamak başka kurt gibi yaşamak başka! Hiçbir şeye yaramaz o [kurt gibi yaşamak].

Onun için şimdi [gıybetin] zararından biraz bahsedeyim. Bu hususta belki kırktan fazla Efendimiz hadis zikretmiş, kırktan fazla. Her birisi birisinden acı, biribirinden acı.

Yalnız şurada bir tanesini ben yazdım.

er-Ribâ. "Bildiğiniz şu faiz." İsnâni ve seb'ûne bâben. "Yetmiş iki çeşit bu."

"Faiz 72 çeşittir." buyurulmuş. Yetmiş iki bab, 72 türlü, nasıl dersen de.

Ednâhâ. "Bunun en ednâsı, en ufağı, faizciliğin en ufağı." İstitâletü'r-racüli fi ırzı ehîhi'l-müslimi. "Bir müslüman kardeşinin ırz, namus, şeref ve haysiyeti aleyhindeki konuşma bu faizin en ednâsı olan bir var ya, o bir onun yanında hiç kalır."

Bu ribânın en ehemmiyetsizinin şeysi, 72 neviden bir nevi ki bir müslüman kardeşinin arkasından dil uzatman, onun aleyhinde konuşman ona bedel oluyor.

Birgün [Peygamber] sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bir hutbe okumuşlar. Bizim okuduğumuz hutbenin bir çeşidini okumuş o. Hutbelerinde faizi anlatıyorlar; faizin felaketinden, fenalığından bahseden bir hutbeyi îrad buyurmuşlar. Hazreti Enes naklediyor bunu. Hutbelerinde işte faizin çok büyük zararlarından bahsetmişler. Demişler ki;

"Bir dirhem, en ufak para."

Yüsîbühü'r-racülü aʿzamü indallahi fi'l-hatieti min sittin ve selâsîne zeyneten. "Bir dirhem faiz isabet ediyor kendisine, yani en ufak bir para. Bunun vebali, bir adamın 36 tane zinasına bedel oluyor."

Bir dirhem faizin bir dirheminin cezasının ağırlığı 36 zinaya muâdil oluyor. Otuz altı tane zina eden bir insan ne kadar günah kazanırsa bir dirhem faiz yiyen insanın cezası bu kadar ağır olur.

Bu böyle olmakla beraber;

Ve inne erbe'r-ribâ. "Faizin en belalısı, faizin günahının en belalısı, en büyüğü, en âlâsı, en mühimi." Irdu'r-raculi'l-müslimi. "Müslüman bir kardeşinin aleyhindeki konuşmadır."

Müslüman bir kardeşinin aleyhinde olan konuşma ribâların, faizin en şiddetlisidir. O 36 zinaya bedel bir dirhem vardı ya, halbuki onun en ağırı kardeşinin aleyhindeki konuşmasıdır.

Kardeşinin aleyhinde konuşmanın zararını tabii hepiniz bilirsiniz. Çünkü şimdiye kadar bunu kimbilir kaç defa hocaefendiler vaazlarında, hutbelerinde söylemişlerdir, de, biliriz ama bu bizim çenemizi tutmanın imkânı yok.

Onun için ki İbrahim Hakkı hazretlerinin sözü hatırıma geldi. O çok güzel bir usul bulmuştur ki;

Az ye, az uyu, az konuş.

Çünkü konuşmalar, nasıl ki paranın çoğu haramsız olmazsa derler, sözün de çoğu yalansız olmaz.

Canım çok mu konuşuyorsun, onun içerisinde bir sürü yalan var demektir. Ne kadar doğruluk tastlarsan tasla.

Bu İbrahim Hakkı hazretlerinin sözlerinden birisi de, bugün diyor, 200 sene evvelki bir adamın [sözü,] "Bugünkü günde insanların uzlete ihtiyaçları vaciptir." diyor. Uzlete ihtiyaçları yani cemiyet içerisine karışmalarının tehlikesinden korkarak herkesin yalnız başına kalmasını tercih ederekten vaciptir demiş âdeta.

Niçin?

Zamâne kötü yani. Karıştın mı, o söyleyecek sen de ona karışacaksın. Dinlemek de vebal. Konuşurken;

"Sus kardeş, ne yapıyorsun sen? Neyine lazım senin? O fenaysa iyiliği de yok mu bu adamın? Elbette iyiliği var. İyiliği de var hep kötü değil ya bu, iyilikleri de var. Sen bunun hiçbir iyiliğini de görmedin mi? Eh bırak [öyleyse aleyhinde konuşmayı!]" diyemiyorsun da, dinliyorsun.

Dinlemekle onun vebaline sen de iştirak ediyorsun. Onu, bunu belki bir ufak adama karşı söylersin, "Sus be yahu!" denir de, ama kendinden büyük, kıymetli bir adama yahut muhterem bir kimseye karşı diyemezsin ki, çekinirsin. Çekinince ortak olursun vebâle. Öyleyse yalnız kalmak daha âlâ. Ne o günaha gir ne de bu vebâlin altında kal. Zor, zor ama hiç olmazsa selamet var.

Allah cümlemizi affetsin. Tevfikatı samadaniyyesine mazhar eylesin.

el-Müslimü ehu'l-müslimi el-mü'minü ehu'l-mümini. "Mü'min mü'minin kardeşi, müslüman da müslümanın kardeşi."

Hiç kardeş kardeşinin aleyhinde konuşur mu?

Elbette biribirlerinin kusurları vardır ama hakîki kardeşler kardeşlerinin daima ayıplarını örtmekle mükellef ve muvazzaftır. Ayıpsız insan olmaz ki canım! Ayıpsız olmayınca, o ayıpları örtmek vazifemizken o ayıpları açmakla, böyle yaymakla, hele adamın eli de kalem tutuyorsa biraz, bunu da kalemine verdiyse bu teşhiri, ooo... artık [sonu gelmez o vebâlin.] Hiç olmazsa bir yerde konuşurken üç kişi beş kişi dinler. Fakat kalemin varsa o artık milyonlarca insanlara yayılır. E bunun vebâlinin ne kadar büyük olduğunu [artık sen düşün!]

Diyecek ki şimdi;

"Ama efendim böyle kötülükleri beyan etmek de caizdir."

O da sana mı düştü yani?

"Kötüleri beyan etmek caizdir." diyerekten, bundan istifade ederekten insanların ırz, namus, şeref, haysiyetlerini lekedâr edecek şekilde konuşma ve yazılar sana mı düştü?

Bunun eftal olanı sükut değil mi idi?

Eftali bırakıyorsun da niçin kaçıyorsun cevâza?

Eftali sükut.

Sende de var ondan daha çok ayıplar, onu niçin teşhir etmiyorsun sen?

Sen melek misin?

Sen, kim bilir ne kadar kabahatlerin sahibisin, onu teşhir etmeye utanıyorsun, sıkılıyorsun! Desen ki;

"Ah efendiler! Siz beni iyi [diye biliyorsunuz,] tanıyorsunuz ama benim şöyle şöyle şöyle... hallerim de var." diyebiliyor musun bunu kimseye?

Diyemiyorsun! Utanırsın, korkarsın.

[Kendin için bunu] diyemediğin halde başka kardeşin için nasıl diyorsun sen bunu?

Demek ki sende kardeşliğin adı bile yok!

Onun için;

Küllü'l-müslimi ale'l-müslimi harâmün demühû ve ırduhû ve mâlühû. "Her müslümanın diğer müslüman üzerindeki haramlığı kanı nasıl haramsa."

Kanı nasıl haramsa, öldürebilir misin?

Öldüremezsin, haram.

"E kanı nasıl haramsa ırzı da böyle haram. Irzına da elleşemez."

"Efendim böyledir!"

Canım öyle anlaşıldı ama ne diye onu teşhir ediyorsun sen?

[Müslüman kardeşimizin] ırzını nasıl muhafaza etmek vazifemizse malını da öyle muhafaza etmek vazifemizdir. Malı muhteremdir, ırzı muhteremdir, kanı da muhteremdir. Bunlara tecavüz hiçbir müslümanın hakkı değildir. Tecavüz edemez müslüman bunlara! Etti miydi, Müslümanlığı iner sıfır dereceye!

İkinci bir hadiste yine gıybet hakkında diyor ki;

el-Ğıybetü. "Gıybet." Eşeddü mine'z-zinâ. [Zinadan daha eşeddir.]

Zinanın bir büyük günahı var, yani zina günah-ı kebâirdir. Günah-ı kebâirdir zina.

"[Gıybet,] günah-ı kebâir olan zinadan eşeddir." buyurdu.

Ama bir şey yapmadım ki ben? Ne olacak, onda olanı söyledim işte! Onun hallerinden bazı hallerini söyledim. Bu söylemek, neden bu şiddetli oluyor zinadan?

Artık orasını sen hallet bakalım! Orasını da sen hallet, neden şiddetli oluyor zinadan?

Zinanın günahı ikimize ait. Zâni ile zina eden kimlerse ikisi günahkâr olurlar. Tevbe ederler, af isterler, mümkündür.

Onun için;

Ve inne'r-racülü yeznî. "Eh beşeriyet iktizası belki bir hata yapmış zina yapmıştır. Ama." Ve yetûbü. "Arkasından tevbe etmiş."

"Aman yâ Rabbi! Ne yaptım ben! Ne cahillik yaptım! Tevbeler tevbesi, bir daha yapmayacağım!" diyerekten [tevbe etmiş].

Zamân-ı saadette bir adam yine böyle bir cahillik yapmış, zina etmiş. Pişman olmuş;

"Ne yaptım ben yahu! Hiç olacak şey mi?" demiş.

Zinanın cezası da ağır, recmediyorlar. Gitmiş demiş;

"Yâ Resûlallah! Ben bu kabahati yaptım."

Resûlullah dinlememek istemiş, [yüzünü] çevirmiş böyle.

[Gelen kimse] dört defa kendisi ifadesini tekrarlamış, [bu tekrar] dört şahit yerine geçerekten cezası verilmiş.

"Neden bunu böyle yaptın?" demişler, "Neden bunu yaptın? Saklı olmuş bir iş, bunu söylemektense söylemeyeydin, Allah'tan affını isterdin, Cenab-ı Hak da belki affederdi?"

Demiş; "Âhirete kalmasın! [Allah'ın] affedeceğini bilmiyorum katiyen. Fakat belki âhirete kalırsa, âhiretin cezası dünyanın cezasına benzemez. Evet, recmedeceklerdir, ağır bir cezadır ama âhiretin cezasına benzemez, ölürüm biter gider. Ölürüm biter gider o! Yarım saat bir saat yahut üç beş saat bir eza cefa çekerim ama arkasından canım çıkar kurtulurum vesselam. Ama âhiretin ki böyle mi ya! Ebedî bir ceza yahut yıllarca, binlerce sene ceza! Ona düşmemek için ben bunu yaptım ve yaptığımı da itiraf ederekten cezamı görmeye razıyım." demiş.

Şimdi öteki beriki dil uzatmışlar, [bu kişinin arkasından konuşmuşlar]. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem de;

"Onun cennetteki yerini görseniz!" demiş.

Hani recmedildi ya, çok büyük bir kabahat işledi.

"Onun cennetteki yerini görseniz!" demiş [Efendimiz].

Bu [ne] demek?

Tevbe etmiş, cezasını da görmüş, affa uğramış, Cenâb-ı Hak onun doğruluğunun, sadâkatinin iktizası icabı ona cennette büyük bir nimet vermiş.

Binaenâleyh kimse [hatâsız değildir.]

Bugün kabahatliyizdir fakat akşamüstü tevbe ederiz, vazgeçeriz o halimizden.

Sen ne yapacaksın bakalım o zaman?

Sen bugün melek gibisin farz et, hiç günahında kabahatin de yok.

Yarından emin misin, yarın halin ne olacağını biliyor musun sen?

Şeytanın hangi musallatlarına uğrayıp da ne gibi felaketlere uğrayacağına emin misin?

Şeytan musallat bize, şehvet musallat bize!.. Şeytan musallat, düşman musallat, evde çoluk çocuk musallat...

İnsanın başına gelecek envai çeşit beliyyelerin [belâların] altında insanın ne olacağını kim bilir?

Onun için halimize hiç kimse güvenemez.

Ve lâ ye'menü mekrallahi. "Allah'ın mekrinden kimse emin olamaz."

Evliya olmuşsun!

Olmuşsun ama bakalım yarın ne olursun!

Birçok eski evliyalar, Allah esirgeye, son zamanlarında imansız olarak gitmişlerdir. Eski zamanın [insanları].

Onun için hâle güvenmeye gelmez, istikâmet lazımdır insana. İstikâmetin başında da şimdi bu kardeşlerin aleyhinde konuşmamak olacak kardeşler. Onun için kardeşlerimizin hakkında, karşışında ne gibi kabahatlerimiz, şeylerimiz varsa böyle [onlardan helallik istemek lazımdır], çünkü bunun tevbesi de zor. Ötekinde tevbe ederim;

"Yâ Rabbi! Zina ettim, işte içki içtim, şunu da yaptım, bunu da yaptım ama artık tevbe ediyorum, ben bunu yapmayacağım!" dersin, tevbesini güzelce edersen, Allah da kabul eder inşaallah. Fakat gıybetin tevbesini yapamazsın. Ne kadar "tevbe ettim" desen olmaz, gidip illâ ondan helallik alacaksın. Kardeşinden helallik alacaksın, diyeceksin ki;

"Kardeşim, senin aleyhinde ben bir kusur ettim de böyle böyle konuştum, şimdi pişman oldum ona, hakkını bana helal et!" diyeceksin.

Gerek [savaşta] şehit oluyor, gerek nerede [şehit] olursa olsun bu şehitliği esnasında Cenâb-ı Hak onun kendisine ait olan hukuklarını affediyor, "Bana karşı ne kadar senin borcun varsa affettim, fakat kullara karşı olan borcuna karşımam." diyor.

Şehidin bile kullara karşı olan borcuna karışmıyor Allah!

Gıybet bir borçtur ki ondan helallik alamadığın takdirde âhirete kalır iş. Âhirette ise herkes sıkışık bir durumda, herkes paçasını kurtarmak için çare arayacak. Onun için bu fırsatlardan istifade ederek gelir;

"Yâ Rabbi! Bu adam benim bu kadar aleyhimde konuştu, bunun şeysini isterim!" der.

E vereceğin para yok bir şey yok.

Ne yapacak?

Hasenâtından alır ona verir. Yetmezse seyyiâtını da onun üstüne yükler.

Ne felaket bu!

Onun için demişler ki;

"Müflis kim, müflis?"

İşte hepimizin bildiği [tarifi], işini becerememiş, ticareti becerememiş iflas etmiş bir adam. Malı mülkü elinden gitmiş, iflas etmiş.

Hayır, bu dünya iflası. Asıl müflis o insandır ki dağlar kadar hasenât ile gelir yarın Huzûr-u Rabbi'l-âlemîne, bir sürü hasenât etmiş; haccı var bu kadar, zekâtı var bu kadar, hayr u hasenâtı var bu kadar, hep işte namazı niyazı çok, bol bol... Fakat gelmiş o, "Bu bana böyle dedi, beni dövdü, bu beni sövdü." [diyerekten] bir çok hak alıcılar gelir, bakarsın o sevaplar bitmiş, ortadan gitmiş. Derken daha hak sahipleri çıkarsa, bu sefer de günahları da o adamın üstüne yüklerler, olur işte tam bir müflis!

Allah bu durumdan cümle Ümmet-i Muhammed'i, bizi de korusun.

Onun için aziz kardeş!

İbrahim Hakkı hazretlerinin dediği söze mum yapıştır, az konuşmanın yolunu bul! Az konuşmanın yolunu bul. Çok haccedersin, çok namaz kılarsın, çok oruç tutarsın, çok hayr u hasenât edersin fakat diline hakim olmadıkça insanlıkta da İslâmlıkta da zayıfsın! Onun için diline hakim olmakta en kolay çare sükutu ihtiyar etmek.

Lokman Hakîm'e sormuşlar;

"Sen bu hikmetin nereden öğrendin?"

Lokman Hakîm diyoruz ya, hikmet sahibi.

Nereden öğrendin bu hikmeti sen?

O zaman ilim nerede böyle.

"Sükutun sayesinde buldum. Sükutun sayesinde Allahu Teâlâ benim içime bu ilimleri verdi." demiş.

Ki Davud aleyhisselam ile bir asırda imişler. Davud aleyhisselam ile Lokman Hakîm bir memlekette ve bir asrın insanları.

Davud aleyhisselam evvelce hükümdar olduğu için beytü'l-malden aylığını alırmış ve onunla geçinirmiş. O zamanın [yönetici] insanları tebdil-i kıyâfetle şehirde dolaşır, önüne gelen bazı insanlara sorarmış. [Davud aleyhisselam da tebdil-i kıyâfetle];

"Davud nasıl adam yahu, bu Davud nasıl bir insan?" [diye sormuş.]

Peygamber olmakla beraber kendisini başkalarından soruyor; "Ne diyor bakayım, halk benim için ne diyor?" bunu öğrenmek istiyor. Bazı böyle insanlara soruyormuş, işte herkes de tabii bildiğini söylüyor, iyidir kötüdür. Tabii ya, hep iyilik yaptığı için önüne gelen, "İyidir, memnunuz." diye söylerlermiş.

Birgün bir melek gelmiş insan kılığında onun yolunun üzerine dikilmiş. [Davud aleyhisselam yine tebdil-i kıyâfetle] selam vermiş sormuş;

"Davud'u nasıl tanırsın?"

"Çok iyidir ama beytü'l-maldan yiyor. Nafakasını beytü'l maldan temin ediyor." demiş.

Ondan sonra demircilik sanatına başlamış, meşhur olan şey.

Lokman Hakîm gitmiş dükkanına, [Davud aleyhisselam] bu askerlerin harpte kullandıkları zırh denilen bir şey var onu yapıyor. Lokman aleyhisselam hiç görmemiş öyle bir şey. Bakmış bakmış benzetememiş bir şeye, [kendi kendine];

"Bu adam ne uğraşıyor bunlarla acaba? demiş.

Sorayım diye, "Sor bakalım nedir bu?" diye içerisi çok zorlamış kendisini böyle [ama] içindeki hikmet mâni olmuş sormasına.

O da az zamanda bitirmiş, giymiş sırtına;

Ni'me'z-zırh. "Bu ne güzel âlât-ı harp." demiş.

Ha o zaman [anlamış Lokman aleyhisselam onun ne olduğunu.]

Sükut nasıl derler?

"[Söz] gümüşse sükut da altındır." tâbiri gibi bir tâbir kullanmış. Türkçemize geçmiş bir tâbir.

Onun için insanın kendilerini sükuta alıştırmak kadar iyi bir şey yoktur. Lüzumlu lüzumsuz şeylere karışma, böyle yerlere sokulma. Hele kahvehane gibi, gazino gibi böyle umumi toplantı yerlerine alışmış olan insanların bu felaketten kurtulmaları ne kadaar zordur!

Allah affetsin.

Biribirimizi beğenmeyiz, işimizi beğenmeyiz, gücümüzü beğenmeyiz, hareketlerimizi beğenmeyiz, akıllarımızı beğenmeyiz. Canım bunların hepsini Allah vermiş yahu! Sana çuvalla vermiş, ötekisine de tane ile vermiş, ötekine de ton ile vermiş...

Hepimiz bir olur mu yahu?

Hep bunu bir yapmak mümkün müdür?

Olmaz.

E Allah'ın takdirine; "Bırak şu adamı!" diyerekten sen nasıl böyle itiraz ediyorsun?

Bir insanı tahkir etmek, tahkir sadedinde söylenilen sözden daha günah bir şey arama. Yani insana yeter o! Bir insanı tahkir sadedinde söylenilen bir sözün vebali yeter adama, başka şey istemez. O vebal yeter insana!

Allah affetsin.

Bak onun için;

İnne'r-racüle kad yeznî ve yetûbü fe-yetûbullahi aleyh. "Allah da onun tevbesini kabul eder." Ve inne sâhibe'l-ğîbeti. "Gıybet sahibi ise." Lâ yüğferu lehû hattâ yağfira lehû sâhibühû. "Allah onu mağfiret edemez sahibi affetmedikçe."

Onun hakkı o çünkü. Sahibinin hakkıdır, Allah'a ait bir hak değil o. Allah'a ait hak olmadığı için Allah karışmıyor o işe.

Ya?

Kime karşı söylediysen ondan alacaksın helalliği ki Allah da affetsin.

E bunu yapmak da her babayiğidin harcı değil işte, yapamıyor. Zaten [yapılan gıybetin] birçoğuna da biz günah bile saymayız, kabahat bile saymayız, âdeta vazife de sayarız.

Bak şimdi;

el-Ğayratü mine'l-îmâni...

Gayret birçok mânalara gelirse de buradaki mânası, "Dişisini kıskanma, ailesini kıskanma, efrâd-ı ailesini kıskanma imandan gelir." diyor.

Kıskançlık imandan gelen bir şeydir.

Ve'l-mizâü. "Kıskanmamak." Mine'n-nifâki. [Nifaktan gelir.]

Mizâı tarif ederken, lügat kitabına bakılınca, diyor ki, "Yabancı erkeklerle beraber ailesinin oturup kalkıp, düşüp, oyunu vesairesi şeylerine göz yummak, kıymet vermemek."

Zamanın iktizasıdır de, ne dersen de.

"Bu felaket münafıklık alâmetidir."

Nifak münafıklıktan geliyor.

Hazreti Ebî Saîd'den.

Allah hepimizi affetsin.

Başka çaremiz yok.

el-Fârru mine't-tâ'ûni ke-l-fârri mine'z-zahfi...

"Tâun denilen bir hastalık, işte bizim koleranın eşi. Bundan kaçmak."

Mesela bir memlekette olmuş da, "Ben buradan kurtulayım." diyerekten kaçıyorsun.

"Bulunan yerden kaçmak muharebeden kaçmak gibidir."

Muharabede top, şarapnel, kurşun, mermi geliyor boyuna sağdan soldan, gökten yerden, ölmemek için kaçmaktan başka çare yok. Buradan kaçmak ne kadar vebalse [tâun bulunan yerden kaçmak da o kadar vebaldir.]

Bir müslümanın iki gavurun önünden kaçması günah-ı kebâirdir. İki gavurun önünden bir müslümanın kaçması [günah-ı kebâirdir]. Birebir değil, bire karşı iki [gavur] gelirse müslüman ona dayanacak. Ölürsen öl, şehit olursun. İkinin önünden kaçılmaz. Üç veya ziyade olursa kaçarsan mâzursun. O da kaçmak değil de arkadaki kuvvete iltihak edip dayanmak şekliyle [olursa mâzur sayılır]. Binaenâleyh böyle muharebeden korkarak kaçan veyahut düşmana teslim olan [kimse günah-ı kebâir işlemiş sayılır]. Bakıyor ki pabuç pahalı, "Teslim olayım da gideyim, kurtulayım işin içinden. Canım kurtulur hiç olmazsa." diyor. Ha kaçmışın ha teslim olmuşun, böyle bunların hepsi vebaldir.

Ve's-sâbiru fîhi ke's-sâbiri fi'z-zahfi. "[Tâun bulunan yerden kaçmayıp sabreden] muharebelerde sabreden [gibidir]."

Ki Allah sâbirleri [sabredenleri] sever. Allah sabırlılarla da beraberdir. Bu "beraberlik" lafzı çok kıymetlidir. Muttakîlerle Allah beraberdir, sâbirlerle beraberdir, muhsinlerle beraberdir, sâbirînle de beraberdir: Sâbirîn, sâdıkîn, müttekîn, muhsinîn. Bu dört sınıf halkın şerefi, kıymeti, fazileti çok yüksektir çünkü Allah, "Ben onlarla beraberim." diyor.

Bir kimse ki Allah onunladır ondan daha bahtiyar kimse yok.

[Tâun bulunan yerden] kaçarsan düşman elinden kaçanlar gibi olursun, kadınlar gibi olursun, korkaklar gibi olursun ve Allah'tan da uzak kalanlardan olursun. Cezası da ayrı.

Sonra, ne kadar büyük bir şeydir bu düşman elinden kaçmak!

Allah esirgesin!..

[Kaçarsan] canını kurtaracaksın ama, düşman muvaffak olduğu takdirde bütün memleket halkının göreceği zararın ne kadar büyük olduğunu tahmin edebilir misin?

Girecek, memleketi yakacak yıkacak, ne ırz bırakacak ne namus bırakacak, ne mal bırakacak ne mülk bırakacak, hepsi berbâd-ı perîşan [olacak].

Neden?

Senin sabırsızlığının neticesi bu! Yahut canın kıymetli yahut malın kıymetli, kaçıveriyorsun düşmanın elinden, düşman da ondan istifade ederekten bir kere eline geçirdimiydi vatanı ondan sonra artık seyret cümbüşü...

[el-Fitnetü nâimetün le'anellahü men eykazahâ.]

Fitne, dalâlet yolları, sapkınlık yolları, günah işlemeler, mâsiyetlerdir ki;

"Bunları irtikap eden insanlara." Le'anellahu. "Bunların üzerine Allah'ın lâneti oluyor."

Bir musibettir, masiyettir, insan beşeriyet iktizası yapmıştır ama bak, ne kadar büyük felaketi var! Allah'ın lânetine müstehak olmasına vesile oluyor.

Onun için sabah ve akşam istiğfarlarına çok devam etmeli. Hele seyyidü'l-istiğfâr [var ki]; Allahümme ente rabbî lâ ilâhe illâ ente halaktenî... diyerekten, kusurlarını itiraf ederekten [istiğfar etmek...] Bunun Türkçe olarak mânasına da vâkıf olup böyle açıkça;

"Yâ Rab! Bir daha yapmayacağım! Bunları ben beşeriyet iktizası kusur ettim yaptım ama sen bana yardım et de bir daha bunları ben işlemeyeyim!" diye böyle çeşitli gözyaşlarıyla [istiğfar etmek lazımdır.]

Ha, bu buna ait değil ama, şimdi aklıma bir şey geldi.

Hazreti Ömer Şam'a gidiyormuş. Şam'a giderken yanına da başkumandanını almış: Hazreti Ebû Ubeyde. Şam'a yakın bir yerde yağmur mu yağmış, sel mi gelmiş, bir su peydah olmuş yol üzerinde, su var. Sudan geçmek için devesinden inmiş Hazreti Ömer, pabuçlarını omuzuna atmış, paçalarını da sıvamış suyun içine dalmış. Ebû Ubeyde önüne geçmiş Hz. Ömer'in; "Olmaz Efendi." demiş, "Bak Şam ehli, eşraf, karşıda sizi istikbale gelmişler, bu bir devlet reisine yakışmaz ki böyle. Olmaz."

İki rivayet görmüştüm, bir rivayetinde, "Defol!" gibilerden yani bir yumruk vurmuş ona. Bu gördüğüm rivayette de;

"Yâ Ebû Ubeyde!" demiş, "Eğer bu sözü bana bir başkası söyleseydi, sen benim kumandanımsın, eğer bir başkası söyleseydi o adamı zincirlere vururdum ben!" demiş. "Zincirlere vururum cezasını öyle yaparım. Biz İslamiyet'ten evvel zelil bir kavim idik. -Tarih onların hallerini beyan ediyor.- Allahu Teâlâ bizi İslâm ile aziz etti. İslamiyet ile izzetlendik, izzet sahibi olduk. Binaenâleyh İslâm'ın izzetini bırakıp da şu karşıda bekleyen kimselerin izzetini talep ederekten Allah'ın izzetinden başka izzet isteyenler zelil olur. Allah onları zelil eder." bu sözü [söylemiş].

Ben bunu söylerken bizim damat bey de yanımdaydı, Dedi ki, bunun daha arkası var;

Hazreti Ömer şehit edilmiş, ölmemiş daha ama ümit kesilmiş kendisinden, mâlum. Demişler ki;

"Hiç müteessir olma, ne yapalım takdiri ilâhî, oldu. Sen, biliyoruz ki Resûlullah senden memnun olaraktan ayrıldı. Senden memnun olarak ayrıldı Resûlullah. Yani Resûlullah razı olunca Allah da razıdır. Şimdi sen de bizden ayrılıyorsun, biz de senden razıyız, yani ne bahtiyar adamsın! Ne bahtiyar adamsın, ne üzülüyorsun! Ne yapalım, mukadderât geldi şehitlik sevabına nâil oluyorsun. Binaenâleyh üzülmeye lüzum yok!" gibi böyle onu teselli edici şekilde konuşurlarken gülmüş ve;

"Sizin bu sözleriniz câhilane bir sözdür. Mantık kabul etmez sizin bu sözlerinizi, câhilanedir. Çünkü benden razı olması lazım olan Allahu Zülcelâl hazretleridir, onu ben ne bilirim? Eğer şu mülk, güneşin üzerinde dolaştığı şu mülk, her tarafı benim olsa da, ben bunlara sahip olsam da tasadduk etsem, hayırlara infak etsem yine emin olmam âkıbetimden. Ne yapıyorsunuz siz?" demiş.

Bak şu Hazreti Ömer'in sözü çok şâyân-ı dikkattir. "Ben yine âkıbetimden emin olmam. Fe-lâ ye'menü mekrallah."

Onun için bugünkü bilgin, bugünkü büyüklüğün, bugünkü saltanatın [seni aldatmasın,] yarınına bak sen! Sen yarınına bak! Sonra bir de o ölüm hali var ya! Ölüm haline sekerâtü'l-mevt diyorlar. Oradaki hâle bak sen! O gün kaç devre atlatacak insan. Şeytan tepene binmiş, envai çeşit hilelerini senin karşında oynuyor böyle, senin de en zayıf bir hâlin artık o zaman. En zayıf bir hâlin!

Allah şerlerinden muhafaza etsin cümlemizi.

el-Fuhzü avratün.

Şu fuhz diyerekten, "baldır" diyoruz biz ya, yani diz kapağından yukarısı.

"Diz kapağından yukarısı olan kısım avret mahallidir."

Erkeğin de avrettir yani [sadece] kadının değil. Kadınınki içinde, erkek için de diz kapağından yukarısı mahall-i avrettir.

Allah affetsin kusurlarımızı.

Çünkü bugün bizim genç yavrularımız spor sahalarında, muhakkak pehlivanlar da öyle diğerleri de, kasıklarına kadar bir ufak bir şeyle meydanda orada koşuşurlar, oynaşırlar ederler. Bir sürü halk da onların seyrine gider. O nasıl günahkârsa seyirci de öyle günahkârdır. Bu günahkâr oraya para da verir, bedava da değil bu, parayla cehennemi satın almak günahına girmek suretiyle [seyrine gider.]

Hayırlara iştirak ederken hiç günah yok. Hayırlara iştirakta sevap var fakat insan buraya, sevaba iştirak etmez, oradaki günaha iştirak için parasına hiç acımaz.

Allah affetsin cümlemizi.

el-Fıtratü. "Hilkat itibariyle fıtrat." Hamsün.
"Beştir." el-Hitânü. [Birincisi sünnet olmak.]

İbrahim aleyhisselam ilk önce sünnet olmuştur. İlk önce sünnet olan İbrahim aleyhisselam'dır. İbrahim aleyhisselam'dan da o sünnet bize bugüne kadar intikal etmiştir. İbrahim aleyhisselam'ın sünnetidir diyerekten yahudiler de sünnet olur biz de oluruz. Küçük yaşta yapılması eftaldir. Fakat İbrahim aleyhisselam 80 küsur yaşındayken kendi kendini sünnet etmiştir. Emri ilâhî öyle kendisine vâsıl olmuş o da kendisini kendisi 80 yaşındayken sünnet etmiş.

İkincisi; istihdâddır ki avret mahalini tıraş etmek, avret mahallerinin tıraşı.

On beş gün, bir hafta on beş gün, âzamî kırk güne kadar buralardaki tüylerin izalesine sahibi memurdur. Kırk günü atlatınca kerahate düşüyor, yani vebale girer. Çünkü temizliğe muhaliftir, oralarda birçok pisliklerin olmasıyla beraber sünnet-i seniyyenin de icrâ edilmemesinden dolayı kendisi mesul olur.

[Üçüncüsü;] taklîmü'l-ezfâri. "Tırnakların kesilmesi."

Bu da fıtrat-ı İslâmiyedendir ve sünnet-i seniyyedir.

[Dördüncüsü;] ve netfü'l-ibtı. "Koltuk altlarının yolunması."

Oradaki tüyleri çekerek yolmak, koparmak.

[Beşincisi;] Ve kassu'ş-şâribi. "Bıyıkların kesilmesi."

Yani bıyıkların, o Bektaşîlerin bıyıkları gibi uzatıp ağzına girecek, su içecek yerini bırakmaz, göstermez ağzını, böyle değil. Sünnet-i seniyye üzerine kesersin, ağzın açılır, önünü de görürsün.

Bu Buhârî, Müslim, vesairelerin rivayetleridir.

el-Fâciru'r-râcî. "Fâcir, kabahat ediyor, günahkâr, hatalı bir insan." el-Fâciru'r-râcî li-rahmetillahi. "Ama Allahu Teâlâ'nın rahmetinden ümidi var."

Tevbekâr oluyor, Allah affeder diyor, yalvarıyor... Yalvarıyor, af istiyor ama birçok kabahatler yapmış.

Akrabu minhâ mine'l-'âbidi'l-muknitı. Âbid ama herkesi rahmet-i ilâhîyeden ümidini kestiriyor; "Allah şöyle Cebbâr'dır, şöyle Kahhâr'dır, şöyle zû itikâm'dır. İşte şöyle batırır, şöyle yıkar böyle yıkar, şundan mesulsün bundan mesulsün, gâvur oldun, gâvur oğlu gâvur oldun!.." [diyor.] Ooo... insanlarda tutulacak taraf bırakmıyor.

"Bundan daha iyidir, o günahkâr olan insan."

Günahkâr olan adam, Allah'ın rahmetinden [insanların] ümidini kestiren, halkı Allah'ın rahmetinden ümit kestiren âbidden iyidir, Allah'a daha yakındır.

Günah ediyor ama Allah'tan ümit ediyor ki affeder Allah. Kabahat ediyor. Yani bu günah edin demek değildir.

İnsanları Allah'ın rahmetinden ümit kestirici hareketler câiz değil.

Çok kabahati var!

Ne kadar?

İşte şeytanınkinden daha çok efendim!

Ne olursa olsun! Allah'tan ümit kesilmez. Son nefese kadar Allah Afüv, Gafûr, Kerîm, Rahîm. Ölürken bakarsın; "Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah. Yâ Rabbi! Beşeriyet [icabı] ben birçok sayısız hesapsız günahlar yaptım. Sen af sahibisin, mağfiret sahibisin, ben tevbe ettim, sana da inandım iman ettim, Habibine de inandım iman ettim." diyerekten gidiveriyor. İşte bu, bilmezsin ki orada o anda bütün hepsini Allahu Teâlâ silivermiştir.

Bilmezsin!

Onun için kimsenin aleyhinde suizan etme.

el-Fecrü fecrâni...

Şu güneş, sabah olunca aydınlık oluyor ya.

Biz, "Fecir doğdu." diyoruz değil mi?

"Bu [fecir] iki çeşit olur."

Birisine fecr-i kâzib diyorlar, birisine fecr-i sâdık diyorlar. Fecr-i kâzib, sabah olmadan daha böyle bir ışık gelir ama daha sabah olmamıştır. Şimdi takvimlerimiz var elhamdülillah, onun için öyle ışık gözetlemeye lüzum kalmıyor.

Bu aydınlık gelince herkes, "Ha sabah oldu!" diyerekten yemesini içmesini keser ve namazlarını kılmaya başlar. Sakın aldanmayın buna. Bu [vakitte] yemeklerinizi yemeniz helaldir, o vakitte namaz da kılınmaz. [Bu fecir] fecr-i kâzip[tir]. Onun arkasından sabahın kendisi doğacaktır onu beklemek lazım.

Şimdi bu fıtratı bize bildiren ikinci bir hadîs-i şerîfte de sünnet-i seniyyeleri şöyle beyan ediyor;

[el-Fıtratü] el-mazmazatü. "Ağza su vermek." Ve'l-istinşâku. "Buruna su verirken ağıza ve buruna su vermek."

Bu fıtrat-ı İslâmiyeden olan sünnet-i seniyyedir.

Ve's-sivâkü. "Misvak kullanmak."

Misvağın yerini başka şey tutmaz. Mesela misvak bulamadığın vakitte parmaklarınla da bir bezle de yapsan olur ama misvağın kendisi daha efdaldir. Çünkü misvakla ağız temizlenip de kılınan namazla misvaksız kılınan namazın arasında 70 derece fark vardır.

Misvak kullanmak da böyle [fıtrattandır].

Ve kassu'ş-şâribi. "Bıyıkları kırpmak." Ve netfü'l-ıbtı. "Koltuk altlarını yolmak."

Bugün bazı gençlerde görülüyor ki bunlara hiç kıymet vermiyorlar hatta koltuklarının altı böyle bir karış uzamış onu yolmasını bilmiyor, kesmesini bilmiyor yahut ehemmiyet vermiyor öylece geziyor. Netice itibariyle çok pis kokar oraları, hem de sünnet-i seniyyeye muhalefet ettiğinden dolayı da mesul olur.

Ve ğaslü'l-berâcimi. "Bu parmak aralarını gerek ayakta gerek elde hilallayarak [yıkamak]." Ve taklimü'l-ezfâri. "Tırnaklarının kesilmesi." Ve'l-intidâhu bi'l-mâi. "Abdest aldıktan sonra üzerine şöyle biraz su serpmek."

Ki namaza geldiğin vakitte bir ıslaklıktan dolayı, "Acaba benim abdestim bozuldu mu?" diye seni vesveseye düşürmek tehlikesini önlemek için böyle bir su serperlermiş ki, "Ha ben su serptiydim ya, o sudur bu ıslaklık." diyerekten kendini vesveseden kurtarırsın.

Ve'l-hitânü. "Bir de sünnet olmak."

Sünnet, elhamdülillah müslümanlar buna bugün pek riayetkârlardır. Ne kadar kusurlu kabahatli olsak da bunu yapmayan aile zannedersem yoktur. Elhamdülillah müslümanlar bu sünneti geldiği o günden beri ihyâ etmektedirler. İnşallah kıyamete kadar da devam eder.

Bir hadisi daha okuyayım kâfi olsun.

el-Fukarâü. "Fakirlik, ihtiyaç sahipliği."

Cenâb-ı Hak bizi fakir olarak tesmiye eder, hepimizi. En büyüğünden en küçüğümüze kadar hepimizi küllüküm fukarâü. "Hepiniz fukarasınız." [diye isimlendirir.] Hepimiz Allah'a muhtacız. O verirse olacak vermezse bir şey olmaz.

Onun için şimdi bir de bizim bildiğimiz aramızdaki fukaralar var, ihtiyaç sahipleri. Bunlar;

Asdikâullahi.

Buraya dikkat et ama!

Asdikâ, sıdk, dost.

"Allah'ın dostudurlar."

Bu fukarâlar Allah'ın dostudurlar. Onu fakir diyerekten sakın ha hor görmeye kalkma! Fakirdir diyerekten hor görmeye kalkma. Fakat bizim de bu tînetimiz iktizası mı diyelim ne diyelim, Allah beş on para para verdi miydi kendimizi biraz üstün görür, kendimizden aşağı olan o zuafâya hiç kıymet vermeyiz. Bunun kabahati de bize yeter!

Nedir?

[Ve ra'sü mâlihim] el-leylü ve'n-nehâru. "[Fukarânın re'sümalları,] gündüzün oruç tutmak geceleri de ibadet etmek." Fukarânın re'sümalları bu. Dünyaya iltifat etmiyor, "Rezzâk olan Allah esbâbını halkedecek gönderecek benim rızkımı." diyor.

Hiç görmüyor musunuz yahu, yerin altında ne kadar çeşitli mahluklar var. Güneşi de görmezler, orada yiyecek bir şeyler de bulamazlar fakat Allah onların hepsinin rızkını verir. Denizdeki de öyle, gökteki de öyle, her yerdeki de öyle. Fakat insanoğlunun içinde hırs var ve kanaatsizlik var. Allah'ın vereceğine kanaat etmez, daha çok olsun diyerekten ömrünü oraya harcar.

Gece kalk namaz kıl!

"Yahu yarın erkenden vazifeye gideceğim." der.

"Dükkanı açacağım, gece kalkıp da boyuna ibadet edersem sabahleyin ben nasıl gideyim işe?" der.

Onun için fukaranın re'sümâli geceyle gündüzdür. Çünkü geceleri kalkar ibadet eder, gündüzleri de oruç tutar.

İki;

Fe-tûbâ. "Müjde olsun!" Li-meni't-tecera kable en yezhebe re'sü mâlihî.

Bu re'sümâl olan gece gündüz elden gidecek. Kimse bunu tutamaz. Hepsi gidiyor işte, dönüyor. Hiç durmadan dönen bir devir. Bu gece gündüz nasıl olsa elimizden çıkacak.

"Bu elden çıkmadan evvel bunların kıymetini bilip de bunlardaki sevabı alabilirsen ne mutlu o kimseye!"

Biliyorsunuz ki nefesler de öyle. Bir nefes gitti miydi bir daha bu nefesi bulmanın imkânı yok. Aldığımız ikinci nefes ayrı bir nefestir. Bir nefes bir saniyelik midir, iki saniyelik midir, ne kadar müddeti varsa, ancak o kadar duruyor gidiyor insanın elinden. E binaenâleyh onun ya faydalı olarak gitmesi lazım mutlaka. Halbuki o bizim dünyamızı temin etmek için boşuna gidiyor. Boşa akan bir su, boşa akan bir nimet, yani zâyi olan bir nimettir.

Ama nasıl bir nimet?

Öyle nimet ki eşi bulunmayan bir nimet!

Ona biz ömür de diyoruz ya. O nefesler ömürden ibaret. Onların tükenmesiyle ömür de tükeniyor işte!

Onun için [buyurulmuş ki;]

el-Fakru. "Fakirlik." Fakru'd-dünyâ ve fakru'l-âhirati. "[Fakirlik] iki çeşit: Birisi dünya fakirliği, birisi de âhiret fakirliğidir."

[Fakirliğin birisi] dünya fakirliği birisi de âhiret fakirliğidir. Dünyada fakir ama ekmeği yemeği yok, Allah'ın verdiği [ile geçiniyor,] aç da kalmıyor, Allahu Teâlâ ona bir şeyler veriyor. Ona da razı fakat ömrünü ibâdât-ı taatle geçiriyor, âhireti zengin, âhiretini zenginlendiriyor.

Ne güzel!

Ama fakru'l-âhirati. "Âhireti fakir olan ki." Fakru'd-dünyâ mine'l-âhirati. "Dünyadaki fakirlik âhiretin zenginliğiyle olur."

Âhiretini zenginleştirebildiysen [ne mutlu sana!] Ne var ki, fakru'd-dünyâ ve'l-âhirati. Dünya ve âhirette fakir olmak var Allah esirgeye. Yani dünyası da perişan âhireti de perişan.

Ne fena durum, ne felaket durum!

Bu öyle değil, dünyada zaruret sahibi ama âhiretini kazanıyor, ömrünü âhireti için harcıyor. Bu bahtiyar! Bir de var ki;

Ve ğıne'd-dünyâ fakru'l-âhirati. "Dünyada servet sahibi, mülk sahibi, varlık sahibi, fakat." Fakru'l-âhirati. "Âhiretine bir şey yok. Âhireti için bir şey yok!"

Aziz kardeş!

Bu çok mühimdir ha! Bizim bugün, ibadet ederiz elhamdülillah, şükrederiz, tesbih çekeriz, Kur'an okuruz, okuruz ama hep içimiz boştur. İçimiz boş! Dilimiz alışmıştır okuruz, dilimiz alışmıştır tesbih çekeriz. İşte göreneğe uymuşuzdur namazlarımızı, oruçlarımızı edâ ederiz, etrafımızdan da korkarız ki; "Bak şu adama, namaz da kılmıyoruz demesinler, oruç da tutmuyor demesinler." [diye] bunları, "Mükemmel vazifedir!" diyerekten de alışmışızdır çocukluktan beri yaparız ama içimizde hiçbir şey yok.

Eğer içinde bir şey varsa ne mutlu o insana! [Eğer içinde bir şey yoksa] işte bu âhiret fakirliğinin baş âlâsı!

Dünyada servet çok olur ama Allah korkusunun zerresi yok[sa] insanda, ne yapayım o zenginliği ben?

Âhiret korkusundan zerre yok içerisinde!

O Resûlullah'ın zamanında Hazreti Ömer'in Medine'den Mekke'ye giderken uğradığı çobandan istediği bir koyun [hikayesi var]. Bir koyun istiyor;

"Canım sahibi ne bilecek? Öldü deyiverirsin." demiş.

[Çoban bu sefer;]

"Ya Allah'a ne diyeyim?" demiş.

Çoban bu! Okuması yok, yazması yok, bir şey bilmez, mektebe gitmemiş, medresesi yok. Fakat Allah korkusu içerisine öyle yerleşmiş ki "Allah'ı ne yapalım?" diyor. Bugünün insanının en mükemmeline sor bir kafese sokmaya çalışır işi. Kendisini kurtarmak için çeşitli yollardan çeşit hünerlerle işi kapatmaya çalışır.

Onun için bugünkü bizim ibadetlerimiz o günün çobanının ibadetine denk gelmez. O günkü çobanının ibadetinden bir tanesine denk gelmez.

Allah kusurlarımızı affetsin.

Onun için aklımız fikrimiz hep paralar nereden gelecek, nasıl kazanacağız, nasıl yaşayacağız? Nasıl şân-ı şöhret salacağız ortalığa?

Gaye bu!

Allah rızasını nasıl kazanacağız? Allah'a kendimizi nasıl sevdireceğiz?

Bu yok içimizde!

Onun için zenginlik denilen nimet iyidir ama...

Hak Teâlâ ne diyor?

"İyidir!" deme.

Hak Teâlâ ne diyor?

İnne'l-insâne le-yatğâ erraâhü's-tağnâ. "İnsanoğlu, insanoğlu zenginliği gördü mü tuğyan eder."

Tuğyan etmeyen bin de bir çıkarsa da yüz bin de bir çıkarsa da ne kıymeti var?

İmam Âzam da zengindi ama bir tane! Abdulkadir Geylanî de zengindi ama bir tane canım!

Dünyadaki bir ile milyonlarca insan kıyas olunur mu biribirine?

Fakru'l-âhirati zâlike'l-helâkü. "Bu âhiret fakirliği ise tam helâkın kendisidir."

Helâk! Dünyada bir helâk olmak var ya, bir şey değil o. Dünyadaki helâk bir şey değil! Asıl helâk olmak âhiretin [helâkıdır] ki o ebediyet âlemidir. O ebediyet âlemini kaybetmek, ebediyet âlemini kaçırmak kadar büyük tehlike yoktur. En büyük felaket odur ki o da;

Hubbü mâlihâ. "Malının sevgisinde, malının sevgisi için bu helâkın altına düşmektir." Ve zînetihâ. "O ziynet de bunun içerisinde."

Hem mal sevgisi var hem de ziynet sevgisi var.

Tabii kimsenin işine, kazancına, evinin işine karışmaya kimsenin hakkı yoktur. Kimsenin hakkı yoktur ama insan insaf ile biraz düşünecek olursa bunların hiçbirisinin doğru olmadığına kendisi kanaat getirir. Kendisi kanaat getirir çünkü bunların hiçbirisi de zaruretten değildir. Zaruretten olan bir şey olursa fe-bihâ. Ama zaruret değil, bunlar saltanattan ibarettir. Saltanat olunca Allahu Teâlâ saltanat sahiplerini sevmez. Allah'ın sevmediği bir yola sülûk felaketten ibarettir.

Bak şimdi [ne buyurulmuş;]

el-Fakru muhabbetün min ındillahi. "O [fakirlik] Allah'ın sevdiği bir nimettir."

Seviyor Allahu Teâlâ.

Niçin?

Fakir daima muhtaç, kendisini Allah'a bağlamaktan başka çare bulamaz. Onun için gecesinde ibadet, gündüzünde ibadet, dilinde Allah'ın zikri, gönlü de Allah ile meşgul.

Lâ yebtelî bihî. "Allah bu fakirlikle kimseyi iptilâ etmez, müptelâ kılmaz, yani Allah fakirliği kimseye vermez." İllâ men ehabbe mine'l-mü'minîne. "Ancak mü'minlerden sevdiklerine verir."

Bak şimdi sen! Fakirliği ancak Allah mü'minlerden sevdikleri insanlara verir. Çünkü bilir ki bize verse biz isyan ederiz, tuğyan ederiz. "Nedir bu hal başımızda?" deriz. Şık giyinmesini isteriz, kravatımız eksik olsa kıyameti koparırız. Ayakkabımızın boyası eksik olsa, "Vah nasıl çıkacağız sokağa?" deriz. Ütümüz olmasa, "Vah efendim, nasıl olur?" deriz. Evde yemeklerin çeşidini isteriz. Çeşit çeşit [şeyleri isteriz de isteriz...]

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem kaç kap yemek yerdi arkadaş oturduğu vakitte?

Kaç kap yemek yiyordu?

Mübarek karnına taş bağlayan Peygamberimiz değil miydi?

Sen kaç gün karnına taş bağladın da aç durabildin?

Var mı böyle bir hünerin?

Günde üç defa yemezsek doymuyoruz yahu!

Ne olur, iki defaya indir bakalım bu yemeği?

Olmaz efendim, nefis alışmış istiyor bunu, üç yiyecek mutlaka. Sen üçte de üç kap yemek olacak aşağı yukarı. Yağı olacak, balı olacak, reçeli olacak, tuzlusu olacak, tatlısı olacak, olacak da olacak... Üstüne de hazm ü taâm için acı kahveler tatlı kahveler, bir de haplar arkasından ki hazm ü taâm yapsın.

E bu insaf mı yani?

Bu insaf mı yani?!

Allah affetsin cümlemizi.

Onun için;

İllâ men ehabbe mine'l-mü'minîne ve alâmetühû ğıne'n-nefsi. "Bunun alâmeti nefsin zenginliğinden ileri geliyor."

Ve Allah'a itimadı var, Allah'a güvenci var, teslimiyeti var Allah'a. Allah'ı iyi biliyor. İyi biliyor, Allah Ganî'dir, herkese verecek diyor.

Bak şimdi yine ne diyor;

el-Fakru emânetün. "Fakirlik bir emanettir." Vedîa, emanet. Biribirimize nasıl emanet bir şey bırakırız sonra veririz. Birgün gelir, "Ver şu emanetimi bana." deriz. Bu bir müddet sen de durur o emanet. Bu fakirlik denilen şey de bir emanettir. Allah onu muvakkat bir zaman için senin eline veriyor.

Bakıyor ki kulum bakalım bu haliyle nasıl geçinecek, ne yapacak bu haliyle?

Emanet olarak veriyor [fakirliği...]

Fe-men ketemehû. ["Kim halini saklarsa."]

Saklıyor halini, kimseye ihtiyacını hissettirmiyor, duyurmuyor; açım demiyor, çıplağım demiyor, odunum kömürüm yoktur demiyor, feryâd ü figân etmiyor. Her hâlinden razı, kimseyi rahatsız etmiyor.

Fe-men ketemehû kâne ibâdeten. "Bu saklayış onun için bir ibadet sevabı var."

O fakirlikteki hâline razı olaraktan etrafındakilerine duyurmuyor, rahatsız etmiyor kimseyi. Bu rahatsız etmediğinden dolayı, duyurmadığından dolayı Cenâb-ı Hak bunun her halindeki her nefesine ibadet sevabı veriyor. Her nefesine!

Ve men bâha. "Fakat kim buna şey yapmaz da, emanete riayet edemez de etrafına acı ve sızılarını duyurursa."

Ki bu acı ve sızılarını duyurmak halkın kendisine yardımına vesile olur ve bu sebeple kardeşlerinin sırtına yük kor. Kardeşlerinin sırtına yük kor, "Bunu da besleyelim, muhtaç, bak aç kalmış. Odunsuz kömürsüz kalmış. Haydi beşer onar kuruş verelim de bunu da kurtaralım bu zaruretten." diyerekten kardeşlerine böyle bir yük yüklemiş olur.

Bunun için bu sırrı, -bu, sır bu! Emanet sende!- bunu izhar ettin mi dışarıya, fe-kad azel. "Nusret mevkiinden düşer.

Yine bir tanesini daha okuyayım.

el-Fakru ezyenü ale'l-mü'mini mine'l-ızari'l-haseni alâ haddil-ferasi.

Şimdi atların ağızlarına gem takarlar ya, tabii atın sahibinin şerefine göre gem takılmıştır. Kimisi altından takar, mesela padişahların atlarının ağızlarındaki gemler altından olur, gümüşten olur, eğerleri ona göre olur, birşey olur ki üstündeki insanın, sahibinin kıymetini bildirir, ki bu adam çok zengin bir adamdır, "Bak atının geminden belli, üzengisinden belli, işte şusundan belli busundan belli." diye.

"Halbuki fakirlik mü'min için bundan daha âlâ bir ziynettir."

Atta o ziynet var fakat o ziynetten daha güzel bir ziynettir, mü'mindeki saklı olarak bulundurduğu fakirlik.

Onun yine buyuruluyor ki;

el-Fakru şeynün inde'n-nâsi ve zeynün indallahi yevme'l-kıyâmeti. ["Fakirlik, insanlar arasında kusur, kıyamette Allah yanında süstür."]

Şimdi kıyâmet...

Allah!

İşte iman burada asıl!

Bu kıyâmet olacak. Sen deme ki;

"Biz okuduk hocaefendi, bu dünyanın yaradılış senesi belli bile değil. Ne kadar zaman yaşayacağını da kimse yine bilmez. Yüz milyonlarca seneden beri bu dünya duruyor ortada. Daha kim bilir kaç yüz milyonlarca sene duracak bu dünya daha. Bu kıyâmet ne zaman kopacak da biz o cennete ne zaman gireceğiz acaba?"

Sen sakın böyle bir şey söyleme.

Men mâte fe-kad kâmet kıyâmetühû. "Öldün mü kıyâmetin koptu gitti, öteki kıyâmeti sen bekleme artık."

Senin kıyâmetin koptu.

Ne zaman?

Ne zaman çeneni kaparsın, çenenin kapandığı dakikada kıyâmetin koptu demektir.

Onun için o güne kadar ne kazanabildiysen ne âlâ sana!

Onun için;

el-Fakru şeynün inde'n-nâsi.

İnsanlar çok ayıplar fakirleri. Fakirlikten herkes korkar. Kimse fakiri yanına sokmak istemez, fakirle oturmak istemez, fakire yüz vermez, fakire yüz veremez. Bunlar bizim hep âdetimiz, saklanacak bir tarafı da yok bunun. Fakat;

Zeynün indallahi. "Allahu Teâlâ'nın indinde fakirlik çok ziynetli, şerefli, kıymetli bir devlettir."

Ama nasıl?

Allah'a, gecesini gündüzünü Allah'a vermiş bir fakir! Gecesini gündüzünü Allah'a vermiş bir fakir, yoksa öyle gelişi güzel değil.

Bu hususta gerek Tergîbü Terhîb'in, gerek Câmiu's-sağîr'in, gerek İmam Gazzâlî'nin ve gerekse İbrahim Hakkı hazretlerinin Mârifetname'sinde kıssaları bir oku. Orada ne güzel söyler ya!

Az ye, az uyu, az iç,

Ten mezbelesinden vaz geç.

Bizim bütün derdimiz, ten mezbelesi dediği şu işte, "Huh!" deyip [son] nefes çıktıktan sonra [bu tenin] nasıl bir cîfe olduğunu git bir mezarlıkta seyret canım!

Birgün bir mezarlığın başına git, beş on günlük bir mezarlığı şöyle mezarcıya eştir, bir bak oradaki dostunun hâline?

Dün nasıl bir adam idi o, iyi ve kötü, onun hâline şöyle bir bak bakalım da azıcık ibret gelsin!

Mezarlığa git mezar taşlarını seyret, o taşlar ne zamandan beri duruyor orada?

O ağaçlar ne zamandan beri duruyor orada, bak senin oraya dün gömdüğün kardeşin ne hâle geldi o gün?

Ne olacak kardeş?

Git bakalım, o da senin ya kardeşindi, ya babandı, ya annendi, bak ne oldular?

Senin beslediğin bu vücut da öyle olmayacak mı yarın?

Sen bu vücudu besleyeceğine bu vücudun içindeki kuşu besle kuşu!

Senin kafesin altından olmuş, içinde kuş olmadıktan sonra kaç para eder o?

Senin bu vücudun ne kadar kuvvetli olursa olsun ne kadar güzel olursa olsun, onun içerisinde iman olmadıktan sonra, o iman da sağlam bir iman olmadıktan sonra neye yarar o?

Allah hepimizi affetsin.

Onun için bütün kıymet vücuda değil vücudun sebebi olan imanadır. Onu beslemeye çalış, onu kuvvetlendirmeye çalış, onu kemale ulaştırmaya çalış. Vücut kemale gelmiş arkasından zevali hazır onun.

Esteîzübillah;

İzâ câe nasrullahi ve'l-fethu âyet-i kerîmesi, sûresi nâzil olduğu vakitte ağladı Ashâb-ı Kirâm.

Niçin?

İslâmiyet kemale erdi, her taraftan bölük bölük insanlar İslâmiyet'e gidiyorlar. Bu kemalin arkasından zeval hazırdır diyerekten herkes korktu.

Binaenâleyh senin vücudun ne kadar kemale gelirse gelsin, bugün önünde hiç kimse dayanamaz herkesi yıkarsın, devirirsin ama bu kemâlât bir gün senin elinden gidecek.

Ondan sonra ne derler?

"Kocayan kurt köpeklere maskara olur." dedikleri gibi ondan sonra maskara olursun âhir ömründe.

Onun için bugünkü hayatın hiçbir safhasına bel bağlama. Bel bağlayacaksan Allah'a bağla ve o Allah'ın rızası, sevgisi neredeyse oraya doğru yönel. Sevgisi ve rızası neredeyse oraya doğru yönel! Paranın kıymetini de bil. O parayı Allah sana israf et [diye vermedi. Onu] deniz kenarlarında, zevk sefa yerlerinde, apartman peşlerinde, ziynet peşlerinde mahvetme, onunla Allah'ın rızasını kazan.

Şu binacığı yapıncaya kadar kıyamet koptu yahu!

Kıyamet koptu şu binayı yapıncaya kadar!

Niçin?

Koparamıyorsun varlığından bir şey!

E dişinin kovuğundan birşey çıkarıp da bir şey koyarsak oraya, ondan bu bina yapılır mı yahu?

Allah hepimizi affetsin.

İşte malımız meydanda yani! Saklanacak bir tarafı da yok!

el-Kâimü bi-sünnetî ınde fesâdi ümmetî lehû ecrü şehîdin.

Şimdi bak buradaki kâim ismi ne diyor?

Geçen hafta bir kardeş vardı sakal bırakmış, "Sakalımın duasını yapıver hocaefendi." dedi. Ben de unuttum onu o derste, bu hafta için yaparız dedim.

Bilmem kendisi var mı şu anda?

Şimdi bu el-kâimü bi-sünnetî sakal dualarında okunan bir hadistir. Şimdi bunu okurken ben de diyorum ki, sünnet hemen sakalın salınması. Sünnet, bir sakal saldı mı adam ooh o oldu evliya, tamam.

Sünnet bu değil ki sacede! Sünnet bin bir çeşit, bin bir tane sünnet var yahu. Namazın sünnetleri var, abdestin sünnetleri var, yemenin sünnetleri var, uyumanın sünneti var, gezmenin sünneti var, çalışmanın sünneti var, hepsinin sünneti var. Bu sünnetlerin hepsini yapabilmek lazım.

Sabahleyin erkenden işe gitmek sünnet değildir. Halbuki biz sabahın karanlığında işe gitmeye çalışıyoruz. Akşamın karanlığında dönmek sünnet değildir. Sünnet akşamdan evvel evine girmektir.

Yapabiliyor musunuz bunu?

Canım işte şuna bağlıyız buna bağlıyız, hep kusurlar bir sürü.

Sünnet, gece sabaha kadar uyumak sünnet mi?

Gece kalkıp namaz kılmak, o da sünnet değil mi teheccüt denilen namaz?

En büyük sünnet o sünnettir o. Gece kalkıp da, kaç tanemiz kalkıp da geceleri kaç rekât namaz kılabiliyoruz?

Halbuki hepimizin dünya kadar da borcu var. Borç, bugün kılamamışız, şu kadar sene kılamamışız, bunlar üzerimizde durup duruyor, geceleri de sabahlara kadar mışıl mışıl uyuyoruz.

Sonra o da başka, geceleri erken yat[ma]mak derdi de o da ayrı bir dert. Geceleri on ikilere birlere kadara oturuyoruz, ondan sonra tabii sabah namazı da daralır, sabah namazına da yetişemezsin. Halbuki bugünlerde bu gecelerimiz çok uzun olmakla beraber uykular rahat rahat alınır, gece namazları da rahat rahat kılınır, sabahleyin de rahat rahat camiye gelirsin. Fakat bunu da beceremiyoruz.

Niçin?

Keyfimizi bir türlü bozamıyoruz.

Alıştığımız anane denilen bir şey var ya hani, görenek. İnsanların bu göreneği bozması kadar zor bir şey yoktur hah! Ordular yıkılır, düşmanlar boğulur, kesilir, kaleler fetholur fakat insan ahlâkından, alıştığı bir ahlâktan dönmesi kadar zor bir şey yoktur. Alıştığı bir ahlâkı ölünceye kadar devam ettirir.

E canım bunun [çaresi yok mu?]

İnsaflı düşün bakalım; yaşın kemale gelmiş, bundan sonra evlenecek de değilsin, bilmem ne de olacak değilsin, bir bahtiyar da olacak da değilsin, niçin sakalının salıvermiyorsun hâlâ?

Neyine güveniyorsun yani?

Bu Allah'ın, [Resûlullah'ın] sünnetine niçin boyun bükmüyorsun sen?

"Resûlullah'ın sünnetine itaat etmeyen şefaatinden mahrumdur." diyen hadisleri duymadın mı hiç?

Duydun.

Neden [uymuyorsun]?

Alışılmış! Gurur var, benlik var, bir türlü onu yenemiyor insan. Yenmesi de çok zordur. Düşmanları yener de insan nefsinin gururunu bir türlü yenemez işte. Halbuki bir din adamı için de sakalsız gezmek kadar abes bir şey yoktur.

Bunu da yapamam.

Canım benim bu kadar meslek var, gider başka bir mesleğin sahibi olurdum, memur olacaksam gider başka yerde memur olurdum, ben buraya geçiyorum, imam oluyorum da Resûlullah'ın makamıdır bu makam diyorum da niçin Resûlullah'ın kılığına kendimi uyduramıyorum?

Neden bu Avrupa'nın bütün ananelerini kendimize örnek edindik de Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in bize bıraktığı örnekleri terk ettik?

Bak şimdi aklıma ne geldi.

Bizim buradan bir kardeşimiz, adı Muhibbullah'dı, kızını bir Amerikalıya verdi. Kızını bir Amerika müslümanına verdi. Bu Amerika müslümanının halini bana birisi anlatıyor. Bu Amerikan müslümanının gayet sünnet-i seniyyeye üzerine bu kadar sakalı var. Güzel bir Arap entarisi giymiş, başında da takke Washington denilen o şehrin içerisinde bilâpervâ böyle dolaşıyor, diyor.

Sordum;

Selamün aleyküm.

Camide de görüyorum çünkü adamı, dedi.

Sordum;

Sen Suudi Arabistan'dan mısın?

Hayır.

Nerelisin?

Buralıyım.

E oradan mı geldin buraya?

Yok, doğma büyüme buralıyım.

E bu kıyafet ne?

"Bu Peygamberin kıyafeti." demiş a müslüman! "Peygamberin kıyafeti bu kıyafet. Ben de müslüman oldum, elbette Peygamberimin giyindiği gibi giyinmek mecburiyetindeyim." diyor.

Amerika'dan müslüman olan bir müslümanın sözü bu. Gel sen de şimdi bizim halimize bak!

Sana bu adamın kaynatasına yazdığı bir mektubunu size de söyleyeyim. Kaynatasına bir mektup yazmış o zât;

"Kızından çok memnunum, eksik olma, iyi terbiye etmişin, fakat geceleri namaza kalkmıyor. Gece namazlarına her zaman kalkıyorsa da ara sıra tembellik ediyor." demiş.

O hâlinden de şikayetçi.

Sen bugün bizi ne yapacaksın, nereye koyacaksın, neye yararız yani?

İşte [unu] eliyoruz eliyoruz, [eledikten sonra] üstünde kalan kepek gibiyiz hepimiz. İşe yaramaz, hayvanlara dökülecek en nihayet, hayvanlar yiyecek onları.

Ah ah!..

Allah affetsin hepimizi.

Bu sünnet-i seniyyeye uymak şefaat-i peygamberîyeye nâil olmanın başlıca sebebidir, yegâne sebebidir. Gençliğe ihtiyarlığa bakmaz. Gece namazını kılmak, Peygamberin giyindiği gibi giyinmek, yediği gibi yemek... O günde üç defa yemezdi! O günde üç defa yemezdi bir kere yerdi. Bazen de iki kere yerdi. Akşam yerse sabah yemezdi, sabah yerse akşam yemezdi. Bazen de mübarek karınlarına taş bağlarlardı.

Ah ah!..

İmam Gazzâlî, Allah rahmet eylesin, Hârisü'l-Muhâsibî'nin ifadesini naklediyor kendisi İmam Gazzâlî. Hârisü'l-Muhâsibî'nin ifadesini [naklediyor,] "O çok güzel yazmış bu hususta onun sözlerini nakledeceğim." diyor.

Hazreti Fahr-i kâinat, ekmelü't-tahiyyât, buyrun bir salât ü selâm okuyalım;

Essalâtü vesselâmü aleyke yâ Resûlallah,

Essalâtü vesselâmü aleyke yâ Habîballah,

Essalâtü vesselâmü aleyke yâ seyyide'l-evvelîne ve'l-âhirîn,

Va'fu annâ yâ Kerîm, va'fu annâ yâ Rahîm...

Hiç şüpheniz olmasın ki bu salât ü selâmımız şimdi Resûlullah'ın kulağına gitmiştir. Şimdi, yani daha aradan zaman istemez şimdi onun kulağına gitti, "Senin kullarından [ümmetinden,] İstanbul memleketinin İskenderpaşa camisinin cemaati sana bunları hediye ettiler yâ Resûlullah!" [diye melekler salât ü selâmımızı ulaştırdı.]

O da tabii bize karşı inşaallah güzel güzel dualar ediyordur da o duaların sebebiyle inşaallah biz de felah yoluna gideriz.

İki Cihan Serveri, ismini unuttum, güzel bir Efendi varmış ona demiş ki;

"Haydi kızımı ziyarete gidelim seninle beraber."

"Kızım Fatıma'yı seninle ziyarete gidelim." demişler.

Adını unuttum o adamın. Adam demeyeyim de o ashâb-ı kirâmın adını unuttum ama, her neyse. İmran b. Hüseyin radıyallahu anh. O da;

"Peki yâ Resûlallah!" demiş, düşmüş Peygamberimizin arkasına, Resûlullah'ın kızı Hazreti Fatıma'nın evine gelmişler.

Şimdi bizim ki gibi "tak tak!.." kapı yok, zile basma yok, zil mil yok tabii.

"Kızım Fatıma!" demiş, nasıl seslendiyse.

"Buyur yâ babacığım!" demiş.

"Yanımda birisi daha var kızım." demiş, "Seni ziyarete geldik."

"Babacığım! Üstümü örtecek bir şeyim yok ki! Sen babamsın gel ama, yanındaki adam da varmış senin, ona karşı benim örtünecek bir şeyimiz yok." demiş. "Kendimi örtecek bir şeyimiz yok." demiş.

Aziz kardeş!

Bu çok kitaplarda yazılıdır. Bu, Resûlü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem'in kızı bu. Allah'ın Fahr-i Kâinâtının, Habîbinin kızı bu. Ona Resûlullah tarif ediyor;

"O örtünü şu şekilde ört de üzerine."

O şeklini bilemedim nasıl örttüyse, şöyle omuzlarına alırsın, şöyle yaparsın nasıl yap dediyse, örtülür vücudun.

"Başım açık yâ Resûlallah o zaman, başım açık kalacak. Yani başımı örtersem altımı örtmüyor, altımı örtersem başımı örtünmüyor yâ Resûlallah?

Onun için mübarek, bir rivayette görmüştüm, mendilini çıkarmış, "Bununla da başını ört kızım." demiş.

Mendil değil de mendile benzer bir şey artık o zaman nasıl bir şey ise... Onunla da başını örtmüş de içeri öyle girmişler.

Hazreti Fatıma açlıktan ve karnının ağrısından babasına şikâyet etmiş, [Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem;]

"Vallahi kızım ben senden efdalim. Sen benim kızımsın ama ben de Allah'ın Habîbiyim. Senden efdalim ind-i ilâhîyede. Üç günden beri ben de ekmek yemek yemedim." [diye cevap vermiş.]

Ey aziz kardeş!

Ey şehvetinin esiri olan insan!

Ey karnı doymayan, gözü doymayan insan!

Karun'u bile bugün geçmiş durumdayız! Yani Karun da bizim yanımızda hiç kalacak. Ne gözümüz doyar, ne karnımız doyar, ne etrafımızdakilere içimizde bir acı, bir sızı, bir muhabbet, bir sevgi var...

Onun içindir ki bugünün müslümanı ikisi biribirini sevmez.

Dün bir arkadaş diyor ki, "Bizim yanımızda kumarbazlar var, sarhoşlar da var, şu da var, şu da var, bu da var... Onların biribirine muhabbetini görüyorum da bayılıyorum. O sarhoşlar biribirlerine nasıl iltifat ediyorlar, nasıl muhabbet ediyorlar, nasıl seviyorlar, nasıl biribirlerine fedakarlık ediyorlar!" dedi.

Bunu bir müslüman niçin yapmıyor yahu?

Niçin yapmıyor bir müslüman?!

İki müslümanın kalbi bir araya gelmiyor. İki müslüman biribirini candan sevmiyor. Seviyorsa yalandan seviyor, dili seviyor.

Sevmiyor!

Bu neden?

İşte içimizin hep bozukluğundan.

Sayfa Başı