M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Receb Ayının Önemi

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm

el-Hamdülillahi rabbi'l-'âlemîn hamden kesîran tayyiben mübâreken fîhi kemâ yenbeğî li-celâli vechihî ve li-azîmi sultânih. Ve's-salâtü ve's-selâmu 'alâ hayra halkihî seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ve men-tebi'ahû bi-ihsânin ecmaîn.

Emmâ ba'd:

Aziz, muhterem ve sevgili kardeşlerim, muhterem cemaat-i müslimîn!

Bir sene içinde dört tane mevsim var: İlkbahar, yaz, sonbahar, kış. Her birisi üç ay oluyor. Onun gibi, mânevî bakımdan da Receb ayı ile beraber bir mübarek feyizli, sevaplı, ecirli, rahmet-i ilâhiyenin kullarına bol bol ihsan olunduğu bir mevsim başlıyor: Receb, Şaban, Ramazan.

Receb, şehrullah; "Allahu Teâlâ hazretlerinin ayı."

"Recebü şehrullah demek ne demek yâ Resûlallah? Bunun mânası nedir? Niye buna Allah'ın ayı denmiş? Öteki aylar Allah'ın ayı değil mi? Bütün zamanlar, mekânlar, varlıklar, yaratıklar, her şey Allahu Teâlâ hazretlerinin yaratığı değil mi?"

Allahu Teâlâ hazretleri bu ayı, kullarını afv u mağfiret eylemeye tahsis eylediği için, mağfiret-i ilâhiyenin tecelli ettiği ay olduğu için Recebü şehrullah denmiş.

Şimdi Receb'in altısındayız. Altıncı günündeyiz.

Receb'in birinci günü, ilk günü de mübarek gecelerden birisidir. Receb'in ilk cuma gecesi, perşembeyi cumaya bağlayan gecesi... İster Receb'in girmesinden üç gün geçmiş olsun ister beş gün geçmiş olsun; seneden seneye değişebilir, Receb'in girdiği gün başka olur. Receb'in ilk cuması hiç değişmiyor. Receb'in ilk cuması, Receb hangi gün girmişse girsin ertesi gün cuma olan gün. Bu Receb'in ilk cumasına melekler "Regâib Gecesi" adını vermişler. Regâib, ragîbe, fa'île vezninde, kendisine rağbet olunan şeyler... İnsanın, meleğin, cinnin, insin istediği, canının çektiği rağbet ettiği şeylerin olduğu gece. Mübarek bir gece...

Bu gecede iki tane mübareklik var: Bir, üç aylardan mübarek birinci ay olan Receb ayının bir gecesi olması. İkincisi de zaten her haftanın mübarek gecesi olan Cuma gecesi olması. İki mübareklik buranın mübarekliliğini kat kat muza'af eyliyor, ziyade eyliyor.

Bu gecenin çok feyizlere vesile olduğunu, Allahu Teâlâ hazretlerinin bu gece vesilesiyle bu gecede, sevdiği şekilde geceyi ihyâ eden, sevdiği şekilde kendisine ibadet eden kullarına o ihsanları vereceği hadîs-i şerîflerde bildirilmiş. Bizim tekkemizin hocamız cennetmekân Gümüşhaneli Ahmed Ziyaeddin Hocamız'ın tertip etmiş olduğu hadis kitabında da Receb'le ilgili birkaç hadîs-i şerîf var. Hem onun ruhu şâd olsun diye hem de bu gecenin kıymeti hakkında kardeşlerimiz bilgi sahibi olsunlar diye o hadîs-i şerîfleri okuyalım:

Hadis alimlerinden Taberânî, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'den rivayet eylemiş. 288. sayfanın 13. hadîs-i şerifi. Onun rivayet ettiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hazretleri buyurmuş ki;

Recebü şehrün azîmün. "Receb muazzam bir aydır. Çok kıymetli bir aydır."

Tabii bu ayları biz unuttuk. Elhamdülillah bazı saatler var, onlar da bildiriyor. Takvimlerin köşesinde küçük olarak yazılıyor. Bilen biliyor, takip eden ediyor. Dinî hayatımızın, ibadetlerimizin bağlı olduğu takvim, kamerî takvim! Ay, hilal ne zaman ilk defa şark garp ufkunda, güneş battıktan sonra nev-hilâl, yeni hilal görülürse o zaman yeni bir ayın girdiğini herkes görmüş oluyor. Dağdaki çoban, şehirdeki esnaf, halk, gökyüzüne bakan, akşam güneşin battığı tarafa gözü ilişen herkes "Aman yeni hilal göründü, yeni ay geldi!" diye biliyor.

Bu ayları takip etmemiz gerekiyor. Çünkü kandiller bu aylara bağlı, Ramazan'ımız bu aya bağlı, kurbanımız bu aya bağlı, haccımız bu kamerî aylara bağlı. Bu kamerî aylar Muharrem'le başlıyor. Muharrem, Safer, iki; Rebiülevvel, Peygamber Efendimiz'in doğduğu ay, üç; Rebiülâhir, dört; Cumâzelûlâ, Cumâzelâhireh, altı...

Receb, tam senenin ikinci yarısının başladığı ilk ay olmuş oluyor, yedinci ay. Receb, Şaban, Ramazan; bunun sırasını biliyoruz, ezberlemişiz. Receb, Şaban, Ramazan derken mübarek bayram diyoruz. Bu üç ayın peş peşe geldiğini herkes biliyor ve mübarek bir mevsim olduğunu biliyoruz. Üç aylarda büyüklerimizin vakitlerini oruçla, ibadetle değerlendirdiklerini görmüşüz.

Sonra Şevval. Ramazan'dan sonra Şevval.

Şevval'in altı gün orucundan, oradan hatırımızda kalıyor, biliyoruz. İnsan Ramazan'dan sonra Şevval'in altı gün orucunu da tutarsa, Allah, bütün seneyi oruç tutmuş sevabı yazar diye [hadîs-i şerîf var]. Bayramdan sonra o altı gün orucuna da gayret ediyoruz, bir arada o oruçları da çıkartıyoruz. "Bütün sene oruçlu olalım. Mevlâmız o sevabı versin…" diye temenni ediyoruz.

Ondan sonra Zilkâde, Zilhicce.

Zilhicce, hac yapılan ay. Kurban Bayramı'nın olduğu [ay]. Zilhicce'nin 9'u arefe, 10'u Kurban Bayramı. Her şeyimiz işte bu aylara bağlı. Bu ayları bilmek lazım.

Bazı saatler var; o saatler hem miladî takvimi hem kamerî takvimi, İslâmî takvimi gösteriyor. Onları biliyoruz. Benim aklıma şöyle bir çare geliyor: Her Arabî ayın gününde bir cüz Kur'an okursak o zaman her gün bir cüz bir cüz okuyarak "Bir Arabî ayda bir cüz tamamlayalım…" dersek -hiç olmazsa hatim yapmaya çalışmak lazım- o zaman hangi cüzü okuduğumuzdan Arabî ayların hangisinde olduğunu hatırda tutabiliriz. Böylece de ibadetlerimizi iyi takip ederiz.

Allahu Teâlâ hazretleri, Receb ayına bir mübareklik vermiş, bir üstünlük vermiş. Bu ayda yapılan ibadetlere bir bereket vermiş. Ve [Allah'ın] bu ayda yapılan ibadetlerin sevabını çok vereceğini Peygamber Efendimiz bildiriyor:

Recebü'ş- şehrün azîmün.

Bir rivayete göre gayr-i munsarif kelime:

Recebü şehrün azîmün. "Muazzam bir aydır."

Neden muazzamdır?

Bunu kim anlıyor?

Anlayan anlar. Mâneviyat gözü açık olanlar anlar. Mâneviyatı sezen anlar. Bir yere giriyor da "Aman burada ne güzel ruhaniyet var! Burada çok hoş bir hâl var. Mest oldum!" diyor. Anlayan anlıyor, anlamayan geçip gidiyor. Bir şey sezmeyen sezmiyor. Sezen sezer.

Şehrün azîmün. "Muazzam bir ay..." Yudâ'ifu'l-lâhü fihi'l-hasenâti. "Allahu Teâlâ hazretleri bu ayda kulların yaptığı iyiliklerin mükâfatını kat kat veriyor."

Başladı. Beş günü, geçti altı günü geçti. Daha devam ediyor. Bir haftası gitti ama üç haftası elimizde. Bir imkân olarak mevcut.

Hasenat nedir? Hasene dediğimiz şey, iyi şey ne demek?

Arapça'da hasen "güzel, iyi" demek. Hasene, onun cem'i hasenât. Allahu Teâlâ hazretleri iyilikleri kat kat mükâfatlandırıyor.

İyilikler nedir?

Bir kere iyilikler, ibadetlerdir. Kıldığımız namazlardır, okuduğumuz Kur'ân-ı Kerîmlerdir, oruçlardır, verdiğimiz sadakalardır, zekâtlardır, hayrât u hasenâtımızdır, ziyafetlerdir. Kardeşlerimiz ananaevî olarak, her kandilde ihvanımıza ziyafet veriyorlar. İhvanımız aşağıda muhabbetle kandil yemeği yiyorlar. Bu da bir hayır, bu da bir hasenât. Hasenatın çeşitleri var. İbadet tarzında olabilir, hayır tarzında olabilir, sadaka tarzında, parayla olabilir; çeşitli şekillerde, dille tesbih tarzında, olabilir... O halde bütün iyi olan işlerimizi bu ayda arttırmaya çalışacağız ki mükâfatı da kat katmış, istifademiz çok olsun.

Zamanımızı boş geçirmeyeceğiz, dilimiz zikirle geçecek, elimizde tesbih olacak, mâlâyâni konuşmayacağız. Hatta boş yere konuşup günaha girmektense sükût ibadet. Boş konuşacağımıza hiç olmazsa susmayı öğrensek, o bile ibadet! Ama sükûtumuzu bir de tefekkürle değerlendirirsek... Tefekkür, düşünmek…

Lâ ibâdete ke't-tefekkür. "Tefekkür kadar sevaplı ibadet olmaz."

Bir insan oturup da dini, bakımdan kendisine fayda sağlayacak, Allah'ın hoşuna gidecek bir konuyu düşünürse bu bir tefekkür. İşte bunun büyük sevabı var.

Çeşitli kimselerle konuşuyoruz; hatıralarını anlatıyorlar:

Sıcak bir günde Peygamber Efendimiz'in mescid-i saadetinde oturmuş, öğle namazını bekliyor. Güneş tepeden vurduğu için bunalmış. Bayağı bir bayılacak gibi de olmuş. Kendisi anlatıyor, "Bayılacak gibi oldum." diyor. Güneş... Suudi Arabistan'ın sıcağı burası gibi değil. İnsan şimdiki soğuklardan anlayamaz. Oranın sıcağının ne kadar çarpıcı ve tahammül edilmez, tahammülfersâ diyorlar, "tahammülü yıpratan" demek, tahammülü fersûde eden, tahammülü elden götüren [bir etkisi] var.

"Oturdum, bunaldım. Daha Cuma namazına vakit var. Oturmam lazım. Her yer sıkışık, gidecek başka yerim yok. Güneşte kaldım."

Güneşin altında kalmak Zor geliyor. Kendi kendine demiş ki;

"Ey benim zalim nefsim! Şu andaki ömrüne kadar ne istedin de sana vermedim? Her dediğini yaptım! Ne istediysen yaptım. Meşrubat dedin, meşrubat; yiyecek dedin, yiyecek; istirahat dedin, istirahat; eğlence dedin, eğlence, rahat dedin, rahat; keyif dedin, keyif; tatil dedin, tatil... Ne istediysen verdim! Şimdi burada, Allah'ın mübarek bir mescidinde, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in mescidinde Cuma'yı bekliyoruz. "namazı beklemek", ibadet. İnsan namazı beklerken camide namazdaymış gibi sevap alıyor. Bu kadarcık sevaba da mı tahammülün yok be! İnsafsız! –Kendi kendine söylüyor, nefsine söylüyor. İnsanın nefsi zalim ya insafsız ya insanı günahlara sürüklüyor ya...– Burada bu kadarcık beklemeye tahammülün yok mu? O kadar ömrüm boyu senin her dediğini yaptım, bu mu? Böyle vefasızlık olur mu? Namaz vaktine kadar, bu güneşin altında Allah için sabret bakalım. Biraz da sabrı öğren bakalım. Biraz da meşakkate, tahammüle alış bakayım zalim nefsim!"

Böyle bir şey düşünmüş. Tefekkür!

"Düşünür düşünmez, tarif edilmez... Hani denizin içine durgun bir suya bir taş atarsın da dalga kenara doğru halka halka gelir ya... Bir güzel latif hava, bir güzel tatlı hoşluk geldi ki bana; birisi geliyor, sanki dalga dalga geliyormuş gibi, arkasından ötekisi geliyor, arkasından ötekisi geliyor, arkasından ötekisi geliyor... Az önce güneşin alnında tahammülsüzlükten neredeyse bayılacak gibiyken bu sefer memnuniyetimden mest oldum." diyor.

"Aman ne güzel! Hayran oldum! Ağzımın tadı yerinde, her şeyim gayet güzel. Birisi arkamdan dokundu. O keyfimi kaçıracak diye şöyle şöyle yaptım, aman, dedim. Tamam, ben hiçbir şey istemiyorum." dedim.

"Gölgeye gel…" filan demiş de "Yok, gölge filan istemiyorum." demiş.

Muhterem kardeşlerim!

İnsan durduğu yerden, bir tefekkürle nasıl Allah'ın rahmetine eriyor! Allahu Teâlâ hazretleri insana güneşin altında cennetin sefasını tattırmaya kâdirdir. Gül bahçesinde, en güzel, en sefalı yerde de cehennem azabı çektirmeye kâdirdir. Bütün mesele, insanın kalbindeki duygularında, aklından geçen fikirlerde. İşin ince noktası orası. Onun için;

Lâ ibâdete ke't-tefekkür. "Tefekkür kadar kıymetli ibadet olmaz."

Keşke biz zamanlarımızı boynumuzu büküp de; "Şu ömrümüzü nasıl geçirdik? Bundan sonraki hâlimiz ne olacak? Ben bugün Allah için ne yapabilirim? Yarın ne yapabilirim? Bugün Allah'ın rızasına uygun olmayan ne gibi işler yaptım? Bunlardan paçayı nasıl kurtarabilirim?.." gibi tefekkürlerle geçirebilsek... O da bir ibadet.

Elimize bir süslü, güzel tesbih alsak, şık şık öten tesbih alsak, çektikçe şak şak şak; kimisi onu zevk yapıyor kimisi de kızıyor:

"Yahu bu eğlence mi?"

Eğlence değil, bırak! Yeter ki elinde o olsun. Başka şey olacağına, sigara olacağına, günahlı bir şey olacağına bırak o kehribar tesbihi, şak şak şak çeksin. Dili, eli zikirle [meşgul olsun.] Zamanı Allah'ın rızasına uygun geçsin.

Neden?

Yudâ'ifu'l-lâhi fi-hi'l-hasenât. "Allah iyilikleri arttırıyor."

Muhterem kardeşlerim!

Bugün bir şey daha öğrendim. Bizim ninelerimiz bu Arabî aylara başka isimler vermiş. Cumâze'l-'ûlâ, Cumâze'l-âhireh... Biz yanlış olarak "Cemâziye'l-evvel, Cemâziye'l-âhir" diyoruz. Onlara da "Küçük tevbe, büyük tevbe…" ayı derlermiş. Mâşaallah! Ben inceledikçe eskileri her bakımdan daha çok seviyorum. Daha Receb'e gelmeden tevbeyi tamamlıyorlar. Küçük tevbe tamam, küçük tevbe ayı; büyük tevbe ayı, tamam. Receb'e hazırlıklı giriyorlar.

Neden?

Receb artık her şeyi derleyip toparlayıp hazırlayıp da sevapları kazanmaya başlamanın ayı olduğu için tevbeler yapılmış oluyor. Eğer tevbeler yapılmamışsa, günahlı işlere devam ediliyorsa şüpheli işlere, gönle huzur vermeyen, tatsız tuzsuz, akşam pişmanlık duyulan işler, âdetler varsa onlardan vazgeçmek de hasenedir. O da sevaptır, o da fazilettir. İnsanın bir yanlışını anlayıp bir yanlışından dönmesi, bir günahını bırakıp Allah'ın yoluna girmesi, Allah'ın insanın ağzına mânevî bakımdan çok büyük bir mânevî lezzet vermesine sebep olur.

Bize kardeşlerimiz hoca olduğumuz için gelirler sorarlar:

"Hocam ben zikirden, tesbihten zevk almıyorum, alamıyorum, zevkle yapamıyorum…"

Zikrin, ibadetin bir zevkle yapılması vardır bir de ağzının tadının, zevkinin kaçması vardır. Kim Allah'ın haram kıldığı günahlardan, haram olan şeylerden kendisini zorlayarak çekerse, gözünü haramdan korursa, elini haramdan çekerse, ayağını haram yere basmazsa, yönünü haram yöne dönmezse, kulağını haramı dinletmezse, canı istediği halde kendisini tutarsa o zaman Allah onun gönlüne bir lezzet verir, imanın tadını o zaman duyar. O zaman zevk ile yapar.

Tadı ne zaman kaçar?

İnsan derviş de olsa, müslüman da olsa günaha bulaştığı zaman ibadetin tadı kaçar. İbadetten zevk almamaya başlar. Zevk almamanın arkasından ibadeti terk gelir, ibadeti terkin arkasından imanın zaafı gelir, imanın zaafının arkasından küfür gelir; Allah korusun! Onun için haramlardan ve şüphelilerden korunmaya çok dikkat edeceğiz.

Nasıl korunacağız?

Haram lokma yememeye çok dikkat edeceğiz. Midemizi haramla doldurmayacağız. Kazancımızın helal olmasına dikkat edeceğiz. Gözümüzle harama, günaha bakmayacağız. Her çeşidi var. Gazetelerin çeşitleri var. İçinde, boyalı basın dediğimiz, her çeşit müstehcen resim olan gazeteler de var, hiç öyle resimler olmayan gazeteler de var. O kötü resimler olmayanını eve alacaksın. Çünkü olanını aldın mı gözün kayar, ibadetin tadı ağzından kaçar.

Ankara'da rahmetli bir Mehmet Amca vardı, İstiklâl Madalyası [göğsünde] sallanır gezerdi. Çok iyi bir insandı.

"Evladım, biz ateş yakmak, sobayı, ocağı yakmak için eve kibrit alırdık, ateş alırdık. Kibrit kutusunun üzerinde resim olurdu da eve resim girmesin diye o resmi kazırdık, öyle sokardık. Eve kibrit girecek. Ateş yakmak için lazım. Kibrit lazım ama resmi kazıyıp kutuyu öyle sokardık." diyor.

Evlerin içi Allah'ın sevmediği, razı olmadığı, ahlâka sığmayan, imana uymayan resimlerle dolunca tabii ne oluyor?

O zaman ibadetin tadı kaçıyor. Kalbin nuru gidiyor. İnsanın mâneviyatında gerileme oluyor. İşte kötü şeyleri bırakmak, o da hasenedir. Kötü şeylerden vazgeçmek...

"Mademki mübarek bir mevsim gelmiş, mademki üç aylar başlamış, inşaallah Allah bana yardım edecek, ben de bundan sonra hiç harama, günaha bulaşmayacağım. Haramlardan kendimi çekeceğim. Sevdiğim alışkanlıklar bile varsa onlardan kendimi alıkoyacağım…"

Muhterem kardeşlerim!

Müslümanların hâline bakıyorum da çok acıyorum. Bir sigara gibi, bir parmak boyundaki zayıf, [parmağınla] şöyle yapsan kırılacak şeye yeniliyor bizim pehlivanlar. Şu kadarcık zayıf şeye! Bizim koca koca pehlivanlar, 1.85 boyunda, pazısı yerinde, demiri bükecek pehlivanlar sigaraya yeniliyor. Sigaradan kendisini kurtaramıyor.

"Sigara mekruh…"

Mekruh az bir şey mi?!..

Muhterem kardeşlerim!

Az değil! Mekruhlar birike birike insanı kötü duruma düşürür. Küçük günahlar birike birike büyür. Onun için onlardan kaçınmaya çalışmak lazım. Bir sigaradan vazgeçemiyor.

Mükeyyefât, mekruhât, faydasız, mâlâyâni şeyleri bile insan bırakacak! Haramları haydi haydi bırakacak! "Allah bunu haram kılmış; ben onu istemem!" diyecek, yanaşmayacak, o tarafa bakmayacak. O zaman tabii ibadetin tadını duyar. Allah'ın iyi kulu olmak için Allah tarafından kendisine tevfîk refîk olur. Güzel bir hâle gelir.

Muhterem kardeşlerim!

Bu bizim içimizdeki nefsimiz, nefs-i emmâre... Hani güneşin altında dururken kendi nefsiyle konuşan kardeşin hikâyesini anlattık. Herkesin içinde böyle bir nefis var. "Zalim nefis" diyoruz. Bu zalim nefsi yenmenin çarelerinden birisi de oruç olduğundan Receb ayında oruç tutmak hakkında çok tatlı rivayetler, çok kıymetli rivayetler var. Keşke 15 gün evvelinden kapılara, şadırvanlara ilan yapıştırsaydık da keşke gazetelerde ilan verseydik de Receb'in ilk gününden, kaçırmadan oruç tutmaya başlasalardı.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki;

Men sâme yevmen min-Receb. "Receb'ten bir gün oruç tutana…" Fe-ke-ennemâ sâme seneten. "Sanki bütün sene oruç tutmuş gibi Allah mükâfat verecek."

Sevaba bak, ne kadar güzel! Bu bir hadîs-i şerîf. Hadis kitabına yazmış, Taberânî Said b. Ebî Râşid radıyallâhu anh'ten rivayet etmiş. Elimizdeki kitaplarda daha başka hadîs-i şerîfeler var. Orucu tutmaya çalışmalı.

Ve men sâme min hü seb'ate eyyâmin ğullikat anhü evvâbu cehennem. "Kim Receb'den yedi gün oruç tutarsa yedi cehennemin yedi kapısı onun için kapanır."

Cehenneme girmesi olmayacak demek, cehennemden kurtulacak demek.

Oruç tutan ne yapmış oluyor, oruç nasıl tutuluyor?

Yemek yememekle oluyor, su içmemekle oluyor. Evliyse hanımının yanına yanaşmamakla oluyor.

Başka?

Harama bakmamak olacak, haramı söylememek, haramı dinlememek olacak, gıybet etmemek olacak, ahlâkî bakımdan doğru olmayan şeyleri yapmayacak. Doğru olan şeyleri yapmaya dikkat edecek. Orucun bir de böyle ince tarafı var. Bu gibi günahları aldırmayan, terk etmeyen insanlara Allahu Teâlâ hazretleri buyururmuş ki;

"Benim senin yemeni, içmeni terk etmene ihtiyacım yok; orucun kabul değil!"

Nasıl olacak?

Ahlâka riayet edecek, gözüne, diline, eline sahip olacak. Başka her çeşit günahlardan kendini koruyacak. Gıybet ederse bir arkadaşını çekiştirirse aleyhinde arkasında konuşursa orucun sevabı gidiyor.

Neden?

Gıybet haram. Allahu Teâlâ hazretleri gıybet edilmemesini Kur'ân-ı Kerîm'de emretmiş olduğundan orucun sevabı kaçıyor. Normal olarak yemek, içmek günah değildir. Helal bir suyu, ekmeği, insana Allah'ın helal gıdalarını yemek normaldi. Ama oruç tutunca onları bile yiyemiyor.

Peki, haram olan gıybeti niye yapıyor? Haram olan yalanı niye söylüyor? Haram olan zalimâne sözleri niye söylüyor?!..

O zaman orucun sevabı kaçar. İşte onlara bulaşmadan orucu tutacak. Böyle yaptığı zaman, oruç tamam olduğu zaman;

Ğullikat anhü evvâbu cehennem. "Cehennemin kapıları kapanır."

Cehenneme girmekten bir kurtuluş olmuş oluyor.

Fe-men sâme min-hü semâniyete eyyâmin fütuhat le-hu semâniyeti evvâbi'l-cenneh. "Sekiz gün oruç tutana sekiz cennetin kapıları açılır." Ve-men sâme min-hu 'aşrete eyyâmin lem-yes'eli'l-lâhi şey'en illâ a'tâhu. "On gün oruç tutana "Allah'ın 'Allah'tan ne isterse Allah ona istediğini ihsan eder.' diye vaadi var." Bu hadîs-i şerîf de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'den rivayet edilmiş.

Dünyasına ait, âhiretine ait, çocuğuna ait, kocasına, karısına ait herkesin bin bir derdi var. İnsanın bin bir candan istediği dileği, muradı var. On gün oruç tut, dene bakalım. Resûlullah Efendimiz böyle buyurmuş, diye iste Allah'tan. Orucunu güzel tut, iste.

Sonra:

Ve-men sâme min-hu hamsete aşerete yevmen nâdâ münâdin mine's-semâ' kad ğufira leke mâ medâ feste'nifi'l-amel. "Kim 15 gün oruç tutarsa 'Allah senin geçmiş günahlarını sildi, affetti, defterin tertemiz oldu. Hadi bakalım bundan sonra işe yeniden başla!' denilir." Ve-men zâde zada'l-lah. "Kim daha fazla oruç tutarsa Allah da mükâfatını ona göre arttırır."

Böyle hadîs-i şerîflerde Receb ayında oruç tutmak tavsiye ediliyor. Bizim farz orucumuz Ramazan'dadır. Tamam, kabul. Farzlar mecburîdir. Mecburen yapacak. Şartları, sıhhati müsait olanlar, orucu tutacak.

Ama bunlar nedir?

Bunlar da bu mükâfatları almak için birer fırsattır. Hem de Allahu Teâlâ hazretlerinin hikmetleri var. Peygamber Efendimiz bunları niye söylemiş, sebebi var. İnsanlar yavaş yavaş[Ramazan'a] hazırlanıyor.

Mekke'de jimnastik hocalığı yapan kimseyle tanıştık. Umre [yaptık], tıraş olacağız. Berbere girdik. Türk berber. Yanında da biri varmış, o jimnastik hocasıymış. "Ben 20-25 dakika koşturmadan sporculara hiç hareket yaptırmam. Çıt diye kırılır, beli çıkar, dizi bir şey olur, başka bir şey olur..." diyor. Vücut ısınıp alışmadan yaparsa ham vücutla bir yerini sakatlar, demek istiyor. İşte ben de masaj yapmasını bilirim, düzeltirim diye anlatmıştı da o aklıma geliyor.

Ramazan orucu tutacağız ama Ramazan orucu tutuncaya kadar da biraz kendimizi oruca ısındıralım. Receb ayından, Şaban ayından hazırlık yapalım ki Ramazan orucuna gelince artık orucu güzel tutacak bir hâle ulaşalım. Hemen Ramazan ayına girince kimisi zorlanıyor, kimisi birtakım alışkanlıkları var, onları bırakmış olmanın verdiği bir [şeyle] kafası dumanlanıyor filan...

Receb ayında güzelce hazırlanır.

Receb ayı eskiden beri Allahu Teâlâ hazretlerinin sevdiği kullarına ikram ettiği bir aymış, duaların kabul olduğu bir aymış. Onun için Peygamber Efendimiz bu hadîs-i şerîfinde onları da anlatıyor. Buyuruyor ki;

Fi-Recebe hamel Allahu Nuhen fi's-sefîne. "Tufan gelip de insanlar mahvolurken, Allahu Teâlâ hazretleri Nuh aleyhisselam'ı Receb ayında gemiye bindirtti."

Receb ayında tufan başladı. Mü'minler gemiye bindiler, kurtuldular.

Muhterem kardeşlerim!

Biliyorsunuz her devirde çeşit çeşit insanlar var. Allah'ın peygamberi Nuh aleyhisselam, aleyhi ve alâ nebiyyine's-salâtü ve's-selâm. Peygamberlerden bir peygamber. Allahu Teâlâ hazretleri emreylemiş: "Yâ Nuh! Ey benim Peygamberim! Bir gemi yap." Gemi yapacak ama deniz kenarı değil, dere kenarı değil. Gemi yapmaya sebep ne? Sebebini Allah bilir. Nuh aleyhisselam gemiyi yapmaya başlamış. Ne zaman onun gemi yaptığı yerden insanlar geçse sahirû min hü, onunla alay ederlermiş. "Şuna bak, gemi yapıyor. Herhalde biraz kafası ihtiyar…" filan, Allah'ın peygamberi hakkında ne düşünüyorlarsa...

Küllemâ merra aleyhi meleun min kavmihî sahirû min-hu.

Gemi yapıyor diye alay ederlerdi. Sonra gemiyi yapıp bitirdiği zaman, "Oğlum, hadi gel! Bak yağmur başladı, sen de gel." diye gemiye çağırdığı zaman;

Yâ büneyye irkeb ma'anâ. "Gel, bizimle beraber gemiye gir."

Kendi oğlu diyor ki; "Binmem, binmeyeceğim."

Baba peygamber; oğul, babasının peygamber olduğundan habersiz, verdiği nasihati tutmuyor!

Muhterem kardeşlerim!

İbretli şeyler! Her koyun kendi bacağından asılıyor. Aklını kullanmayan kaybediyor. Anası babası kâr etmiyor insana. Herkes aklını kullanacak, Allah'ın istediği yola gelecek, başka çaresi yok.

"Evladım tufan var…"

Seâvî ilâ cebeli ya'sımünî min-el-mâi'. "Bir tepeye tırmanırım, sudan kendimi kurtarırım." diyor.

Allah'ın işine akıl mantık sökmez. Allah'ın gazabı, azabı geldiği zaman akıl mantık sökmez. Allah cezalandırmaya niyet etti mi, cezalanacak insanların Allah'ın gazabından kaçması mümkün değil. Kırk tane kapının arkasına saklansa Allah'ın azabı ona gelir.

Babasıyla konuşurken bir dalga geldi, sel dalgası Nuh aleyhisselam'ın oğlunu devirdi. Sürükleyip götürdü.

Fe kâne mine'l-muğrakîn. "Boğuldu gitti."

İşte büyük bir azap! Büyük bir imtihan! Allah'ın büyük bir gazabı, kahr-ı ilâhîsi.

Neden?

Nuh aleyhisselam buyuruyor ki;

Rabbi inni da'avtu kavmî leylen ve nehârâ. "Yâ Rabbi! Kavmimi gece gündüz senin doğru yoluna çağırdım. İmana çağırdım, şirki bırakmaya gece gündüz çağırdım." Fe lem yezidhum du'âî illâ firârâ. "Ben onları çağırdıkça onlar da benden kaçmayı arttırdılar. Gördükçe kaçıyorlar, firar ediyorlar, uzaklaşıyorlar. Söz dinlemiyorlar." Ve innî külemâ da'avtuhüm li-tağfiralehüm ce'alû esâbi'ahüm fî-âzânihim. "Ben onları hak yola çağırıp sen onları mağfiret edesin diye imana davet ettiğim zaman kulaklarına parmaklarını tıkadılar." Ve esarrû vestekberû istikbârâ. "Israr ettiler. Küfürde, hakkı kabul etmemekte direttiler, kibirlendiler. Ondan sonra putlarını bırakmadılar, şirki bırakmadılar."

Ne oldu?

Tufan geldi. Tufan geldi ama Allah mü'min kullarını kurtarıyor. Kâfirleri cezalandıracak. Nuh aleyhisselam'ı Receb ayında mü'minlerle beraber tufandan kurtardı. Bir müjde! Receb ayında mü'min kullara bir kurtuluş olduğunun müjdesi!

Fe-sâme Recebe ve emera men-ma'ahû en yesûmü. "Receb ayında Allah'a şükür olarak, Allah mağfiret eylesin diye kendisi oruç tuttu. Etrafındaki gemiye aldığı mü'minlere de emretti, onlar da oruç tuttular." Ve felekallâhü'l-bahre li-benî İsrâile ve fî yevmi 'âşûrâ. Tâballâhu 'alâ Âdeme ve 'alâ medîneti Yûnus ve fî hi vülide İbrâhîm. "Musa aleyhisselam'a, Yunus aleyhisselam'a, Âdem aleyhisselam'ın tevbesini kabulüne, İbrahim aleyhisselam'ın doğumuna hep bu Receb ayı gelmiş."

Bu ayın böylece mübarek insanlara bir lütuf ve müjde ayı olduğu eskiden beri, tarihen, eski hak dinlerden hak peygamberlerden beri böyle.

Hatta Araplar'da bir âdet varmış. Pirimiz Abdulkâdir-i Geylânî hazretlerinin Gunyetü't-tâlibîn kitabında okudum. Araplar birisinin, bir zalimin, kendilerine zulüm eden -yakınını öldürmüş, zulüm yapmış filan- birisine beddua edeceklerse Receb ayını beklerlermiş, Receb ayına kadar beklerlermiş. Duaların kabul olduğu ay diye o zaman el açıp dua ederlermiş...

Diğer hadîs-i şerîfi de yine Ebû Saîd el-Hudrî radıyallahu anh Peygamber Efendimiz'den rivayet eylemiş. el-Hasen fî-fadâili Receb diyor. Demek ki Hasan-ı Basrî hazretlerinin de Receb'in faziletine ait bir eseri, bir koleksiyonu var.

Receb min-şuhûri'l-hurûm. "Receb Allahu Teâlâ hazretlerinin eşhuru'l-hurûm denilen haram aylarından, muhterem, mübarek aylarından, dört aydan birisidir."

Dört ay, dediğimiz hac ayları üçü; Zilkâde, Zilhicce, Muharrem ve bir de bu, yedinci ay olan Receb. Eşhuru'l-hurûm deniliyor.

Ve eyyâmuhû mektûbetün 'alâ evvabi's-semâ'i's-sâdise. "Altıncı semanın kapısında günleri yazılıdır." Ve izâ same'r-racülü min hü yevmen ve ceddede savmahû ve ceddede savmahû bi-takvallâhi. "Kim bir gün bile olsa bu Receb ayından oruç tutarsa takvâya uygun olarak orucunu tutar da orucunu yıpratmazsa; yepyeni, pırıl pırıl, taptaze bir oruç olursa..."

Oruç günahlardan yıpranıyor.

Orucunu yepyeni bir oruç olarak tutarsa.

Nataka'l-bâbu ve nataka'l-yevm kâlâ. "O kapı ve o Receb'in o günü konuşurlar da derler ki;" Yâ Rabbi iğfirlehû. "Bu günde oruç tutan şu kuluna mağfiret eyle, diye dua ederler." Ve izâ lem yütimme savmahû bi-takvallahi lem yestağfir. Ve kîle: hada'atte nefsüke. "Eğer orucu güzel tutmazsa, takvâya riayet etmezse…"

Gıybet ediyor, dedikodu ediyor, harama bakıyor, haram lokma yiyor, birtakım günahlarla orucu iyice tamamlayamıyor. Bu Receb için de önemli, Ramazan için de önemli. Bütün oruçlar için önemli!

Muhterem kardeşlerim!

O zaman onlar bu oruç tutan kimseye tevbe ve istiğfar etmezler. Ve denilir ki;

Ve kîle hada'atte nefsuke. "Senin nefsin yine aldattı. Nefsin sana oyun etti!"

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Biliyorsunuz bize en büyük oyunu şeytan ediyor.

İnne'ş-şeytâne lekum 'aduvvün fettehizûhü 'adüvvâ. "Şeytan sizin aşikâre düşmanınızdır. Siz de onu düşman belleyin. Düşmanlığını bilin, düşmanlığına karşı tedbiri alın, şeytana uymayın!" diye Kur'ân-ı Kerîm'in âyetinde, Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîflerinde bildiriliyor.

Şeytan bir düşmanımızdır. Bize vesvese verir, bize günahları yaptırmaya çalışır, hayırları yaptırmamaya çalışır. Hayırları ille yapmaya ısrar edersek sevabını kaçırttırmaya çalışır. Nefis de öyledir. Nefis de insana oyun eder, hile eder, aldatır. Allah'ın rızasına uygun olmayan işleri yapma durumuna düşürür, günahlara saplandırır, meylettirir. İçkiye, kumara, gazinoya, meyhaneye, eğlenceye götürtür. Namazı niyazı, orucu, ibadeti bıraktırır, haramlara bulaştırır, sevaplardan uzaklaştırır. Onun için nefsi yenmeye gayret etmek lazım. Şeytanın oyununa gelmemeye dikkat etmek lazım.

Nefsi yenmenin idmanı [oruçtur]. Nefsi yeneceğiz! Nefsin sözünü dinlemeyeceğiz! İçimizden, nefsimiz bizden bir şey istese bile istediğini vermeyeceğiz. Bunun idmanı da oruçtur. Oruç tuta tuta, o oruçta suyu içmeyerek yemeği yemeyerek arzularımızı dizginleyerek nefsimize hâkim olmaya çalışacağız.

Enes b. Mâlik radıyallahu anh'ten rivayet edildiğine göre, yine Receb ayıyla ilgili bir hadîs-i şerîf:

Kâle Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: İnne fi'l-cenneti nehren. "Cennette bir nehir vardır." Yukâlu lehû Receb. "Adı Receb."

Cennetteki nehrin adı Receb. Bu ayın adıyla isimlendirilmiş.

Eşeddü beyâdan mine'l-lebeni. "Beyazlığı sütten daha beyaz, daha ak."

Bu nehrin suyunun rengi sütten daha beyaz.

Ve ahlâ min-el'aseli. "Tadı da baldan daha tatlı."

Sütten daha beyaz, baldan daha tatlı.

Men sâme yevmen min-Receb sakâ Allahu min-zâlike'n-nehr. "Kim Receb'den bir gün oruç tutarsa Allahu Teâlâ hazretleri bu Receb ayında oruç tutanlara o nehrin suyundan içirecek." diye müjdeliyor.

Allahu Teâlâ hazretleri cümlenizi, cümlemizi o sütten ak, baldan tatlı Receb nehrinden içenlerden eylesin.

Bu okuduğum kitap Abdulkâdir-i Geylânî Efendimiz'in Gunyetü't-tâlibîn isimli kitabı. O zatın mânevî büyüklüğüne hürmeten onun kitabından da okuyorum:

Ve 'an Enes b. Mâlik radıyallahu anh.

Yine Enes radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş ki;

Kâle inne fi'l-cenneti kasran. "Cennette bir köşk vardır."

Çok muazzam, güzel bir köşk!

Lâ yedhuluhû illâ suvvâmi Receb. "Bu kasra, bu köşke, bu saraya ancak Receb ayında oruç tutanlar davet olunup girecekler."

Allahu Teâlâ hazretleri bizleri o köşke girenlerden eylesin.

Ve 'an Ebû Hüreyrete radıyallahu anhü ennehû kâle.

Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten rivayet edildiğine göre buyurmuş ki;

Lem yesum Resûlullâhi sallallâhu aleyhi ve selleme şehren ba'de Ramadâne illâ Receben ve Şa'bâne. "Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Ramazan'dan başka hiçbir ayda tam oruç tutmadı, Receb ve Şaban müstesna."

Demek ki Peygamber Efendimiz Ramazan'ın dışında, Receb ayında ve Şaban ayında oruç tutmuş, başka aylarda bu kadar tutmamış. Bu da Receb ve Şaban ayının önemli olduğunu gösteren bir hadîs-i şerîften delil olmuş oluyor.

Allahu Teâlâ hazretleri bu Receb ayının faziletlerinden, imkânlarından cümlemizi istifade ettirsin. Bu oruçları tutmayı nasip etsin, bu sevapları, mükâfatları kazanmayı nasip etsin.

Pirimiz yazmış ki;

Receb şehru't-tevbeti. "Receb ayı tevbe ayıdır, Allahu Teâlâ hazretlerine dönüş ayıdır."

Eğer yolun tam Allah yolu değilse, işin tam takvâ ehli müslüman işi değilse, Müslümanlığın tam sağlam bir Müslümanlık değilse, hayatın tam Kur'ân-ı Kerîm'in sünnet-i seniyye-i nebeviyyenin istediği hayat değilse, dön. Dön!

Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî hazretlerinin türbesine yazılmış da herkesin ağzında ya: "Yine gel…" O, "Yine gel!" demek değil de, "Dön!" Aslında o doğru kelime, doğrusu.

Bâzâ, "Geri dön, vazgeç, yanlış yolu bırak."

Bâzâ demek "Vazgeç!" demek.

Bâzâ bâza her ançî hestî bâzâ. "Vazgeç vazgeç, her ne olursan ol, İslâm'dan gayrı neysen vazgeç, bırak onu, tevbe et!" demek. Ger kâfîr ü gebr ü pût-perestî bâzâ. "Eğer kâfirsen, ateşperestsen, putperestsen bile, neysen, artık İslâm'ın dışında hangi yoldaysan vazgeç! Bırak, dön! Cenâb-ı Hakk'ın yoluna dön!"

Tevbe ne demek?

"Dönmek" demek. Kuş havada uçar. Yemin olduğu yere, suyun olduğu yere döne döne inermiş. Ona tâbe diyorlar. Kuşun döne döne alçalıp indiği yere... Tevbe, "dönmek" demek.

Kul tevbe ediyor, ne yapıyor?

Yanlış yolu bırakıyor, Cenâb-ı Hakk'ın yoluna dönüyor.

Recebu şehrü't-tevbe. Bu ay tevbe etmek ayıdır.

Şaban?

Şâbanü şehrü'l-mahabbe.

Şehir Arapça'da "ay" demek. Türkçe'de minareli, evli, saraylı, bağlı, bahçeli yerlere şehir diyoruz biz; Arapça'da öyle değil. Arapça'da şehir, "ay" demek. Şehr-i Receb "Receb ayı" demek, şehr-i Şâban "Şaban ayı" demek, şehr-i Ramazan -Hoş geldin yâ şehr-i Ramazan- "Ramazan ayı" demek. Kelimeler benziyor ama mânaları farklı.

Şâbanu şehrü'l-mahabbe. "Şaban muhabbet ayıdır."

Bir insan tevbe etti mi Allah onu sever, tevbe edeni Allah sever.

Kur'ân-ı Kerîm'de nasıl buyuruyor?

Ne kadar güzel bir müjde!

Bismillâhirrahmânirrahîm.

İnnallâhe yuhibbu't-tevvâbîn. "Hiç şüphe yok ki, muhakkak ki Allah tevbe eden kulları sever."

Döneceksin. Dönen kulu sever. Hatasını anlayıp doğru yola dönen kulu sever. Herkes tevbeyi sanıyor ki; diz çökecek, gözünü yumacak, eline tesbihi alacak, 5 defa, 15 defa, 25 defa, 70 defa veya 100 defa tevbe tevbe tevbe tevbe… diyecek! Tevbeyi böyle sanıyor. Evet, bu tevbenin sözü ama özü olmadan sözün kıymeti olmaz.

Hz. Ali Efendimiz Kûfe Mescidi'ne girmiş. İçeri girmiş, kim ne yapıyor diye velayet gözüyle bir bakmış. Kenarda bedevinin birisi "Tevbe yâ Rabbi!.." diyormuş. "Tevbe yâ Rabbi! Tevbe yâ Rabbi..." Demiş ki;

"Ey bedevi, ey köylü, ey çöllü! Sadece diliyle 'Tevbe!..' demek, yalancıların tevbesidir."

Neden?

Diliyle tevbe ediyor da işi yine fena, işi yine yamuk. Camiden çıkınca yine yamuk. Yolu yamuk. Bu, yalancıların tevbesi. Çünkü burada "tevbe" diyor, dışardaki işi düzelmedi bile. Hâlbuki tevbenin kabul olmasının şartı, zaten kötülüğü bırakmak. Kötülüğü bırakmadan "Tevbe…" dese tevbesi kabul olmaz. Kötülüğe musır iken, ısrar ederken tevbe olmaz. Kötülüğü bırakacak, pişman olacak, bir daha işlememeye azmedecek. Kul hakları varsa kul hakkı tarzındaysa onları da verecek. Ondan sonra tevbe edecek. Tevbesi öyle kabul olacak. Dönüş o zaman tamam olacak.

"Sadece dil ile tevbe demek, estağfirullah demek, yalancıların tevbesidir!" demiş.

Nasıl olacak?

Hayatı dönecek, istikameti dönecek, fikri dönecek, kafası dönecek, kalbi dönecek, Cenâb-ı Hakk'a iyi bir kul olmaya azmedecek. Yönü dönecek. Bu böyle oldu mu Allah sever.

İnnallâhe yuhibbu't-tevvâbîn.

İnne, edat-ı tahkîktir. "Muhakkak ki!.." demek. İnnallâhe, "Hiç şüphe yok ki, muhakkak ki…" Yuhibbu't-tevvabîn. "Tevbe eden kulları sever."

Tevvâb ne demek?

"Çok tevbe eden" demek. İnsan tevbede mübalağalı olacak. Israrlı olacak. Gevşek olmayacak, zayıf olmayacak, lafla olmayacak.

Tevbe derken, "Yine yarın ben bu işi yaparım ya, neyse, bu akşam kandil gecesi olduğundan bir tevbe edeyim..." Böyle şey olmaz! Yapmamaya [azmedecek]. Tevvâb diyor. Israrlı, azimli ve çok. Fa'âl siygası Arapça'da meslek ifade eder. Kassâb diyoruz, bakkâl diyoruz, attâr diyoruz. O işi çok yaptığından o isim veriliyor.

Tevvâb, o işi öyle çok yapacak ki candan yapacak ki ısrarla yapacak ki tevbesi kabul olsun. Sever... Tevbesi kabul olunca şehr-i Şâban; Şaban ayı, muhabbet ayı olur. Hem Allah o kulu sever hem de kulun gönlünde Allah'a karşı, Allah yoluna karşı, İslâm'a, imana karşı, Allah'ın emrettiği şeylere karşı bir sevgi hâsıl olur. Yasaklara karşı bir sevgi hâsıl olur. İnsan iyi müslüman oldu mu Allah'ın meşakkatli ibadetlerinden bile zevk alır.

Haccın kolay bir iş olduğunu mu sanıyorsunuz?

Değil. Herkes biliyor. Sıcak var, meşakkat var, izdiham var, ezilmek var, masraf var, rahatsızlık var. Otellerde küçücük, senin burada tek başına yattığın odada dokuz kişi yan yana yatar. Kimisi aç der kimisi kapat der, kimisi horlar kimisi horlamaz. Abdest almak istersin su bulunur, bulunmaz... Evindeki rahatlık olur mu? Olmuyor. Arafat'a çıkarsın, çadırda izdiham! Yüznumaraya gitmek istersin, yüznumaralarda kuyruk. İçeri girersin, senin istediğin temizlik yok. Dışarı çıkarsın, akşam o vakitler geçmez vs. Zor. Güneş çarpar, sıkıntı... Müzdelife'ye gelirsin, kafileyi kaybedersin. Ana baba günü! Kimsenin kimseden haberi olmaz. Yatacak yer yok! Su yok. Herkes birbirinden su ister: "Aman ne olursun şu bidonundan biraz su ver." Herkes cimrileşir. Kimse kimseye hayır yapmak istemez vs. Yatacak orada da, sabahleyin Müzdelife vakfesini yapacak. Ondan sonra şeytan taşlayacak. Şeytan taşlama bir başka ana baba günü! İtiş kakış. Terlikler bir metre yığılır. İnsanların üzerinden elbiseler sıyrılır. Kimisi yere düşer kimisi yaralanır. Kolay mı? Değil.

Niye yapıyor bu kadar insan? Milyonlarca insan, yalvarıp yakarıp masraf edip de hacca niye gidiyor?

Allah bir kulu sevdi mi Allah'ın gönlüne verdiği sevgiyle, muhabbetle Allah'ın yolunu seviyor, meşakkati de tatlı geliyor. Meşakkati bile! Derdi, gamı, kederi bile tatlı geliyor. Hatta canını bile Allah yoluna seve seve veriyor. Allah Allah Allah Allah… diye cihat ediyor. Şehit olmaya gidiyor. Kefeni boynuna doluyor, yakınlarıyla helalleşiyor. "Hakkınızı helal edin. Ben Allah yolunda cihada gidiyorum. Geri dönmem artık!" diyor, canını vermeye gidiyor.

Neden?

İman güzel oldu mu o zaman muhabbet olur. Kul Allah'ın yolunu sever, ibadetini sever; Allah da kulu sever.

Receb, tevbe ayıdır. Biz hakiki tevbe edenlerden olmaya çalışalım. Cenâb-ı Hakk'ın yoluna girip de tam müslüman olmaya çalışalım.

Dışı boyamayla olmuyor. Sahtesini sevmiyoruz. Altın suyuna batırılmış şeye kimse altın gibi kıymet vermiyor. "Plastik bu. Dışına yaldızı yapmışlar, bunun kıymeti yok. Adi bu mal!.." diyor, almıyor. Hakikisini istiyor. Camdan boncuk bana göre, benim gözüme göre kuyumcudaki o pahalı elmas gibi parlıyor. O da yüzük, o da bilezik, o da gerdanlık... Hayır, onu kimse beğenmiyor, hakikisini istiyor. Sen de sahte müslüman olma, hakiki müslüman ol! Allah da sahtesini sevmiyor, hakikisini seviyor. Onun için tevben hakiki tevbe olsun! Cenâb-ı Hakk'ın yoluna sağlam bir girişle gir, tam müslüman ol! Fırsat bu fırsattır. Bir dahaki seneye ya çıkarsın ya çıkamazsın.

İnsanları mahveden nedir biliyor musunuz? Büyüklerimiz en tehlikeli duygu olarak nedir demişler?

Hiç tahmin etmezsiniz. En tehlikeli duygu tûl-i emel.

Tûl-i emel ne demek?

Ümidinin çok uzaklara kadar uzanıp gitmesi.

Niye ümit ediyor?

Çok yaşarım, sıhhatli olurum, yaparım… Bir dahaki sene de Ramazan olur, öteki sene de olur. Emekli olurum. Emekli olduktan sonra hacca giderim...

Senet mi aldın? Delilin mi var, garantin mi var? Yarına çıkacağına senedin mi var?

Hiçbir şey yok ama şeytan, tûl-i emel duygusuyla insanlara yapması gereken aslî şeyleri zamanında yaptırmıyor. "Daha gençsin, sonra yaparsın. 40 yaşını geç, hiç olmazsa 60 yaşını geç, emekli ol. O zaman sakal bırakırsın…" diye tûl-i emel ile aldatıyor. Tûl-i emel tuzağına düşürüyor. Onun için tehir etmeyeceksin. Yarına çıkacağına inanmayacaksın. Yarına çıkacağını düşünmeyeceksin. Bir dahaki sene Receb ayına erişeceğine içinden bir garanti olmayacak.

"Bu benim son Receb'im olabilir, aman! Bu tevbeyi, bu dönüşü bu ayda tam yapayım. Bir dahaki Receb'e belki çıkamam…" diyeceksin. Geçen sene sağ olduğumuz nice arkadaşlar aramızdan ayrıldı. Kimisi gençti…" diyeceksin.

Ben biliyorum, talebelerim var. Herkes biliyor. Kimisi evladını gömüyor yahu! Torununu gömen dedeler var. Dede yaşıyor da torun gidiyor. Sen nereden garanti sanıyorsun, bir dahaki sene Receb'e çıkacaksın?.. Bakalım bundan sonraki kandile çıkabilecek misin?

Şeytanın tûl-i emel kadar insanı aldatan, büyük, yanlış duygu tuzağı olamaz.

Tûl-i emel.

"Uzun yaşarım yahu! Elhamdülillah, pazım yerinde, kilom yerinde. Doktorlara gittim, check up yaptırdım, turp gibi sağlamım."

Turp gibi sağlamsın ama kocaman kale gibi bir MAN araba gelir, güm diye bir vurdu mu toz duman olursun. Ne turpluğun kalır ne suyun kalır ne posan kalır. Gittin.

İzâ mâte'l-insânü fe kad kâmet kıyâmetühû. "İnsan öldü mü kıyameti kopmuştur."

Bitti. Onun defteri dürüldü. Geçmiş ola! Fırsat kaçtı, defter dürüldü, imtihan sona erdi. Kaldır bakalım kalemi!

"Hocam, daha soruların dokuz tanesini yapamadım. Bir tanesini daha yazıyordum imtihan müddeti bitmiş."

Biter ya! İmtihan bu! Gözünü açacaksın! Onun için tevbeyi sıdk ile yapacaksın!

Muhterem kardeşlerim!

Ağlaya ağlaya yapacaksın. Bu gece fırsat işte! "Yâ Rabbi! Bu Receb ayı tevbe ayıymış, beni affet yâ Rabbi!" diyeceksin, sabaha kadar ağlayacaksın. Odanın kapısından dışarıya gözyaşları şaldır şaldır akacak ki Allah tevbeni kabul etsin. "Ben ettim yâ Rabbi, hata bende. Çaresiz kaldım. Şimdi ben ne yapacağım? Mahvoldum yâ Rabbi! Sen bana çare ver yâ Rabbi, çare bul yâ Rabbi, çare yap yâ Rabbi, deva ver yâ Rabbi! Lütfeyle yâ Rabbi, affeyle yâ Rabbi, fırsat eyle yâ Rabbi!.." diyeceksin.

Zengin kardeşimizin birisi amansız bir hastalığa yakalanmış.

Ne yapacak?

Dosdoğru Avrupa'ya, Londra'ya! Londra'ya giderken demiş ki;

"Yâ Rabbi! Bu amansız hastalığa yakalandım. Sana hiçbir şey yapamadım yâ Rabbi! Hiçbir güzel ibadet yapamadım, bir hayır hasenât yapamadım. Yâ Rabbi! Haybeye gideceğim, boşa gideceğim."

Amansız hastalık, öyle oluyor ya... Üç ay içinde adam mum gibi eriyor. Sararıp soluyor, bir deri bir kemik kalıyor. İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râci'ûn. Vefatını duyuyorsun, acıyorsun. "Ah!" diyorsun, "Vah!" diyorsun. "İyi adamdı, kötü adamdı…" Arkasından herkes bir şey söylüyor.

Demiş ki; "Yâ Rabbi bana müsaade et, beni yaşat, fırsat ver de hayatımda biraz hayır hasenât yapayım."

Allah yaşatmış, o hastalıktan öldürmemiş. Korumuş, kurtarmış. Allah insana fırsat verir.

Arkadaşımızın birisi ticaret yapıyor. İthalat-ihracat yapıyor:

"Yâ Rabbi! Eğer ben bu ticareti yaparsam, kazanırsam %'ini hayra sarf edeceğim."

Tamam, Allah vermiş. Ama sen %'i $ yaparsan yanarsın! Çünkü Allah'la ahit yapıyorsun. Allah'la ahit, oyuna gelmez. $ yaparsan hapı yutarsın. Madem öyle dedin, Allah sana ondan verdi. "Hayrı yapacağım." [dedin] diye verdi. Hayır müesseselerine yardım edeceksin diye verdi. İnsanın Allah'a, ahdine sâdık olması lazım.

Recebü şehrü't-tevbe. "Receb, Cenâb-ı Mevlâ'ya dönme ayıdır, iyi müslüman olmaya girme zamanıdır, has müslüman olma yoluna dönme zamanıdır."

Şaban?

Şâbanu şehrü'l-mahabbe. "Şaban muhabbet ayıdır."

Allah seni sevecek, sen Allah'ı seveceksin.

Muhterem kardeşim!

Zaten Allah seni sevmezse sen Allah'ı sevmenin kokusunu bile duyamazsın. Aklından zerresini bile geçiremezsin. Allah seni sevmezse sana kendisini andırtmaz bile. Senin ağzına adını aldırtmaz bile. Allah seviyor da ondan sonra kullarda Allah sevgisi oluyor. Allah sevgisi olması için de insanın günahları bırakıp sevaplı işleri yapmaya başlaması lazım. İşin esrarını millet bilmiyor. Allah sevecek.

Allah neyi sever?

İnnallâhe yuhibbü't-tevvâbîn. "Aşk ile sıdk ile meslek edinmiş gibi çok ciddi bir şekilde tevbe edeni sever."

Tamam. Tevbe edeceksin, ibadetini güzel yapacaksın, hayır hasenâtı yapacaksın, sadaka vereceksin, hayır yapacaksın, vs. Kendini sevdirmeye çalışacaksın. Cenâb-ı Hakk'a kendini sevdirmeye çalışacaksın.

Hicaz'daki son konuşmalarında [Mehmed Zahid Kotku] Hocamız cennetmekân ne buyurmuş?

"Bu dünyada her şey boş. Padişahlık da boş zenginlik de boş, müritlik de boş şeyhlik de boş... Bütün mesele Allah'ın sevgili kulu olabilmekte!" buyurmuş.

Doğru! Allah'ın sevgili kulu olamadıktan sonra, taklitte kaldıktan sonra, levhada, lafta kaldıktan sonra kıymeti yok. Allah'ın sevgili kulu olacaksın, Allah'ın sevdiği işi yapacaksın; Allah lütfedecek, nazar edecek; "Tamam, şu kulum tamam, bunu affettim." diyecek. Sevecek seni. O sevdiği zaman senin kalbin bir değişecek, aklın bir değişecek, içinde coşku başlayacak, ağzında tat başlayacak, muhabbet başlayacak. Bak, Allah sevdiğinden oluyor o. Allah onu sevmediğine vermez, duyurmaz. Onu başkası duyamaz.

"Şaban muhabbet ayıdır."

Sonra?

Ramadânu şehrü'l-kurbe. "Ramazan da Allah'a kurbiyyet, yakın olma ayıdır."

Ramazan, evliyâ olmak ayıdır. Sen Receb'te tevbe et, Şaban'da muhabbetin deryasında yun yıkan, ondan sonra Cenâb-ı Mevlâ seni Ramazan'da kurbiyyetine erdirsin. Kendisine yakın evliyâsı zümresine dâhil eylesin.

Buyurmuşlar ki;

Recebü şehrü'l-hürmeh. "Receb hürmet ayıdır."

Sen Allah'ın ahkâmına hürmet edersen, saygını takınırsan, yapmaman gereken şeyleri yapmazsan…

Şâbânı şehrü'l-hıdme. "Şaban'da hizmete devam edersen..."

Çünkü bazı insanlar uçarı oluyorlar. "Şıpsevdi" diyorlar, "uçarı" diyorlar. Gelip geçici. Tamam akşam iyi, sabah kötü; bugün iyi, yarın kötü; üç ay iyi, dördüncü ay kötü; olmaz. İstikrar lazım, uçarı olmamak lazım.

"İstikrarlı insan, dengeli insan" diyoruz. Çizgisi zikzaklı olmayacak, bir öyle [bir öyle], yanardöner olmayacak, yanıp sönücü olmayacak.

Şâbânü şehrü'l-hıdme.

Hizmete Şaban ayınca devam edeceksin!

Bu Receb ayında ne oldu?

Peygamber Efendimiz 27'sinde Mirac'a çıktı. Ne kadar güzel bir ikrama nâil oldu! Hayattayken Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in şu mübarek nâil olduğu miracının büyüklüğünü bir düşünün! Böyle güzel şey kime nasip olmuştur?

Âşikâre gördü Rabbü'l-izzeti

Âhiretde öyle görür ümmeti

Şeş cihetten ol münezzeh Zü'l- Celâl

Bî-kem ü keyf âna gösterdi cemâl

Huzuruna yaklaştırdı, kâbe kavseyn ev ednâ makamlarından geçirdi. Dergâh-ı izzetine kabul buyurdu. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, Mevlâsıyla Receb ayının sonunda bu yüksek makama erdi.

Bî-hurûf u lafz u savt ol pâdişâh

Mustâfâ'ya söyledi bî-iştibâh

Böyle oruçla, ibadetle, edeple bu mübarek aya girince sonu ne oluyor?

Mirac oluyor.

Sonra?

Şaban'da hizmete devam edeceksin, gevşemeyeceksin.

İyi insan, ikrama erdiği zaman şımarmayan insandır. Mevki, makama çıktığı zaman şaşırmayan insandır, dengesini kaybetmeyen insandır.

"Filanca adam fakirdi, zenginleşti, şımardı."

Bırak, adam değil!

"Filanca adam memurdu, müdür oldu, amir oldu. Allah! Tafrasından yanına yaklaşılmıyor…"

Bırak, adam değil!

Öyle olmayacak. Devam edecek, istikrarlı olacak, şımarmayacak.

Mâzâğa'l-basarü ve mâ teğâ. "Göz sapmadı, tuğyan etmedi"

Peygamber Efendimiz o yüksek makamlara gitmiş ama edebine riayet etmiş. Daima Allah'ın sevdiği çizgide, her makamın şanına uygun, edebini takınarak öyle yücelmiş, yükselmiş.

O halde mü'min de Receb'in ikramlarına erse dahi Şaban ayında hizmete devam edecek. Ondan sonra;

Ramadânu şehrüu'n-ni'me. "Ramazan'da da nimet-i ilâhîye mazhar olacak."

Dikkat ediyorsanız sonuç hep Ramazan'da! Üç aylık bir eğitimin sonucu.

"Tamam hocam, anladık. Receb böyle, Şaban böyle, Ramazan böyle. Ramazan'dan sonrası ne?"

Ramazan'dan sonrası eski hamam, eski tas ise ne demektir?

Bir tek mânası var:

Üç ay yükseldi yükseldi, Ramazan'da o güzel noktaya geldi. Ramazan'dan sonra eski hâle dönmüşse ne demek?

Hadîs-i şerîflerde bildiriliyor: İbadetleri kabul olunmamış demek, boşa gitmiş demek, Yazıklar olsun demek, burnu yerde sürtsün demek, rağime enfühû "Sürtsün burnu yerde!" demek. Ramazan geçmiş de eski hamam eski tas... Ramazan bitti, ibadet gitti. Öyle şey olur mu?!..

Bu üç ay neden?

Belli bir seviyeye çıkacaksın, artık o seviyede gideceksin demek. Yükseleceksin yükseleceksin, seviyeyi düşürmeyeceksin demek.

Seviyeyi düşürmemek, seviyeyi kazanmaktan daha zordur. Devamlılık, bir işi başarmaktan daha zordur. Müesseseyi kurarsın. Kırk tane müessese kurarsın, elli tane şirket kurarsın. Ama hepsi batar. Olmaz. Devam ettirmek önemli. Onun için Ramazan nimet ayıdır, tamam. Aynı kalite, aynı mükemmeliyet ondan sonra devam edecek. İşi başarmış olacaksın. Üste geçmiş olacaksın, üst seviyeli bir kul olarak, iyi bir kul olarak yaşayacaksın. [Amaç] o.

Sonra ne demişler?

Büyüklerimiz güzel güzel sıralamışlar:

Recebü şehrü'l-ibâdeh. "Receb ibadet ayıdır."

İbadetlere gayret edeceğiz, güzel yapacağız.

Şâbânü şehrü'z-zehâde. "Şaban da zahidlik ayıdır."

Dünyaya önem vermemek, âhirete rağbet etmek ayıdır.

Ramadânü şehrü'z-ziyâde. "Ramazan da ziyade, ikramlara, Allah'ın büyük nimetlerine erişme ayıdır."

Daha çok sözleri uzatabiliriz. Uzatmayalım. Bu kadarla bırakalım. Anlatabildiğimizi tahmin ediyorum. Hadîs-i şerîflerden naklettik. Mühim bir aya girmiş bulunuyoruz. Bir haftası geçti. Ama üç haftası var.

Muhterem kardeşlerim!

Bir insanın zamanı geçti mi geçen zamanı telafinin imkânı yoktur.

İnsanın en kıymetli hazinesi zamanıdır, vaktidir. Zamanının, vaktinin değerlendirmesini bilen insana aşk olsun! Ne mutlu! Zamanının değerlendirmesini yapamamış olan insanın zararını telafi mümkün değildir.

Mâ madâ fâte. "Geçmiş olan fevt olup gitmiştir, elden çıkmıştır. Hiç imkânı yoktur."

İstikbâl?

O da ya gelecek ya gelmeyecek. Tûl-i emel yok. Bilmiyoruz.

Yarına yaşayacak mıyız?

"Bilmem."

Sabahı kılacak mıyım?

"Bilmem."

Camiden sağ çıkacak mıyım?

"Bilmem."

Belki çıkmayız. Allah uzun ömür versin. 100 yıl ömür versin, 150 yıl versin ama bilmiyoruz, istikbâl... Ya olur ya olmaz.

Evliyâullahtan birisinin yanında adam terziye gelmiş, pabuççuya gelmiş. Demiş ki; "Pabucumu çok sağlam yap. Üç sene dayanacak gibi olsun, sağlam olsun." Evliyâ ona gülmüş. Üç sene dayanacak. O gittikten sonra; "Efendim, niye güldünüz?" demiş.

"Adamın ömrü şu kadar. 'Üç sene pabuç dayansın.' diyor. Pabucu kadar yaşamayacak ki, ölecek. Kısa bir zaman sonra ölecek." Pabucunun üç sene olmasını istiyor. Hey hey! Bir şeyden haberi yok. Ecel insanın etrafında dolaşıyor.

Yunus Emre işi biraz köylü dayıların anlayacağı gibi söylemiş.

Halkı bostân edinmiştir

Dilediğin üzer ölüm

diyor.

Üzmek eski Türkçe'de 'koparmak' demek. "Halkı bostan edinmiştir. Dilediğini kopartır ölüm." diyor.

Halkı bostân edinmiştir

Dilediğin üzer ölüm

Ne demek?

Muhterem kardeşlerim!

Biz bir bostan tarlası gibiyiz. Kimimiz karpuzuz kimimiz kavun, kimimiz olmuşuz kimimiz kelek. Ölüm dolaşıyor. Kimin vadesi yetmişse kopartıp alıyor. Torbasına doldurup götürüyor. Aramızdan boyuna ayrılıyorlar. Her namazda Kâbe'de, her namazda Mescid-i Nebevî'de, er kişi niyetine, hatun kişi niyetine, tıfıl için namaz... Hep namaz kılıyoruz. Farzı kıldıktan sonra es-Selamu aleyküm ve rahmetullah, es-Selâmu aleyküm ve rahmetullah. Bizim hacı dayılar [cenaze namazını] bilmiyorlar. Burada kıldıkları gibi sünnetlere kalkıyorlar. Ben öyle yapmıyordum, bekliyordum. Gelecek bir haber, müezzin biraz sonra haber verecek. Biraz sonra hemen anons oluyordu: "Cenaze var ey müminler! Buyurun cenaze namazına!" Tabii namazı kılanlar yetişemiyor.

Cenaze namazı sevap. Çok sevap! Kaçırılacak bir şey değil! Sünneti biraz sonra kılarım, orada cenaze namazını kaçırmam. Cenaze namazının büyük sevabı var. Her gün aramızdan üç kişi, beş kişi, üç kişi, beş kişi; çocuk, yaşlı, kadın, erkek ayrılıp gidiyor.

Halkı bostân edinmiştir

Dilediğin üzer ölüm

Gelinlik kızların saçın

Teneşirde yıkar ölüm

Gelinlik kızdır, evlenecekti; ölür. Teneşir tahtasında yıkarlar, kefene sararlar, gömerler. Allahu Teâlâ hazretleri bu acı hakikati göz önünden hiç uzak tutmayan ve ona göre hayatını tanzim eden, âhiretine ona göre hazırlanan [kullarından eylesin].

Bu işin şakası yok! Âhireti kazanamazsanız bu işin bir telafi şansı var mı? İkmali var mı? İkinci senesi var mı? Bütünlemesi var mı? Sınıfta kalınca bir daha okumak var mı?..

Yok!

Bir kaybettin mi ebedî hayat mahvoluyor. Onun için âhireti kazanmaya çok gayret etmek lazım.

Allahu Teâlâ hazretleri şu mübarek gece hürmetine, şu mübarek ay hürmetine, sevgili kulları hürmetine, mübarek vakitler hürmetine, mübarek yerler, mekânlar hürmetine, evliyâullah, enbiyâullah hürmetine, Peygamber-i Zîşânımız hürmetine, Habîb-i Edîbi hürmetine, Esmâ-i Hüsnâsı hürmetine, bizleri de nevm-i gafletten ikaz eylesin. Yolunda dâim zikrinde kâim kullar eylesin.

Fâtiha-i şerîfe mea'l-besmele!

Sayfa Başı