M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 207.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzubillahimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdülillahi rabbilâlemin ve'l-âkibetü li'l-müttekîn. Vessalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn.

İ'lemû eyyühe'l-ihvân enne efdale'l-kitâbi kitâbullah ve enne efdale'l-hedyi hedyü muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerra'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesin bid'ah ve külle bid'atin dalâleh ve külle dalâletin fi'n-nâri. Ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve sellem.

Dua, yalvarma ve isteme, iltica etme, sığınma[dır].

Kime?

Varlıkların sahibi, mülkün sahibi Hazreti Allah'a. Hazreti Allah'a imanı olan, itikadı olan insan [şunu bilir ki] beşeriz, her zaman aciziz. Ne kadar büyük adam olsak, ne kadar bilgili adam olsak, ne kadar büyük veli olsak, peygamber dahi olsak yine aciziz, yine ilticaya mecburuz, yine sığınmaya mecburuz, yine O'ndan bir şey istemeye mecburuz. Onun için bu istemeler doğrudan doğruya Allahu Teâlâ'nın tasdiki ve O'na imanın kuvvetinden ileri gelir.

İnsan haddi zâtında işte görüyorsunuz doğuyor, yaşıyor, ölüp çürüyüp, mahvolup gidiyor. Şu ceset denilen şeyin kıymeti bu kadar. Besliyoruz, çok dikkatli bakıyoruz, üzerine titriyoruz fakat can çıkar çıkmaz bir dakika evde tutamıyoruz, haydi bakalım toprağın içine. Orada da tabiatıyla çürüyüp gidiyor.

Binâenaleyh neticesi bu olan bu varlığın ne kıymeti olacak?

İşte evvel şu idi, sonrada bu oldu.

Buna artık ne paye vereceksin?

Ben şöyleyim, ben böyleyim, benim kimseye ihtiyacım yok, ben kimseden bir şey istemem, ben şöyleyim böyleyim ne diyecek tarafımız var?

Alt tarafı işte Hazreti Azrail geldiği vakitte hangimiz durdurabilmiş şimdiye kadar kendisini?

Kimse durduramıyor. Saati, dakikası geldi miydi çeşitli bahanelerle çıkıp gidiyor.

Onun için insan dua edecek ki yâ Rab...

Ne isteyelim?

Her şey isteyeceğiz ama evvela; "Bana olgun bir iman ver. Beni İslâm yarattın, benim bu Müslümanlığım olgun olsun yâ Rabbi! Kamil bir müslüman olayım, iyi bir müslüman olayım, senin istediğin bir müslüman olayım."

Gelişi güzel, adı müslüman değil. Allahu Teâlâ'nın istediği bir müslüman olmak... Bunu elbette Allah verecek. İnsan kendi cehdiyle buna muvaffak olamaz. Onun için muhakkak yardıma muhtaç. Bu yardım için de yalvarmaya muhtaç. Yalvardığın nispette de bu olacak. Allahu Teâlâ siz yalvarın, ben vereceğim diyor.

Ama biz yalvarıyoruz da vermiyor?

Burada da hakkımız var, çünkü vermemekte de haklı Cenâb-ı Hak.

Malum ya şu radyolar, hoparlörler, işte her ne gibi çeşitli aletler var, taksimi uymazsa almıyor. Taksimi olmazsa almıyor ve vermiyor. Radyoyu açıyorsun mutlaka havayı bulacaksın, istasyonunu bulacaksın, dalgasını bulacaksın öyle işiteceksin. Yoksa lâlettayin açarsan bir sürü gürültü gelir ama ne olduğunu sen de anlamazsın. Ne zaman dalgayı bulursun, ne zaman memleketin istasyonunu bulursun, eh o zaman anlarsın ne geleceğini.

Şimdi bizim duaların da gitmeyişinin sebebi, istasyonları bilmiyoruz. Lâlettayin yaygarayı basıyoruz, ağlıyoruz, sızlıyoruz ama alt tarafından bir şey çıkmıyor.

İbrahim Edhem denilen bir zât var ya, bilirsiniz, evliyaların hemen meşhurlarındandır.

Bu zât tabii padişah imiş, devrin padişahı imiş fakat bakmış ki padişahlıkta filan iş yok Allah'a kul olmak lazım, asıl iş Allah'a kulluktadır. Hepsini terk etmiş, gitmiş bir Pîr bulmuş kendisine, ona hizmet etmiş, insanlığın yolunu öğrenmiş, güzel bir adam olmuş ama dünyalığı yok. Buna demişler ki;

"Yâ İbrahim! Allahu Teâlâ böyle diyor, biz de yalvarıyoruz, dua ediyoruz ama bir türlü kabul olmuyor, bu neden?"

Demiş, 10 çeşit hastalığınız var. On çeşit hastalığın içerisinden bu dua elbette kabul olmaz demiş.

Şimdi radyo bozulduğu vakitte ses geliyor mu?

Bozulmuş bir kere, ses gelmiyor, mutlaka erbabına götüreceksin, yaptıracaksın ondan sonra. Şimdi biz de bozulmuşuz.

Neden demiş?

Evvela abdestiniz abdest değil, itikadınız itikat değil, namazınız namaz değil, orucunuz oruç değil demiş. Kur'an okuyorsunuz, Kur'an'a uymuyorsunuz. Peygamber'in sünnetini okuyorsunuz, sünnete uymuyorsunuz. Bir sürü saymış böyle, e bunlar sizde olduktan sonra demiş, yalvarmanızın makbul olmamasındaki hikmet budur demiş. Ne zaman siz Kur'an'a uyarsınız, Peygamber'in sünnetine uyarsınız, dininize riayet edersiniz, icabını hürmet eder yaparsınız, ondan sonra isterseniz bak kabul olmaz mı, demiş.

Bu duanın tabii müteaddit sebepleri var. Mesela gece yarısında yapılan dua. Gündüzün şimdi kavga gürültü, bağırtı çığırtı, herşey çok, o zamanki duaya benzemez. Gece herkes uykuda, bir sessizliğin içerisinde, kalkmışsın, abdestini güzelce almışın, iki veyahut dört rekat bir namaz kılmışın, bir Yâsin sûresini okumuşsun, belki namazda okumuşun, belki namazdan sonra okumuşsun.

Yâsin, kalb-i Kur'an diyorlar. Kur'an'ın kalbi, Kur'an'ın içerisinde Yâsin sûresidir. Bir de insanın kalbi var, gönül dediğimiz. Bir de günün kalbi var. Günün kalbi, gecenin yarısı geçtikten sonra olan zaman, günün kalbidir. Kur'an'ın kalbi olan Yâsin, bir de gönül kalbiyle bunu okuyup da ellerini açtın da istedin miydi, ister ağla, ister ağlama, ağlarsan daha iyi olur ama o zaman senin bu duan geri çevrilmez. Ama bu, uydurma olarak o gece kalkmışsın da benim bir sıkıntım var, abdest almışım, namaz kılmışım, yalvarıyorum... olmaz. Bu ibadeti daim olarak, imanda köklü olarak durmak şartıyladır. İmanda durmadıktan sonra, İslam'da durmadıktan sonra böyle gece kalkmışın da yalvarıyorsun. E onu yalvarırsın, herkes yalvarıyor.

Mesela Musa aleyhisselam ile Firavun'un bir hikayesini naklederler. Musa aleyhisselam ile Firavun imtihana çıkmışlar; Nil suyunu kim geri çevirebilirse onun haklı olduğuna alamet olacak.

Musa aleyhisselam yalvarmış yakarmış, su yolunda devam ediyor. Firavun gelmiş, suya dur demiş, yahut dön demiş, su başlamış tersine akmaya. Demişler ki;

Nasıl oldu ya Musa bu? Sen bir Peygambersin de bak senin sözünü Allahu Teâlâ yapmadı da, bu Firavu'un, düşmanı olan, allahlık davasında bulunan bir adamın, bir dinsizin duasını kabul etti?

Ya bu dua kabul etmek değildir, buna istidrac diyorlar. İstidrac... Bu duanın kabul olmasına alamet değil, azabının şiddetine alamet. Azabının şiddetinin alameti oluyor bu.

Onun için işi yanlış anlamamalı. İnsan ters yolda gittiği halde yalvarır da verir Allah. Bu verişini kendisinin iyiliğine addetmemeli. Çok aldanır insan burda. Namazı yok, abdesti yok, tahareti yok, günahları çok, yalvarıyor, Allah da veriyor. Şaşmıyor veriyor. Buna istidrac derler ki bu onun için bir beladır, bir felakettir. Onun felaketi gözünü yumduktan sonra anlaşılacaktır.

Onun için duanın kabulünde iman-ı İslamiyet şart. İman-ı İslamiyet'te durmadan yapılan dualar eğer kabul olunuyorsa, sahibinin iyiliğine değil, felaketine alamettir. Bunu iyi bellemek lazımdır.

ed-Duâü yeruddü'l-kadâe.

Kazâ diye Cenâb-ı Hakk'ın hükmüne diyorlar. Cenâb-ı Hak bir hüküm vermiştir, "Şu şöyle olacak, bu böyle olacak." Bu hükmü ilâhî. Bu hükmü ilâhîyi dua geri çevirir diyor. Diyorsun ki;

"Yâ Rabbi! Bana sıhhat ver."

Belki senin hakkında verilen hüküm hastalıktı, şuydu buydu. İşte bu dualar suretiyle de senden bu hastalıklar, fakirlikler yahut sıkıntılar gider, giderir Cenâb-ı Hak [kulun] duası sebebiyle bu kazâları.

Ve inne'l-birra yezîdü fi'r-rızkı. Birr, ihsan ve iyilikler... "İhsan ve iyilikler rızkı artırır."

Rızkın artmasının yegane sebeplerinden birisi insanın yapacağı iyilikler ve ihsanlardır. Fakat ihsanların, iyiliklerin başı, iman ve amel-i sâlihtir. İyiliklerin başı, ihsanın başı, iman ve amel-i sâlihtir. İman ve amel-i sâlih olmadıktan sonra dünyanın bütün insanlarını, bütün fakirlerini doyursan, dullarını doyursan, yetimlerini doyursan kıymeti yok. Kıymeti yok, evvela iman [lazım].

Ve inne'l-abde le-yühramu'r-rızka bi'z-zenbi yusîbuhû. Buna dikkat etmek lazım. "İnsan yaptığı hatalar dolayısıyla, günahlar dolayısıyla, -zevk denilen şey günah- ufak, büyük bu yaptıkları günahlar dolayısıyla onun rızkı kesilir, azalır."

Mesela ona bugün 100 lira gelecekse, 50 lira gelir. Elli liranın gelmeyişinin sebebi yaptığı bir günahtır. Elli lira gelecekse mesela 10 lira gelir, 40 lirası kaybolur.

Sebebi?

Yaptığı günahlar dolayısıyla o men edilmiştir ondan, mahrum edilmiştir.

Onun için rızkının muntazaman güzel olmasını isteyen insan günahların her çeşidinden son derece sakınmalıdır. Günahlar insanların rızıklarından mahrum olmalarına vesile olur.

Yine buyruyorlar ki;

ed-Duâü mahcûbün anillahi teâlâ hattâ yüsallâ alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammedin.

Şimdi nasıl ki gecenin yarısında yapılan dualar makbuldür, yağmur hafif hafif yağarken, cuma günü imam efendi, hatip efendi ezanla hutbesinin arasında veya hutbeden çıkıncaya kadar zaman, hatta cumanın her saati bahusus ikindi ile akşam arasındaki zamanları duanın müstecab zamanlarıdır. Birçok sayarlar böyle de bu birkaç tanesini söyledim.

Fakat bununla beraber duanın evvelinde evvela Resûlü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hazretlerine güzelce bir salât ü selâm okumak lazım. Mesela salât ü selâmların en güzeli namazda okuduğumuz Allahümmesalli ile Allahümmebarik'tir. Başka birçok salât ü selâmlar vardır ama en makbulü bunlardır. Çünkü bunları Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in tavsiyesi ile biz bunu namazlarımızda okuruz. Daha başkası [daha faziletli] olsaydı Cenâb-ı Peygamber onu söylerdi.

Binâenaleyh duanın evvelinde gayet güzel salât ü selâm getireceksin.

Ne kadar?

Ne kadar istersen o kadar getir. Duanın makbuleyetini ne kadar çok istiyorsan salât ü selâmı da o kadar çok edersin. Duan bittikten sonra da yine o salât ü selâmlarını tekrar edersin. Ne kadar tekrar edersen o kadar me'cur olursun ve duanın da makbuliyetine o kadar işaret olur. Bu salât ü selâmlar okunmadıkça yapılan dualar mahcuptur, yani varmaz Cenâb-ı Allah'a, bozuktur makine.

ed-Duâü cündün min ecnâdillahi teâlâ mücennedün. "Bak dua cündün min ecnâdillahi teâlâ."

Görmediğimiz Allah'ın askerlerinden bir askeri vardır Allah-u Teâlâ'nın ki gözler görmez onu. Mesela biz Allahümmesalli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed dediğimiz vakitte bizim salât ü selâmlarımızı ağızlarımızdan kapıp derhal Resûlü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem'e;

"Yâ Resûlullah! Bu salât ü selâmı filan memlekette, filan oğlu filan sana söyledi." [diye o görünmez melek orduları] yetiştirirler ki, o da bilmukabele bize yapacağı duayı yapar. Salât ü selâmın bu faydası var.

Bir kere birimiz birimize bir hediye verdik miydi, mukabilinde adamına göre karşılık vermek istiyoruz.

Eh binâenaleyh bizim salât ü selâmımız ki, biz günahkâr aciz kullarız, Resûlü Ekrem'e bir salât ü selâm edelim de Resûlü Ekrem de bize dua etmesin, olur mu bu hiç?

Onun duası ise bulunmaz bir nimettir.

Bu dualarımızı da Hazreti Allah'a eriştirecek Allahu Teâlâ'nın böyle görünmez askerleri vardır. Alırlar Cenâb-ı Hakk'a, "Filan memleketteki filan kulun senden böyle istiyor yâ Rabbi!" diyerekten götürürler.

Yeruddü'l-kazâe ba'de en yübrame. Hüküm verilmiş ki bu adam ölecek, yahut hasta olacak, yahut fakir olacak, yahut şu olacak bu olacak. Yalvarıyor;

"Yâ Rabbi! Bana ömür ver, hayırlı afiyet ver, bol rızık ver, şunu da ver..." derken bakıyorsun ki kabul olunuyor, rızkı genişliyor, ömrü artıyor.

Ömrün artması bir çok manalarla beraber afiyetle zamanı geçiyor diye de tabir etmişler. Yani hüküm olunduktan sonra da yapılan iltica dolayısıyla Cenâb-ı Hak bunu geri çeviriyor.

Kulun şerefini düşünün! Allahu Teâlâ kulunun yalvarmasına mukabil verdiği hükümden vazgeçiyor. Şimdi sen uyu bakalım!

ed-Duâü silâhu'l-mü'mini ve imâdü'd-dîni ve nûru's-semâvâti ve'l-ardı.

Bak şimdi duada ne kadar şey var.

"Dua mü'minin silahıdır."

Silah malum ya, insanı düşmanlarına karşı koruyan bir alettir. Ama bunun en iyisi senin duandır. Senin silahının bazen patlamadığı zaman olur, bazen de kurşunların bitip boşta kaldığın zaman olur düşmana fırsat verirsin. Ama duanın silahlığı hiç de öyle değil. Allah koruyucu oldu muydu seni korkma. Dünya sana düşman olsa hiç zarar veremezler. Çünkü dua silah...

Ve imâdü'd-dîni. "Dinin de direğidir aynı zamanda dua."

Duanın en güzeli Elhamdülillahi Rabbilalemin sûresidir, Elham sûresidir. Elham sûresinin duasını hiçbir kimse yapamaz. Ufacık, yedi tane âyettir, kısacıktır, işte onu beş vakit namazımızda her rekatta okuruz, ki onu bilmeyen müslüman da yoktur. Onu okudukça yaptığımız o dualar ind-i ilâhîyede şüphesiz inşallah müstecap olacak ve yarın biz gözlerimizi yumduktan sonra karşımıza çıkacaktır. Bu dinin direğidir. Dinin direği olması işte bizim Allahu Teâlâ'ya sarılmamız, ona iltica edip ondan yardım istememiz, bunu dinin direği tabir etmişler. Aynı zamanda;

Ve nûru's-semâvâti ve'l-arzı.

Bu yerde ve gökte bir ışık var işte, bu güneşten aydan bize geliyor, intikal ediyor ama buna maddi ışık diyorlar. Bir de manevî ışık vardır ki gözle görülmez bu. Bu gözle görülmeyen bu ışık gönüllere iner. Bu duaların nuru gönüllere indi miydi bir kere, o gönüller açıldıktan sonra yer de senin gök de senin, dünya da senin âhiret de senin... İş bu gönlü açabilmekte.

Yine buyuruyorlar ki;

ed-Duâü yenfe'u mimmâ nezele ve mimmâ lem yenzil.

Nâzil olan belalar var, Allah esirgeye. Kolera geliyor, veba geliyor, kıtlık geliyor, âfetlerin çeşidi geliyor, seller oluyor, sarsıntılar oluyor, ha [duanın] bunlara da faydası vardır; "Yâ Rabbi! Koru sen bizi, memleketimizi şu gibi semavî ve arazî âfetlerden."

Gelmişi de var gelecekleri de var.

"Gelmişine de fayda eder, geleceğine de fayda eder." Geleceği gelmez olur.

Niçin?

Yaptığımız dua nedeniyle Cenâb-ı Hak onu çeviriverir, elinde ya kudret.

Fe-aleyküm ibâdallahi.

Şimdi Cenâb-ı Peygamber diyor ki; "Siz ey Allah'ın kulları! Duaya devam ediniz, yalvarmaya devam ediniz, kendinizi buna veriniz."

Onun için bizim büyüklerimiz bu duaya çok ehemmiyet vermişler. Bir sürü dua kitapları vardır ki okumakla bitiremezsiniz. Mesela Abdulkadir Geylani hazretlerinin, Nakşibend hazretlerinin, Şâzelî hazretlerinin, Muhyiddin-i Arabî hazretlerinin, Rıfâî hazretlerinin o kadar duaları var ki ne bu diller o duayı becerebilir, ne de söyleyebilir. Fakat evliyaullahın kalbine o nur ile inmiş, o nur sebebiyle onların dillerinden o dualar zahir olmuştur. O duaları bizim kendiliğimizden becerip de söylememize imkan yoktur. Muhakkak onların kitaplarına müracaat edeceğiz, onların yaptıkları o duaları takliden, biz de taklit, onun içinden gelmiş de söylemiş, biz de o söyledi diyerekten, güzel, hoşumuza gidiyor, taklit ederekten onu söylüyoruz, fakat onun gönlü bizde yok. O gönlünden, içinden söylemiş fakat o iç âlemi bizde yok, bizim dilimiz söylüyor yalnız.

Onun için Allahu celle ve alâ'dan en çok isteyeceğimiz, "Yâ Rabbi! Beni senin sevdiğin dininde sâdık kıl ve senin dininin ehli kıl, layıklısı kıl ve sen bana vermiş olduğun o gönlümü aç yâ Rabbi! Göreyim şu dünyanı da âhiretini de."

Bu dünyadaki şu görüşümüz, bu kısa bir görüştür, asıl görüş dünya ve âhireti görüştür. Âhireti göremeyen göz yarım gözlü insan gibidir, önünü görür ama ilerisini göremez.

Ne diyorlardı o gözlere bilmem, miyop mu diyorlar ne?

Önünü görüyor, uzağı göremiyor. Uzağı göremediği için gözlük istiyor, uzağı da görmek için. E ama buna imanındaki zafiyet dolayısıyla dinde körlük diyorlar. İmanda kemal oldu mu, dünyasını da görecek insan, dünyanın arkasından gelecek âhireti de görecektir ki buna, ilm-i yakîn diyorlar. İlm-i yakîn hasıl olmadıkça göremezsin o tarafı. Ancak önünü görürsün, zannedersin ki hayat hemen bu hayât-ı dünyâdan ibarettir, âhiret hayatına aklın ermez ve bilemezsin, taki o ilim sende hasıl olmadıkça. O ilim sende kolaylıkla hasıl olmaz, nefsinle mücahede edip, nefsini ıslah etmedikçe.

Onun için İmamımız İmam-ı Âzam hazretleri oğlu Hammâd'e 20 tane nasihat etmiş, çok güzel. Her nasihati bir şâheser yani. O nasihatinin birinde oğluna diyor ki;

"Oğlum, nefsini kendi haline bırakma, onun her istediklerini yapma. O eğer Allah'a itaatsizlik ve kusur edecek olursa derhal onu cezalandır ve bunu da ihmal etme. Bunu cezalandır aç bırak, susuz bırak, meşakkatli işler yaptır ona ki ıslah-ı nefs ederekten Allah'ın yolundan ve Peygamber'in yolundan ayrılmasın." diyerek.

Şimdi insanların tabii bir bilgileri vardır bugün, işte gökte de uçabiliyorlar. Bu bilgi Allahu Teâlâ'nın verdiği ilim [sebebiyledir.] İlim sıfât-ı ilâhîyedir. O sıfât-ı ilâhîyesini kuluna da vermiştir Allah. Kulunda da bir ilim vardır ki Allah'ın ilminden gelen bir ilimdir, bu ilimle çok şeyler yapacak. Bu aya gitmek, güne gitmek ufak bir mesele kalacaktır yani. Daha çok şeyler bu insandan zahir olacak, tezahür edecek, meydana gelecek.

Bu ilim, ilm-i dünyâdır bu yalnız. Bu ilmin faydası burada yaşadığın müddetçedir. Burada gözlerini yumduktan sonra senin ne atomun, ne uçağın, ne televizyonun sana para etmez. Mezara girdin mi bir kere sana lazım olan ilm-i âhirettir. Eğer bu ilm-i âhiretten sende bir nebze yoksa senin bu dünyada öğrendiğin birçok diller, birçok lisanlar, birçok çeşitli bilgiler hiçtir, yani hiçten ibarettir. Oradaki ilim ilm-i imandır. Onun mektebi yok, o mektepte öğrenilmez. Onu Allahu Teâlâ'ya yalvaracaksın, Allah sana verecek. Onu tasdik edeceksin, onun yolunda çalışacaksın, çalışman nispetinde de Allahu Teâlâ sana bu imandan nebzeler verecek, nasipler verecek. O nasipler dolayısıyla da dünyadan âhirete göçtükten sonra sana o ilim fayda verecek.

Allah hepimize hüsn-ü hâtimeler nasip etsin.

Mesela bu dünyadan gitmeyen yok, hergün vakti gelen çekilip gidiyor. Bizim de elbette bir gün vaktimiz gelip çekileceğiz. Onun için bu çekilme gününde hergün isteyeceğiz ki, "Yâ Rabbi! Bana hüsn-ü hâtime ver, güzel öleyim ben, iman ile öleyim yâ Rabbi! Senin yolunda, senin razı olduğun hal üzerine öleyim ben."

Bu muhakkak, bundan kaçmanın imkanı yok kimseye.

Öldük, işte yıkıyorlar, merasimli götürüp çukuruna koyuyorlar. Koyduktan sonra, ister çukura koysunlar, ister koymasınlar, çukura konmak şart da değil, derhal Allah tarafından yollanmış iki melek gelir başına, orada sorarlar; men rabbüke ve men nebiyyüke diye. O sorgunun altında, şimdi iman ile gitmişse eğer o giden;

İzâ mâte ehadüküm urida aleyhi mak'adühû. O içeriye gömülür gömülmez ona [oradaki yeri gösterilir]." İn kâne min ehli'l-cenneh ve min ehli'l-cenneh. "Cennetteki yeri gösterilir imanlı ise." Suallere cevabı da verdi, maşallah bak bakalım derler...

Nasıl ki bugün televizyonlar uzak mesafelerdeki hadiseleri bize getiriyorsa, bu Allah televizyonudur ki hiç karartısı yok, gözümüzün önünde cennet, cennetteki yerimiz. Oo... uçsuz bucaksız, gözlerin görmediği envai çeşit nimetler hazırlanmış.

Onları görünce insan, dünyada da görmedi, aklına da öyle bir şey gelmiyor zaten. Fakat onları gözünün önünde görünce ooo... kendinden geçer insan. Bunlar senin diyorlar...

Elhamdülillah, çok şükür yâ Rabbi! İman ile göçmenin mükafatını görüyor. O sevinç sürur üzerine akşama kadar böyle baygın bir halde, sevinç içerisinde iken akşam diyorlar ki, "Ey mü'min! Bak şu yere bir daha, bir daha bak. Bir daha bakıyor adam, ooo... ne görsün! Güzellikler üzerine envai çeşit güzellikler. İnsan bir yeşilliğe, bir manzaraya gidiyor da orada da bayılıyor. O ağaçların altında şelaleler akıyor, yeşillikler, güzellikler. Orada mest ü hayran iken cennette gibi yaşıyor. Ne âlâ, onun içerisinde artık ne kabir hatırına geliyor, ne öldüğü hatırına geliyor, adeta cennetteymiş gibi.

Niçin?

İmanının mükafatı, Allahu Teâlâ bunu veriyor.

Bu hadis Buhârî'de, Müslim'de, Tirmizî'de, İbn Mâce'de rivayet olunmuş.

Ya dinsiz gittiyse?

Yani bütün kuvvetini dünya cismine, dünya ilimlerine vermiş. Gökte uçuyor, ayları aşıyor, şuraya gidiyor, buraya gidiyor ama [dünyadan] gittiği vakitte de imansız olaraktan gidiyor. Ruslar'ın gidip de "Biz burada Allah göremedik." dedikleri gibi, hâşâ sümme hâşâ, küfrünü arttırmış gitmiş.

Eh buna da gösteriyorlar cehennemdeki yerini. Bakıyorsun ki cehennemin bütün envai çeşit azapları gözünün önünde tecessüm ediveriyor. Artık kendinden geçiyor bu da.

Eyvah benim yerim bu mu?

İşte senin yerin bu. Kazandığın ameline göre sana da yer.

E onları görünce bitiyor o da kendiliğinden. O bitkinliği ile bir de akşam üzeri, yine bir bak diyorlar. Ğudüvven ve aşiyyâ. Sabah akşam buna bu yeri gösteriyor...

Ama o seneler geçmiş, çürümüş, kemikleri dağılmış, zerreler haline gelmiş?..

Ne olursa olsun, o zerrede de Allahu Teâlâ o hayatı yaratıyor. Mikropta, gözümüzün göremediği mikropta hayatı yaratan Allah, senin de o zerrende o hayatı yaratıyor.

Sen deme ki ben çürüdüm artık, bitti iş.

Öyle iş yok. Allahu Teâlâ'nın kudretinin hududu yok. O zerrelerinde de senin, aynı şu bütün vücudundaki hayatı, ufacık bir zerrende de tattırıyor Allah.

Onun için siz mezarlıklara girdiğiniz vakitte mezarlıkları çiğnemeyin diyen Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem boşuna dememiş, onun altında yatan insan üzülür ondan. Kemiklerini sakın kırmayın, elleşmeyin çünkü onun kemiğini kırmak, dirinin kemiğini kırmak gibidir demiş. Bir mezarın üzerinde oturmak, bir ateş üzerinde oturmak gibi tehlikelidir.

Niçin?

Altındaki insanı üzüyorsun.

Onun için girerken selam ver, Fatiha'yı oku, daha bildiklerini oku, oradaki emvâtın ruhlarına hediye et, ondan sonra de ki, "Mecburum artık sizin bu yolunuzdan geçmeye, bana müsaade edin." de, geç gideceğin yere kadar.

Mezarlıklarda oturmak, ekmek yemek, yemek yemek, çay içmek kasvet-i kalbin alametidir. Ne kadar ruhsuz bir insan ki buradaki mevtaları unutmuş, kendi hayatını beslemeye çalışıyor orada. Ne kadar ruhsuz ve cansız bir insan! Onun için;

Fe-aleyküm ibâdallahi bi'd-duâi.

Biz sabahları okuyorduk bir dualar, ki bunların bir kısmı tesbih, kısmı tahmiddir. Bunların fezâiline ulaşmak imkan haricindedir.

Bunlara devamı sizden de rica ederim.

Onun için bakınız gene buyuruyor ki;

ed-Duâü miftâhu'r-rahmeti.

Evet insanın kalbi katı olabilir, şu olabilir bu olabilir ama bu dualar sebebiyle; "Yâ Rab! Ne yapayım, şu benim katı olan kalbimi yumuşat, bana merhamet et, bana acı, bana salâh-ı hâl nasip et, bana iyi yollar nasip et. Dininde sabit kıl, ibadetinde daim eyle, ibadetime şevk, neşe, zevk ver yâ Rabbi!" diyerekten böyle çeşitli dualar... Bunlar;

Miftâhu'r-rahmeti. "Rahmet kapılarının anahtarıdır."

Kapıya anahtarı sokmadıkça nasıl kapı açılmıyorsa dua yapılmadıkça da bu işler olmuyor. Demek kuldan bir kere el açılacak, dil açılacak, Allah da ona göre verecek.

Ve'l-vudû miftâhu's-salâhi. "Nasıl ki namazın anahtarı abdesttir, abdest almadıkça namaza girmek nasıl mümkün değilse, duasız da rahmete kavuşmak mümkün değildir."

Sen bütün gün işini gücünü bırakıyorsun, bütün dünya işleriyle akşamı getiriyorsun, akşam da yorgun bir halde, bitkin bir halde yatağa düşüyorsun, ne yalvarmaya meydan kalıyor, ne de bir şeye meydan kalıyor. Bu gafletin iktizasıdır.

Ve's-salâtü miftâhu'l-cenneti.

Bak ne güzel ama...

ed-Duâü miftâhu'r-rahmeti... "Dua rahmetin anahtarı, abdest namazın anahtarı, namaz da cennetin anahtarıdır."

Cennete girmek istiyorsan namaza, namazı kılmak istiyorsan abdeste, gönlünün yumuşamasını ve rahmet-i İlahiye'ye mazhar olmanı istiyorsan duaya devam eyle demiş.

Onun için;

ed-Duâü yeruddü'l-belâi.

Allah celle ve alâ o kadar rahim ki kitabının başında Bismillahirrahmanirrahim diyor. Kendisinin Rahman ve Rahim olduğunu bize duyuruyor. Ben öyle bir Allah'ım ki, Rahman ve Rahim sıfatlarıyla muttasıfım. Binâenaleyh siz günahlarınızın çokluğundan dolayı veyahut şundan bundan dolayı sakın benden kaçmayın. Bana iltica edin, bana gelin ben sizin hep, bütün günahlarınız dağlar kadar da olsa affederim. Siz bana iltica edin, sığının, benden isteyin yalnız.

Demek ki cennete girmek için namaz, namaza girmek için abdest, abdest için de Allahu Teâlâ'ya yalvarmanın lüzumlu olduğunu belirtmiş. Bir kere de duaların bütün belaları reddeder olduğunu...

Yine buyuruyor ki;

ed-Da'vetü evvele yevmin hakkun ve's-sânî ma'rûfun ve's-sâlisü riyâun ve's-süm'atün.

Şimdi düğünlerimiz oluyor ya; evlenme düğünü, sünnet düğünü, ve sair cemiyetlerdeki merasimde, birinci günü yapılan ziyafet haktır, onu yapmak lazımdır. Bir evlenecek adamın hiç olmazsa bir kurban kesip, etrafındaki eşine dostuna buyurun deyip, bir yemek yedirip velimesini, düğününe zifafına öyle gitmesi lazım bir. İkinci daha zengince olur insan da işte 40 gün 40 gece masalları var ya, onun gibi ikinci gün de ziyafet veriyor. Bu ikinci günkü ziyafet kendisinin ikrâm u ihsânıdır. Eğer bunu üçüncü gün de yapıyorsa o da riyakârlığına alamettir.

İki gün yapılacak. Bir gün ne âlâ, ikinci günü de zengin olur da yapabilir. Fakat üçüncü günü de yaparsa artık riyakarlık alametidir o, onda hayır yoktur demek. Üçüncü gün ziyafet varsa o ziyafete gitme, çünkü hayırsız bir ziyafettir.

Onun için;

ed-Dünyâ sicnü'l-mü'mini ve cennetü'l-kâfiri.

Şimdi dünya, işte görüyoruz; "Mü'minin hapishanesi, kafirin de cenneti tabir edilmiş."

Sebebi?

İmâm-ı Âzam hazretleri çok zengin, atına güzel binmiş, temiz güzel elbiselerini giymiş giderken bir fakir gavur yapışmış İmâm-ı Âzam'a, demiş;

"Siz böyle diyorsunuz, 'Dünya mü'minin zindanı kafirin cenneti.' diyorsunuz, bu, sana mı bana mı? Bak şu sendeki saltanata bir de bak bendeki zarurete? Benim cennet neremde?"

İmâm-ı Âzam'ın bir kerameti olarak söylerler. Onun gözünün perdesini şöyle almış;

"Bir bak bakalım şu âhirete." demiş, âhirete bakıp da o cehennemdeki yerini görünce;

Tevbeler tevbesi demiş, hem iman, İslâm şerefiyle müşerref olmuş, hem de o hali görünce hakikaten burası benim tam cennetim. Çünkü buradan göçer göçmez bu felaketlerle karşılaşacağım.

Bir de mü'minin zindanı diyorlar?

Bir de mü'minin yerini göstermiş, o cennetteki yerleri görünce nâmütenâhî nimetler, o buradaki nimetler onun yanında hiç kalıyor. Hiç kalınca işte sicin...

Allah cümlemizi afetsin de bu âhiret nimetlerine mazhar olacak gönüller, ilimler ihsan buyursun ve onun yolunda Cenâb-ı Hakk'a iltica eden, sığınıp yalvaran kullarının zümresine bizleri de ilhak buyursun.

Şimdi bunu izah için yinevbir hadis daha buyurmuş;

ed-Dünyâ sicnü'l-mü'mini ve senetühû fe-izâ fâraka'd-dünyâ fâraka's-sicne ve's-senete.

Dünya mü'minin zindanı ve sıkıntı yeri yani iptiladan kurtulunmuyor. Doğduğumuz günden ölünceye kadar çeşitli iptilalar içerisinde biri bitiyor, birisi geliyor. Herkes için böyledir, ne kadar büyürsen iptilan da o kadar büyür. E şimdi bu iptilalar bu hayatın içerisinde devam edip giderken;

Fe-izâ fâraka'd-dünyâ. "Birgün geliyor ki bu dünyadan ayrılıyoruz. Ayrıldığımız birgün." Fâraka's-sicne ve's-senete. "Bu sıkıntılardan kurtulmuş oluyoruz."

Gerek maişet sıkıntısı, gerek başka iptilalar onlardan kurtulup o âhiretteki cennet nimeti, uriza aleyhi, ona arz olunuyor.

Nerede?

Cennetteki yeri.

Men kâne min ehli'l-cenneti ve min ehli'l-cenneti. Cennetteki yeri gösteriliyor ona artık orada, cennette. Demek ki sicin zorluk, darlık yeri, âhiret de ise hiç sıkıntı olmayan bir yer; ne hastalığı var, ne çeşitli iptilası var, ne bir zarureti var, her istediğin ayağında. Her istediğin senin peşinde. Ölüm de yok arkasında, yaşa da yaşa...

Onun üstüne bir de Cenâb-ı Hak kendi cemalini göstermesi, o peygamberlerle beraber sohbet olunması, insanın her istediğinin ayağında olması, güzellikler üzerine güzellikler, nimetler üzerine nimetler, hanımlar üstüne hanımlar, saraylar üstüne saraylar, bir saray öbür saraya benzemez, bu saray öbür saraya benzemez, ne parası var ne pulu var. Parası pulu, hep bu dünyada yapılan iman ve ibadetler. Bu imanı ibadetlerin mükafatı ancak göz yumulduktan sonra orada tecelli edecek.

Allah hepimizi affetsin, tevfikatı samadaniyyesine mazhar etsin, iman yolunda yaşayıp, iman ile âhirete göçen bahtiyar kullarının zümresine cümle Ümmet-i Muhammed'i, bizleri de ilhak buyursun.

el-Fâtiha.

Sayfa Başı