M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Beraat gecesi (1988)

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Hâ mîm. Ve'l-kitâbi'l-mübîn. İnnâ enzelnâhu fî leyletin mübâraketin innâ künnâ münzirîn. Fîhâ yufraku küllü emrin hakîm. Emran min indinâ innâ künnâ mürsilîn. Rahmeten min rabbike innehû hüve's-semîu'l-alîm. Rabbi's-semâvâti ve'l-ardi ve mâ beynehümâ in küntüm mûkinîn. Lâ ilâhe illâ hüve yuhyî ve yümîtü rabbüküm ve rabbü âbâikümü'l-evvelîn.

Sadaka'llahu'l-azîm.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Şu akşam ezanıyla beraber başlayan Şaban'ın 14'ünü 15'ine bağlayan gece, Beraat gecesi hepiniz-hepimiz hakkında hayırlı ve bereketli olsun.

Tâbiîn ulemâsından İkrime rahmetullahi aleyh ve daha başka bazı kimseler, bu okumuş olduğum Duhan sûresinin başındaki âyet-i kerîmeleri, Şaban'ın bu yarısı gecesi hakkında inmiştir diye bildirmişler. Bu geceye bu âyet-i kerîmelerden alınarak leyle-i mübâreke, "mübarek gece" deniliyor; leyle-i berâe deniliyor, leyle-i rahmet deniliyor.

Bu gün ile ilgili âyetlerden başka Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin bazı hadîs-i şerîfleri vardır ki, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bu geceye çok değer vermiş, çok hürmet eylemiş, çok izzet etmiştir.

"Üç aylar" dediğimiz mübarek bir mevsim içindeyiz. Bu mevsim yaz, ilkbahar, güz mevsimlerine benzemez; ama mânevî bir mevsim, mübarek bir mevsim... Receb, Şaban, Ramazan... Bu üç aylar geldi mi dünyanın hâli değişiyor, mâneviyâtına bir devran geliyor, bir nuraniyet artışı oluyor.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri; "Receb Allah'ın ayıdır." buyurmuş. Her ay Allah'ındır, her gün Allah'ındır. Dünya Allah'ındır, âhiret Allah'ındır. Yerler Allah'ındır, gökler Allah'ındır. Ama "Receb ayı kulların tevbe ettikleri takdirde, Allah'ın kulları afv u mağfiret eylediği aydır, Allah'ın kullarına lütfuyla muamele ettiği aydır." demek olur, Allahu âlem...

Onun için, Allah açılmış olan fırsat kapılarını görmeyi, o zamanları güzel değerlendirmeyi bizlere nasip eylesin.

İnsan kadir kıymet bilmezse, etrafına dikkatli bakmazsa, görülmesi gerekli feyizleri, bereketleri görmezse, burnunun ucundaki yerde duran altınları görmezse basar geçer. Gören toplar, ceplerini doldurur, istifade eder; göremeyen de mahrumiyet içinde kalır.

Hindistan'da bir tarlanın sahibi sefalet çekermiş. Tarlası çok taşlı topraklı olduğundan, ziraati de iyi olmuyor diye üzülürmüş. Nihayet bu tarlayı satmış, çıkınını almış, terk-i diyar etmiş. Kahretmiş, başka diyarlara gitmiş. Oralarda da başarı sağlayamamış, sefalet içinde ölmüş. Ama sattığı tarla, dünyanın en meşhur elmaslarının çıktığı, elmas madenlerinin olduğu bir yer...

Koh-i Noor diye bir elmas var, elmasa [öyle] isim koymuşlar.

Neden?

Anlı, namlı, şanlı, emsalsiz bir [elmas] da ondan... Kocaman yumruk gibi elmas oradan çıkmış.

Koh-i Noor, "nur dağı" demek. Nur dağı. Kocaman bir elmas adamın tarlasından çıkmış; adam diyar-ı gurbette sefaletten ölmüş.

Bir de bu işin fıkrası var. Adamın birisi Sultan Mahmud'a asılırmış boyuna; "Yâ Sultan, medet! İşte bize de biraz inâyet eyle. Bize de biraz lütfeyle, ihsanından, ikramından biz de görelim!" diye etrafında sızlanıp dururmuş. Demiş ki;

"Alın götürün şu adamı benim hazineme, verin eline bir kürek; daldırsın, ne kadar alırsa alsın, ondan sonra başımdan uzaklaşsın yahu!"

Adamı götürmüşler.

"Nereye götürüyorsunuz?"

"Hazineye."

"Ne olacak?"

"Eline bir kürek vereceğiz, daldıracaksın, istediğin kadar alacaksın!" demişler.

Adamın eli ayağı karışmış, ne yapacağını şaşırmış. Küreği heyecanla almış eline, bir daldırmış, bir çekmiş... Ters tutmuş küreği... Sapına bir tanecik altın takılmış, bir tanecik altın... Çekmiş ki kürek ters, bir tanecik altın var.

"Olmadı..."

"Yok..." demişler.

Sultan Mahmud demiş ki;

"Vermeyince Mâbud, neylesin Mahmud?"

Kendisi Mahmud ya... Mâbud Allahu Teâlâ hazretleri vermeyince Mahmud ne eylesin? Küreği versen eline adam ters tutar, yine bir şey gelmez. Nasipsiz oldu mu insan, zor...

Allah bizi nasipsiz etmesin.

Bizi bugün buraya getiren kim?

Bizi buraya getiren, Allah celle celâlühû.

Biz de bugün öteki gafiller gibi gafil olurduk, biz de kahvehanede, eğlencede vakit geçirirdik... Biz de televizyonun karşısında bu gece Şaban mı, Ramazan mı, bayram mı, kandil mi, haberimiz olmadan [geçirebilirdik.] Allah'ın büyük lütfu ki bize camiyi nasip etmiş, bizi camisine kabul etmiş. Bu ev Allah'ın evi, biz Allah'ın kuluyuz. Davet etmiş, gelebilmişiz ki Allah'ın evinde oturabilmişiz. Ne büyük nimet! Allah'ın evine gelebilmek, önünde secde edebilmek, O'na el kaldırıp dua edebilmek büyük nimet...

Onun için, her işin başı muhterem kardeşlerim, haddini bilmek, boynunu bükmek ve Allah'ın azametini anlayıp kudretini bilip O'nun karşısında tevâzu ile boyun büküp yalvarmaya gelip dayanıyor. Bir insan esrarkeş olabilir, sarhoş olabilir, edepsiz olabilir, katil olabilir, arsız olabilir... Her şey olabilir.Ama hâlini, kusurunu anlayıp boynunu büküp Rabbine iltica ederse Allah affeder.

Eski ümmetlerden bir adam varmış, zalim; 99 kişiyi öldürmüş! Peygamber Efendimiz hadîs-i şerîfinde bildiriyor. 99 kişiyi öldürmüş. Ama içine bir ateş düşmüş; "Ya ben ne zalim adamım! Nedir bu benim yaptığım?!" diye yaptığı işten memnun değil, üzülüyor. "Benim derdime bir çare var mı?" demiş.

"Filanca yerde bir rahip var, o rahip bu senin derdine bir çare bulabilir belki. Çok ibadet ediyor, bilgisi de var, kitapları var; git ona söyle!" demişler.

Adam kalkmış, onun yanına gitmiş. Demiş ki;

"Rahip efendi! Ben şöyle haltlar karıştırdım, böyle zulümler yaptım, şöyle adam astım, böyle adam kestim..."

"Ooo... Defol! Sen mahvetmişsin ortalığı, senden bir şey olmaz!" diye rahip buna sert çıkmış.

Onu da haklamış. 99'ken 100 etti.

"Bana bir doğru düzgün bir adam, böyle benim derdime çare olacak bir insan söyleyemez misiniz?" demiş.

Demişler ki;

"Filanca diyarda bir adam var. Git onun yanına, belki o senin derdine, günahlarını affettirecek bir çare bulur, söyler."

O kalkmış, oraya giderken yarı yolda eceli gelmiş, ölmüş. Başına dikilmişler azap melekleri, demişler ki;

"Bu adam, şu kadar suç işledi. Bunu alıp azap etmek üzere cehenneme götüreceğiz!"

Rahmet melekleri de gelmişler, demişler ki;

"Evet, bu adam bu suçları işlemişti; ama tevbe etmeye gidiyordu. Yolu tevbe yolu. Oraya gidecekti, tevbe edecekti. Niyeti, kalbi temizdi. İyi niyetle tevbe etmeye gidiyordu." diye rahmet melekleri ile azap melekleri çekişmişler.

Demişler ki;

"Yâ Rabbi! Bu kuluna ne muamele edeceğiz? Emir buyur da ona göre azap melekleri olarak şunlar mı, yoksa rahmet melekleri olarak şunlar mı alacak?" diye Dergâh-ı İzzet'e başvurmuşlar.

Allahu Teâlâ hazretleri demiş ki;

"Ey meleklerim! Ölçün bakalım, hangi tarafa daha yakın?"

Ölçmüşler ki gideceği yere biraz daha yakın. Hatta bir rivayette denilmiş ki; "Allahu Teâlâ hazretleri yerin o tarafını kısalttı." Onun üzerine rahmet melekleri almışlar diye, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Allah'ın engin, sonsuz, hadsiz, hesapsız, sebepsiz, karşılıksız rahmetinin ne kadar çok olduğunu belirtmek için böyle hadîs-i şerîfte bildirmiş.

Kul pişman oldu da gözyaşı döktü mü, cehennem; "Aman, aman, aman! Sen benim yanıma sokulma!"

Niye?

"Senin gözyaşın benim ateşlerimi söndürür." dermiş.

Cehennemin ateşini gözyaşı ateşi söndürür. Pişmanlık, insanın tevbe duygusu, "Bir daha yapmayacağım yâ Rabbi! İyi kul olacağım!" diye düşünmesi insanın kalbine düştüğü zaman, daha diliyle söylemeden Allah affediyor. "Kulun kalbine pişmanlık düştü mü, daha diliyle 'Tevbe yâ Rabbi!' demesine kalmadan Allah affediyor." diye, Peygamber Efendimiz hadîs-i şerîfinde bildirmiş.

Allah bize bu duyguları ihsan eylesin.

Allahu Teâlâ hazretleri kullarına zulmetmiyor. Allahu Teâlâ hazretleri kullarının hayrı için - rahmetinden dolayı- kitaplar indirmiş, peygamberler göndermiş, fırsatlar halk eylemiş. Kitaplar âhirette olacakları bildiriyor, dünyanın nasıl geçirilmesi gerektiğini bildiriyor. Peygamberler insana doğru yolları gösteriyor. Birisi yetmemiş, bir tane daha göndermiş. O yetmemiş, bir tane daha göndermiş. Sayısını Allah bilir. Kitaplarımız diyorlar ki; "124 bin." Bazı kitaplar diyorlar ki; "224 bin." Allah her beldeye kendi dinini bildirecek, varlığından birliğinden onları haberdar edecek, insanları hak yola çağıracak vazifeli göndermiş.

Ve in min ümmetin illâ halâ fîhâ nezîr.

Her yere göndermiş... Bak, "Avustralya" diyoruz, "dünyanın beşinci kıtası" diyoruz, "Okyanuslarla çevrili, ne kadar uzakta..." diyoruz. Allah burasını ezansız bırakmış mı? Allah burada da minarelerden Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah diye bağırttırmıyor mu? Buranın semalarına da Allah'ın varlığı ve birliği mânevî harflerle, nurlarla yazılmıyor mu? Burada da Allah sakallı sakallı müslüman insanları kâfirlerin karşısına çıkartıp da, "Hak yol budur!" diye ya lisân-ı hâl ile ya da lisân-ı kâl ile duyurmuyor mu gerçekleri?

Duyuruyor. Allah hiçbir yerde insanları habersiz bırakmamış, karanlıkta koymamış, insanları göndermeyi ihmal etmemiş. Ama insanlar gerçekleri gördükleri halde dinlemezlerse o başka... Edepsizliğe devam ederlerse o başka...

Allah'ın her insana hususî lütfu vardır. Her insana Allah'ın hususî işareti vardır. Sen hiç rüyanda kıyametin koptuğunu görmedin mi? Sen hiç kan ter içinde uykundan uyanmadın mı? "Aman yâ Rabbi! Tevbe yâ Rabbi! Canımı alma, iyi kul olacağım!" diye tevbe ile böyle rüyadan kalkmadın mı?

Herkes nice rüyalar görür, nice nice haller görür. Rüyasında Allahu Teâlâ hazretleri gerçekleri onlara gösteriyor. Ama ertesi günü olunca, yine yapacağından şaşmıyor.

Onun için her işin başı, Allah'ın bizi sevmesi ve bize hidâyet etmesi olduğuna göre; biz de aşk ile, şevk ile, gözyaşı ile Allahu Teâlâ hazretlerine tevbe edelim, istiğfar eyleyelim! Hatamızı yana yakıla söyleyelim. Secde-i Rahman'a varalım, Allahu Teâlâ hazretlerine hâlimizi arz edelim. "Yâ Rabbi! Ben çok perişan duruma düştüm, ne yapayım, ne eyleyeyim? Senin azabından nasıl kurtulurum? Senin rahmetine nasıl ererim? Senin cezanı nasıl senin rızana döndürebilirim? Senin rızanı kazanmam için ne yapmam lazım, bana bildir yâ Rabbi!" diye yalvaralım, yakaralım da Allahu Teâlâ hazretleri bizi bu mübarek gece hürmetine afv u mağfiret eylediği kullarının zümresine dahil eylesin.

Madem ki bizi evimizden kaldırmış evine getirmiş, madem ki bize bu yatsının mübarek vaktinde camide bulunma nimetini ihsan eylemiş, madem ki bizim aklımıza kendisinin varlığını birliğini duyurmuş, madem ki bizim dilimize kendisine yöneldiğimiz zaman, gözyaşı döküp de affımızı istediğimiz zaman affedeceğine dair sözleri söylettiriyor; O'nun engin rahmetinden umarız ki bizi bu mübarek gecede afv u mağfiret eylediği kullarının zümresine dahil eyler.

Bu gece hakkında beş tane fazilet, beş tane özellik, beş tane haslet zikredilmiş ki burada;

Fîhâ yufraku küllü emrin hakîm. "Allah'ın her hikmetli emri, hükmü bu gecede tebliğ edilir."

Bu gece esrarengiz bir gecedir. Bu gece, önümüzdeki leyle-i berâe'ye kadar olacakların tespit edildiği, meleklerin eline toptan verildiği gecedir. Bundan sonra bir sene içinde olacakların yazıldığı gecedir.

Allahu Teâlâ hazretleri eğer bizin adımızı şakîler, kötüler, edepsizler, günahkârlar divanına yazdıysa, Rabbimizin lütfundan dileriz ki... ed-Duâu yerüddü'l-kadâe ba'de en yübreme. "Dua Allah'ın hükmünü değiştirir, lütfunu kazandırır; duruma değişiklik verilmesine sebep olur." Rabbimiz fazl u kereminden, biz pişman olduk yaptığımız günahlara, bizi affeylesin. Bizi şakîler, edepsizler, günahkârlar divanından silsin. Saîdler, bahtiyarlar, edepliler, hâlisler, muhlisler divanına fazl u keremiyle kaydeylesin. Bize şu önümüzdeki yılımızı, önümüzdeki zamanımızı hayırlı, mübarek eylesin. Kaderimizi güzel eylesin, alın yazımızı hoş eylesin. Bizi hayırlarla karşılaştırsın, şerlerden uzak eylesin.

Ümmet-i Muhammed'e umûmen, hepimize birden rahmetini ihsan eylesin. Çarpışan mücahit kardeşlerimizi kâfirlere galip eylesin. İstilaya uğramış İslâm beldelerini kâfirlerden kurtasın. Allahu Teâlâ hazretleri mazlumların âhını zalimlerden alsın. Mazlumlara ferahlıklar nasip eylesin.

Allahu Teâlâ hazretleri şaşıran kardeşlerimizi doğru yola hidayet eylesin. Doğru yolda yürüyen kardeşlerimizi doğru yolda sabit kadem eylesin. Cümlemize akıl, fikir, iz'an, irfan ihsan eyleyip kendi yolunda, rızasını kazanmak yolunda çalışmaya muvaffak eylesin. Cümlemizi rızasına uygun işlerle hayırlı, uzun, güzel ömürler sürmeyi; bu önümüzdeki seneleri rızasına uygun geçirmeyi, arkamızda - şöyle dönüp baktığımızda- hoşnut olacağımız hayırlı eserler bırakmayı nasip eylesin.

Bu gecede yapılan ibadetin fazileti çok fazladır. "Her kim bu gecede yüz rekât namaz kılarsa, Allahu Teâlâ hazretleri ona yüz melek gönderir. 30'u ona cenneti müjdeler. 30'u ona 'Cehennem azabından kurtuldun!' diye teminat verir. 30'u ondan dünya âfâtını, belalarını, musibetlerini def eder. 10'u da ondan şeytanın tuzaklarını, hilelerini def eder." diye Peygamber Efendimiz'den hadîs-i şerîf nakledilmiş. Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır tefsirinin Duhan sûresi bölümünde, 4293. sayfasında... O ciddi bir alimdir, olur olmaz her rivayeti yazmaz; ancak sağlam olan [rivayetleri] yazar. Vicdanı kuvvetli olan, bilgisi kuvvetli olan bir alim... O öyle yazmış.

Günahlarda nasıl hızlı hızlı koşturuyoruz? Nasıl yılmadan yorulmadan sabahlara kadar poker oynar millet? Nasıl sabahlara kadar eğlencelerde [vakit geçirirler?] Muhammed Ali'nin boks maçı var derken nasıl uyumayıp sabahlara kadar seyretmek için televizyon başlarında bekliyorlar?

Rabbimiz bize de bu gece bu namazları kılıp da bu sevapları kazanmayı nasip eylesin.

Kılınmaz bir şey mi? Kılınır. Dünyanın üzerinde sıkıntı çeken insanlar sadece biz miyiz? Afganistan'daki kardeşlerimiz o kayaların arasında, tepelerde, soğuklarda -orası kış mevsimi- o kâfirlerle çarpışırken geceleri rahat uyku uyuyabiliyorlar mı? Bizim yediğimiz gibi etli, sütlü, tatlı yemekleri yiyebiliyorlar mı?

Biz burada rahatı bulmuşuz, karnımız tok, sırtımız pek, her türlü nimet önümüzde... Önümüzde olmayan yakınımızda, elimizi uzatsak elli tanesini alırız. Böyle bir durumda[yız.]

Allah bize insaf versin. Gayret versin. Tevfîkini refîk eylesin. Madem bu yazıyı burada gördük, bize de bu namazı kılmayı nasip eylesin.

Nüzûl-ü rahmet, üçüncüsü. Bu gecenin özelliklerinden birisi; bu gecede Allah'ın rahmeti iniyor.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyurmuş ki;

"Allahu Teâlâ hazretleri bu gece benim ümetime öyle rahmet eder, öyle rahmet eder ki... Filanca Arap kabilesinin -Benî Kelb denilen bir kabile var ki onların koyunları çokmuş. Koyunları sayısınca demiyor.- koyunlarının postlarının kılları sayısınca, ümmetime rahmet eder." diyor.

Allah'ın rahmetinin enginliğini böylece anlatmış.

Rabbimiz Teâlâ ve Tekaddes hazretleri o engin rahmetinden bizleri de hissemend ü hissedâr eylesin. Bize de o engin rahmetinden paylar ihsan eylesin.

Bir de dördüncü özelliği, nüzûl-ü mağfiret diyor. Nüzûl-ü mağfiret demek; kul bu gecenin kadrini kıymetini bilir de divân-ı ilâhîde durur, istifade etmesini bilirse, Allahu Teâlâ hazretleri kulu mağfiret eder.

"Günahı çok..."

Ne kadar çok olursa olsun...

"Ama çok hocam, bildiğin gibi değil! Bu senin bildiğin bir adam değil. Ben kendimi biliyorum hocam, sana söyleyemiyorum, utanıyorum. Ben öyle naneler yedim, öyle cevizler, öyle fındıklar kırdım ki sana anlatamam!.."

Tamam, hepsini [affeder]. İsterse on misli daha fazla olsun. Allahu Teâlâ hazretlerinin rahmeti daha geniştir. Allah affedeceğini bildiriyor. Yeter ki bugün tevbe et, bundan sonra yapma! "Tevbe yâ Rabbi!" de, bundan sonra yapma; bir dönüm noktası oluversin.

Receb geldi geçti. Şaban geldi, ortasına geldik. Ramazan geldi. Yani gelip de mi geçsin? Biz adam olmayacak mıyız? Bunca seneler geldi geçti, ne zaman adam olacağız? Kervanlar göçtü, biz ne zaman menzil-i maksûdumuza varacağız?

Allah bize insaf versin.

Sevgili kardeşlerim!

Peygamber sallallahu aleyhi sellem hazretleri buyurmuş ki;

"Allahu Teâlâ hazretleri bu gece bütün müslümanları afv u mağfiret buyurur."

Biz de müslümanız.

Lâ ilâhe illallah Muhammeden resûlullah. Eşhedü en lâ ilahe illallah ve eşhedu enne Muhammeden abdühû ve resûlühû. Amentü billâh ve bimâ câe min indillah. Amentü bi-Resûlillâh ve bimâ câe min indi Resûlillah.

Rabbimizin muradı neyse, Rabbimiz bize ne gönderdiyse, O'nun muradı üzere inandık; kendi kendimize göre değil, eğerek bükerek değil... Resûlullah Efendimiz bize ne bildirdiyse, onun anlatmak istediği şekilde ona inandık; bizim anladığımız şekilde değil... Çünkü bizim millet kaytarıyor. Duyduğu lafı kıvırttırıyor, tersine döndürüyor, kendi aklına uydurtuyor; öyle yapıyor. Öyle değil... Rabbimizin istediği gibi, Resûlullah Efendimiz'in anlatmak istediği şekilde inandık.

Amentü billâhi ve melâiketihî ve kütübihî ve rusulihî ve'l-yevmi'l-âhiri ve bi'l-kaderi hayrihî ve şerrihî mina'llâhi teâlâ ve'l-ba'sü ba'de'l-mevti hakkun. Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlühû.

Nasıl istiyorsa öyle inandık kendisine. Biz de müslümanız, biz de mü'miniz. Rabbimiz bizi affeylesin, mağfiret eylesin. Herkesi affedecekmiş, bizi de affetsin, biz yüzü karalıları da affeylesin Rabbimiz.

"Ancak, bazıları müstesna!" diyor Peygamber Efendimiz.

Eyvah! Bütün müslümanları affedecek ama bazı kimseler müstesna... Eyvah ki eyvah! Biz onlardan olmayalım.

Kimmiş onlar?

Kâhinler, sihirbazlar.

Elhamdülillah... Kehanetle, sihirle ilgimiz yok. Tamam, bundan geçtik. Elhamdülillah. Var mı sihirle ilgisi olan? Elhamdülillah. Ne sihir isteriz, ne büyü isteriz, ne muska isteriz, ne şunu isteriz, ne bunu isteriz... Hiç sihirle, kehanetle, gaybdan haber vermekle [işimiz olmaz.]

Millet gazeteye ilan vermiş; "Şöyle yaparım, böyle yaparım!" diye. Tevbe estağfirullah! Bizim öyle şeylerle ilgimiz yok.

İkincisi; müşâhin.

Müşâhin ne demek?

Eskiden buharlı gemilere şâhine derlerdi Arapça'da. Kızgın... Su kızıyor, buhar oluyor, makineyi çalıştırıyor; gemi öyle gidiyor. Buharlı gemiye şâhine derler. Müşâhin de aynı kökten; yani içi kızgın, fokur fokur kaynıyor, kulaklarından, burnundan dumanı çıkmıyor ama içi kızgın, kindar başka müslümanlara karşı kini, gazabı, kızgınlığı olan kimse...

Eyvah, eyvah! Bizim birbirimizle hâlimiz berbat... Hiç birimiz ötekisini beğenmeyiz. Var mı yanındaki arkadaşını beğenen? Herkeste bir kusur buluruz, kimseyi beğenmeyiz. Sadece bizim beğendiğimiz insan hayalde var, hayalimizde; hakikatte yok. Herkesin kusuru var, ancak hayalimizde, böyle hayal aleminde bir kusursuz insan var. Herkese bir kusur buluruz. O fena. Bazı kimselere kızarız. Kimisine sûret-i hakîkatten kızarız, kimisine haksız yere kızarız. Demek ki kalbimizden bu buğzu, bu kini, bu adaveti çıkartacağız, kardeşlerimizi seveceğiz.

Nasıl sevelim?

"Onun sakalı şöyle, bıyığı şöyle, giyimi böyle, kuşamı böyle, hâli böyle, huyu böyle... Sevemem ki; şu kusuru var, bu kusuru var..."

Kusuruyla sevmeyi öğreneceğiz!

Şair çok güzel söylemiş:

Yârsız kalmış cihanda, ayıpsız yâr isteyen!

Hiç kusursuz yâr mı istiyorsun? Bekle ki gele... Bekâr kalırsın alimallah, bulamazsın.

"Boyu şu kadar olsun, eni bu kadar olsun, çapı bu kadar olsun... Rengi şöyle olsun, gözleri böyle olsun, kirpikleri şöyle olsun..."

Bulamazsın; gitti, bekâr kaldın. Bekâr ihtiyarlayıp yalnız gidersin âhirete. Ayıpsızını aradın mı bulamazsın. Her güzelin bir kusuru olur, ayıpsız olmaz.

Bir kere sen şimdi yanıma yanaş, kulağını benim ağzıma yanaştır, "fıs fıs" sana bir şey söyleyeceğim, kimse duymayacak gibi: "Senin kusurun yok mu?" Dünya kadar... Benim kendi kusurum dünya kadar, ben kendimi biliyorum. Ben kendimden memnun değilim ki... Herkesin kusuru var. Senin o kadar kusurun varsa öbür kardeşinin de kusuru var.

Allah düzeltmek nasip etsin.

Ne yapalım, hepimiz birbirimize benzeriz. Tencere yuvarlanmış, kapağını bulmuş; al birini vur ötekisine... Hepimizin kusuru var. Kusurumuzla seveceğiz, iyi tarafımızı göreceğiz, seveceğiz.

Onun nesini seversin?

"Müslümanlığını severim. Mertliğini severim. Kızar ama, sonunda yine arkadaşlığı iyidir, cömerttir..."

Bir güzel tarafını bulacağız, orasını seveceğiz.

Hz. İsa aleyhisselam ashabıyla bir yerden gidiyormuş, yolda bir köpek leşi görmüşler. Köpek ölmüş, kokmuş, patlamış. Sahabesi burunlarını kapatmışlar, "öf!" diyerek geçmişler. Hz. İsa demiş ki; -Peygamber Efendimiz naklediyor onun hâlini- Bak, dişleri ne kadar bembeyaz, muntazam!"

Demek hayvanın ağzı da böyle gerilmiş, dişleri meydana çıkmış, inci gibi böyle dişleri... "Bak, dişleri ne güzel!" demiş. Baktığı bir manzarada dahi güzel bir şey görmüş.

Bir şair diyor ki;

Her ne yüzle baksa göz, âyinede kendin görür

Vechini pâk eyle kim, mir'âte bühtan olmasın.

Bu yüksek beytin mânası nedir?

İnsan nereden bakarsa, ne türlü bakarsa baksın, aynada kendisini görür. Herkes aynada kendisini görür. Sen yüzünü temiz et de aynaya iftira etme. Aynada kusur yok, sen yüzünü temizle. Ayna sana olduğu gibi seni gösterir.

"Şuraya bak, ne görüyorsun?"

Psikanalist doktorlar alıyorlar hastayı, karşısına bir karışık şekil çıkartıyorlar: "Bak şu şekle." Şekilde bir şey yok ama böyle birtakım çizgiler var. "Ne görüyorsun?" diyor.

Adam mesela; "Her tarafı baklava görüyorum." diyor.

[O zaman] bu adam obur. Bunun aklı fikri baklava olduğundan ufak tefek çizgilerden, köşeli bir şey gördü mü her şeyi baklava gibi görüyor.

Neden?

Obur, aklı fikri baklava...

Veyahut başka bir kimse, ne [resmedilse] belli bir şeye aklını vermiş, onu görüyor. Doktor oradan onu anlıyor. "[Demek ki] bunun zihnine bu takılmış; o zaman bunu ben buradan düzelteyim." diye ona göre [tedavi uyguluyor.]

Biz de birbirimize buğuzkâr, kızgın, dargın, küskün olursak bu gecenin hayrından, bereketinden istifade edemeyeceğiz. Bu çok fena! Bizim bu kalbimizi temizlememiz çok zor...

"Hocam şimdi ben, yıllar yılı düşmanlık ettiğim insanı nasıl seveceğim birden? Elbise değiştirir gibi, mendil çıkartır gibi çıkacak bir şey değil ki..."

İşte burası gerçekten zor!

Allah bizi içimizdeki kinlerden temizlesin, birbirini kardeş olarak candan sevenlerden eylesin.

Hepsi Allah'ın kulu, hepsinin kendine göre bir hâli var. Gülün dikeni var, güzel kokusu var, tatlı rengi var. Sümbülün salkım salkım, küçük küçük çiçekleri var, nefis kokusu var. Lalenin rengi ateş gibi... Yaseminin kokusu güzel, kendisi küçük ama hoş... İşte her şeyin böyle kendine göre bir güzel tarafını bulacağız. Kardeşlerimizi affedeceğiz. İçimizdeki kinleri atacağız. Birbirimizle dost olacağız, seveceğiz.

Buraya geldim geleli her fırsatta, yakaladım mı fırsatı, mikrofonu elime geçirdim mi bu konudan bahsediyorum. Hâlâ daha yola gelemedik, mümkün değil. Birazcık ayrıldık mı başlıyor yine fokur fokur içimizdeki kazanlar kaynamaya...

Allah bizi bu kinden, adâvetten kurtarsın.

Yunus Emre ne güzel söylemiş; ama onu yapmak için ne lazım, bilmiyorum ki...

Yaradılanı hoş gör, Yaradan'dan ötürü

Hoş göremiyoruz, ondan kaybediyoruz. Hoş görmeyi öğreneceğiz. Pazarlığı toptan yapacağız.

Nazar eyle itürü, bazar eyle götürü

Yaradılanı hoş gör, Yaradan'dan ötürü

Demek ki, bu kin ve buğzu atacağız içimizden...

"Yahut, içkiye düşkün olan." diyor.

Yani ayyaş. Allah ayyaşları affetmiyor. İçkiyi bırakacağız, bir lokmasını ağzımıza almayacağız. O tarafa, o semte varmayacağız.

Allah alışanları kurtarsın.

Çocuklarımızı öyle yetiştirmemeye gayret edelim.

Çocukları "efelik", "delikanlılık", "erkeklik" diye arkadaşları kollarına girerler, sigaraya alıştırırlar. Ardından kötü yollara alıştırırlar, meyhaneye alıştırırlar. Çocuklara sahip çıkacağız. Çocuklara iyi arkadaşlar sağlayacak iyi işler, iyi meşguliyetler göstereceğiz. Yanımızda olmalarını veyahut gözümüzün önünde olmalarını sağlayacağız.

"Yahut ebeveynini incitenler."

Yani anne babasının rızasını almamış, kalbini kırmış, incitmiş; onlar affolunmayacak. Anne ve babanın rızası olmadan olmuyor. Annesini babasını hoşnut edecek, memnun edecek, razı edecek.

"Yahut zinaya ısrarlı olanlar."

Demek ki Allah bazı büyük günahlara devam edenleri bu gece affetmiyor.

O günahların çoğu bizde yok ama biraz kıyısından köşesinden bulaşmış olanları da Rabbimiz affeylesin. Bundan sonra yapmamalarını nasip ve müyesser eylesin.

Bu gecenin beşinci özelliği hakkında da bu kitapta deniliyor ki; Resûlullah, Peygamber Efendimiz sağlığında, Şaban'ın onüçüncü gecesi, ondördüncü gecesi Allah'a dua eyleyip kendi ümmetininin selâmetini diledi; "Yâ Rabbi, ümmetime hayırlar ihsan eyle!" diye...

"Ümmetim, ümmetim!" diye diye ömrü geçmiş; her yerde, her zaman ümmetini kollamış. Mirâca çıktığı zaman da Rabbimiz kendisine; "Dile benden ey Resûlüm, ne istersen iste!" dediği zaman,

Ol zayıf ümmetlerin hâli n'ola

Hazretine nice anlar yol bula

diye yine ümmetini düşünmüş. "Yâ Rabbi, ümmetimi bağışlamanı dilerim!" diye niyaz eylemiş Miraç'ta.

Peygamber Efendimiz işte Şaban ayında onüçüncü gecede Allahu Teâlâ hazretlerinden şefaat istemiş; üçte birine şefaat bahşedilmiş. Ondördüncü gece de yine şefaat niyaz eylemiş; üçte biri daha verilmiş. Üçte ikiye düşmüş oluyor. Bu gece de yine şefaatini tekrar etmiş, istemiş, ümmeti hakkında şefaat eylemiş; bütün ümmeti kendisine bağışlanmış Peygamber Efendimiz'in...

Allah bizi de şefaatine erenlerden eylesin.

Bu gece şefaatin de kazanıldığı bir gece olmuş oluyor.

Yine burada "ancak" diye bir istisna daha var: "Ancak Allah'tan deve kaçar gibi kaçanlar müstesna!" demiş Peygamber Efendimiz.

Deve nasıl kaçar? Yularını elinde iyi tutmazsan, bir vurdu mu kaçar gider. Bir adamı senin üç adımın gibi büyük, pat pat pat kaçar gider; yakalayamazsın. Allah'tan bazı insanlar deve kaçar gibi kaçıyor, deve gibi kaçıyor.

"Namaza gel!" Gelmiyor. Yanına gidiyorsun... Bizim Sydney'de hoca kardeşimiz, -Allah razı olsun, selametlik [versin.]- "Komşudur, komşuluk hakkında dayanarak ısrar ediyorum. 'Hadi yarın hazırlan, gusül abdesti al da Cuma'ya beraber gidelim!' diyorum. 'He... Tamam...' diyor. Cuma günü bakıyorum, yok olmuş, sabahtan beri kayıp... Ben onu Cuma'ya götüreceğim diye anladığı için kaçıyor." diyor. İşte bak, deve kaçar gibi misal... Devenin kaçtığı gibi kaçıyor. "Bu sefer sabahtan tedbir alıyorum; 'Bir dahaki Cuma'ya...' diyorum. 'Tamam hocam, hazırlanacağım.' diyor. Tam Cuma namazına giderken yine bir kayboluyor, yine Cuma namazına gelmiyor." diyor. Deve kaçar gibi yine kaçtı...

Neden?

Allah huzuruna kabul etmiyor. Başka bir mânası yok.

Velev şâe rabbüke le-âmene men fi'l-ardi küllühüm cemîan.

Allah bir insanın hidayetini istese, kaçması mümkün olur mu?

Vallâhi de billâhi de mümkün olmaz! Allah yakaladı mı, ne isterse onu yapar!

İbrahim b. Edhem padişah imiş, yatakta yatarken haber gelmiş, avdayken haber gelmiş, salonda otururken haber gelmiş... Allah ona "İntebih! İntebih! Uyan yâ İbrahim! Uyan yâ İbrahim!.." diye diye uyandırmış. Sevgili kulları arasına katmayı istemiş. Kaçmak mümkün mü? Padişahlığı bırakmış İbrahim b. Edhem; yollara düşmüş, ailesini terk etmiş. Varlığını, saltanatını, hazinelerini sen terk edebilir misin? Hepsini terk etmiş. Ama kerâmet almış, Allah'ın velî kulu olmuş, sevgili kulu olmuş.

Allah istedi mi, çeker alır. Allah istemiyor ki camisine gelemiyor. Allah istese, istetmez mi? İçine bir ateş, aşk ateşini verir, kıvranır, kıvrandırır. Gece duramaz, gündüz duramaz, gözyaşları pınar gibi akar, Allah'ın yolunda ne yapacağını şaşırır insan...

Cezbetün min cezebâti'r-rahmân tüvâzi amele's-sakaleyn.

Allahu Teâlâ hazretlerinin kulunu kendisine bir çekmesi, "Gel yâ kulum!" demesi, dünyadaki insanların, cinlerin, cümlesinin ibadetlerinin, taatlerinin elde edeceği neticeden yüksek neticeleri kazandırır insana, birden... Çekerse evliyâsından eder. Ümmî insanı sabaha evliyâ eder, alim eder; Kur'an'ı bildirir, hadisi bildirir...

Diyorlar ki, evliyâullahtan birine bir şey okuyorlar:

"Bu hadis mi?"

"Değil." diyor.

Başka bir şey okuyorlar.

"Bu hadis mi?"

"Evet, bu hadis." diyor.

Denemek için bir söz daha söylüyorlar. Ümmî adam; hiç mektep medrese görmemiş. Elif'i bile tanımaz bir insan; ümmî. Cümlenin yarısını hadisten alıyorlar, yarısını kendileri katıyorlar, bir cümle tanzim ediyorlar, okuyorlar, diyorlar ki;

"Bu hadis mi?"

"Şuraya kadar olanı hadis, ondan sonrası hadis değil." diyor, yine biliyor!

Diyorlar ki;

"Nereden biliyorsun?"

"Hadîs-i şerîf söylenirken ağzından bir yeşil nur çıkıyor. Hadîs-i şerîf olmadığı zaman çıkmıyor." diyor.

O nuru görebiliyor musun sen?

"Görüyorum."

Tamam.

Sen göremezsin. Allah ona nasip etmiş, ona gösteriyor.

"Dün akşam ne yaptın? Orada ne yapıyordun?" diyor müridine. Akşam, bir gece evvel yaptığı şeyi... "Niye onu öyle yaptın bunu böyle yaptın?"

"Nereden biliyorsunuz Efendim?" diyor.

"Ben senin yanındaydım o zaman." diyor.

Allah nasip etti mi öyle yapıyor. Ama o kullarının kalpleri tabii pırıl pırıl oluyor, altın gibi oluyor, lekesiz oluyor, sâfî oluyor.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi de Peygamber Efendimiz'in şefaatine nail eylesin. Affına, mağfiretine, rahmetine erdirsin. Deve gibi kendisinden kaçanlardan eylemesin.

Bir şeyi size söylemeyi istiyorum, muhterem kardeşlerim!

Bir kadıncağız geldi, gözü yaşlı, ağlıyor, kocasından bahsediyor. Kadın mübarek bir kadın, belli; namazında niyazında... Kocası bir acayip adam! Alnı secdeye gelmemiş, her şeye bir bahane buluyor. Bu bizim hocanın komşusu gibi, Allah'tan deve kaçar gibi kaçıyor.

Muhterem kardeşlerim!

Böyle kimselere sizler kancayı takın, yardımcı olun, yanına gidin, sohbet edin, konuşun, anlatın. Bildiğiniz kadar, hissettiğiniz kadar gerçekleri söyleyin, doğru yola çekmeye çalışın!

Kardeşimiz hastaneye yatmış, karşısına gelen gayrimüslime İslâm'ı anlatmış. "Sen Lâ ilâhe illallah de!" demiş, Lâ ilâhe illallah demesine sebep olmuş. Onu o noktaya getirmiş.

Çalışalım biraz.

Bizim arkadaşlarımızdan bir tanesi Türkiye'de bu anarşi hadiseleri olduğu zaman, filanca fakülte, azılı anarşistlerin karargâhı... "Aman, girme! Seni vururlar, asarlar, keserler!" demişler. O girmiş. "Selâmün aleyküm!" demiş. Bakmışlar, bir acayip adam karşılarında, kendilerinden hiç korkmayan bir kimse... Ötekilerin yüreği patlıyor, polisler gelemiyor. "Yahu, sizin bu yaptığınız iş mi? Siz buraya Lenin'in, bilmem kimin resmini koymuşsunuz. Hiç başka bir insan resmi bulamadınız mı? Fatih Sultan Mehmed Han'ın nesi eksik? Onun resmini koysaydınız kıyamet mi kopardı?! Sizin bu yolunuzun ne özelliği var? Ne diye gidip başkalarına [kanıyorsunuz]?" demiş. Yarım saat, 45 dakika konuşmuş; kimse bir şey dememiş. Tatlı konuşunca... Veyahut insan Allah'a dayanınca, sözü de tatlı oluyor, tesirli de oluyor; karşı taraf da "gık" diyemiyor. "Gık" dedirtmeyen de Allah...

Çünkü bir insan Allah'tan korkarsa, her şey ondan korkar. Bir insan Allah'tan korkmazsa, o her şeyden korkar; ödü patlar, çifte tabancayla dolaşır. Aman şuradan bir şey olsa, tık yapsa, hemen o tarafa döner; "Acaba buradan birisi bana bir kasıt mı ediyor?" diye. Korkudan dalağı patlar, şeker hastası olur. Heyecandan karaciğeri normal çalışmaz. Gangsterlerin ekseriyeti şeker hastası olurlarmış.

Neden?

Gergin bir sinirle yaşıyor, çifte tabancayla... "Acaba hasmım nerede beni tepeleyecek, nerede pusu kuracak?" Ömrü böyle geçiyor.

Ama Allah yolunda yürüyen; "Öldürürlerse öldürsünler!" diyor.

Allah'ın ecelini öne almaya güçleri yeter mi bu bîçarelerin?!

Karınca kadar kıymetleri yok...

Allah'ın bana verdiği ömrü bunlar geri alabilir mi?

Alamaz!

Allah'ın nasip ettiği zamanda öleceksem, cihanın cümle tabipleri bir araya gelseler, beni bir an daha fazla yaşatabilirler mi?

Vallâhi yaşatamazlar! Dünyanın ilacını içirseler, Amerikan reisicumhuru gelse, İngiltere kraliçesi gelse, bütün doktorları seferber etse; bitti iş... Bitti mi bitti, çaresi yok...

Onun için, korkmaya lüzum yok. Bir kere öleceğiz, bir sefer öleceğiz; yeri belli. O zamana kadar da yaşayacağız, çaresi yok. Onun için doğru düzgün olalım. Ölümden korkmayalım, kaçmayalım. Allah yolunda çalışalım, Allah'ın istediği kul olalım. Korkacaksak Allah'tan korkalım!

Allahu Teâlâ hazretleri Peygamber Efendimiz'e;

Ve tahşe'n-nâse vallâhu ehakku en tahşâhu diyor. "İnsanlardan korkulmaz, korkulursa Allah'tan korkulur."

Çünkü Allah bir kimseye azap edecek oldu mu kimsenin yardımı olamaz. Allah bir kimseye lütfetti mi de kimse ona zarar veremez.

Cevat Rıfat Atilhan diye İstiklâl harbi gazilerinden birisi vardı, masonluk aleyhinde kitaplar yazmıştı. "Hadi bayram günü ziyaretine gidelim." dedik, gittik. Kızıltoprak'ta oturuyordu, Kadıköy tarafında... Baktık ki apartmanın alt katında oturuyor. Camlı balkon [kısmı] toprağa yakın, bahçeye yakın... Camda da hiç demir filan yok. Bizi götüren bir arkadaş vardı, hukukta; biz de o zaman üniversite talebesiydik. [O arkadaş;] "Üstad! Sizin parmaklığınız yok, [her taraf] cam... Birisi bahçeye bir pusu kursa, şakır şakır kurşunları boşaltsa... Sizin düşmanınız çok. Herkese yazı yazıyorsunuz, bir sürü düşmanınız vardır. Sizi öldürürler. Tedbirsizlik ediyorsunuz." gibi böyle [sözler] söyleyince dedi ki;

"Çocuklar! Allah insanı öldürmedi mi, insan ölmez. Ben Birinci Cihan harbinde Filistin cephesinde astsubaydım. Bir kıtadan öbür kıtaya haberleri meşin çantama koyar, ben götürürdüm. Her tarafımdan kurşunlar 'cıv cıv' böyle uçardı. Oradan oraya... Ben o kurşun yağmuru altında bir kıtadan öbür kıtaya giderdim, mektubu verirdim. Oradan haberi alırdım, öbür tarafa getirirdim. Bak, hâlâ sağım!"

Cihan harbi geçmiş, İstiklâl harbi geçmiş, 1950'li seneler olmuş, 60'lı seneler olmuş. İşte bak, yaşattı mı Allah yaşatıyor.

Onun için, Allah'a kul olalım, Allah'a kul olmayı öğrenelim. Bilmiyorsak, "Yâ Rabbi! Sana kulluk etmeyi bize

bana öğret!" diye isteyin! "Ben sana kulluğu nasıl yapacağımı bilmiyorum yâ Rabbi! Edep, erkân bilmez, usül bilmez bir yabanînin biriyim. Senin dergâhına nasıl girilir, senin huzurunda nasıl durulur, sana nasıl kulluk edilir; bilmiyorum yâ Rabbi! Cahilliğimi affet, bana öğret!" deyin; Allah öğretir. Allahu Teâlâ hazretlerine yalvarmayı öğrenin, iltica etmeyi öğrenin ki Allah'ın da mağfiretini göresiniz.

Rabbimiz Teâlâ ve Tekaddes hazretleri cümlenizi, cümlemizi şu gecenin sonsuz feyizlerinden istifade ettirsin. Ve bu gecede ne gibi mânevî işler olacaksa hepsini lehimize eylesin. Her türlü tehlikeden, sıkıntıdan, kötü durumdan cümlemizi korusun. Bizi bu Şaban'ın yarısına eriştirdiği gibi, Ramazan'a da sıhhat ve âfiyetle ulaştırsın.

Bu Şaban ayı, Resûlullah Efendimiz'in ayıdır. Resûlullah Efendimiz'i tanımayı, ona salât u selâmı çok etmeyi, ümmetine güzel hizmet etmeye niyetlenelim. Ramazan da bizim ayımızdır, ümmetin ayıdır. Meyveleri toplamaya gideceğiz. Millet Mildura'ya üzüm toplamaya, meyve toplamaya gidiyor, biz de Ramazan'da sevap toplayacağız. Ramazan hasat mevsimi, hepsi olacak sevapların, ibadetlerin; orada toplayacağız inşaallah... Ramazan bizim hasat mevsimimiz... İbadet edeceğiz, teravih kılacağız, sahura kalkacağız, oruç tutacağız; harama bakmayacağız, dilimize sahip olacağız, kimseyi incitmeyeceğiz... Allah için kendimizi sıkacağız, günahlara karşı direneceğiz. Şurada kadın varsa başımızı bu tarafa çevireceğiz, burada varsa şu tarafa çevireceğiz, orada varsa buraya çevireceğiz, orada varsa gözümüzü kapatacağız. Yapmayacağız, günaha dalmayacağız, şeytana uymayacağız... O şeytan bizi kendisiyle beraber cehenneme sürüklemeye çalışıyor. Yaka paça yakalamış, çek babam çek! Az kaldı uçuruma yuvarlamaya... Beraber yuvarlamak istiyor. Kendisi yanacak ya... "Gel beraber yanalım!" diyor. Biz de şeytana uymayacağız.

Rabbimiz bizi şeytandan korusun, nefisten korusun. Dünyanın fâni zevklerinden, lezzetlerinden korusun. İçkiden, kadından, kumardan korusun. Buranın bildiğim bilmediğim daha ne gibi mel'anetleri, tehlikeleri varsa, içkisi [vesairesi,] onlardan korusun. Bizi kendisine has kul eylesin. Bizi bu gece mağfiret olanlardan eylesin. Resûlullah'ın şefaatine erenlerden eylesin. Bizi kendisine kul eylesin, Habibine ümmet eylesin. Bizi has hâlis müslüman eylesin. Bundan sonraki ömrümüze hayır ve bereket ihsan eylesin. Ömrümüzü rızasına uygun geçirmeyi, Peygamber Efendimiz'in yanında haşrolmayı, cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin.

Bi-hürmeti esrârı sûreti'l-Fâtiha.

Sayfa Başı