M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 220-221.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzubillahimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdülillahi rabbilâlemin ve'l-âkibetü li'l-müttekîn. Vessalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn.

İ'lemû eyyühe'l-ihvân enne efdale'l-kitâbi kitâbullah ve enne efdale'l-hedyi hedyü muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerra'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesin bid'ah ve külle bid'atin dalâleh ve külle dalâletin fi'n-nâri. Ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâle;

et-Tavâfu havle'l-beyti mislü's-salâti...

Tavaf diye Kâbe-i Muazzama'nın etrafındaki dönmemize diyorlar.

"Bu dönüş." Mislü's-salâti. "Tıpkı namaz gibidir."

Namazımızın bir erkanı var ya. Bu erkan bu tavaf ile de hâsıl oluyor demek.

İllâ enneküm tetekellemûne fîhi. "Yalnız bu kıldığımız namaz da konuşmamıza izin yoktur, konuşamayız. Fakat bu tavaf içersinde konuşmamıza izin verilmiş, müsaade edilmiş. " Fe-men tekelleme fîhi fe-lâ yetekellem illâ bi-hayrin. "Konuşan ancak hayır konuşur." Sübhanallah der, elhamdülillah der, yanındakine bir hayır tavsiye eder.

Alttaki hadis de yine keza, onun gibi;

et-Tavâfu bi'l-beyti salâtün ve lakinnellahe ehalle fi'l-mantıka fe-men netaka fe-lâ yantık illâ bi-hayrin.

"Konuşanlar ancak hayırla konuşsunlar." diyor.

et-Tabîbü Allahü ve le'alleke terfüku bi-eşyâin yahruku bi-hâ ğayruke.

Tabip doktorun ismi. Burada diyor ki;

et-Tabîbü Allahü. "Tabip doğrudan doğruya Allahu Teâlâ'dır."

Esmâü-l-Hüsnâ'nın içerinde tabip ismi yoktur. Tabip ismi olmadığı için buradaki tabiplik mecâzendir. Yani Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem [bildirmiş oluyor ki,] tabibin ilacındaki tesirin husulü Allahu Teâlâ'nın iznine bağlıdır. Tabibin verdiği reçetesindeki ilacın tesiri Allahu Teâlâ'nın iznine mütealliktir, kimisi için fayda verir kimisi için de fayda vermez. Eğer bu mutlaka fayda olsaydı herkese fayda vermesi lazımdı. Halbuki bakıyorsunuz buna [fayda] veriyor, buna da vermiyor.

Demek ki izni ilâhi kime teallük ediyorsa o şifa oluyor, kime teallük etmiyorsa o da şifa bulamıyor.

et-Tıyaratü şirkün et-tıyaratü şirkün et-tıyaratü şirkün.

Tıyara diyerekten meşum, uğursuz görülen şey demek. Tavşan geçti bu yoldan, iyi değil artık, buradan gitmeyelim. Şöyle bir şey gördük bu iyiye alâmet değil, kuş öttü iyiye alâmet değil yapmayalım demek. Bunlar, hani şirk diyerekten, Allah ikidir diyor, Allah üçtür diyor. İsa Allah'ın oğludur, Meryem Allah'ın hanımıdır, diyor. Bu nasıl şirkse, açık şirk o. Bu da, böyle inanmak [da şirktir,] çünkü tesir Allah'ındır. Ne tavşanın kabahati var, ne kuşun kabahati var, ne o kedinin köpeğin kabahati var, hiç bir şeyin kabahati yok. Tesiri mahlukta görmek, tesiri Hâlık'ta değil de mahlukta görüyorsun, bu şirk oluyor. Nasıl o gâvur, Allah ikidir üçtür diye müşrik olduysa bu sefer biz de kendimiz böyle haddimizi bilmeyerek yaptığımız bu hareketlerden dolayı müşriklik yapmış oluyoruz.

Burada [şerhte] diyor ki;

Ve küllü sebebin nüessiren ve men i'tekade enne ğayrallahi yenfe'u ev yadurr. "Allah'tan gayrisinin fayda verdiğine veyahut zarar verdiğine inanıyorsa o insan, müşriktir o adam."

Allah'tan gayri hiç kimse ne fayda verebilir ne de zarar verebilir. Bütün fayda ve zarar Allah'tandır. Eğer Allahu Teâlâ senin zararına murad ediyor da, onu sebep kılmıştır ama yine o Allah'tan gelmiştir, o sebep olmuştur. Mutlaka onun kendisi değildir müessir olarak.

Şimdi bugün okuduğum bir derste, zikrullah, yani Allahu Teâlâ'nın ismini anma bütün zehirleri iptal eder diyor. Bütün zehirleri iptal eder diyor.

Zehir iptal olur mu?

Zehir zehirdir değil mi ya, insan içince ölür.

Fakat bunların iptal olunduğu birçok vakâlarla ispat edilmiştir. [Bunun örneğinin] en güzeli Humus şehrinin muhasarası esnasında [yaşanmıştır. Müslümanlar] bir türlü kaleyi zaptedemiyorlar. İçerdekiler de bıkmış, çare arıyorlar. Diyorlar ki;

"Bize bir mucize gösterirseniz biz teslim olacağız, size kaleyi teslim edeceğiz. Başka türlü teslim etmeyiz."

Nedir [istediğiniz]? diyorlar.

Bizim bir zehrimiz var ondan bir parça yutarsanız, size de zarar etmezse, ki siz diyorsunuz her şey Allah'tandır. Biz de bunu görürsek kaleyi teslim ederiz size, diyorlar.

Hazreti Halid b. Velid kumandan orada, "Getirin!" diyor. Bismillâhillezî lâ yedurru me'a's-mihî şey'ün fi'l-ardı ve lâ fi's-semâvi yâ hayyu yâ kayyûm diyerekten, belki daha ilavesi var bilmem, içiveriyor.

Bakıyorlar ha şimdi ölecek, ha şimdi ölecek. Ne ölen var ne giden var. Hepsi imanla müşerref oluyorlar, kaleyi de teslim ediyorlar.

Yani şimdi haddizâtında ateş yakıcı olsaydı İbrahim aleyhisselam'ı da yakardı. Bıçak haddizâtında kesici bir şey olsa İsmail aleyhisselam'ı da kesmesi lazımdı. Suyun haddizâtında boğucu olması lazım gelirse Musa aleyhisselam'ı da efradıyla beraber boğması lazımdı. Ne Musa aleyhisselam'a zarar oldu, ne İbrahim aleyhisselam'a zarar oldu, ne de İsmail aleyhisselam'a zarar oldu. Emsali pek çok.

Demek ki kudret sırf Allahu Teâlâ'dadır. Ama biz de tesiri olmuyorsa kabahat bizimdir. Kabahat bizimdir çünkü o Allah'ı o istenilen şekilde diyemiyoruz.

Bu tezkiye-i nefis diyor o yukarda. İman iki kısım; birisi lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah, birisi de iç ve dış temizliği. Dışımızı yıkaması kolay, hamama gideriz bir kalıp sabunla beraber tertemiz olur gider. Fakat için temizliği çok zor.

Niçin?

Haset varsa hasetliği bırakmak. Ooo ne bela! Hırsı bırakmak ne büyük dert. Kibri bırakmak ne büyük dert. Kibri bıraksaydı şeytan bırakırdı. [Kolay] bırakılacak bir dert değil ki. İnsan kendini beğenir, gururlanır, ve işte bir parça bilgisi bir parça parası oldu muydu yanına sokulunmaz.

Onun için biz de dış temizliği var ama iç temizliğimiz olmadığı için tevhidimiz layıkı vechile ağzımızdan çıkamıyor. Çıkamadığı için de tesirini yapamıyor. Yoksa içimiz de temiz olsa biz de Allah dediğimiz vakitte yer gök oynar yerinden.

ez-Zulmü selâsetün. "Zulüm üçtür." Fe-zulmün lâ yetrukühullahü ve zulmün yağfiru ve zulmün lâ yağfiru. "Birisi Allah'ın bırakmadığı biri zulüm. Birisi mağfiret ettiği bir zulüm. Birisi de mağfireti olmayan bir zulüm." Fe-emme'z-zülmüllezî lâ yuğferu. "Mağfiret olunmayan zulüm." eş-Şirkü. "Şirk ki Allah affetmiyor."

Şirki Allah affetmiyor ta tevbe etmedikçe, ondan dönmedikçe.

İkincisi;

Ve emme'z-zulmüllezî yağfirullahu fe-zulmü'l-abdi fî mâ beynehû ve beyne rabbihî. "Allah ile kulun arasında olan günahlardan terettüp eden zulümdür ki Allahu Teâlâ isterse bunları affeder, mağfiret eder." Ve emme'z-zulmüllezî lâ yetrukü yekussullâhü ba'dahüm min ba'din. "Hakların yevmü'l-kıyâmette verilmesi."

Hiçbir hak sahibi diğerinden hakkını almadıkça kıyamette kurtuluş yok. O haklardan birisi de bizim ömrümüzün hakkıdır. Ömrümüzün nefesi. Nefes bir ömürdür. Bir hak, boyuna akıp gidiyor işte her gün. Bu ömür boşa gittiği için en büyük mesuliyeti buradan tutulacağız. Buradan çok tehlikedeyiz. Allahu Teâlâ bu nefesi bize vermiş hiçbir surette zâyi etmemek, boşa kaçırmamak için. Biz bunu boşu boşuna böyle zâyi ettiğimizden dolayı kendimizi yarın nasıl kurtaracağımızı bilemem artık. Hâlâ da öğreneceğimiz yok.

Bu o kadar bir kıymetli cevherdir ki, mesela insanın milyarı olur yahu. Bir milyar lirası olur, altını olur. Batar. Fakat kazanılması mümkün. Fakat kaçan bir nefesin iadesi mümkün değildir. Bu kaçtı mı kaçıyor. Bunu boşa kaçırmak kadar büyük gaflet ve büyük cahillik olmaz. En büyük cahillik bunu boşa kaçırmaktır. Ne zikrullah var, ne ibadet taat var, ne de hakka yarar bir iş var. Boşu boşuna zâyi edip bu nefeslerimizi tükettiğimizden dolayı bunun hakkını nasıl öderiz bilmem!

Bak şimdi bunu dinle.

el-Âfiyetü aşeratü eczâin...

Âfiyet dedikleri bir şey var ya, sıhhat âfiyet diyoruz hep biribirimizden istiyoruz.

"Bu âfiyet 10 parçadır yani 10 bölümdür." Tis'atün minhâ fi's-samti. "Bunun dokuzu sükutun içersindedir."

Âfiyetin dokuzu sükutun içersindedir. Sükut ettiğin kadar afiyettesin.

Bak şimdi bu çok mühim.

Ve'l-âşiru. "Onuncusu da." el-İ'tizâlü ani'n-nâsi. "İnsanlardan uzak kalmak."

Çünkü insanlar biribirlerini şivşirtiyorlar, kandırıyorlar, kötülüklere haramlara sürüklüyorlar. Bunların içerisinde bulunduğun müddetçe bunlardan kurtulma imkanını bulamazsın. O zaman muhakkak uzlet edip kenara çekilmekde bulursun selameti.

"Selamet âfiyet bunun içersindedir." buyurulmuş.

Bütün illetlerden, belalardan, her kötülüklerden, mihnetlerden kurtulma sükutun içersindedir.

İllâ an hayr. "Hayır biliyorsan ne alâ, söylersin."

Hayır bir şeyin yoksa söyleyecek [susarsın. Hayır,] ya Allahu Teâlâ'nın kelamındandır yahut Resûlullah'ın kelamındandır. Başka kelamlara itibar yok.

Yine buyuruyor;

el-Âfiyetü aşeratü eczâin. "Yine âfiyet on parçadır." Tis'atün fî talebi'l-ma'îşeti. "Âfiyetin dokuzu helal tarafından kazançtadır."

Âfiyetin dokuzu helal tarafından kazançtadır.

"Ve bir tanesi de." Fî sâiri'l-eşyâi. "Diğer eşya nelerse onların içerisindedir."

Onun için helal kazanabilmek büyük nimettir. Yalan konuşmadan, hile ve hıyanetlik yapmadan, nafakanın tedariki afiyetten mâduttur, büyük bir devlettir.

Ne mutlu o kimselere!

el-Âlimü ve'l-müte'allimü şerîkâni fi'l-hayri. "Okutanla okuyan."

Âlim diyor okutana, müteallim öğrenmek isteyene.

Şerîkâni fi'l-hayri. "Bunlar sevapta ortaktırlar."

Yani okutan çok alsın da dinleyen, okuyan, öğrenen az alsın, yok. Okutan ne alıyorsa dinleyen de, öğrenmek isteyen de aynı sevabı alıyor: Şerîkâni fi'l-hayri.

Haaa, bak şimdi ama;

Ve sâiru'n-nâsi lâ hayra fîhim.

Bunu ezberleyebilir misiniz?

İnsanlar iki şeyden berekettir; ya alimdir öğrenmiştir veya öğrenmeye gayret edendir.

"Bu ikisinin dışında kalan insanlarda hayır yoktur."

Bunu söyleyen dünyada başka bir yer var mıdır, kitap var mıdır bilmem?

Hiç kimse bunu diyememiştir.

Ya işte bugün bile radyolarda söylüyorlar ki insanların yüzde, yarısından aşağısı okuma bilmez, yarısından çoğu okuma bilmez. Yani yarı yarıya okuyup bilen bilmeyen diyerekten bir şeyden bahsederler.

Ha bugün demek ki insanlar iki kısımdır; ya okumuştur ya okuyucudur. Okumuşla okuyucudan mâdâsında hayır yok. Bunda lâ hayra fî sâiri'n-nâsi, ve sâiru'n-nâsi lâ hayra fîhim, ikisi bir mânaya.

Sâir insanlarda hayır yoktur demek, insanlar mutlaka öğrenmeye ve öğretme sınıflarının ikisinden birisinin içine girmek mecburiyetindedir; 90 [yaşında] da olsan, 100 [yaşında] da olsan.

Burada tabii alim ile müteallim denilince âmm olarak bütün ilimler değil. Bütün ilimleri insanlarının bir anda kavramasına, kaplamasına imkân yoktur. Herkesin sınıf sınıf bilgileri vardır. Herkes kendi sınıfının bilgisini ancak öğrenir. Fakat buradaki ilimden murad, alim ile müteallim, din ilmidir. İlmi şer'îdir, Allah ilmidir, Allah'ı bilme ilmidir. Allah'ı bilebildin mi alimsin. Öğretebildin mi ne alâ. Öğrenebilirsen öğretebilirsen işte bu sevaplara ortak olabilirsin.

Diğer ilimler?

Onlara da ihtiyacımız vardır ama ihtiyaç nispetinde. Onlar dünyaya aittir, onları öğrendiğin müddetçe dünyada rahat edersin ama âhirete hiç faydası yok. Halbuki bu bizim murad olunan ilim dünyada da faydası olacak âhirette de faydası olacak. Sen öyle bir ilim öğren ki dünyada da sana fayda etsin âhirette de sana fayda etsin.

Onun için;

el-Âlimü emînullâhi fi'l-ardı.

Buraya dikkat edin!

el-Âlimü. "Alim olan insan." Emînullâhi fi'l-ardı. "Yeryüzünde Allah'ın emin kıldığı bir insandır."

Emin kıldığı, emniyet sahibi. Allahu Teâlâ ona bir ilim vermiştir. Alim, o ilmi aldığından dolayı alimdir. Alim olunca, min vechin ibâdetün. "İlim bir vecih ile ibadettir." Yani namaz kılmak, oruç tutmak nasıl bir ibadetse ilim de aynı ibadettir.

Ve min vechin hilâfetün anillahi. "Bir cihetten de Allahu Teâlâ'nın halifesidir."

Allahu Teâlâ'nın halifesi alimlerdir. O bizim halife diye ad taktığımız hükümdarlar, padişahlar, onlar kendilerinin takındıkları adlardır. Asıl hakikatte alim [halife] ilim sahipleridir.

Ve hiye ecellü hilafetin. "Bu hilafet en büyük en muteber bir hilafettir. Öteki halifeleri kovarlar. İşte kovulduğu gibi. Ama bunu kimse kovamaz. Bunun içersinde o hilafet.

Kad feteha alâ kalbi'l-alimi ilmen. "Allahu Teâlâ o alimin kalbine ilmi akıtıyor."

İlmini akıttıktan dolayı o da başkalarına faydalı olabiliyor. İlim bir ışık. Bir güneş, bir ay nasıl etrafındaki insanları aydınlatıyorsa ilim de etrafındaki insanları böylece tenvir ettiğinden dolayı Allahu Teâlâ'nın halifesi oluyor hakikati halde. Çünkü ilim Cenâb-ı Hakk'ın sıfatlarından. İlim Cenâb-ı Hakk'ın esas sıfatlarından bir sıfat. Bu sıfatını o kuluna veriyor. O kuluna verdiği için o kulu da Allahu Teâlâ'nın halifesi oluyor.

el-Âlimü bi-ğayri amelin.

Alim, öğrenmiş, çok güzel, güzel konuşuyor, güzel söylüyor, iyi şeyler söylüyor ama bi-ğayri amelin. "Ameli yok."

Bilgisi çok ameli yok.

Ke'l-misbâhi. "Mum gibidir." Yuhriku nefsehû ve yudî'u li'n-nâsi. "Kendisi yanar etrafındakiler faydalanır ama kendisi de yanar biter."

Sen öyle olma. İlmiyle amel etmeyen adamın misâli mum gibidir. Yanar yanar etrafındakiler o ışıktan faydalanırlar, fakat o da kendisi yanar biter gider. Dünyada da yanar âhirette de yanar.

Onun için [şu hadis] ne güzel!

el-Âlimü ve'l-ilmü ve'l-amelü fi'l-cenneti...

"İlim, alim, yani alimin kendisi, bunun kazandığı ilim bir de yaptığı amel, üç şey." Fi'l-cenneti. "Üçü de cennetliktir." Fe-izâ lem ya'me'li'l-âlimü bimâ ya'lem. "Alim ilmiyle amel etmiyor." Kâne'l-ilmü ve'l-amelü fi'l-cenneti. "İlimle ameli cennete korlar." Ve'l-âlimü fi'n-nâri. "Alimin kendisi açıkta kalır cehenneme düşer."

Bu halifetullah olmak şerefine hâiz olan kimsenin ilmiyle amel etmemesi dolayısıyla netice itibariyle de cehenneme kadar sürüklenmesine sebep oluyor.

Allah muhafaza etsin.

Onun için Süfyân-ı Sevrî hazretleri çok müttakî bir zât idi ki, İmâm-ı Âzam'ın devrinin insanlarındandır fakat mezhebi yaşamamıştır. Bu zât diyor ki;

"Biz alimiz. Ben alimim."

Ne zaman?

Amiltü bimâ u'allimü'n-nâse. "İnsanlara öğrettiğim şeyle amel ettiğim müddetçe ben alimim." Ve izâ lem a'mel. "Ne zaman ki amel etmiyorum öğrettiklerimle." Fe-leyse fi'd-dünyâ echele minnî. "O zaman dünyada benden daha cahil kimse bulunmaz."

Alimim, ilmimi başkalarına öğrettiğim ilimle amel ettiğim müddetçe alimim. Ne zaman ki ilmimle amel etmiyorsam o zaman dünyanın en cahili benim, diyor. En cahili!

Onun içindir ki şimdi burada birşey rast geldi. İman, imanın içersine bakılacak. İman, bilgi, Allah'a bilme nispetindedir. İnsanların Allah'ı bilme nisbetindeki kuvvetleri neyse ilimleri de o kadardır.

Şimdi Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin zamanı saadetlerindeki insanlarda ne mektep vardı, ne medrese vardı, ne böyle üniversiteler vardı, ne bir şeyler vardı. Herkes Resûlullah'tan dinliyor, onu ne kadar zaptedebildiyse onunla amel ediyordu. Ve bu surette bugün en büyük evliyâ onların ayağının tozu olamıyor. Bakın işte! Bugün en büyük evliyâ çok biliyor, çok eserleri var, çok okumuş fakat bu sahâbe-i kirâmın ayağına erişemiyor.

Aradaki farkın sebebi?

Şimdi o zaman ashab-ı kirâm, tabii fetihler başladı, yayıldılar dünyaya. Az bir şeydiler ama dünyaya yayıldılar.

Gerek buraları gerek buradan sonra Kafkas, Buhara, Türkistan, Çîn-i Türkistan; Buhara'sı, Pakistan'ı, Hindistan'ı, Endonezya'sı, Filipinler'i, buraları ordular gidip de, donanmalar gidip de mi fethetti buraları?

Buralara o zaman ki ashâb-ı kirâmdan veyahut tâbiin devirlerindeki müslümanlardan ticaret maksadıyla gidiyorlardı oralara. O gittikleri vakitte onların hâli, halleri, ilimleri hâl olmuş kendilerine. İlimleri kendilerine hâl olduğu için gittikleri yerde halleriyle, söz söylemeseler de halleriyle etraflarını irşad ediyorlardı. Bakıyordu herkes imreniyordu onların hallerine.

Hallerine imreniyordu, siz kimsiniz? Nerden geldiniz? Hangi dine mensupsunuz? [diye soruyorlar, sonra da] hemen kabul ediyorlar, âşık oluyorlar bu dine. Dinin içersine giriyorlar. Bugün işte bu uzak ülkelerde milyonlarca insanlar müslüman olarak yetişmişler, de; dikkat edin şimdi;

Şu İstanbul kaç 100 seneden beri bizde?

İşte 500 sene-i devriyeyi yaptık. Beş 10 sene de oluyor belki.

Beş 100 on seneden beri burada kaç tane gâvur vardı acaba?

Bu gâvurlardan kaç tanesini müslüman yaptık?

Bu gün karşımızda hepsi. Hepsi karşımızda! İlim bol, istediğin kadar; edebiyat, belâgat, fesâhat ne kadar istersen. Kürsiye çıktılar mı hepimizi ağlatıyorlar ama tesir yok.

Neden?

Amel yok. Amel olmadığı için ilmimizle, tesiri olmuyor karşımızdakilerine. Karşımızdakilere tesiri olmayınca gâvurlar bu sefer bize galip. Onların ananeleri bize geçmiş durumda. Onların âdeti ananeleri bize geçmiş durumda. Biz onlara geçireceğimize onların âdeti ananeleri bize geçmiş durumda. Hatta hatta mezarlıklarımıza varıncaya kadar. Dünkü mezarlıklarımızla bugünkü mezarlıklarımıza iyi bakınız. Bu günkü mezarlıklarımız hep taşlarla güzel güzel yapılmış, yüzbinlerce onbinlerce liralar harcanmış.

Niçin?

Onların mezarlıkları öyle de, onlarınkine imrenerek biz de öyle yapıyoruz şimdi.

Envai çeşit hallerimiz.

Bu neden ileriye gidiyor?

Bilgimiz çok işte bugün. Herkese okuturuz fakat faydası yok.

Onun için ilim, amel cennette, ilmin sahipleri amelleri olmadığından dolayı cehennemde vesselam. Herkes dünyayı nasıl ele geçireceğim diye, ilmin sahibi olan insanlar dünyayı ele nasıl geçireceğim diye ilmini öğreniyor. Allah için öğrense böyle olmazdık bugün, olamazdık elbette.

Onun için diyor ki;

el-Âlimü izâ erâde bi-ilmihî vechallahi. "Herhangi bir alim eğer ilminden dolayı Allahu Teâlâ'nın rızasını murad ediyorsa. " Hâbehû küllü şey'in. "Her şey ondan korkar."

Her şey ondan korkar, hatta yılanı çiyanı da korkar. Hatta aslanı kaplanı da korkar.

Canım nasıl olur öyle şey?

İşte git Kars'a, orada Hasan-ı Harakânî hazretleri var. Aslanı kulağından tutup nasıl kullanıyormuş. Emsali çok da, o orada bizim memleketimizde onun için.

Büyüklerin ayağını sokmuş akrep, derhal kendisi gebermiş. Kendisi geberiyor akrep. Karşısındakine zehirini veriyor karşısındakinin, sokulanın ölmesi lazım gelirken kendisi ölüyor.

Niçin?

Allah koruyor. Alim alimse, Allah'ın rızası için ilmini öğrendiyse her şeyin ondan korkması lazım. Her şey ondan çekinecek.

Ve izâ erâde bihî en yüksira'l-künûze. "Eğer paraları biriktirmek için, onları çoğaltmak için hele öğrendiyse ilmi." Hâbe min külli şey'in. "Her şeyden korkar."

Her şeyden korkar, gölgesinden de korkar.

Şimdi onu izah ediyor yine;

el-Âlimü âlimâni. "Alim iki kısımdır." Âlimün talebe bi-ilmihî Allah. "İlimle yalnız Allah'ın rızasını murad ediyor."

Ben şunu öğreneyim başkalarına da öğreteyim. Fakat Allahu Teâlâ'nın rızasını kazanması nasıl mümkün, onun için ilim lazımdır. İlimsiz Allah yolu kazanılmaz. Onun için ilmi kazanıyor.

Lem ye'huz aleyhi tama'an. "Öğrenmiş öğretmek de istiyor başkalarına. Fakat öğretirken sen bana şu kadar para verirsen ben sana bunu öğretirim demiyor."

Mesela çocuğunuz hangi dersten geri kaldıysa o dersi öğretmek için bir hoca bulduğunuz vakitte diyor ki; "Saati şu kadara veririm. Şu kadar para verirseniz saatine senin çocuğunu okuturum ben de."

Ama o dünya işi başka. Âhiret işinde de böyle bir şey olursa.

Lem ye'huz aleyhi tama'an ve lem yeşteri bihî semenen. "Hiçbirşeye dininin esasını satmıyor, vermiyor."

Ve âlimün talabe bi-ilmihi'd-dünya. "Öteki de onunla dünyayı, dünya menfaatlerini talep ediyor." Ve'şterâ bihî semenen. "Ehemmiyetsiz şeyleri de veriyor."

Dünyalık para etse milyarlar olsa yine azdır. Milyarları verseler yine azdır. İlmin karşılığı olmaz.

Ve ehaze aleyhi tama'an. "Bir şey alıyor." Behıle bihî alâ ibâdillahi. "Ve Allahu Teâlâ'nın kullarına bahillik yapıyor, ilmi öğretmiyor." Yülcimühüllahü yevme'l-kıyâmeti bi-licâmin minnâri. Yarın yevmü'l-kıyâmette bu bilgisini insanlara duyurmadığından dolayı ağzına ateşten gem vurulacak."

Ateşten gem!

Fe-yünâdî aleyhi melekün mine'l-melâiketi. "Orada bir melek duyuracak, nida edecek ki." Elâ inne hâzâ fülânü'bnü fülânin. "Şu filan adam." Âtâhullahu fî dâri'd-dünyâ ilmen feşterâ bihî semenen. "Allahu Teâlâ dünyada buna ilim verdi, bu ilmini halka bedavadan vermedi, menfaat bekledi karşılığında."

Ve ehaze aleyhi tama'an fe-lâ yezâlü yünâdî aleyhi hattâ yefruğa mine'n-nâsi sümme yasna'ullahü bihî mâ ehabbe. Tâ bu kıyametin hesapları bitinceye kadar devam edecek. Ondan sonra Allahu Teâlâ ne isterse onu yapacak."

Allah günahlarımızı, kusurlarımızı affetsin. Tevfikatı samadaniyesine mazhar eylesin. İlmi Allah rızası için öğrenip Allah rızası için de öğreteceği kullarından eylesin bizleri. Ve ilmiyle amel eden [kullarından eylesin.]

İlmiyle amel etmek için mutlaka bilmek lazım değil, okumak yazmak bilmek lazım değil. Ashâb-ı kirâm okumak yazmak bilmedikleri halde en büyük alimler idi.

Sebebi?

Duyduklarını, duyduklarıyla amel ettiklerinden dolayı idi. Bir insan biliyor ki zina haramdır. Bitti. Faiz haramdır. Bitti. İçki haramdır. Bitti. Kumar haramdır. Bitti. Başkasının ailesine bakmak haramdır. Bitti. Ne var, neler varsa bunların hepsini bilmeyen ufak büyük bir müslüman yoktur. Anadan duymuştur, babadan duymuştur, komşudan duymuştur, hocadan duymuştur, duymuştur, duymuştur... Bitti.

Ben mutlaka bunun yerini göreyim de müfessirlerin de tefsirlerine bakalım da neler diyorlar?

Öyle iş yok. Haram haramdır helal helaldir. Helali kimse haram yapamaz, haramı da kimse helal yapamaz. Kim yaparsa dinden çıkmış olur.

Allah kusurlarımızı afetsin de dinimize hürmetkâr, sâdık, ilimlerimizle amel eden bahtiyar kullarının zümresine ilhak eylesin. İlimlerimiz de etrafımızdaki insanlara tesir eder olsun.

Tesir etmemenin sebebini çok güzel anladık ki ashâb-ı kirâmın haliyle bizim halimiz meydanda.

Bunlardaki bilgi, bizdeki bilgi ne arar onlarda bugün?

Onlarda bugünkü bilginin yüzde biri yoktu belki. Bugün ama dünyayı biliyoruz faydası yok.

Hâlâ da yine kafamızda daha şu bilgiyi de öğrenelim bu bilgiyi de öğrenelim, [diyoruz.]

İyi öğrenelim, her bilgileri, bütün bilgileride bilelim ne olacak faydası olmadıktan sonra?

Allah affetsin. Tevfikatı samadaniyesine mazhar etsin. İlimlerimizle amel eden bahtiyar kulları zümresine cümlemizi ilhak buyursun.

el-Fâtiha.

Sayfa Başı