M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 204-205.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzubillahimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdülillahi rabbilâlemin ve'l-âkibetü li'l-müttekîn. Vessalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn.

İ'lemû eyyühe'l-ihvân enne efdale'l-kitâbi kitâbullah ve enne efdale'l-hedyi hedyü muhammedin sallAllahu aleyhi ve sellem ve şerra'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesin bid'ah ve külle bid'atin dalâleh ve külle dalâletin fi'n-nâri. Ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallAllahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

el-Hummâ râidü'l-mevti ve hiye sicnullahi fi'l-ardı li'l-mü'mini yahbisü bihâ abdehû izâ şâe ve yürsilühû izâ şâe fe-fettirûhâ bi'l-mâi'l-bârid.

Sadaka Rasûlullah fimâ kâl.

Humma, humma denilen bir hastalık var ya, bu değil de sıtma dediğimiz ateşli hastalıklardan yani. Sıtma ki memleketimizde her yerde pek çoktu, elhamdülillah şimdi kökü kesilmiş durumdadır.

"Bu [sıtma] râidü'l-mevt[tir, ölümün öncüsüdür]."

Râid, öncüsü. Çünkü malum vücudu kuvvetten düşürüyor, zafiyet geliyor, neticesiyle insanın bir an evvel vakti gelip işte gitmesine sebep oluyor.

Râid, Türkçe manası değirmen. Buğdayları değirmen nasıl öğütüyorsa sıtma da insanları böyle öğütüp, ekmek yapmaya istidat değirmende oluyor tabii, un haline gelecek ki un olup ekmek olabilsin. Bu humma denilen hastalıklar da böyle insanları ölüme doğru istidat kesbettiriyor ki, "[Humma,] Allahu Teâlâ'nın mü'min kullarının yeryüzündeki bir hapishanesi."

Bu hapishane dolayısıyla evinden çıkamıyor tabii, işine gidemiyor, bir şey yapamıyor, adeta bir hapiste gibi. Fakat;

Yahbisü bihâ abdehû izâ şâe ve yürsilühû izâ şâe. "Bu hastalık da yine Allahu Teâlâ'nın kullarına, yani istediği kula verir istediği kulu da kurtarır. Binâenaleyh bu sıtma denilen hastalık size gelince." Fe-fettirûhâ bi'l-mâi'l-bârid. "Soğuk suları dökünmek suretiyle bunu serinlettiriniz kendinizi ve bundan şifa bekleyiniz." demektir.

Bu surette yaparsanız şifa hasıl olur.

el-Hummâ hazzu külli mü'minin mine'n-nâri.

Sonra bu gerek humma olsun, gerek şu olsun, gerek diğer hastalıklar olsun her birisi, mü'minin cehennemden olan bir hazzı, nasibi var ateşte onun, o kulun, onu dünyada geçirmiş oluyor yani o hastalık dolayısıyla cehennemdeki hissesinin mahvolmasına vesile oluyor. Ki bak;

Ve hummâ leyletin. "Bir gece hastalık tuttu, sıtma hastalığı veyahut diğeri, hummanın hangisi olursa olsun." Tükeffirü hatâyâ senetin mücerrametin. "Bir senelik hataların affına da vesile oluyor bu hastalık."

Mücerramet, tam demek. Bir geceki humma hastalığı 366 günlük bir senenin günahlarının dökülmesine sebep oluyor. Fakat bu o demek değildir ki yani hasta olun da boyuna günahlarınızı döktürün diye. Bu Allahu Teâlâ'nın lutfu. Yani hastalık gelirse gelen hastalık Allah'tandır, ona da sabredin, sabırlarınızın mukabilinde böyle mükafatlarla mükafatlanacaksınız. Bu demek değildir ki şifası için de doktorlara müracaat etmeyin, tedavisini yaptırmayın demek de değildir. Sabrettiğiniz takdirde bu mükafatlarla mükafatlandırılırsınız.

Yine buyurmuş;.

el-Hummâ te'külü ve teşrabü. "Humma denilen o hastalığın yemesi ve içmesi de vardır, yer içer o hastalık." Fe-emmâ eklühâ. "Onun ekli, yediği şeyler." Fe-luhûmü'n-nâsi. "İnsanların etidir."

Yani o hastalık geldiği insanda et bırakmaz, zayıflatır.

Ve şürbühâ dimâühüm. "Hummanın suyu da insanların kanlarıdır."

Yani o hastalığa, humma hastalığına tutulan insan da ne kan kalır, beti benzi sapsarıdır, vücudunda et de kalmamıştır, zayıflamıştır.

Eh, hastalıklar Allahu Teâlâ'nın bize kamçısıdır derler. Yani sıhhat kaidelerine, kanunlarına riayet etmeyenlere bu Cenâb-ı Hak tarafından bir tokattır ki "Ha, sen buna müstahak oluyorsun, bu da senin cezandır, çek." gibilerden. Onun için o Kanuni Sultan Süleyman'a atfederler ama; "Cihanda olmaya devlet bir nefes sıhhat gibi." tabiri, bu sıhhat [önemli tabii.]

Sıhhat, yalnız hayvanların, bütün beşeriyetin yaşadığı bir hayattaki sıhhat değildir tabiatıyla. Sıhhat bugün ecnebilerde, dinsizlerde, hayvanatta, nebâtta her şey de bu hayat var.

Bu hayattaki sıhhat matlup olan bu sıhhat midir?

İmanlı sıhhattır. İmanlı sıhhat olursa ne mükemmel olur, ne güzel olur. İmandan mahrumsa o vücuttaki sıhhat, belki insanlığı o sıhhat dolayısıyla birçok günahlara, felaketlere de sürükleyebiliyor. Bunun için humma Allahu Teâlâ'nın yeryüzünde bir hapishanesi.

Neden?

Zayıflamışsın, kanın kalmamış, canın kalmamış, günah yapacak halin de yok gayrı. O hapse düşmüşsün. Binâenaleyh demek ki [humma] cezanın neticesi oluyor. Öyleyse humma hastalıkları böyle oldu ki, sizin de sıhhatinizi yani sıhhatinizi bozacak şeylerden kendinizi nasıl korumanız lazımsa sizin bir de gönlünüz var, o imanın yeri gönlünüzü de böyle bozacak şeylerden korumanız aynı şekilde vazifenizdir.

Şimdi bak;

el-Havâmîm...

Kur'anda Hâ Mîm sureleri vardır, havâmîm diyorlar ona. Yedi tane Hâ Mîm var. "Bu Hâ Mîm sûreleri." Seb'un. "Yedi tanedir." Ve ebvâbü cehenneme seb'un. Cehennemin yedi kapısına dikilir bunlar." Tecîü küllü hâmîmin minhâ tekıfü alâ bâbin min hâzihi'l-ebvâbi. "Bu cehennemin yedi kapısı var, her Hâ Mîm bir kapısına gelir dikilir." Fe-tekûlü Allahümme lâ tüdhil hâze'l-bâbe men kâne yü'minü bî ve yekraunî. "Yâ Rabbi! Buradan beni her gün iman etmiş okuyordu. Beni okuyan bu insanı, bu mü'mini sen bu kapıdan cehenneme koyma."

Yedi kapısı var, yedisinde de yedi tane Hâ Mîm var, yedisi de istiyor, "Yâ Rabbi! Bu kapıdan koyma." diyerekten. Elbette demek ki o kimsenin, Hâ Mîm sûrelerine devam eden kimselerin yani Kur'an'ı okuyan insanların cehenneme girmelerine mani olacaklar bunlar. Ne güzel bir bahtiyarlıktır.

Yani siz Kur'ân-ı Azîmüşşân'ı çok okuyun, çok okuyun. Kur'ân-ı Azîmüşşân'ı okumasını yapamadıysanız ufak sûreleri var, o ufak sûreleri tekrar [tekrar] okumak suretiyle yine onun sevabına nail olmaya çalışırsınız.

E hiç bir şey bilmiyor?

O olmaz Müslümanlıkta. Hiç olmazsa Elham'ı bilecek ve namaz sûrelerini de bilecek bir müslüman. Namaz sûrelerini bildikten sonra işte Elham'ı okusan, Kulhüvallah'ı okusan, Kul eûzûleri okusan tekrar tekrar, yine Kur'an'ın okunmuş sevabına, tam manasıyla olmasa da bir derece yaklaşıyor olur yine insan hiç olmazsa. Yalnız okumak lazım.

Onun için "Her kim ki günde 100 defa Kulhüvallahu ehad sûresini okuyacak olursa -bir rivayette iki 200 defa- yüz defa bunu okuyacak olursa onun kadar sevaplı kimse gelmeyecek." Cenâb-ı Hakk'ın bunun için büyük mükafatları da var. Ki bunu isterse hafız olsun, Kur'an okuyor olsun isterse olmasın ama bu Kulhüvallah'ı daima tilavetin fazileti çok yüksek.

Onun için bizim büyüklerimiz bunu hiç olmazsa [günde] 1000 defa okumalı demişler.

E 1000 defa okumak da herkes için mümkün olmaz?

Öyleyse topluluk olaraktan bunu taksim edin aranızda okuyun, bu 1000'i okumuş sevabına nail olursunuz buyurulmuş. Onun için 10 kişi, hatta beş kişiden yukarısı için, 10 kişi olursa adam başına 100 tane düşer, 20 kişi olursa 50 tane düşer, 40 kişi olursa 25 tane düşer. Beş dakikalık bir iştir. Bununla beraber Cenâb-ı Hak herkese de 1000 Kulhüvallah okumuş sevabını verir. Bin Kulhüvallah okumadı, okuduğumuz 25 tane, 50 tane ama hepimiz bir olduğumuz için, müslümanlar da yek vücut, hepsi bir olduğu için hepsine 1000 Kulhüvallah okumuş sevabı veriliyor. Ne büyük mükafattır.

Tevhitler de böyledir. Tevhid okuyacağız, lâ ilâhe illallah diyeceğiz.

Bir insan kaç tane diyebilir?

Yüz tane, 500 tane, 1000 tane, 5000 tane... Bundan fazlası zor gelmeye başlar.

Fakat böyle 100 kişi oturur da 100'er tane okursak, 100 kişi 10 bin tane mi eder?

On bin tane eder.

Bin tane okursak?

Yüz bin eder.

el-Halâlu beyyinün ve'l-harâmu beyyinün.

Şimdi bugün helalı haramı bilmeyen bir insan yoktur. Belki İslamiyet'ten haberi olmayan bir adam olabilir. Müslüman bir adam, ful müslümansa neyin helal olup neyin haram olmadığını muhakkak anasından duymuştur, babasından duymuştur, camiye gidiyordur hocasından duymuştur, cemiyetteki şundan bundan duymuştur, bilir. İçki haramdır bilmeyen yoktur, kumar haramdır bilmeyen yoktur, zina haramdır bilmeyen yoktur, bunlar bilinir. Helaller de malum...

Ve beynahümâ umûrun müştebihâtün. "Aralarında ama bunların bazı şüpheliler var, haram mı, helal mi bilemiyoruz."

Helal desek korkuyoruz, haram desek ona da korkuyoruz diyemiyoruz, şüpheli, şübühât.

Lâ ya'lemühâ kesirûn mine'n-nâsi. "İnsanların çoğu da bunu bilmezler."

Mesela faraza sigara. Haram desek, yok diyorlar, neden haram olacak, ot?

Haram olmaz.

Peki.

Helal?

Helal de olmaz.

Neden?

Nasıl helal diyeceğiz?

Ne oldu?

Ortada kaldı, şüphede kaldı. Ha öyleyse;

Fe-meni't-teka'l-müştebihâti. "Her kim böyle şüpheli şeylerden korunursa." En yuvâki'ahû. "O şüpheli şeylerin içine düşmekten korunuyor." İstebrae li-ırdıhî ve dînihî. Bu adam şüphelerden korunduğu ve kaçındığı için dinini, ırzını muhafaza eder." Ve men vaka'a fi'l-müştebihâti. "Kim ki adam helal haram değil canım, kim diyormuş onu haram diyerekten, haram değil canım?" diyerekten [konuşursa.]

O haram değilse işte mekruh. Mekruh olsa da işte artık ona kulak asmıyor da; "Kim demiş canım ona haram?" diye onun işleyiveriyor.

Vaka'a fi'l-harâmi. "Bu sefer haramın ta içine düşer o adam."

Haram değil derken, haram olmasa da şüpheli, o şüpheli olduğundan dolayı bakarsın haramın ta içine düşmüştür. Fakat;

Misal getiriyor. Ke-râin. "Şu çobanın haline benzer ki." Yer'â havle'l-himâ. "Hudut, tarlaların hudutları var ya, o tarlaların hududuna hayvanları getirmiş o hudutta otluyor."

Şimdi o hudutta otlarken hayvan içeride gördüğü yeşilliği görünce hop diye atlar oraya. Çünkü gelmiş oraya kadar, sınıra gelmiş artık. Sınıra geldikten sonra o yeşilliği orada görünce bırakmaz onu hayvan. Sen yetişinceye kadar o oraya gider onu koparır. Ha...

Yûşikü en yuvaki'ahû. "Şimdi bu hududa gelmiş hayvan artık umulur ki o yeşilliklere gidecek, o tarlanın içerisinden yani başkasının malından, onları koparıp yiyecektir."

Şimdi bundan dolayı bize ihtar yapıyor;

Elâ. "Agâh olun, mütenebbih olun, uyanın." Ve inne li-külli melikin hımen. "Biliyorsunuz ki her mal sahibinin mülkünün bir hududu var."

Köyler, köylerin bir hududu var. Kasabalara gelince kasabaların bir hududu var. Yollarda giderken filan yerin hududundan içeriye giriyor diye yazmış oraya. Bu memleketin hududu bitiyor öteki memleketin hududu girerken oraya bir işaret koyuyor geçiyor oradan. Derken bu memleket hududuna geçiyor ha, Türk milletinin hududu şu, Fransız milletinin hududu bu, İngiliz milletinin hududu bu, herkesin de bir hudutları var bu hudutları da çizmişler.

Li-külli melikin hımen. "Her bir hükümdarın böyle bir hududu vardır." Elâ ve inne himallahi fi ardıhî. "Allah'ın da bir hududu vardır."

Mülk O'nun, mülk O'nun olmakla beraber O'nunda bir hududu vardır; koruduğu, himaye olunun bir yer.

Fî ardıhî mehârimihû. "Bu da Allahu Teâlâ'nın haramlarıdır."

O mülkteki yerler topraklar, şu toprak senin bu toprak benim. Şurası senin burası benim. Bu senin benim için. Allahu Teâlâ için de bu ancak haramlarla ayrılmıştır. Allahu Teâlâ haramları da bildirmiştir.

Şimdi bak bitti orası, Allahu Teâlâ'nın maharimidir hudutları.

Elâ ve inne fi'l –cesedi. "Yine agâh olun, mütenebbih olun, iyi dinleyin, bakın." Elâ ve inne fi'l –cesedi. "Şu cesed, bu cesette vardır." Mudğaten. "Bir et parçası, o kadar." İzâ salahat salaha'l-cesedü. "O ufacık et parçası salih olursa." İzâ salahat. "Salih olursa yani iyi olursa." salaha'l-cesedü küllühû. "Bütün ceset iyi olur."

Bu tıbben de öyle değil mi?

Kalbi rahatsa insanın, iyi, o adamın sıhhati iyidir.

Kalbi bozuk mu, rahatsız mı kalbinden, enfaktüs mü diyorlar ne diyorlar?

Kalp hastalığı var; yokuşu gidemez, hızlı gidemez, şu işi yapamaz, ağır işleri yapamaz, kendini idare eder şöyle böyle.

"Ha şimdi bu ufacık et parçası salih olursa." Salaha'l-cesedü küllühû. "Bu cesedin her tarafı salih olur, iyi olur." Ve izâ fesedet. "Bu fâsit olursa, o kalp denilen, gönül denilen şey fâsit olursa." Fesede'l-cesedü küllühû. "Bütün ceset de [fâsit olur.]" Elâ. "Bu et parçası." Ve hiye'l-kalbü. "Bu ufacık et parçası kalptir, yani gönüldür."

Bu et denilen, kalp denilen şey gönüldür.

Buhârî ve Müslim hazretleri bunu müttefik olaraktan rivayet etmişler.

Şimdi bu kalbin fesadı veya sıhhati...

Evet vücudumuzun fesadı veya sıhhati gıdalarımıza bağlı, yemelerimize içmelerimize bağlı. Bugün bunu hemen herkes, cahil de olsun okumuş da olsun hepsi biliyor; şu zararlıdır yemeyelim, bu da faydalıdır yiyelim diyerekten bunlar belli. Bu kalp olan, gönül kısmındaki fesat ile sıhhat arası, işte mehârim, Allah'ın haram olan hudutları var ya. O haram hudutlardan Allahu Teâlâ'nın yasak ettiği şeyleri yersen o işte zehirli bir maddeyi yeme gibidir.

Zehirli bir maddeyi yiyince insan ne oluyor?

Tabiatıyla ölüyor. Yahut bir çok tedavilerle kurtulması imkanı varsa kurtuluyor yoksa gidiyor gürültüye. E bu mahârim de tıpkı bunlar gibidir.

Allahu Teâlâ haramlarını irtikap ediyor musun, işliyor musun?

[Eğer işliyorsan] demek ki o senin gönlünün ölmesine sebep oluyor. Gönlünün ölmesine sebep oluyor, bu gönlünü öldürmemek için, onu fesattan kurtarmak için de haramlardan uzak olmayı tavsiye buyurmuşlar.

Şimdi bu [gerek] haramların gerek helalların zikrini kitaplarımız uzun uzun yazmışlar. Şunlar helal bunlar haram, şunlar sevap bunlar günah. Sevap günah diyerekten ayrı ayrı yazılmış.

Bunların en sonuncusu olan sıdk meselesine gelmişti de [konu,] o sıdk meselesini mütaala ederken kağıt, deftere de almak hoşumuza gitti de [buraya not aldık.]

Bu kalp ne zaman salah olur, salih olur, ne zaman fasid olur?

Kalp ne zaman salahta olur, ne zaman fesatta olur?

Mühim bir iş.

Şimdi bu, insanın ahlaken kemale erişmesine bağlı. Ahlaken kemale ulaşmış insanların kalpleri salihtir, temizdir, güzeldir, makbul ve memduhtur. Ahlaken bozuk ise onların kalpleri de bozuktur. Bu ahlaken kalplerin bozuk oluşuna dair ileride gelecek bir dersimizde; el-huluku'l-hasenü. "Güzel ahlak, -70 kadar sayıyorlar-" Yezîbü'l-hatâyâ. "Hatasız insan olmaz ya. Kusur, günah, kabahatleri yezîb eritmek, bütün hataları eritir, yani yok eder." Kemâ yezîbü'l-mâü'l-celîd. "Sıcak bir su buzu nasıl eritiyorsa, ahlâk-ı haseneler de günahları böyle eritir, yok eder."

Kötü ahlak da, nasıl geçen demişti, el-hased, bir sürü hasenatı götürür, imanı da ifsad eder dediği gibi, kötü ahlak da bal sirkeyi nasıl ifsad ediyorsa iyi amellerini de böyle ifsad eder, yani işe yaramaz hale getirir.

E bu sadâkat onların, [güzel ahlakların] en üstünü, en güzeli...

Şimdi bakalım şunu okuyalım da sadâkatten bizde ne kadarı var?

Biz ne kadar sâdık insanız?

Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah bizim şu ağzımızdan çıkıyor.

Bu sözde biz sâdık mıyız, değil miyiz?

Şimdi yine orada bir ders var;

el-Havâricü kilâbü'n-nâri.

Hz. Ali Efendimiz'in zamanında Havâric diye bir millet var, bir kavim, 12 bin kişi kadar bunlar. "Bunlar cehennemin köpekleri." Fakat diyor ki;

Eğer siz bunları namaz kılarken görseniz bayılırsınız. Kendi namazlarınızı da o bizim kıldığımız da namaz mı be! O adam ne kadar güzel bir namaz kılıyor! Allah!.. hayran oldum, [diye küçümsersiniz.] Çünkü çok huşû, boynunu bükmüş, sararmış solmuş, huzû ve huşû ile de uzun uzun da okuyor, gayet [mükemmel...] Orucu da böyle. Hakir görürsünüz kendi oruçlarınızı, kendi namazlarınızı, onların namazları ve oruçları yanında. Fakat onlar dinden çıkarlar, onların okumaları gırtlaklarından aşağıya geçmez. Okumaları gırtlaklarından aşağıya geçmez yani bütün kuvvetleri çenelerindedir. Bütün kuvvetleri çenelerindedir, iman denilen şey içe geçmemiştir. Namazı çok güzel, bayılıyorlar... E bayıldığı halde boğazından aşağıya geçmez diyor.

Yahrucü mine'd-dîni kemâ yahrucü sehmün mine'r-ramiyye. "Oku attığın vakitte ok hedefi delip de nasıl geçiyorsa öbür tarafa, mine'r-ramiyye, ok hedefini delip ileriye geçtiği gibi yani bir taraftan girip bir taraftan çıkar. Bunlar da dinden öyle çıkar." Yahrucü mine'd-dîni kemâ yahrucü sehmün mine'r-ramiyye. "Okun hedefi delip geçtiği gibi."

E şimdi bu, bu kadar namaz kıldığı halde, bu güzel namaz kıldığı halde niçin gırtlağından aşağıya geçmiyor bunun iman?

Demek ki sözünde sadâkati tam değil. Sözündeki sadâkat içten değil, dilinde sadâkatı.

Sözü dilinde, dili güzel fakat altı, dilden aşağı olan o gönül kısmı?

Onda bir şey yok.

Onun için çok mühim olan bu sıdk meselesi hepimizin yüreklerini ürpertecek bir derecededir.

Bakın, sözler kolay tabii, sözleri söyleyenler söylemiş, bizlerden değil bunlar tabii, söyleyenler söylemiş.

Söylemek, ne para eder söylemek?

Dinlemek de ne para eder?

İş, bunu tatbik edip kendinde bu sadâkati gösterebilmektir. Söyleyen ister söylesin ister al oku, yanlış yunluş okursun. Bakarsın ooo, ne iyi şeymiş bu sadâkat!

Ama hani sende bu sadâkat?

Yok.

Bak işte, sıdk hepimizin bildiği bir şey işte, yalancılığın zıttı, malum, doğruluk.

Cenâb-ı Vâcibü'l-Vücûd hazretleri de doğruluğu ve doğrularla olmamızı tavsiye buyuruyor.

E şimdi bak, ilerde de gelecek de şimdi [anlatalım...]

Geçenlerde Tekirdağ'ına gittik, bir köylü arkadaş. İşte ekimden dikimden bahis açıldı. Adam karpuzcu, e karpuzun hangisi iyidir, hangisi olmuştur çok iyi bilir bu adam dediler.

İşte çekirdekli karpuz işe yaramaz, çekirdeği az olan iyidir filan derken, iş geldi kabakla karpuzun yan yana ekilişine. Adam dedi ki, çiftçi adam, "Ne zaman ki karpuzun yanına kabak ekilirse, kabak daha kuvvetli olduğu için karpuz kabağın rengini alır." dedi. O kırmızı karpuz beyaz olur. Kırmızı karpuz bir bakarsın bembeyaz, ham der.

Neden?

Komşusunun huyunu alıyor nebat bile! Nebat bile gayrı tabii, şuursuz bir halde yanındakinin huyunu suyunu alıyor işte.

Çiftçinin tabiri... Bizde de var ya, "Üzüm üzüme baka baka kararır." derler ya. Demek ki insan kimlerle düşüp kalkarsa, kimlerle oturup kalkarsa, sohbet ederse onların huyunu, ahlakını farkına varmadan alır, hiç fark etmez o. Nasıl karpuz alıyorsa öyle.

Şimdi Allahu Teâlâ'da bize diyor ki;

Yâ eyyühellezîne âmenû [ittekullâhe ve] kûnû me'a's-sâdıkîne. "Sen iyileri bul, ara, o iyilerle düş kalk."

Onların sohbetlerinde bulun, nasihatlerini dinle, hiç olmazsa onların yüzüne bakmak sana kafidir yani. Onlarla beraber ol, ki onların huyları tedrîci bir surette sana geçer, farkına varmazsın.

Tabiatıyla iyilerle düşüp kalka kalka insan, o iyilerin hali geçer o da iyiler defterine, doğrular defterine yazılır. Bilakis yalancılarla ülfet eden, ünsiyet eden, düşüp kalkan insanlar da bilâhare yalancılık kendilerine bir mal, onlar için bir sermaye olur. O da dolayısıyla neticede bu adam yalancıdır defterine yalancı olarak geçiverir.

E şimdi insan doğruların defterine geçmesini mi ister yoksa yalancıların defterine mi geçmesini ister?

Eh doğruların defterine geçmek istiyorsan doğrularla beraber ol ki doğruluk defterine geçesin. Yok, yalancılarla ülfet, ünsiyet eder, düşüp kalkarsan netice itibariyle sen de yalancıların arasına kapılıp gidersin.

Doğruluk,nübüvvet derecelerinden sonra gelen bir derecedir.

Mine'n-nebiyyîne ve's-sıddîkîne ve'ş-şühedâi ve's-sâlihîne.

Nebilerden sonra sddıklar geliyor.

Sıdk sözde, işte, ahvalde olur, yalnız dilde olursa kafi değil. Hem sözün de olacak, hem hareketlerinde olacak, hem halinde olacak. Yalnız söz de olana sâdık, işi ve hareketlerinde olana, ona da sıddîk derler demişler.

Allahu Teâlâ'nın yardımı, nusratı, hıfz u himayesi kendisiyle beraber olmasını isteyen her kişiye sıdka devam tavsiye olunur. Zira Allahu Teâlâ daima sâdıklarla beraber olduğunu da beyan buyurmaktadır. Sâdıkların kalpleri de o kadar nurlu ve feyizli olur ki bu halini vasfa lisanın imkanı olmaz.

Allah kusurumuzu affetsin.

Hepimiz insanız. İnsanız ama insanların bir olumlu tabakası var. Bu olgun tabakası insanın, bu olgun tabakasının kıymetine paha yoktur.

Niçin?

O öyle bir ruha sahiptir ki bütün geçmiş ruhlarla da gelecek ruhlarla da ilgi ve alakası vardır. O kadar temiz bir gönle mâliktir, geçmişten de haberi vardır gelecekten de haberi vardır.

O ruha sahip olan o büyük zâtın himayesi, koltuğu altında barınan insanlar da ne bahtiyar insanlardır.

Ama bunu herkes yapabilir mi?

Herkes çelik olur mu?

Herkes altın olur mu?

Herkes platin olur mu?

Bunlar mahdut mahduttur, sınıf sınıftır. Fakat biz insan tabakasının tekemmülü için Hz. Allah celle ve alâ; "Sizi muhtelif şekillerde yarattım, tînette yarattım, huyda, ahlakta yarattım. Hepiniz de lazımsınız fakat sizin iyi olabilmeniz için, bu bahtiyar insanlar gibi olabilmeniz için benim sâdık kullarımdan ayrılmayın. Sâdık kullarımla olun ama bu bir gün için değil, ölünceye kadar." [diyor.]

Bir gün oturmuşun, bir ay oturmuşun sonra bırakmışsın, olmaz o iş.

Asıl doğrulukta hüner, tehlikeyi mucib olan bir yerden yalanla kurtulmak imkanı varken doğruluktan şaşmamak. Doğruyu söylersen ceza göreceksin yahut zarar göreceksin. Bu zararı göreceğin zamanda yalanı irtikap edersen kurtulacaksın zarardan.

Şimdi mesela bizim alışverişlerde bir de yemin koyarlar yanına ki "Valla bak, sermayesi bana bu kadar." der. Hem yalan söyler hem de yalanın yanına bir de yemin kor, Allah Teâlâ'nın [ismi ile] onu tekid ederekten bunu söyler. Bu katiyen caiz olmadığı gibi zararı mucip olan bir yerde bile doğruluktan şaşmayacak. Bu var, asıl doğruluk bu.

Yani doğruluk iç halinin dış haliyle uygun olmasıdır.

Dilin ne diyor?

Lâ ilâhe illallah. Allah büyüktür. Muhammed Rasûlullah, bitti.

İçin de bunu diyecek. İçin bunu dediği vakitte namazı bırakamazsın, orucu bırakamazsın, kimseye fenalık yapamazsın, kimseye kötülük yapamazsın, herkesin iyiliğini istersin. Çünkü Muhammedün Rasûlullah dediğimiz Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem diyor ki;

el-Mü'minü ehu'l-mü'min. el-Müslimü ehu'l-müslimi. Müslümanlıkta, "Müslüman müslümanın kardeşi, mü'min de mü'minin kardeşi."

E kardeş kardeşe hıyanetlik eder mi canım?

Bahusu doğruluk, her şeyden evvel insanların haramlardan ve haramı mucip olan her şeyden uzak kalmaktır.

Şimdi kalbin salahını istiyorsan ne kadar haram varsa o haramlardan uzak olmak lazım.

Haramları irtikap edenlerin sözlerindeki doğruluğun kıymeti olmaz.

Sözü doğru, mesela bizim gavurlar var şimdi, fransız olsun ingiliz olsun, çok doğrucu diyorlar. Muamelelerinde adamlar ne kadar doğru.

E ne olacak, gavur alt tarafı. Onun doğruluğunun kıymeti yok. Doğruluk iman ile beraber olduğu takdirde kıymeti çoktur.

Onun için doğruluk, bütün iç ve amelleriyle Allahu celle ve alâ'ya karşı vefasını gösteren, söylediği sözü Allahu Teâlâ'ya ispat eden [kişinin ahlakıdır].

Bak şimdi, sâdık kimse, ölüm geldiği vakitte, ölüyor artık, bütün esrarları meydana koyulsa, yani çocukluğundan beri yaptığı, günahları, neleri varsa hepsini seriyorlar gözünün önüne böyle herkes de görüyor. "Bu adam şöyle bir adamdı." diye bütün esrarı meydana çıkarılsa, kendisini utandıracak bir hali bulunmayan [kimsedir]. Bütün esrarı meydana koyulmuş ama utanacak bir hali yok adamın. Çünkü yapmamış utanacak bir hal. Utanacak bir hal yapmadığı için ölürken de hiç üzülmüyor, bütün iyilikler gözünün önünde.

İşte bu sâdık kimselerin sözleri oktan daha tesirlidir, demiş.

Allahu Teâlâ'ya tam manasıyla teslim olan insanların halidir sadâkat. Sadâkat demek Allahu Teâlâ'ya tam manasıyla teslim olursa, onun halidir.

Zünnûn-i Mısrî hazretleri, meşhur zâtlardan birisi, diyor ki, "Doğruluk Allah'ın kılıcıdır, nereye dokunursa orasını keser."

Şimdi sen bir dua et, bakalım duan ne derecede makbul oluyor?

Sen yine anla, eğer duan derhal tesir ediyorsa doğru bir adamsın. Çünkü doğrunun duası yapılacak olan işi derhal kesecek.

Fethu'l Mûsılî hazretlerinden sıdkı, sıdkın mahiyetini öğrenmek istedikleri vakitte, işte bu Fethu'l Mûsılî denilen zât da demircinin dükkanındaki kızgın demiri almış eline, diyor ki, "Oğlum buna derler sadâkat." demiş. Yani kızgın demir yakmıyor elini. Demirin elini yakmaması, yani diyor ki, "Sen bu hale gelirsen sen sâdıksın." demek. Demir ateş, yani seni yakmıyorsa yakmadığı zamanda sende sadâkat var demek.

Niçin?

İbrahim aleyhisselam'ın rütbesine erişmiş oluyorsun. İbrahim aleyhisselam'ı yakamayan ateş seni de başkalarını da yakamaz. Ama o mertebeye ulaşmayınca kibritte yakar adamı. Yeter ki demiş, biz bu sadâkate sahip olan kullarından olalım.

Bunun için Yusuf b. Esbât denilen bir zât diyor ki;

"Benim bir gecelik Allah ile sıdk ile muamelem, bir gecelik Allah ile sıdk ile muamelem, düşman ile fi sebilillah dövüşmekten bana daha sevgilidir." demiş. Sıdktaki yüksekliğini [belirtmiş.]

Ebû Ali b. ed-Dekkâk denilen bir büyük zât daha var, o da diyor ki;

"Doğruluk ya göründüğün gibi olmak veya olduğun gibi görünmektir."

Ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol. Bu söz çok iyi bir sözdür yani doğru bir söz. Bazı insan bakarsın ki, işte farzet bizi, sakalımız, sarığımız, cübbemiz, işte namazımız filan herkes bir yüksek olmaya, herkesten bir hürmet-i mahsâsa görüyoruz ama iç âlemimizin vukufuna haberiniz yok, içimizi bilmiyorsunuz. İçimizi bilmediğiniz için dışımıza itibar ediyorsunuz. Eğer içimiz de dışımız gibiyse ne mutlu bize. Eğer içimiz dışımıza uygun değilse ne yazık bize.

Bak şurada da ne güzel bir şey söylemiş; Sâdıkların halkın gönüllerinde yer alma hevesi katiyen bulunmaz; beni sevsinler, bana hürmet göstersinler, bana saygı göstersinler, giderken ayağa kalksınlar, elimi öpsünler, el pençe divan dursunlar, istediğim bir şeyi bir dediğimi iki yapmasınlar... Bu gibi arzu sâdıklarda bulunmaz. İşte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ve onun emsali olan büyüklerimiz.

Bak şimdi, insanların iyi amellerine muttalî olmalarını istemedikleri gibi, insan bazen kalkar gece namazları kılar, oruçlar tutar, hayr u hasenâtlar da yapar ama kimseye bildirmek istemiyor bunları. Kimse bilmesin diyor, ben gece kılarım namazımı, oruç da tutarım, Kur'an da okurum, hayırları da yaparım ama kimse bilmesin, neyime lazım. Benimle aramda. Bunu kimsenin bilmesini istemediği gibi, bazı yaramaz huyları da var, yaramaz ahlakları da var, kötülükler de yapıyor bazı bazı şöyle böyle. Bunları da saklamak istemez. Birisi dedi ki;

Sen böyley mişsin yahu?

Evet evet birader, ne yapalım işte!..

Saklamıyor. Çünkü biz istemeyiz fenalıklarımızın meydana çıkmasını, çünkü mahcup olacağız yanınızda. Mahcup kalacağımızdan dolayı, utanıp yüzlerinize bakamayacağımız için hiçbir fenalığımızın sizler tarafından bilinmesini istemeyiz. Bu bizdeki sadâkatsızlığın alâmetidir. Sâdık olsak isteyeceğiz, ne mal olduğumuzu sen de bil.

Efendim bir altın, kuyumcuya götürüyorsun, sahte altın.

Altın diyerekten herif satıyor sana, sen de diyorsun bakıyorsun buna, bu sahiden altın mı bu?

Kaç para istiyorsun buna?

Şu kadar para.

Al parayı diyorsun, kuyumcuya götürüyorsun, a birader on para etmez bu, sahte bu diyor, kalp para.

Yapma be, etme be!..

Zira adam aldı gitti.

Siz de bakarsınız kalıbımıza, kıyafetimize bir adam diyerekten el öpmeye kalkarsınız fakat iç, hiç de uygun değil oraya.

Demek ki biz bir fenalığımızın bilinmesini istemiyoruz, aman kimse bilmesin, çünkü kabahat de saklı günah da saklı diyoruz. Günah, iyilik de saklı kabahat de saklı, bilmesinler.

E Allah biliyor!

Allah'ın bildiğini niçin saklayayım dersen o da kabahat. Allah Ğaffâr'dır, Settâr'dır.

Allah biliyor, biz bildirmek istemiyoruz ama bilinmek istendiği takdirde de üzülüyoruz. Bu üzülmemiz sadâkatımızın eksikliğinden ileri geliyor. İstemiyorsak kabahatlerimizin meydana çıkmamasını, demek ki sadâkatımızda noksanlık var. Çünkü kötülüğünün bilindiğini istememek kendisinin kıymetinin artmasını istemektir. Kendisinin kıymetine eksiklik gelmesin için kötülüğünün bilindiğini istemiyor. Kıymetinin düşmesini istemiyor bu da sâdıklara yakışmaz diyor.

Büyüklerin sözlerini yazmış yine buraya diyor ki;

"İki çeşit farz vardır: Birisi dâimîdir birisi muvakkattır. İkisi de farzdır ama. Dâimî farzı ifâ edemeyenin muvakkkat farzları makbule şayan değildir.

Hocaefendi dâimî farz nedir bu? Ne yaptın böyle?

Evet, dâimî farz doğruluktur, sadâkattir.

Müstakim ol müstakim, Hazreti Allah utandırmaz seni. İstikameti kendine mal edebildiysen, doğruluğu kendine mal edebildiysen ne mutlu sana!

Onun için bizim beş vakit namazımız var; yarımşar saat tutsa iki buçuk saat eder. Fakat 24 saat borç bir borcumuz var. Yirmi dört saatin yirmi dördünde de borcumuzdur.

Nedir?

Doğruluk. Ne olursa olsun doğruluktan şaşmamak ve ayrılmamak... Doğru ol, mum gibi.

Doğruluktan ayrıldık yalana, hileye, hud'aya kaçtık. Kendi işimizin dolabını döndürmek nasıl icap ediyorsa zamana göre uyuyoruz. Uyduk muydu demek ki farz-ı dâim gitti oradan. Biz de farz-ı dâim o doğruluktu, ondan ayrılmamamız lazım gelirken onu bozduk. Onu bozunca, şuraya gelen cereyanın hattını şuradan kesersen bu nasıl sönüyor. Hattı kesiyorsun kökten ayrılıyor. Bu hat lamba isterse hangi mumda olursa olsun artık yanmıyor.

Farz-ı dâim olan doğruluktan ayrıldığın vakitte farz-ı muvakkat sana fayda etmiyor, çünkü işte hep namaz kılıyoruz, hep oruç tutuyoruz, her fenalık da yine bizden çıkıyor; yalanın çeşidi, iftiranın çeşidi, kötülüklerin çeşidi...

Allah affetsin hepimizin kusurlarını.

Binâenaleyh Allahu Teâlâ'ya sıdk ile [bağlananlara,] Allahu Teâlâ'yı sıdk ile isteyenlere Allahu celle ve alâ onlara bir ayna verir. Onlara bir ayna verir ki o aynada dünya ve âhiretin bütün acâibini pek aşikar olarak görürler. Zannedersem bu ayna da gönül aynası olsa gerektir demiş.

Bir kalp ki, bir gönül ki;

İzâ salahat salaha'l-cesed. "O güzel olursa her şey güzel oluyor." Ve izâ fesedet fesede'l-cesedü küllühû. "İşte o fesat olunca bütün her şey fesada uğruyor."

İşte o salih olduğu vakitte bu bir aynadır ki kainatı görürsün; dünyanın da âhiretin de bütün acâibini onda görürsün.

Onun için kamil olan evliyalar mâkabli ile de mâbâdi ile de ervahlarla, hatta Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile ruh ile daima münasebet halindedirler. Daima münasebet haliyledir Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in ruhuyla. Bir an ayrılsam kendimi müslüman saymam diyor. Ben Resûlullah'ın ruhundan bir an ayrılırsam kendimi müslüman saymam diyor.

Sen bize bak! Aklımıza gelecek de biz salât ü selâm getireceğiz. Resûlullah'ın şebekesinin karşısına gidiyoruz da orada bile bizde bir şey yok yani.

Allah!..

Aziz kardeş!

Öyleyse sen sadâkatten ayrılma. Her ne kadar korkulu yerlerde sana sadâkat zarar verecek olsa bile doğruluk yine sana netice itibariyle fayda verir. O anda bir zarar görsen bile, o zararın altından bir fayda doğar muhakkak. Yalanı bırak her ne kadar sana faydalı gibi görünürse de muhakkak sana yine bir zararı dokunacak. En büyük zararlarından birisi de artık gönlünün tamamıyla kararıp hiç bir şey görmesine imkan kalmamasıdır. İşte o sana Allah'ın verdiği gönül aynası artık paslanmış, bir tarafı göremiyorsun, maddiyata bağlanmış, maddiyattan başka birşey göremiyorsun. Zira doğruluk kişiyi iyiliklere ve hayırlara sevk eder. Hayırlarsa dolayısıyla insanı cennete götürür. Kişinin gayesi sadâkat olunca ind-i İlâhî'yede sıddîklar defterine yazılır.

Kitab-i İlâhî'yede bütün peygamberler övülürken sıddîkıyet sıfatıyla, kâne sıddîkan nebiyyâ diyerekten övülmüştür.

Bir kimse de dört şey bulunursa bununla en büyük kazancı elde etmiş olur. Birisi sadâkat, ikinci haya, üçüncüsü güzel ahlak, dördüncüsü de şükürdür demişler. Binecek atın, bineğin sadâkat olsun; Hak da kılıcın, Allahu celle ve alâ da senin gayen ve talebin olsun.

Bir kişi ki Allahu Teâlâ'yı severim iddiasında bulunur da bu iddiasında sâdık olmazsa kıyamet gününde yüzleri kapkara olacağı bildirilmiş. Bütün ulema ve fukahanın ittifakıyla bir kimsede üç haslet sahih olursa onun kurtuluşu mümkündür demişler. Bunlar da biribirinden ayrılmaz, üçü de bir. Üç fakat üçü de birdir. Birisi bid'at ve hevâdan âri halis bir İslâm; ikincisi amellerinde Allahu Teâlâ'ya sıdkını göstermesi; üçüncüsü de yiyip içmesinde helalinden olması lazım.

Orada eski büyüklerin sözlerinden 22 tane almışlar ki, bizde kibâr-i kelâm de yahut atasözü de, bunlara benzer bir şey. Bunları şöyle sıralamış, her birisi büyük derstir;

İlimden daha faydalı bir hazine olmaz.

Hilimden daha ziyade kârlı mal olmaz.

Gazabı yenmekten daha iyi haseb olmaz.

Amelden daha ziynetli dost olmaz.

Cehaletten daha kötü refik olmaz.

[Takvâdan daha aziz şeref olmaz.]

Hevâsını terk etmekten daha iyi kerem olmaz.

Tefekkürden efdal amel olmaz.

Sabırdan âlâ hasene olmaz.

Kibirden beter günah olmaz.

Rıfıktan daha makbul ilaç olmaz.

Akılsızlıktan daha acı derd-i musîbet olmaz.

Haktan daha adaletli elçi olmaz.

Sadâkatten daha iyi nasihatçi delil olmaz.

Tamâdan daha zelil fakirlik olmaz.

Şekavetle toplanan maldan zenginlik olmaz.

Sıhhatten daha güzel hayat olmaz.

İffetten daha tatlı maîşet olmaz.

Huşûdan daha güzel ibadet olmaz.

Kanaatten daha hayırlı zühd olmaz.

Sükuttan daha ziyade muhafaza eden bekçi olmaz.

Ölümden de yakın gayb olmaz.

Bunların her birisini inceleyecek olursak, beşerin saadet ve selametinin nerede olduğunu anlamakta güçlük çekmeyiz zannederim.

Ebû Bekir el-Verrâk der ki, kendinle Hak arasında sıdkı muhafaza ve halk ile kendi arandaki rıfkı muhafaza edebilmek kişinin saadet ve selametinin icabıdır. Hayattaki selamet ve saadet yollarının doğruluk, seha ve şeceatte olduğunu, ittikâ, haya ve helal malda olduğunu da ayrıca bildirmişler.

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'e sormuşlar ki;

"Yâ Resûlullah! Kemal denilen şey nedir?

Kemal, söylüyorsunuz, şayet hepimiz söylüyoruz, kemal. Buyurmuşlar ki;

"Hak sözü söylemek ve sadâkatle amel etmektir."

Kemale altı manâ vermiş. Onları okumayı istemedim de artık, uzun uzun, çok uzun gidecek. Şurada şöyle bir ders, nasihat yapmış.

Pek aziz ve muhterem kardeşim!

Şu okuyagelmiş olduğun sıdk bahsi hakkında herhalde gönlünde bir takım belirtiler hasıl olmuştur. Mahlukların en mükemmel ve eftali olan insana daima her yerde, her zaman sadâkatin yakışacağına kanaatin mevcuttur. Bugünkü insan camiası, herhangi kavim ve milletten ve dinden olursa olsun, doğruluğun, sadâkatin lüzumunu hiç birisi inkar edemez. Doğruluğun lüzumuna herkes kâil, fakat doğru olmak ve doğru olabilmek bir mesele.

Herkesin sevdiği ve istediği bu doğruluk o kadar kolay bir şey olmasa gerek. Zira her kıymetli şey çok pahalıdır, herkes alamaz ancak büyük zenginler alabilir. Mesela yakut ve platin denilen cevherleri herkes alamaz, alsa da biraz. Halbuki doğruluk hiçbir cevherle ölçülemeyecek kadar üstün ve kıymetlidir. Onu elde edebilmek [için] çok kuvvetli ve üstün, sağlam bir imana sahip olmalıdır ki alabilsin. Sâdık, doğru, düzgün, saf, kamil bir müslüman olması da pek kolay bir şey değildir. Bunun için Hazreti Allahu celle ve alâ bizlere daima sâdıklarla yani tam, kamil, olgun müslümanlarla olmamızı tavsiye etmiştir. Onların güzel ahlakları, kemalleri, tedrici bir surette temas ettiği insanlara, müslümanlara sirayet eder, geçer. Ve bir gün bakarsınız ki o da güzel, kamil, olgun bir müslüman olmuştur.

Ve yaramaz, kötü kimselerin kötülükleri, nasıl kendileriyle temas eden insanlara geçerse iyilik de böyledir. Hatta bu kaide nebatlarda da böylece carîdir. Mesela demin [yukarıda] arz etmiş olduğum gibi, beyaz kabağın yanına ekilen bir karpuz bir müddet sonra kırmızı rengini kaybeder ve o da kabağın rengine boyanır. [Bunu] çiftçilerden dinlemiştim. Bizde de meşhurdur, "Üzüm üzüme baka baka kararır." derler.

Yerin güzelinden güzel mahsul alındığı da herkesçe malumdur. Çorak ve çöl yerlerde ise ne kadar uğraşsanız güzel bir mahsul alamazsınız. Çiftçiye güzel yeri aramak nasıl lazımsa müslümana da güzel müslümanları aramak ve onlarla hemdem hem ahenk olmak mutlak ve mutlak öylece lazımdır. Zira dünya ve dünyanın her çeşit nimeti, ne kadar güzel ve kıymetli olursa olsun, sonu yoktur, bekası yoktur, fânidir. İmân u İslâmiyette kemal ise hiç de böyle değildir, onlar hep ebediyet âleminin meyveleridir; ne biter ne de tükenir. Her lokmasının tadı ayrı ayrı ve biribirinden üstün lezzetleri de vardır.

Sert bir demiri hemen şöyle biraz ısıtmakla onu istenilen şekle sokmak mümkün olmaz. Belki ateş gibi kıpkırmızı olacak ki istenilen şekle sokulabilsin. İnsan da tıpkı böyledir. İyileri görmek ve onlarla biraz sohbet etmek veya onlara biraz hizmet etmekle onların halini tam manasıyla almak mümkün olmaz. Demirin nasıl tam manasıyla kızarması lazımsa, kamil olgun müslümanların halini tam almadıkça da insanda kemal tezahur edemez.

Bu hususta ne kadar büyük ve devamlı bir mücahadenin lazım olduğuna inanmak gerekir. Küçük muharebeden büyük muharebeye dönüşün ne demek olduğunu pekala anlayabilirsin. Binâenaleyh böyle bir mücahedelere alışmamış ve hazırlanmamış kimseler için imanda kemal, ahlakta kemal, insanlıkta kemal, İslâmlıkta kemali ummak adeta muhal derseniz, pek hata etmiş olmazsınız zannederim.

Büyüklerin atasözleri buna delildir; "Kötü huyu teneşir temizler."derler. Evet, yerleşen ve kökleşen kötü huyların değişmesi ve terki çok zordur. Onun için, "Dağı yerinden söküp kaldırmışlar derlerse inan, fakat alışılan kötü huyun terk edilmiş derlerse inanma." dedikleri de meşhurdur.

Fakat ne yazık ki henüz küçük yaşlarında ve kanlarının kaynadığı bir devirde bunları seçip ayırmak, iyisini alıp kötüsünü bırakmak, hele devrimizde ne kadar müşkül olduğunu her aklıselim pek güzel anlar. Fakat ecel şerbetini içip de âhiret âlemine intikal edince nasıl yanlış yolda olduğunu anlayacak fakat artık her şey bitmiştir; nedâmet, pişmanlık kimseye fayda veremez.

Onun için ey aziz ve muhterem kardeşim!

Sen bu fakir, bu pürtaksir, günahkar kardeşinin sözlerine iyi kulak ver ve onu kabul eyle. Bir an evvel tevbe ve nedamet edip İslâm'ın yoluna dön, namazını kıl, cemaate devam et, vaaz u nasihat dinle. Benden ondan daha iyisini biliyorum deme. Zekatını fazlasıyla ver, yardımlardan sakın kaçma. Elinden gelirse her sene hacca git orada akümülatörünü doldur, sonra memleketine faydalı olarak dön. Medine-i Münevvere'yi de ziyareti ihmal etme, Resûlullah'ın huzurunda gözyaşlarını dökerek çok çok salât ü selâm oku.

Sakın kimseyi hor ve hakir görme, herkesi her bakımdan kendinden iyi ve üstün görmeye bak, bu iyidir. Servete, bilgiye, varlığa, sağlığa sakın güvenme ve kimseyi de incitme ve kimseden bir yardım bekleme,elinden geldiği kadar herkese yardımcı olmaya çalış. Katiyen sert konuşma ve çok da konuşma ve yüksek sesle de hele hiç konuşma. Gayet yumuşak ve tatlı konuşmaya dikkat et. Bahusus zuafâ ve fukaraya karşı gayet mülayim ol, kimsenin gönlünü kırma, bilgiçlik katiyen taslama. Makamlara göz dikme, hiç de aldanma, mümkün oldukça devlet kapılarından uzak ol ve oradan bir şey bekleme. İhtiyar dahi olsan sakın genç kadınlarla hatta yaşlı kadınlarla dahi çok sohbete alışma. Yazlık diyerekten deniz kıyılarında ev tutma, günah yerlerinden de kaç, çocuklarını da koru.

Dünya için zinhar dinini zayi etme. Ölümü unutma, gözünün önünden de ayırma. Daima hakkın rızasını kazanabilecek hayırlı ibadet ve amellerle meşgul ol, bid'atlardan sakın, nefsi hevâ ve arzularına uyma. İyi, salih, sâdık, abid, zâhid kişileri ara bul, onlardan ayrılma, hizmetlerine de devam eyle. Katiyen kimsede kusur, kabahat görme, kendi kusur ve kabahatlerini de ara ve onları gidermeye sa'y ü gayret eyle.

Komşularınla son derece güzel geçinmeye bak, onlara mümkün oldukça hediyelerle taltif et, çocuklarına da hediyeler vermekten geri kalma ve kusurlarını daima örtmeye çalış. Kimsesiz ve yardıma muhtaçları ara bul, hizmetlerinde de kusur etme. Güler yüz, tatlı dilden ayrılma.

Boş vakitlerinde hemen Kur'ân-ı Kerîm'i oku ve zikrullah ile meşgul ol, boş, faydasız dedikodulardan son derece uzak kal. Hakkı unutma, haktan zerre kadar ayrılma.

Lokmalarına son derece dikkat et, helal olsun, şüphelerden sakın. Hırs, tamah hiçbir zaman iyi bir şey değildir, dünya ziynet ve süslerine de iltifat etme. Fuzûli masraflardan da sakın. Haramlardan milyon kazanacağını bilsen dahi tenezzül etme.

Bu kadarlıkla iktifa etmiş.

Allah kusurlarımızı affetsin tevfikatı samadaniyyesine mazhar etsin.

Şimdi arkadaşlarımızdan bir kısmı belki dağılacak. Fakat şimdi biz bizim bir kardeşimiz bugün rahmeti rahmana varmış. Onun ailelerinden, bizden onun ruhuna bir tevhid istiyorlar. Yetmiş bin Tevhid ki onun kurtulmasına vesiledir.

Bunu geçen de kardeşlerimden rica etmiştim, biz Kur'an okuncaya kadar Kur'an okuyamayan kardeşler de 500-1000 tane ne kadar lâ ilâhe illallah der de sevabını bu kardeşimizin ruhuna hediye etmeye vesile olurlarsa çok bahtiyar olurlar.

Çünkü bunları biz yaptırıyoruz. Bizim mesela hafızlarımızı, hocalarımızı toplarız, veririz onlara beşer onar kuruş bunları yaparlar. Ama bu makbul, maksut değildir. Para ile olan şeyin tadı olmaz o kadar. Evet onlar da istifade edeceklerdir ama derler ki, "Biz de Allah için okuduk." derler ama para verilmeyince de olmuyor bu işler.

Binâenaleyh biz böyle kendi içimizden fi sebilillah bir kardeşimize yardım etmek için 1000 tane tevhid hediye etmişiz ne kadar [güzel olur;] hem onun sevabı bize hem ona oluyor.

Yani biz ona verince Cenâb-ı Hak; "Verdin ya, sana ne lazım?" demiyor, onu ona da veriyor sana da veriyor.

Binâenaleyh bir kardeşimize, bu paramız gibi değil, paramızdan bir lira verirsek bir lira eksik oluyor bizden. Halbuki bu öyle değil, bu sevabımızı ona verince o kadar da bize Allah Teâlâ tekrar veriyor.

Onun için biz hatmi okurken okuyamayan kardeşler de bu tevhide iştirak ederlerse, "Allah onlardan da razı olsun." deriz onlara.

el-Fâtiha.

Sayfa Başı