M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 220

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzubillahimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdülillahi rabbilâlemin ve'l-âkibetü li'l-müttekîn. Vessalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn.

İ'lemû eyyühe'l-ihvân enne efdale'l-kitâbi kitâbullah ve enne efdale'l-hedyi hedyü muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerra'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesin bid'ah ve külle bid'atin dalâleh ve külle dalâletin fi'n-nâri. Ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâle;

ed-Dammetü fi'l-kabri...

Damm, sıkmak. Hani biz biribirimizi kucaklarız ya, damme, kucaklayıp da sıkmak.

"Bu sıkmak." keffâretün li-külli mü'minin li-külli zenbin bakıye aleyhi. "Tevbe edememiş, üzerinde kalmış bir sürü günahları var. Bu kabrin bunu sıkmasıyla bu günahlarına kefaret olur bu."

Kabir sıkacak ama günahları da bu sıkma vesilesiyle dökülecektir, affolunacaktır.

Tabii bu şimdi o dabb denilen hayvanın işine aklımız ermedi. Derisi yok, tüyü yok 700 sene Allah yaşatıyor onu. Derisi yok tüyü yok su da içmeden 700 sene yaşatıyor Allah onu. Bizim derimiz de var, evimiz de var, pek yaşasak işte 70-80.

Şimdi bunu böyle yapan Allahu celle ve alâ.

Şimdi o toprak diyeceksin ki; "O toprak, kazılmıştır. İçeride bir metreden fazla da genişlik var, nasıl sıkılır bu?"

Toprak biribirine girsin de bu adam arasında sıkılsın?

Bu bizim kafamızın almadığı bir şey?

Evet kafamızın almadığı bir şey, bunu böyle anlatmak da çok zor bir şey. Bunu oraya girdiğimiz vakitte nasıl sıkıldığını göreceğiz onun. O zaman ister inan ister inanma.

Bazen dünya bile adama dar geliyor arkadaş! Koca dünya adama dar geliyor da kaçacak yer bulamıyor insan.

Dünya dar gelir mi ya! Ucu bucu belli değil, koskoca ülke işte.

Ama ne diyoruz?

Dünya bana dar geldi diyoruz, zindan oldu diyoruz.

Neden?

Sıkılıyor içerde, rahatlık yok, huzur yok kendisinde.

O kabrin içersine nasıl sıkarlar bunu?

O kabrin içersinde bunu nasıl sıkarlar artık bu sıkılmanın nasıl olduğunu sen ara bul.

Şimdi ashâbı kiramdan Sa'd isminde bir zât var.

Allah şefaatine nâil etsin.

Peygamberle kaç defa harbe girmiş çıkmış, büyük kumandanlıklar yapmış. Bu Sa'd'i de kabir sıkmış. Sa'd'i de kabrin sıktığını Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem haber veriyor.

Sa'd ashâbı kiramdan bahtiyar bir zât. Onun hali öyle olunca Allah bizim yardımcımız olsun.

Bu dünya nasıl olsa geçecek arkadaş. Geçenlere geçtiği gibi nasıl olsa geçecek. Ne varlığının kıymeti var, ne de bilginin kıymeti var, ne de servetinin kıymeti var. Hiç bir şey yok. Gözünü kapadın mı yandın, işte gitti hepsi.

Onun için bak şimdi burada diyor ki;

Ve zâlike enne yahyabne zekeriyyâ.

O Sa'd ashâbı kiramdan. Yahya aleyhisselam, Zekeriya aleyhisselam'ın oğlu, peygamber. Bu da peygamber.

Enne yahyabne zekeriyyâ dammehü'l-kabru dammeten. "Onu da sıkmış kabir."

Halbuki Yahya aleyhisselam'ın o kadar ağlayışı vardır ki, çok yalvarırmış Cenâb-ı Hakk'a. Onun dualarının önünde birçok can verenler bile olurmuş. O kadar âşıkâne yalvarmalar yapıyor Cenâb-ı Hakk'a, o yalvarmalara cemaat de dayanamıyor bir çok kimseler Cenâb-ı Hakk'a can veriyorlar o anda. O kadar âşık bir zât.

Ama onu da kabrin sıkması nedir biliyor musunuz?

Fî ekleti'ş-şa'îri. Bir arpa nasılsa boğazından geçmiş. Başkasına ait bir arpa boğazından aşağı geçmiş. "Kabrin sıkması bundan nâşi ona kefaret olsun." [diye.]

Vay bugün bizim halimize! Başka bir diyeceğimiz bir şey yok.

Zenginlik çok iyi, fakat halâlühâ hisâb harâmühâ azâb. Zenginlik çok kötü, hiç iyi bir şey değil, hiç de sevmem.

Niçin?

Zenginliğin birçok kabahatleri var. Bir kere kendini beğenir, ikincisi mağrurdur, üçüncüsü müsriftir. Zengin parası çok, istediği gibi harcar, kimse de bir şey diyemez. Müsrif.

Vallâhu lâ yuhibbü'l-müsrifîne. "Allah müsrifleri sevmez."

el-Müsrifûne hüm eshâbü'n-nâri. "Müsrifler cehennemlik kimselerdir."

Allah israfı hiç sevmez. İsrafı hiç sevmez! Onun için bizim büyüklerimiz bize nasihatlerinde yememizde bile, içmemizde bile israf etmemeyi bize tavsiye etmişler. Bir kap yeter demiş. Bir kap yemek yeter demiş!

Niçin?

Üç yesen nefsinin hakından gelemezsin. Nefsinin hakından gelemezsin! Fakir fukaraya da bırak hisse biraz. Bir tanesini ye iki tanesini de fakir fukaraya bırak.

Onun için zenginlik iyidir fakat helaline hisap haramına da azap vardır.

Ziyafet. Gerek evlenmelerde, sünnetlerde, her hangi bir sürurdan dolayı bir ziyafet yaparsa, "Bu ziyafet en fazla." Selâsetü eyyâmin. "Üç gün olur." Femâ zâde fe-hüve sadakatün. "Ama çok zengin, beş gün on gün yapıyor. Onlar da sadakadan sayılır, ziyafet sevabından değil."

Bu ziyafet hakkında belki söz söylemek biraz zâiddir ama bu Ramazân-ı Şerif'te bâhusus mü'minlerin biribirlerini davet edip evlerinde hiç olmazsa bir çorba içirmelerinin faziletini bu kadar zamandan beri bu müslümanlar acaba öğrenemediler mi dersin?

Şimdi bak;

ed-Dayfü. "Misafir." Ye'tî bi-rızkıhî. Sen, çorbayı içiren sensin ama onun çorbası kendisinden evvel oraya gelmiştir o. O rızık senin kesene, anbarına o gelmezden evvel gelmiştir. Onun gelişi o rızkı almak içindir o. Rızık gelmiş oraya eve, hazır. Ye'tî bi-rızkıhî. "Kendi rızkıyla geliyor."

Yani sen vermiyorsun.

Ve yertehilu. "Gider."

Geldi, rızkıyla geldi, seninkinden değil kendisinin getirdiğini yiyor o.

Ve yertehilu bi-zünûbi'l-kavmi. Kimin misafiriyse, giderken onların günahlarını götürmek suretiyle gider."

Gelir, rızkını yer ve giderken de o evin günahlarını alır da götürür.

Ve yertehilu bi-zünûbi'l-kavmi yümahhısu anhüm zünûbehüm. "Günahlarını da böyle siler götürür."

Allah affetsin cümlemizi.

Bunlar ne söylemekle olur ne dinlemekle olur. Allah bize bizden yakın, bizim her gün kulağımıza fısıldıyor. Kulağımıza fısıldıyor, o kulak bu kulak değil iç kulağıdır. O iç kulağımıza fısıldıyor Allah. Fakat bu [iç] kulaklar tıkandığı için, nasıl bu [dış] kulak tıkandığı vakit de duymuyor, [iç] kulak da tıkandığı vakitte o da o fısıltıyı duymuyor. Yoksa o hayırları Allahu Teâlâ bize her an duyurmaktadır.

Şimdi bak o kulak nasıl tıkanıyor.

et-Tâbi'u. "Tâbî." Bir mühür yani bu.

Kitaplara basılan, öteye beriye basılan bir mühür.

Mu'allekun bi'l-arşi. "Bu mühür arşta asılı." Fe-izentühiketi'l-hurmetü ve'cteraû ale'l-hatâyâ ve umile bi'l-me'âsî. "İnsanlar hukuku tanımadılar, hayırları tanımadılar ve hatalara cesaretle yürüyorlar."

Hataların üzerine cesaretle gidiyorlar ve maâsîyi hiç çekinmeden işliyorlar. Maâsî, günahlar. Günahları da çekinmeden işliyor.

"İşte bu muallak olan, arşta asılı olan bu mühür." Be'asellâhü't-tâbi'a. "Cenâb-ı Hak o mührü gönderir."

Kime?

O günahları işleyen, hurmetleri yırtan, maâsîye cesaret eden insanların üzerine yollar.

Be'asellâhü't-tâbi'a fe-yetbe'u ale'l-kalbi. "Onun kalbine o mührü vururlar."

Onun kalbine o mührü vururlar, bir kere vurdular mı;

Fe-lâ ya'kılü ba'de zâlike şey'en. "Ondan sonra onun kafası artık âhirete ait işlere katiyen işlemez."

Dünyaya ait işler, gavurlara da bak neler, aya da gidiyorlar. İşliyor kafası ama âhirete müteallık olan kısımları kapanmıştır. Yani "Bunda hayır yoktur!" demiş Allahu Teâlâ, basmış damgayı. Bu damga bir kere basıldı mıydı ondan sonra dünyanın vâizini toplasan, dünyanın edebîcilerini, ne kadar güzel konuşanları, bilginleri varsa toplasınlar getirsinler karşımıza, söylesin bize. Eğer bir tanesi kafamıza girerse "Tuh!" deyin bana. Girmez.

Niçin?

Kapandı artık orası. O sandık kapandı, mühürlendi artık. Onu kimse açamaz. Ancak açacak olan yine Allah'tır.

Ne zaman?

"Aman Yârab, tevbe Yârab!" [diye yalvardığın zaman.]

Bu akşam, Allahu âlem, ikindi namazından sonra Kadir gecesine girmiş sayılıyoruz. Bu akşam Allahu âlem bissevap. Bu, "Yirmiden sonraki her gecede arayınız." [hadisi] var ya, 21, 23, 25 tek gecelerde.

E şimdi dünya birleşti artık, dünyada ayrılık yok. Her taraftan herkesin her dakikada haberi oluyor. Müslüman bir memlekette Ramazân-ı Şerîf ilan edildiği vakitte, "Ayı gördük biz, yarın Ramazan'dır." dediği vakitte bütün müslüman memleketlerinin ona uyması lazım.

Ama biz de ay görünmediydi canım?

Sen de ister gör istersen görme.

Nîmetü'l-İslâm'a bakınız. Orucun ilk faslında Nîmetü'l-İslâm sahibi bunu böyle açıklıyor. Doğuşa itibar etmiyor, müslüman memleketinin ilanındadır itibar.

O memleket orucu ilan etti mi?

Etti. Diğer müslüman memleketlerinin de ona uyması lazım diyor.

Onlar 27'yi bu akşam yapıyorlar. Allahu âlem bu. Bize de zaten her geceyi Kadir bilmek lazım. Her geceyi Kadir bileceksin, hazırlanacaksın ki Kadir'e rast gelesin. Malum ya Cenâb-ı Hak Kadir'i saklamış.

Niçin filan gecedir demiyor?

İnnâ elzelnâhü fî leyleti'l-kadri derken 27. gecesi demiyor?

Niçin?

Herkes her geceyi Kadir bilsin diyerekten. Deseydi, herkes o gece yüklenirdi ibadete, "Eh, Kadir'i yakaladık ya, oldu iş." derdi.

Tabii Cenâb-ı Hak onu, hikmetinden sual olunmaz, öyle saklamış ki kullarım her geceye Kadir gözüyle baksınlar diye.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de bilfiil, bilfiil mübarek peygamberlikleri gelmezden evvel başlamışlardı, tâ son günlerine kadar Ramazan'ın 20'sinden sonraki geceleri itikafta geçirdi.

Maskat?

Maksat, peygamberdir efendi, bütün milletin yükü üzerinde. Oradan geliyor müslüman olacak, "Biz müslüman olacağız ya Resûlallah, bize İslâm'ı telkin et." diyor, onun yükü üzerinde. Müslümanların hâcetleri var, üzerinde. Harpler var, üzerinde. Hep bunların işi varken hepsinin bir tarafa atıyor, çekiliyor mescidine, orada Allah'a veriyor kendini. Onun içindir ki Mârifetnâme sahibi İbrahim Hakkı hazretleri, Allah ile ünsiyet etmek için kullardan hiç olmazsa muvakkat bir vakit ayrılmak lazım olduğuna uzun boylu izahat vermiş.

Allah içimizde, "Sizinleyim." diyor ama etraf mâni. Öyleyse muhakkak insan şöyle bir an için çekilecek ve kendisini Hakk'a verecek, Hak'tan gelen ilhamları duyacak kabiliyeti gelinceye kadar [buna devam edecek]. Tabii her harekatı da buna göre düzgün olacak, işte o Kadir'i bulacak. Kadir'i buldu muydu, eh Allahu Teâlâ'nın emniyeti altına giriyor demektir.

Şimdi bu tâbî denilen mühür kalbe vurulduktan sonraki halde.

Şimdi bak!

Müslümanların ilk devri var okuyoruz siyer kitaplarında değil mi?

O müslümanlar fakir, bilgiden mahrum, her şeyden mahrum. Her mahrumiyet içersindeyken, silahı da yok bıçağı da yok esvabı da yok, bir şeysi yok. Düşmanlara her yerde zafer kazanıyorlar. Koca Acem ordusu! Acem ordusu ki yani Rus onun yanında, o zamanki saltanatının yanında bugün hiç kalır. Ooo!.. Büyük güç o zaman. E zavallı Arap karşısına çıkmış seninle dövüşeceğim diyor. Gülüyor Acem; "Sen deli mi oldun? Siz deli mi oldunuz?" diyor.

Deli misiniz siz?

Benimle harp mi edilir hiç?

Gelin bir kere şu kuvvetimi görün de ondan sonra çıkın karşıma, diyor.

Gösteriyor ordularını, fillerini, hazinelerini, vesairesini filan ki akılları durduracak bir şey. Diyor, "Size ben biraz bir şey vereyim ne istiyorsanız da bu deliliği yapmayın. Kendi kendinizi de helâk etmeyin. Benim ordumun karşısında durulmaz."

Biliyor, vaziyeti de biliyor zavallı. Fakat onun o hiçe saydığı, yine hiç olan o zavallılar o kocaman yenilmez olan Acem ordusunu altını üstüne çeviriverdiler. Altını üstünü çeviriverdiler!

Nasıl olur yahu?

Parası yok, pulu yok, çıplak, karnı aç?

Karnı da aç zaten, hakikaten de aç yani. Yarı aç yarı tok.

Bir hadiste [anlatıldığına göre,] Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir cemaati bir yere harbe yollamış; beş kişi 10 kişi neyse. Onlar da gidecekleri yere kadar yetecek derecede un, hurma, neyse koymuşlar torbalarına yola çıkmışlar gitmişler. Fakat tahmin edememişler, yolda bitmiş erzak. Yolda erzak bitmiş, e daha menzile erişememişler. Birisinin tek bir hurması var. Birisinin tek hurması ağzında saklıyor, yemiyor onu, çıkarıyor ötekine veriyor. O da ağzında biraz onun suyunu emiyor, çıkarıyor ötekine veriyor, o da ağzında biraz emiyor. Çıkarıyor, biraz üstüne su içiyorlar, onun kuvvetiyle menzillerine kadar gidiyorlar.

Bugün bunu yapacak hangi insan var?!

O peygamberlerin uğrunda canlarını feda ediyorlar, "Ölürsek ölürüz! Ne yapalım gideceğiz işte buraya!" diyorlar,

Aç susuz! Elbette böyle bir ordu, millet elbette her şeye hakimdir.

Şimdi o gün, bugün Çin var ya, adını duyuyoruz tabii, uzak bir memleket. Ordu gitmez.

Arap ordusu nere gidecek oraya kadar?

İki tane tüccar. İki tane tüccar çıkmışlar Kafkasya'dan, şuradan buradan derken ticaret kastıyla Çin'e varmışlar. Fakat numûne insanlar. Orada Çin'in halkı bunları görüyor.

Siz kimsiniz yahu?

Biz Ümmet-i Muhammed'deniz. Biz Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'in ümmetiyiz.

Nedir sizin akîdeniz, dininiz?

İşte şundan ibaret.

Allah Allah!.. Ne kadar güzel, ne kadar güzel!

Nedir, telkin edin bize?

Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah.

İşte bugün, bilmiyorum geçenlerde bir 30 milyon filan diyorlardı ama hakiki rakamını bilmem, o kadar bir insanı müslüman yapıyorlar orada. Yani [çinliler] müslüman oluyorlar. Bunların, bu tüccarın okuması da yoktur, yazması da yoktur, başka bir meziyeti de yoktur. İşte aklı erdiği kadar ticaret yapıyor.

Şu memlekete sahip olalı biz 500 seneyi geçmiş. Geçenlerde 500 kaçıncı sene diyerekten bayramını yapıyorlardı.

Acaba kaç tane gavuru müslüman yapabildik?

He?

Bilgimiz çok ama! Ne kadar çok biliyoruz şimdi bugün biz! Herkesin ağzının suyu akıyor. Bilgi istediğin kadar var fakat kendimize de faydası yok karşımızdakine de faydası yok.

İşte 500 senedir elimizde olan bu memlekette bunlar bize galip geldiler. Hıristiyan âlemi bize galip geldi, bizi kendilerine benzettiler. Biz onları kendimize benzeteceğimize onlar bizi kendilerine benzettiler. Ve her şeyimizde ve işimizde hayır kalmadı vesselam. Bizim Müslümanlığımız bundan ibaret.

Niçin?

O mühür vurulan kalplerden ne kadar hayır gelir arkadaş?

O müslüman ki bir şey bilmiyordu ama kalbi nur ile doluydu. Allah onun kalbinden ona okuyordu, ona söylüyordu, o da ona göre hareket ediyordu.

Aziz kardeş!

Hazreti Ömer Medine-i Münevvere'den tâ Acemistan'daki ordusunu hangi âletle gördü?

Hangi aletle gördü, Acemistan'daki ordusunu muhasaraya düşmek tehlikesini olduğunu hangi âletle gördü?

İşte bunu gösteren âlet Allah'ın hüneri.

Acemistan'daki o kumandan Medine-i Münevvere'deki Hazreti Ömer'in sesini hangi âletle duydu?

İşte o Allah'ın nuru kalplerinde öyle idi ki müslümanların birbiriyle her tarafta irtibat var.

Binâenaleyh yine İbrahim Hakkı der ki;

"Sen öyle bir kardeş bul ki senin elin kesildiği vakitte kan çıkarken onun elinden de kan çıkıyorsa işte o senin kardeşindir." diyor.

Buna fenâ diyorlar.

Fenâfillah. Fenâfillah olabilmek için fenâfişşeyh, fenâfirrasûl, fenâfillah. Üç mertebede. E bunun birincisini olamadan ikincisini hiç olamazsın. Üçüncüsü hiç olamazsın.

Ah ah, şimdi o kalbe vurulan mühür Sûre-i Mutaffifîn'de [şöyle geçer];

Kellâ bel râne alâ kulûbihim mâ kânû yeksibûne.

O mühür ki işte bel râne dediği, kararmış kalp. Bu kararmış kalbe o mühür vurulduğu vakitte hayır yok ondan sonra. İşte adı var kendi yok dedikleri gibi.

Allah hepimizi affetsin, tevfikatı samadaniyesine mazhar etsin.

Bu akşam Kadir Gecesi, gafletle geçirmemeli, lafla vakti geçirmemeli, öldürmemeli. Namaz mı kılacaksın, Kur'an mı okuyacaksın, tesbih mi çekeceksin ne yapacaksan yapmalı ve elleri kaldırıp içerden O'na yalvarmalı;

"Yârab! Senin kulunum ben. Nâdim oldum, pişman oldum bütün hareketlerime. Sana döndüm. Yolundan bir daha çıkmayacağım. Beni affet. Mağfiret et..."

Nasıl diyeceksen de artık işte. Ve bu suretle o kalpteki mühürün [kaldırılır,] çünkü vuran alır mühürü. Bugün vurur, sonra [kul] nâdim olunca [Allah] o mühürü oradan siler atar. Bu kudret, kuvvet hepsi de Allah'ın elinde.

Yemhullâhu mâ yeşâü ve yüsbitü ve indehû ümmü'l-kitâbi. "İstediğini istediği gibi yapmakta mutasarr-ı hakîkidir Hazreti Allah."

Onun için maâsîyi işlemek kolay ha. Maâsîyi işlemek bak bugün hele çok serbest. Eskiden zor idi. Eskiden günah işlemek zor idi. Oruç yiyemezsin. Orucu yedin miydi polis yakalar götürür seni hapisaneye atardı. Zor idi. Sonra arkadaşları insanı döverlerdi, "Sen ne edepsizsin böyle, bu ne cesaret?" derlerdi. Hatta bu memleketin hıristiyanları bile Ramazân-ı Şerîf'e hürmeten müslümanın yanında sigarasını içmez yemeğini de yemezdi. Bu memleketin hıristiyanı da bunu yapıyordu. Bak bugün ne hâle geldik!

Neden?

O maâsîyi yapmak kolay, ama o mührü yemek?

O mührü yedikten sonra artık insanda hayır kalmıyor.

Onun için ne desen para etmiyor ne söylesen para etmiyor!..

Bunun yegâne sebebi [günahlardan dolayı kalbin mühürlenmesidir.]

Dün bir kardeş geldi de, oğlundan şikâyet ediyor; "Bu mübarek Ramazan'da hocaefendi oruç tutturamıyorum. Oruç tutmadığı gibi söylemesi icap etmeyen çirkinlikleri de yapıyor, günahları da işliyor." diyor. Ağlıyor. Analık tabii. "O kadar söz söylüyorum hiç para etmiyor ve böyle konuştuğumdan dolayı arkasından bana da hareket ediyor." diyor.

Eh, bu maâsîyi kolay yapmak ama. Bunun sebebini kendisi de söylüyor. Sebebi de oğlumun hadsiz bir zengin oluşudur diyor. Hudutsuz bir zenginliğe birdenbire kavuştu. Hudutsuz bir zenginliğe kavuştu zenginlik şımarttı onu. Şımartınca şimdi ne Allah tanıyor ne Peygamber tanıyor ne de Ramazan tanıyor.

Evet diyeceksin ki ne fakirler de var hocaefendi. Ne fakirdir, akşama ekmeği de yoktur zavallının ama, çoluk çocuk da evde açtır da yine o da bu kabahati işliyor, o da orucu yiyor. O da günahları işliyor?

Ne yapalım, mühür vurulduktan sonra zengin fakir bakmıyor işte. O mühürü vurdurmamak için [çalışmak lazım.] O maâsîyi işlemek kolay fakat maâsînin arkasından mühür geldi miydi ondan sonra hayır olmuyor artık.

Allah affetsin.

Şimdi bak,

et-Tâimü'ş-şâkir geliyor.

Ama darılmayacaksın. Bizim köyümüz var, hep biliriz köyleri. Ramazan-ı Şerîf'de siniler doldurulur, köyün kahvesi vardır yani misafirhane, oraya siniler gider. Oraya gelen misafirler buradan yerler. Fazla gelirse evlere götürürler. Hele bayramlarda her evden sofralar caminin önüne gider, caminin önü o sofrayla dolar. Camiden çıkan halk kim olursa olsun misafir yerli yabancı otururlar orada güle çağıra bayramlarını yaparlar yemeklerini de yerler.

Bunu hepiniz de bilirsiniz. Bu köylü kardeş [bu yemeği getiriyor ama] belki evinde ikinci bir yemeği yoktur da... Fakat memleketler büyüdükçe, servetler arttıkça bunun daha mükemmel ve muntazam olması lazım gelirken maalesef ondan da çok uzaklaşıyoruz. Bu hususta teşvik yapılırsa, "Yahu bunlardan da bıktık artık!" [den‎‎iyor.] Bunlardan da bıktık! diyecek şeye düştük!

Onun için;

et-Tâimü. "Yediriyor." eş-Şâkir. "Allah'ın verdiği nimetlere şükrederek."

Şükür nasıl olacak?

Yâ Rabbi, şükür.

[Şükür] o değil. Allah'ın verdiği nimetleri ehline dağıtmak suretiyle şükür olur.

Bu adam Allah'ın verdiği nimetleri yediriyor.

Ne gibidir bunun vaziyeti?

Bi-menzileti's-sâimi's-sâbiri. "Sabırlı bir oruçlunun sevabı neyse bu yedirenin de sevabı öyledir işte."

Gel de anlat! Gel de anlat!.. Şimdi bu, bu kadar yetsin.

Şimdi size İbrahim Hakkı hazretlerinin şeylerinden birkaç tanecik okuyuvereyim yine.

Ey aziz ehlullah demişler ki;

"Nâsın âfâtı ancak nâstır."

Yani nâsa belâ nâstan gelir.

"Mü'minin hayırlı malı koyundur ki onu dağlarda, derelerde bulunup diniyle fitnelerden emin olur."

Uzak kalmış cemiyetten, rahat. Fitnelerden uzak.

Bunun arkasını okumayacağım çünkü burada o yazmış kendi kitabına göre. Bugünkü cemiyet kaidelerine aykırıdır, onun için onu söylemiyorum.

Yalnız bak gözüme çarptı; "Kim ki zalime zulmünde yardımcı olarak bir söz söylerse muhakkak Allahu Teâlâ o zalimi ona musallat kılar." Mârifetnâme'nin 326. sayfasını okuyun.

"Köşeyi vahdette uzlet kılmak kötü arkadaş ile oturmaktan ve ona yakın olmaktan eslem ve elyaktır. Riyaset sevgisi içinde olan kimse katiyen iflah olmaz. Cahil kendi nefsinin düşmanı olunca başkasına nasıl dost olur?"

Cahil deyince okumak yazmak bilmeyen hatıra gelmesin ha. Bak ashâbı kiramın içinde okumak yazmak bilenler pek az idi. Cahil demek Allah'tan uzak olan insanlar demek. Allah'a uzak demek daha doğrusu. Onlarla dost olmak fena.

"Akıllı düşman ahmak dosttan yeğrektir."

Yine ehlullah demişler; "Halktan uzak olan Hakk'a yakın olur."

Bunları iyi dinleyin ama.

"Halktan uzak olan Hakk'a yakın olur. Nâstan korku üzerine olan Rabbisiyle müste'nes olur. Rabbinle ünsiyet edebilmek için tenhâ kalmak lazım. Tenhâ kalasın ki Rabbin sözlerini duyabilesin. Âlem-i Melekût'e muttalî olmak nâstan ayrılmakladır."

Âlem-i Melekût.

Yine bu sayfalarının arkasında yazıyor; "Bu halvetlerin, riyazetlerin, uzletlerin arkasında muvaffak olan mü'min evvela madenlerin, bütün madeniyât, madenlerin ne kadar maden varsa her maden ne için yaratıldığını ona söyler, 'Benim şeyim budur der. Hünerim bundan ibarettir.' der."

Atomcuların bugün bulmuş oldukları çeşitli bilgiler.

İkincisi nebâtât.

Eğer madeniyâttaki şeysini [seyr-i sülûkunu] tamamladıysa nebâtât [âlemine geçer]. Ne kadar nebâtât [varsa;] ağacı da içinde, otu da içinde, onların hepsi kendi hassalarının neden ibaret olduğunu ona söylerler. Çünkü gönlü açılmıştır. Açık gönül için dünyanın her tarafı bir, yeri de bir göğü de birdir. O gönlü açacaksın. O gönül mühürlenmemiştir. O gönül Allah'ın nuru ile nurludur. Nur ile olduğu için o bütün eşya kendisini ona haber vermekte hiç bir güçlük yoktur.

Âdem aleyhisselam yeryüzüne geldiği vakitte, dünyaya geldiği vakitte Cenâb-ı Hak onu melekleriyle bir imtihan etti. Bir çok sorguları meleklere sordu;

"Bilmeyiz biz Yâ Rabbi! Biz bilmeyiz, görmedik bunları. Yeni görüyoruz, ne bilelim nedir?"

Âdem aleyhisselam'a sordu; "Nedir bunlar söyle yâ Âdem?"

Hepsini söyledi. Buna şu derler, buna bu derler, buna bu derler, buna bu derler diyerek.

Âdem'deki üstünlüğü belli ettirmiş oluyor Cenâb-ı Hak orada.

Bunu neyle bildi Âdem?

Mektebe gitmedi?

Bunları bir hocası da yoktu ki öğretsin ona?

O da yoktu, kendisi ilk adam?

Onunla beraber bütün eşyanın esrarlarına da vâkıf?

Niçin?

Gönül uyanık. Gönül nur, nûra karşı cehil yok. Nûra karşı cehil yok, ruh her şeye hâkim her şeyi biliyor. Ruh her şeyi bildiği, hâkim olduğu için ona gizli kapaklı bir şey yok. Nebâtâtı da biliyor, madeniyâtı da biliyor.

Üçüncü olaraktan hayvânâtı getirdi. Hayvânâtı da söyler. Bütün hayvânât hangi [şey için ise] hepsini söylerler, ben şuna yararım, ben buna yararım...

İnsandan sonra Âlemi Melekût.

İşte buradaki dediği Âlemi Melekût'a muttali olmak yine uzletin içerisinde oluyor. İnsanlardan ayrılıp Hâlık'ınla ne kadar kaldıysan, Hâlık'ınla ne kadar baş başa kaldıysan o kadar dünyadan, o kadar da Âlemi Melekût'tan haberdar olursun.

Demek ki para kazanmak iyi şey. Para kazanmak iyi şey!

Akşamki hocaefendinin vaazı hoşuma gitti. Leyle-i Kadir.

İlk insanda bir huzur vardı. Para yok, rahatlık hiç yok, kaba döşek yok. İşte Arap evlerini görüyorsunuz çerden çöpten yapılmış. Fakat içlerinde öyle bir huzur var ki! Çünkü Allah var içlerinde. Allah ile olan o huzurlarından dolayı çok mesutlar. Çok mesutlar! O mesudiyeti telafi edecek hiçbir varlık yok. Bugün dünyanın bütün servetleri, ziynetleri, neleri varsa yani hünerleri o huzurun yanında sıfırdır. Ama bizi, o çocukların boncukları çocukları aldattığı gibi bu dünya servetleri bizi aldatmış, onun peşinden koşarken Allah'ı unutuyoruz. Asıl ünsiyet edilecek, kazanılacak o gönülden gafil gidiyoruz.

Onun içindir ki Âlemi Melekût'a muttalî olacak [gönül,] -bugün İslâm âlemini 500 milyon diyorlar belki 600 milyon diyorlar- eğer bir milyon çıkarsa bahtiyarız. Altı yüz milyonun içinden bir milyon çıkarsa yine bahtiyarız.

"Nâsa tazarru etmekten hayırlısı onlardan ümidi kesmektir. Gezmekte rahatlık varsa da yalnızlıkta da selamet vardır. Yalnızlığın semeresi, faydası Allah ile ünsiyettir."

[Yalnızlığın] mükâfatı Allah ile ünsiyet oluyor.

"Dünyayı bilen zühd eder, nâsı anlayan onlardan ayrılır. Kim ki nâstan uzak kalır huzur ile saîd olur. Müjde o kimseye ki nâstan ayrıdır, kalbiyle Allah ile meşguldür."

Peygamber peygamberliğiyle beraber niçin çekiliyordu evinden ayrılıp da o Mescid-i Saadet'te 10 gün itikâf ediyordu?

Ömürleri boyunca bunu yaptılar. Yalnız bir sene mazeretleri oldu, itikafı bıraktılar fakat Şevval'de iade ettiler. Bunları biz şey için yapmayız, yani biz de onlar gibi olacağız diye gibi bir şey hatırımızdan da geçmez. Çünkü bizim ne mal olduğumuz meydanda. Yalnız Peygamberimizin sünnetidir diye yapabiliyoruz.

Sen bana bir tane zengin gösterebilir misin ki bu ömrü hayatında girmiş bir mescide de 10 gün bir itikâf yapabilmiş?

Zenginliğin birinci belası budur işte! Kafi ona! Kafi. Ayrılamaz [işinden, dünyadan].

Ben birgün hacca giderken bir zengine rast geldik tayyarede. Hacca gidiyoruz beraber. Benden de yardım istiyor, "Sen bana yardım et." diyerekten.

Adamın çantası yanında tabii, beş dakika geçmiyor çantayı çıkarıyor bir liste var elinde onu bir gözden geçiriyor. Aklı fikri listesinde. Hacca gidiyor ama aklı fikri [listesinde,] belki 10 defa 20 defa onu çıkardı baktı listesine. Aklı fikri orada.

"Müjde o kimseye ki nâstan ayrıdır kalbiyle meşgul olmaktadır. Ahmaktan uzak ol ki her halukârda zarardır. Ahmakla dostluk etme ki asla hayır gelmez. Sana fayda ediyorum zannıyla büyük zararlar eder. Cahillerle sohbet azaptır. Ahmak ile geçinmek belâyı azîmdir. Akılsıza yakın ve dost olma. Yalancı ve hainden emin olma. Ancak müttakî, akıllı, zeki alimlerle sohbet eyle. Hâlık'a isyanda katiyen mahluka itaat etme. Ve kadınlarla sakın halvet edip yalnız başına kalma. Nâmahrem olan kadınlara bakmamak için gözlerini yumanlar kalplerinde imanın tadını bulurlar." demiş.

Yine ehlullah diyor ki;

"Ey aziz kardeş! Uzlet ibadettir, izzet ve selamettir. Halka bakmak âfettir."

Bakarsın görürsün koca koca kaşâneleri, sarayları, konakları... Onların enva-i çeşit otomobillerini, bineklerini. Tabii insandır, kayar o tarafa doğru gönlü, onun için âfettir. Bakmayan rahattır.

"Dünya kardeşliği ateş gibidir. Azı fayda verir çoğu zarardır."

Ateşe ihtiyacın kadar ateşe sokulursun. Fazla sokulursan yakar, uzak durursan üşürsün. İnsanlarla da aracılığın bu kadar olsun.

"Nâs ile ünsiyet iflas alâmetidir, vesveseleri çoğaltır."

Dün bir hafız efendi geldi, Bolu'lu. "Yirmibeş seneden beri dedi, şu içimdeki vesveseler beni yedi bitirdi dedi. Şimdi Kur'an da okuyamıyorum hatta namaz da artık kıldıramayacak bir hâle geldim. Ne yapacağım, bana bir çare söyle?" dedi.

Neden bu?

Bu insanlar ile olan ünsiyetin cezasıdır.

"Nâsı anlayan onlara itimat eylemez. Her bildiğini herkese söyleme. Halka ihtiyacını duyuran mahrum ve rezildir. Halktan müstağni olanın rızkı cezîl kadri celildir. Nâstan müstağni olan Hak ile ganî olur. Nâstan uzak olan Mevlâ'yı bulur. Dünya adamlarına boyun büken takvâdan uzak olur. Halktan ve kendisinden hayâ eden Hak Teâlâ'dan hayâ etmiş olur."

"Ehli dünya görüşme, hiç işlerine karışma. Dostunun düşmanına da gitme ve ona hürmetle dostunu da incitme. Melikler kapısına katiyen gitme, gidersen anlara müdâhene etme. Sev seni seveni. Sorma seni sormayanı. Kendi kadrini bilen halk arasına düşmez. Hak ile ünsiyeti bulan halk ile işi olmaz. Bak, Hak ile ünsiyeti bulan halk ile işi olmaz. Gönül ehli nâsa cesediyle yakın ve gönlü ile uzak olmalıdır."

"İbrahim Ethem hazretlerine demişler ki, bunu da okuyayım yetsin;

Niçin nâs ile ünsiyet etmezsin?"

Bu İbrahim Ethem hazretleri hakikaten çok ibrettir, umuma, hepimize.

Malum padişah, bıraktı saltanatı. Saltanat için bugün insanlar biribirini yiyor. O, istemem ben bunu dedi bıraktı gitti. Mekke-i Mükerreme'ye gitti, kendisini irşad edecek birisini buldu. Ona uzun müddet hizmetler etti. Şeysi uzun. Tezkiretü-l-Evliya'yı okursanız orada rast gelirsiniz.

Buna demişler ki;

"Niçin halk ile ünsiyet etmiyorsun? Girsene, sen de insan değil misin, aramıza gir. Muhabbet edelim konuşalım?"

Demiş bak, ne cevap veriyor;

"Kendimden büyüklerinin kibrinden, küçüklerin de ahmaklığından, akranımın da hasedinden firar edeliden beri içim rahat. Onların beni rahatsız etmelerinden halâs oldum." demiş.

Büyükleri mağrur, küçükleri ahmak, akranı da haset. Bu insanlar arasında da tabii bir şey. Azıcık bir şey insan temeyyüz etti mi birçok dedikodu arkasında hasetçiler tarafından yayılır gider. Yalan, istediğin kadar. Sözde müslüman yalan söylemeyecek, sözde müslüman ayıp açmayacak, sözde müslüman kardeşinin kardeşidir diyerekten biribirine hürmet gösterecek.

"Hilekârlar insan suretinde şeytandırlar."

Bunun güzel bir de insanı tavsifi var. O da çok ayrı bir derstir. İnsan insan olur mu ki, kaç devreden geçiyor da ondan sonra insanlık adını alabiliyor. O insanlık adını alamayan o hilekârlar da kalıp itibariyle insan ama hilkat itibariyle şeytandırlar.

Bunun altında, beşinci ders olaraktan ehlullah demişler ki;

"Mevlanın marifetini talip olana lazımdır ki dünya adamlarından uzlet kılsın."

Bu da ayrı, nasip olursa onu da bayram şeysinde okuruz inşaallah.

Allah cümlemizi affetsin. Tevfikatı samadaniyesine mazhar etsin.

O eski kitaplarımızdaki yazılan ifadeleri tabii biz bugün tam manasıyla çeviremiyoruz. Onun için her müslüman onları okuyabilecek bir çalışmaya gayret göstermesi lazımdır doğrusu. Oradan aldığı dersi başka bir yerden alamaz.

Namazlar farz olarak kaç rekâttir?

Yirmi rekât.

Kaç rekât kılıyoruz?

Kırk kılıyoruz.

E 20'sini ne olacak bunun, fazla değil mi?

Buna ne diyoruz?

Fazlaya sünnet diyoruz.

Daha bunun fazlası da var. Bir kısmı da sabahtan sonra iki [rekât] işrak kılar. Arkadan duhâ kılar 6-8-10 neyse. Arkasından öğlenin son sünnetini, yatsının son sünnetini de dört kılar. Evvâbin kılar, yatarken kılar, gece kalkar kılar. Bir çok namaz var. Böyle mübarek günlerin ayrıca namazları da vardır, onları da kılar.

Farz iki rekâttır sabahleyin, bak kaça çıktı? Yirmi rekât kaça çıktı?

Zekât kırkta bir diyorlar.

Hayır canım, kırkta bir farz.

Namazın sünneti olur da zekâtın sünneti olmaz mı?

Ha?

Bunu hiç hesaba katmıyor insan ama. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Ramazan'da böyle sel gibi akıtırdı. Sel gibi akıtırdı yardımı.

Onun için, "Ben zekâtımı veririm!.." [diyor bazıları.]

E pekâla.

Şimdi Araplar iki rekât kılıyorlar, âdet şimdi Suud'da, sünneti bırakıp kaçıyorlar. Sünneti bırakıp kaçıyor ama yahudinin önünde de duramıyor!

Sünnetlere itibar çok lazım.

Zekât kırkta bir olunca bak şimdi bir de ilave oldu iki, kırkta iki oldu. Kırkta bir idi kırkta iki oldu. Öteki nafileleri de katarsan yüzde 10 olur. En aşağı bir müslüman yüzde iki değil yüzde 10 vermeli. Yüzde 90'ı sana kalacak.

İkinci bir mesele daha. Bir vâiz Efendi demiş ki, "İşlemeyen paraların zekâtı olmaz." demiş.

Bir arkadaş geldi, "Benim param var ama çalıştıracak durumda değilim. Çalışmıyor param duruyor. Hocaefendi böyle dedi. Bunun zekâtı yokmuş." dedi.

İyi ya dedim, yoksa. Kadınların kollarında bilezikleri var, boyunlarında altınları var, çalışmıyor tabii o da bir para da kazanmıyor.

Onlara zekât düşmüyor mu?

Çalışmıyorsa o demek değil. O paralar ne kadar durursa dursun. Hükmen çalışma takdirindedir onlar, çalışır para gibidir. Çalıştır. Sen çalışamıyorsan ver çalışana, o çalıştırsın. O durmak için yaratılmamış, çalışmak için yaratılmıştır o. Onu sen saklıyorsun. Sakladığından dolayı çalışmıyorsa parasını [zekâtını] vermek de [gerekiyor].

E bitecek?

Biterse ne yapalım, ömrüm de o zaman biter. Para bitti ömrün de biter. Korkma. Ömürle para denktir. Biri bitti mi öbürü de biter arkadan. Sıkıntı çekmezsin.

Allah kusurlarımızı affetsin.

Bazen ya söyleyen de eksiklik oluyor, yahut dinleyen de eksiklik oluyor.

Anlaşıldı mı?

"Paranın işlemeyeninde zekât yoktur." diye [zekâtı] vermemeye kalkmış.

Öyle değil arkadaş dedim, hükmen onlar çalışır sayılır.

E çalışamıyorum ben? diyor.

Çalışamazsın başka. Çalıştıracak bir adam bulursun elbette.

el-Fâtiha.

Sayfa Başı