M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 208-212.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzubillahimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdülillahi rabbilâlemin ve'l-âkibetü li'l-müttekîn. Vessalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn.

İ'lemû eyyühe'l-ihvân enne efdale'l-kitâbi kitâbullah ve enne efdale'l-hedyi hedyü muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerra'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesin bid'ah ve külle bid'atin dalâleh ve külle dalâletin fi'n-nâri. Ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl;

ed-Dünyâ lâ tenbeğî li-Muhammedin ve lâ li-âli Muhammedin.

Sadaka Resûlullah fimâ kâl.

Bu geçen haftaki son ders idi fakat üzerinde durulmaya değer bir derstir.

Elhamdülillah hepimiz ehli sünnet ve Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'in ümmetinden olduğunu iddia ederiz de, iddia ederiz de fakat onun yolunda ne kadar gidebildiğimizi herkes kendi ölçüsüyle ölçer.

Bakın ben onun yolunda mıyım değil miyim?

Adı dilimde öyle ama harekâtımı da bir kere onun harekâtına tatbik etsem iş meydana çıkacak.

O Fahr-i Kâinat sallallahu aleyhi ve sellem Allahın en sevgilisi ve bir tanesi. Varlıkları onun için yaratmış. Varlıkları onun için yaratmış bizi de ona yaratmış, ona ümmet olarak yaratmış. Dünyadaki her şeyi de onun emrine âmâde kılmış; dağını, taşını, her şeyini... Dağlar ona kendilerini arz etmişler; taşlarıyla beraber altın olaraktan, o vadiler, tepeler, her şeyler; "Altın olarak senin ardın sıra istediğin yere gidelim, istediğin gibi bizi harca, kullan." demiş. Bunların hiç birisine iltifat etmemiş. Onun için;

ed-Dünyâ lâ tenbeğî li-Muhammed sallallahu aleyhi vessellem'e yakışmadığı gibi âl-i Muhammed['e de yakışmaz].

Biz ki âl-i Muhammed'deniz. Âl onun ashabı ise, kıyamete kadar gelen ümmeti de onun âl'i içerisindedir. Biz de onun içerisinde olduğumuzdan dolayı;

"Bana tâbi olan ümmetime de layık olmaz bu dünya." [buyurmuş.]

Dünya ne?

Dünya işte şu içinde bulunduğumuz âlem. Fakat biz bir yemek mecburiyetindeyiz, giyim mecburiyetindeyiz. Evimiz olup örtünecek, kışın soğuktan koruyacak bir mecburiyetteyiz. Bu mecburiyetlerin karşısında çalışmak mecburiyeti doğuyor, bu çalışmak mecburiyetinin karşısında dünyaya iltifat ediyoruz. Fakat bu dünyaya olan iltifatımız bizim sırf şu dünyada Cenâb-ı Hakk'ın verdiği ömür kadar yaşayıp Allah'a kulluk edebilmemize sebep oldukları için, yani yemesek olmaz, yaşayamayız. İçmesek olmaz, giymesek olmaz, evimizde açıkta yatamayız. Bunlar mecburi olacak.

Bunlar niçin olacak?

Biz Allah'a kulluk edelim diye olacak. Biz bunları isteriz, Allah'a kulluk edebilmemiz için isteriz, yoksa bunlarla iftihar etmek için değil. Eğer bunlar medâr-ı iftihar olmak için yapılıyorsa o dünyadır, yakışmaz âl-i Muhammed'e. Yok, Allah'a kulluk etmek için[se tamam.Çünkü] kuvvetimiz olmazsa kalkıp da namaz kılamayız, oruç tutamayız, hayr u hasenât yapamayız, hacca da gidemeyiz, bir şeyde yapamayız.

Niçin?

E yok. Ama demek ki bunlar olacak ki yardım da edeceğiz, hacca da gideceğiz, kendimizi de kuvvetlendirip taat edebilmemiz bir ihtiyacımız var, zorunlu ihtiyaç bu. Bu zorunlu ihtiyaç için dünyaya çalışırız fakat bu ibadetleri yapabilmek için. Bu ibadetleri yapamıyorsak bu dünya bizi alt etmiş, altına almış, bizi kendi emrine musahhar kılmıştır. Halbuki o bizim emrimize musahhar olacak. Biz onun emrinde değil o bizim emrimizde musahhar olacak, biz ondan istifade edeceğiz, Allah'a kulluk etmek için. Maksat, gaye, bizim yaratılıştaki gayemiz Allahu Teâlâ'yı tanımak ve bilmek ve O'nun emrettiği vazifeleri yapabilmek. Bunu yapabilip de yaşadığımız müddetçe âl-i Muhammed'den olmakla iftihar ederiz. İftihar ederiz ve daima Cenâb-ı Hakk'a teşekkür ederiz ki;

"Elhamdülillah yâ Rabbi! Bize bu nimetleri verdin ve bu nimetler dolayısıyla da bizi bugün dinin üzerinde yaşatıyorsun."

Ama bunun dışına çıkılırsa, bu iftihar vesilesi olan [şeyin] dışına çıkılmak, çok kazanç ve çok yaşama sevdasına çıkılırsa o da âl-i Muhammed'e yakışmaz. "Ne bana yakışır." diyor Resûlullah, "Ne de benim ümmetime yakışır." Yakışmaz...

Onun için size İbrahim Hakkı hazretlerinin Mârifetnâme'sini tavsiye edeceğim. İbrahim Hakkı hazretleri Mârifetnâme'sinde dünyayı çok güzel bir tasvir yapmıştır. Çok güzel anlatıyor, yani dünyayı çok güzel anlatıyor. Beş altı fasılda, 10-20 belki 30 sayfa, güzel güzel onun beyitleri de var malum. O beyitleriyle de dünyayı bize böyle temsil ediyor, dünyanın Peygamber Efendimiz'e ve âl-i Muhammed'e yakışmaz olduğunu anlatıyor.

Onun için size o kitabı, şimdi yeni yazılarla da zannedersem onu türkçeleştirmişler, eski yazıyı bilmiyorsanız da yeni yazıda çıkmış olan kısımları var okursanız çok istifade edersiniz. Onun hem dünya bilgisi var, hem âhiret bilgileri var, çok güzel bu şeyleri izah etmektedir. Yani onun izahını bugün biz yapmaya kalkarsak, bu ders dört gün belki beş gün sürer, o kadar geniş izahı var. Onun için size onu okumayı tavsiye etmekle iktifa ederim.

ed-Devâü mine'l-kaderi ve hüve yenfe'u men yeşâü limâ yeşâü.

Devâ dediği ilaç. İlaç, bugün işte çeşitli ilaçlar var, çeşitli hastalıklar da var. Bu hastaya bu ilaç iyi geliyor buna da zarar veriyor. Diyor ki burada;

"Devâ, bu ilaçlar Allahu Teâlâ'nın takdiriyledir. İstediğine şifa verir istediğine vermez."

Mesela aspirin dediğimiz şey muhakkak bir devâ fakat kimisine de aksi tesir yapar. Cenâb-ı Hak kimin için şifa murad ediyorsa onlara şifa verir, kimlere şifa murad etmiyorsa ona da aksini verir.

Mesela bugün sıcak sular diyorlar, işte çeşitli dağ havaları diyorlar, deniz banyoları diyorlar, bir çok yollar gösteriyorlar ama hepsi Allahu Teâlâ'nın takdirine vâbestedir; kim şifa bulacaksa ona şifa verir, kim şifa bulmayacaksa mukadder olan hastalık onun şeyinde cereyan eder, yaşayacaksa yaşar gidecekse gider.

İkinci [hadîs-i şerîf;]

ed-Deynü ğullün sekîlün yerkebü fî unukı'l-'abdi yeşkî bihî ev yes'adü bihî yekribühû zâlike ve yehzünühû fâ sâ'ati'l-leyli ve'n-nehâri ve lâ yezâlü me'cûran hattâ yüeddiyehû fe-yes'adü bi-zâlike ev yestehıfü bihî hattâ yemûte fe-yeşkâ bi-zâlike.

Deyn dediği borç, borçlanma, istikraz. Karzen birisi birisinden bir şey ödünç istiyor; para, eşya, vesaire, ne olursa...

ed-Deynü. "Bu borç." Ğullün sekîlün. "Ağır bir boğaza geçirilmiş demir halkası."

Ağır, yani ağırlığını, borcun ne kadar ağır bir şey olduğunu anlatmak için, ğullün sekîlün. "Ağır bir ğul." Hapislerin boyunlarına vurulan zincir gibi, esirlerin boynuna vurulan zincir gibi ağır bir yüktür.

"Borç çok ağır bir yüktür. Sakın ey ümmetim! Âl-i Muhammed'densiniz bu borcun bu yükün altına girmeyin!" demektir.

Canım yarın alırız öbürsü gün de veririz canım.

Kimin aklı gelir ki yarına yaşayacağına bir senedi vardır elinde?

Halbuki biz yarını değil de seneleri önümüze katıyoruz, beş senede 10 senede öderiz bunu sana diyerekten bir mukavele yapıyoruz. Beş on senede ödeyeceğine dair, ayda şu kadar öderim diyerekten, bir yükün altına giriyoruz, 10 seneyi garanti etmiş olaraktan, yahut bazen 20 sene olanlar var.

Halbuki bu ne ağır bir yüktür bilir misiniz?

Lokman Hekim, Lokman aleyhisselam var ya, bazısı peygamber der bazısı değildir derler. Bu Lokman aleyhisselam oğluna bir vasiyet yapıyor. Oğluna vasiyetinde; "Sakın oğlum borcun altına girme." diyor. Başka vasiyetleri de var da...

Bu borç çok ağır bir yüktür; insanları gece uykusuz bırakır, gündüzleri de hüzün ve keder içerisinde utandırır. Komşularına karşı, dostlarına karşı yol değiştirmek, yüzlerine karşı çıkamamak için yol değiştirmek mecburiyetinde kalır. Onun için sen bu borca irtikab etme. Soğan ekmek ye, tuz ekmek ye, kuru ekmek ye başkasına boyun bükme. Ne kadar ağırdır bu! Günü geldi mi veremedin miydi, bir kere özür dilersin iki kere özür dilersin, fakat sonunda adam sana öyle bir laf söyler ki dünyaya geldiğine de pişman olursun. Onun için borcun altına girmemenin çaresini bulmak [lazımdır].

Onun için;

Yerkebü fî unukı'l-'abdi. "Bu borç insanın boynuna binen ağır bir yüktür ki." Yeşkî bihî ev yes'adü bihî. "Bununla insan şakî de olabilir saîd de olabilir."

Aldığı bu borcu vermemek niyetiyle; "Adam sen de, aldım ya bundan, Allah Kerim. Verirse Allah bana çok ben de veririm ona." derse ve ödeyemeden de giderse bu şekavet altında inler. Hatta, ismi aklıma gelmedi, o zâtın kitabında der ki, "Borçlu olan insanın böyle çeşitli yemek yemesi de caiz değil, lambaları elektrikleri yakması da caiz değil; borcunu ödeyinceye kadar zeytinyağı yeter ona, tuz biber yeter ona." der.

E halbuki biz bugün hiçbir zevkimizden, bir saltanatımızdan fedakarlık yapamıyoruz, sonra sana olan borcumu Allah Kerim, bana versin de [ben de öderim borcumu] diyoruz.

Canım Allah verip duruyor ama sen kesemiyorsun ki boğazından, saltanatından, zevkinden kesemiyorsun. E bunu kesemeyince de bu borcu ödemenin imkanı yok. Bu suretle borçlu olarak gidiyorsun ki insanın şekavetine mucip. Yarın bu hakların hiç birisi kalacak değil. Bu haklar yarın rûz-i kıyâmette Cenâb-ı Hak tarafından herkesin hakkı hak sahibine verilecek. O adam muhakkak gelip seni bulacak; "Yâ Rab! Benim bunda bu kadar alacağım var." diye Cenâb-ı Hakk'a müracaat edecek. Sen de Huzûr-u Rabbi'l-Âlemîn'de duracaksın ama senin belki var bir çok taatın, sevapların, hayırların, hasenatın. Fakat o gün para yok, ki o adama parayı veresin. O para olmadığı için diyeceksin ki; "Yâ Rab! Bunun sevabından isterim ben öyleyse. Parası madem yok bugün veremiyor, versin sevaplarını ona mukabil."

Aziz kardeş!

Evvelsi gün okudum, bir dânik, altı arpa ağırlığındaki bir gümüş vesaire. Altı arpa ağırlığındaki [bir hak için] 70 hac sevabını alır diyor. Yetmiş sene yaptığı haccın sevabını ödeyemez haram olaraktan boğazından geçirdiği bir dânik mal, para, neyse... Ki altı arpa ağırlığı yani bizim bir dirhemimiz etmez. Bu kadar mühim bir şeydir. Abdulkadir Geylani hazretleri bunu 600 hacca muâdildir demiş, o daha ileri gitmiş.

E bizim tonlarla yediğimiz bu haramların hakından nasıl gelinir ya?

Hiç incelemeyiz de bunları, gelsin de nasıl olursa olsun deriz.

Allah hepimizi affetsin.

Onun için hakka hukuka son derece riayet etmek lazım.

Bak sana şimdi bir hikaye anlatayım. Hazreti Ömer radıyallahu anh'ın devrinde bir fukara dileniyormuş. Hazreti Ömer görmüş, demiş ki yanındakilere;

"Bu adamın karnını doyurun da dilenmesin."

Götürmüşler, karnını doyurmuşlar adamın.

Bakmış ki Hazreti Ömer, yine adam kapı kapı dolaşıyor, bir de torbası var doldurmuş torbasını da. Çağırmış, "Gel buraya!" demiş, almış elinden torbasını, ekmek parçaları, neler verdilerse... Götürmüş yanındakilere, "Develere dökün bunu, develer yesin." demiş. Beylik develeri varmış, develerin önüne dökmüşler.

Demişler ki;

"Yâ Ömer! Senin ne hakkın vardı, bu adamın elinden bu adamın akşama kadar kazandığı bu paraları, bu ekmekçikleri almaya?

Demiş ki;

"Ben o adamın karnını bugün doyurdum, doydu adamın karnı. Bu adamın bu topladıkları bir haftalık erzak. Bu adamın yarın yaşayacağına senedi yok. Rezzâk olan Allah yarının da Rezzâk'ı. Bugün bunun rızkını verdi, artık bunun başkasına boyun büküp de para istemeye hakkı yok. Yarın için Allah yine buna verir vereceğini. Binâenaleyh bu aldıkları haksız gasptır, gasp; zorlan almak. Fakat bu zorla aldığı, hile ile aldığı bu parayı bunların sahiplerini bulup da vermek, iade etmek elimizden gelmez, kim bilir kimlerden topladı? Binâenaleyh bunların en kolayı beylik develere yediririz." demiş.

Ve bu adama da bir daha böyle yapma diyerekten bir ceza tertip etmiş.

Yarının nafakasını toplamaya Hazreti Ömer izin vermiyor. Bugün biz torunlarımızın torunlarını besleyecek servete malikken yine Allah'ın emrini itaatte çok gafiliz.

Onun için dünyayı isteriz ama o cenneti ve Allah'ın rızasını kazanmak için.

Cennet neden istenir?

Allahu Teâlâ'nın rızasının yeri, Cemali İlahiye'nin müşahedesi orada, onun için istenir. Yoksa orada zevk ü sefâ ile işimiz yok.

O da Allahu Teâlâ'nın verdiği nimetleri helalinden alacak ve helaline harcayacak. Zevk ü sefâ, zevk ü sefâ Ümmet-i Muhammed'e yakışmaz! Bunu iyi bilmek lazım. Zevk ü sefânın Peygamber düşmanıdır. Zevk ü sefâyı Peygamber yapmamış, benim âl-i Muhammed'e de yakışmaz demiş. Bu bizim zevk ü sefânın hududu yok bugün. Yaşama imkanları ne kadar üstünse biz herkesten daha üstün yaşamaya çalışan insanlardanız.

Onun için bakınız ne kadar geriyiz peygamberin şeyinden.

"Ya saîd olur."

Ne zaman?

"Borcum var diyerekten dişinden tırnağından keser, vakti gelmezden evvel borcumu ödeyeceğim diyerekten çalışır verirse bu da saadetinin alametidir." demiş.

Onun için demiş;

.

ed-Deynü râyetullahi fi'l-ardı fe-izâ erâde en yüzille abden veda'ahâ fî unukıhî.

Ya bak, borç ne kadar fena bir şey ki Allahu Teâlâ zelil, zilletini murad ettiği kulun boynuna bu borcu yüklüyor. Kanaati elinden alır kanaatsizlik yapar, borcun altına girer onu da ödeyemez, ödeyemeyince de çok külfetlerin altına düşer, dünyada da rahatsız olur âhirette de...

Onun için bunu büyüklerimizin dediği gibi borç edinmemenin çaresine bakmak lazım.

Ama hocaefendi bir ev lazım bize, evleneceğiz de, şu da lazım bu da lazım. Bu biribirimizin yardımı olmayınca bu da olacak gibi değil ama?

E bunu işte öyle bir kurgulama koyacaksın ki senin dünyanı, âhiretini elinden almasın.

ez-Zübâbü küllühû fi'n-nâri ille'n-nahli.

"Zübâb dediği şu uçan ufak kuşlar, sinekler ve saireler [ateştedir] yalnız içerisinde arı müstesna."

Bunların hepsi cehennemde olacak, bunlara cehennem azabı tattırmak için değil, cehennemdekileri tâzib için. Cehennemdekileri eziyetlendirmek için cehenneme sevk edilecek bunlar. Sivri sinekler dolu... Dünyada şimdi bir tane sivri sinek oldu mu odada iğne gibi batırıyor rahatsız ediyor bizi, onu öldürmenin kolayını buluyoruz fıs fıs yapıyoruz ölüyorlar onlar.

Ama âhiretteki cehennemde nereden bulacaksın fısfısı da onları öldüresin?

Çeşitli bunlar işte, ne kadar böyle böcek namına bir şeyler varsa, cehennemde zaten hazırlanmış azaplar var, o azaplar üzerine bunlar da yani dünyadaki hayvanlar da eklenecek.

ez-Zikrullezi lâ tesme'uhû el-hafazatü yezîdü ale'z-zikrillezî tesme'uhü'l-hafazatü seb'îne dı'fen.

Bu hadîs-i şerîf mealine nazaran iki kısım oldu. Bir kısmı zikir; Allah, Allah, Allah... dersin zikredersin bir. Bir de Kur'an okumak suretiyle olur iki. Namaz kılmak suretiyle olur üç. Sadaka vermek suretiyle olur dört. Başkalarının yardımına, imdadına koşmak suretiyle olur beş. Bu aşikârdır herkes görür. Hatta sadaka vermek için mesela, sadakanın gizlisi eftaldir ama başkaları da bu yaptığım yardıma iştirak etsin diyerekten alenen vermek eftaldir. Başkalarının iştirakini de kastederekten.

Şimdi fakat burada zikir, Allah, Allah... deyip de bir zikir yapmak murad eden insan için öyle bir zikir yap ki diyor;

Lâ tesme'uhû el-hafazatü.

Bizim hafaza denilen meleklerimiz var, biri sağımızda biri solumuzda. Biri sağdaki sevaplarımızı yazar, soldaki de günahlarımızı yazar. Başka hafaza meleklerimiz daha çok gözlerimizde var, ağzımızda var, kulaklarımızda var, içerimizde var, birçok meleklerimiz var bizi koruyan. Bu melekler ki benim Allah dediğimi duymayacak.

"Öyle bir zikir yap ki senin üzerinde senin bekçin olan, senin muhafızın olan hafaza meleği de duymasın bu zikri." Onu duymasın da bu;

Yezîdü ale'z-zikrillezî tesme'uhü'l-hafazatü seb'îne dı'fen. "Hafaza meleklerinin duyduğu zikir üzerine 70 derece fazladır."

Allah... dediğim vakitte duyuyor beni, duyunca bana bir sevap yazıyor. Bir de var ki içim [Allah] diyor, içimin dediğini duymuyor. İçim diyor, içimin dediğini duymadığı için ona sevap yazamıyor. Fakat bu içimin dediğinin sevabını Allah biliyor. Bu, lisânen denenin 70 misli fazla.

Onun için zikrin çeşitlerini şey yapmışlar, bazı yollarda zikr-i cehrîyi ihtiyar etmişler ki, ilk devrin insanlarının zikirleri hep zikr-i cehrî idi. O zaman çünkü riya denilen şeyi bilen yok idi. Herkes amellerinden emin zikr-i cehrîyi yaparlar idi, tâ Mehemmed Bahâeddin denilen Buhârâ'nın ulemasından o zât gelinceye kadar.

O zât geldikten sonra zikr-i cehrîyi [bırakıp], zikr-i hafîyi ilan buyurdular ki, oda daha evvelden tespit edilmiş ki, bu Hızır aleyhisselam'ın -ismi hatırıma gelmedi- o zâta tâlimiyledir ki onu havuza batırmış, gir havuza demiş, girmiş havuza. Şimdi Allah de bakayım demiş. Havuzun içinde tabii ses çıkmaz. Ağzını açamıyor, seslenemediği için onu gönlünden söylemek mecburiyetinde kalıyor. İşte buna devam et demiş Hızır aleyhisselam.

Bu zikir nihayetinde Nakşibend hazretleri devrinde devam almıştır yani yol almıştır.

Seb'îne dı'fen. "Onun için bunun mükafatı açık olarak yapılana mukabil 70 üstünlüğü var, sevap itibariyle 70 derece fazlalığı var."

Şimdi bak;

.

ez-Zikru yafdilu ale'n-nafakati fî sebîlillahi mietü dı'fin.

Şimdi bir zikir var Allah diyor birisi. "Yani bir adam oturmuş bir yerde Allah diyor, birisi de hayır veriyor." Ale'n-nafakati mietü dı'fin. "Bunun üzerine 100 derece fazladır."

Allah diyenin aldığı sevapla hayır yapanın sevabının arasındaki farka bak!

Sebebi?

Şimdi altını da okuyayım da bundan daha iyi anlaşılır;

ez-Zikru hayrun mine's-sadakati. "Allahu Teâlâ'nın zikriyle meşgul olmak sadaka dağıtmaktan hayırlıdır."

İyi dinle ama, Allahu Teâlâ'nın zikriyle meşgul olmak sadaka dağıtmaktan hayırlıdır.

İtiraz edeceksin diyeceksin ki;

"Sadakada başkasına menfaat var; düşmüşü, garibi kurtarıyorsun, ona yardım ediyorsun, onun hayatına sebep olacak şeylerde bulunuyorsun. Bu zikrullah ise, senin Allah demenin sevabı sana ait. Sevabı sana ait olduğu halde ötekinin sevabı müteaddî diyorlar, yani onun sevabı başkalarına da geçiyor. On kişiye vermişin hayır, 10 kişiye verdiğin hayrın sevabı ayrı, burada Allah diyorsun faydası sana, başkasına gitmiyor bunun hayrı. Nasıl olur da kendisine kalan sevap başkasına verilen sevaptan hayırlı olsun?"

Yine sana diyeceğim ki İbrahim Hakkı hazretlerinin Mârifetnâme'sini iyi oku. Bak orada o adam bunu ne güzel tafsil etmiş, okusam saatlerce bitmez.

İnsana ancak kendi lazım. Kendin yandıktan sonra başkasına hayat bağışlamışın [ne fayda!] Sen Allah değilsin ki sen de Allah'ın bir kulusun. Herkesin sahibi Allah, herkesin rızkını verecek yine Allah.

Sen araya girip de "Ben ona bu kadar hayır yapıyorum!" diye böbürlenmene ne lüzum var?

Sana onu verdiren yine Allah. Binâenaleyh çok güzel bir yere rast geldim bugün. Diyor ki;

"Âleme satmak için öğrenmeye, okumaya uğraşma. Âleme satacaksın ilim; öğreneyim de bir güzel hutbe okuyayım, bir güzel vaaz u nasihat edeyim herkes böyle bayılsın kalsın, ağzını suyu aksın. Buna özenme!" diyor İbrahim Hakkı; "Sen kendini kurtaracak ilme çalış." diyor.

Âleme, insanlara vaaz ediyorsun, bir çok insanlar istifade ediyor. Elbette bunun sevabı çok fakat sen yanıyorsun senin haberin yok. Sen yanıyorsun haberin yok çünkü bir mum fayda veriyor etrafına ama kendisi de eriyip gidiyor.

Sen öyle olma. Sen evvela kendini kurtar bakalım, benlikten çık, Allah'a halis bir kul ol. Varlığın sahibi Allah olduğunu iyi bil. Rezzâk'ın Allah olduğunu iyi bil. O'na hakkıyla teslim ol, onun rızasına tevekkül et.

Hatta bugün yine rast geldim. Evine hırsız girdi, malını çaldı, buna teşekkür et diyor. Malının çalındığına teşekkür et çünkü bu mal senin elinde kalsaydı seni birçok günahlara daha sokacak idi. Ona riayet edemediğinden dolayı bunu senden aldı, sen de buna karşı sabredersen, bu sabrı da rızaya bağlarsan, en nihayet sabrın sonu rızadır, takdiri ilahiyeye boyun büküyorsun. Bunun mükafatını, sen o paralarla yapacağın sadakalarla ele geçiremezsin, diyor, sabrın mükafatı olaraktan...

Onun için;

ez-Zikru yafdilu ale'n-nafakati.

ez-Zikru hayrun mine's-sadakati ve'z-zikru hayrun mine's-sıyâmi.

Şimdi iki tane çıktı bak, birisi sadaka birisi de oruç. Akşama kadar aç kalacaksın fakat Allahu Teâlâ'nın zikri senin akşama kadar aç kalışından daha hayırlıdır. Bütün günün [orucu] iki rekât namaza muâdildir. Bütün günün 24, 12 saati mesela 14 saatin orucunun sevabı terazi itibariyle iki rekât namaza muâdildir, fadâili başkadır. Böyle olmakla beraber diyor ki;

Ve'z-zikru hayrun mine's-sıyâmi. "Zikir oruçtan da hayırlıdır."

Niçin acaba?

Kâle Teâlâ;

Hattâ nesü's-zikra ve kânû kavmen bûrâ.

Altta diyor ki; li-ennehû hayâtü'l-insâni. "İnsanın hayatı Allahu Teâlâ'nın zikrine bağlı."

Hayat diyerekten bugünkü bu bizim konuşmamıza ve gezişimize demezler. Bu hayatı hayvaniyedir. Bu hayat hayatı hayvaniyedir her mahlukta var. Her mahlukta bu hayat var. Bu hayattan murad değil hayat. Hayat, bu hayatı idame ettiren ruh hayatıdır, ruh hayatı! Onun için diyor ki;

Li-ennehû hayâtü'l-insâni ve nûru'l-kalbi. "Kalbin nuru, insanın hayatını idame ettiren şey Allahu Teâlâ'nın zikridir."

Halbuki Allahu Teâlâ'nın zikrini yapmayan eşyadan hiçbir eşyayı bulamazsın. Şu gördüğünüz eşyayı, bakın hepsi Allahu Teâlâ'nın zikriyle mukayyettir. Her birinin kendisine göre bir zikri vardır.

Ve enîsü'l-mü'mini. Buhari'deki bir hadisi misal olarak getirmiş, diyor ki;

Meselüllezî yezküru rabbehû vellezî lâ yezküru. "İki kişi koyuyor, Allahu Teâlâ'yı zikreden adamın misali ve Allahu Teâlâ'nın zikrinden gafil olan adamın misali diyor ki." Meselü'l-hayyi ve'l-meyyiti. "Meselü hay vel-meyyit, birisi diri birisi ölmüş."

Diri ile ölmüş adam nasılsa Allahu Teâlâ'yı anan insanla anmayan insan da böyledir. Yani demek ki murad bu cisim değil bu cismin içindeki candır. Cismin içindeki candır murad.

Aziz kardeş!

Bunu hepimiz biliyoruz ve görüyoruz ki bu içteki can çıkınca bu cesedi götürüp o toprağın altına gömüyorlar ve üç-beş gün sonra ne cife oluyor. Bir müddet sonra da toprağa inkılab edip gidiyor işte. Bugün üzerinde son derece titrediğimiz, aman uykusunu kaçırmasın vakti gelince uyusun, aman vakti gelince yesin, aman şunu da yesin bunu da yesin...

Ne olsun?

Şu can beslensin.

İyi ama senin o can dediğin bu beden her hayvanda var, aslanın bedeni seninkinden çok kuvvetli. Aslandaki beden, kuvvet hepimizden üstün ama aslan hayvandır hayvan! Onun kuvvetinin hiç kıymeti yok. İnsanın kuvveti içindedir içinde! Hayvanları yenecek derecedeki olan kuvvet değil hüner. Hüner o kuvvet değil içteki iman kuvveti, içteki Allahu Teâlâ'ya inanç kuvvetindedir.

O öldükten sonra [ne kıymeti var]?

O da Allah'ın zikriyle beslenecektir.

Mesela bu vücut ekmeği yiyoruz besleniyoruz, suyu içiyoruz besleniyoruz, şunu alıyoruz bunu alıyoruz [besleniyoruz] ama içerisindeki o ruhu beslemek için Allah'a ihtiyacımız var. O Allah'a olan ihtiyacımız, zikrimiz nispetinde dirilik vardır, ondan uzak olduğumuz nispette de ölülük vardır.

Ve şibîhü'z-zâkiri bi'l-hayyi. "Zâkiri, Allah diyeni el-hay, diriye benzetiyor, yani Allah diyen insan diri insandır." diyor.

Bir de zühd denilen ders var, ondan da bir parçacık size izah edeyim;

ez-Zehâdetü. "Zâhidlik dediğimiz, sofuluğun başlangıcı."

Zehâdet sofuluğun başlangıcıdır.

Fi'd-dünyâ. "Bu dünyada sofuluğun başlangıcı olan zehâdet." Leyset bi-tahrîmi'l-halâli ve lâ idâ'ati'l-mâli.

Şimdi biz zâhidlik diyerekten terk-i dünyâ, dünyayı terk eden, dünyaya iltifat etmeyen, hırkapuş dedikleri bir hırkaya bürünmüş, bir lokmayla geçinen zavallılara biz zâhid adam deriz. Dünyayı iltifatı yok bu adamın, hiç, işte bak bir hırkayla bir lokma ekmekle, yeri yurdu da belli değil, perişan bir halde olan insana zâhid, sofu adam diye bir de ad takarız.

Şimdi Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bunu bize öğretiyor, diyor ki;

ez-Zehâdetü. "Bu zâhidlik, bu sofuluk senin bildiğin gibi." Leyset bi-tahrîmi'l-halâli. "Helal lokmaları yememek demek değildir, Allah'ın verdiği rızıkları yememek demek değildir." Ve lâ idâ'ati'l-mâli. "Malını da dağıtıyor, tutmuyor elinde mal mülk dağıtıyor, bu da değildir." diyor.

Bu malını mülkünü elinden çıkarıp bir lokmaya bir hırkaya muhtaç duruma düşmek, bu zâhidlik değildir diyor.

Ve lâkinne'z-zehâdete fi'd-dünyâ. "Dünyada zâhidlik." En lâ tekûne bimâ fî yedeyke evseka bimâ fî yedillâhi. "Allahu Teâlâ'nın hazinesindekine olan itimadın elindekine [olan itimadından daha] kuvvetli olacak."

Senin elinde de var bir sürü malların, milyonların belki. Bu elindeki milyonlara değil de Allahu Teâlâ'nın hazinelerine itimat ettiğin an işte sen zâhid olacaksın. Elindekine itimat ettiğin gün zâhid olamazsın. İtimadın Allah'a... Bugün verir, bugün bakarsın elinden hepsini alır. Hepsini elinden alır, canını da alır.

Kimin elinde ne var?

Kim ne diyebilecek ki benim malımı niçin aldın, canımı niçin aldın?

Kimse diyemez.

Binâenaleyh sen Allahu Teâlâ'nın hazinesine güven.

Ve en tekûne fî sevâbi'l-musîbeti.

Burada [şerhte] bunu izah ediyor;

İzâ nezele bi-mâlike musîbeten ke-sirkatin ev ğarak. "Malına bir musibet isabet etti, gerek hırsız tarafından gerek vapurlarda, denizlerde batmak suretiyle, veyahut zelzelelerde vâki olan bir şeyler gibi [durumlarla] bu elinden çıktı. Eğer sen." Künte alâ ğâyetin mine'r-rıdâi bi-zâlike. "Buna, 'Allah'ımın takdiridir' diye razı olabiliyorsan." Ve muhibben li-zâlike. "Bunu da hoşuna gidiyor seviyorsun." Eksera min selameti bi-en tekûle lev bakiye mâlî lem yehtemilü ennî lâ era minhü hayran. "Aa.., bu paralar benim elimde kalsaydı ben bugün belki bu hayırları işleyemeyecektim. Binâenaleyh bunu elimden aldı, ben de ona sabrederim selameti onda bulurum diye böyle bir şey dedin mi, ha bu senin için hayırlı olur." diyor.

Yine bunu bir daha izah ediyor;

ez-Zühdü fî zamânî hâzâ. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in zamanı olarak, şimdi bugün de bugünü hesapla. Yani 1300 sene evvelki zamandaki zühd tarifte diyor ki;

Fi'd-denânîri ve'd-derâhimi. Bugün paralara iltifat yok. Paralara kimsenin iltifatı yok bugün. Herkes istediği gibi infaz ediyor sürülerle böyle. Hiç kimse saklama taraftarı değil. Paraya, mala mülke iltifat yok. Ama;

Ve leye'tiyenne ale'n-nâsi zamânün. Kolay iş, paraları dağıtmak kolay iş. "Bir zaman gelecek ki ümmetin üzerine." Ha;

ez-Zühdü fî'n-nâsi enfe'u lehüm mine'z-zühdi fi'd-denânîri ve'd-derâhimi.

Bugün paralardan kaçıyorduk, paraların bir yerde olmasını istemiyorduk çünkü fitne fesat uyandırıyordu, ihtiyaç yoktu ona.

"Fakat bir gün gelecek ki o gün insanlardan kaçmak, paralardan kaçmaktan daha ziyade sana daha faydalı olacak."

Çünkü insanlar seni şişirtecekler, kışkırtacaklar, kandıracaklar, aldatacaklar, envai çeşit fesatlara sürükleyecekler, onların arasından çekilip kaçmak senin için zâhidlik burada belli olacak işte.

Onun için diyor ki;

Kestirme söz şimdi.

ez-Zühdü. "Zâhidlik." En tühibbe mâ yühibbü hâlikuke. Senin, Hâlıkının sevdiğini sevmendir."

Sen Allahu Teâlâ'nın sevdiğini sevebiliyor musun?

İşte zâhidsin.

Nedir Allah'ın sevdiği?

Allahu Teâlâ'nın sevdiği taattır, ibadettir, hayr u hasenâttır, doğruluktur, istikamettir Allahu Teâlâ'nın sevdiği. Yalancılığı sevmez, hileyi sevmez, adamları kandırmayı sevmez, adamlara hakaret etmeyi sevmez, incitmeyi sevmez, Allah'ın kullarıdır incitmeyi sevmez.

Sen o Allahu Teâlâ'nın sevdiğini sevebiliyor musun?

İşte sen zâhidsin.

Ve en tübğıda mâ yübğidu hâlikuke.

Bak ne kadar ince bir güzel söz yahu!

"Ve Hâlıkının sevmediklerini sevmiyor musun?"

Hâlıkının sevmediğini sevmiyorsan, Hâlıkının sevdiğini seviyorsan tamam iş. Sözün hem kısası hem özü: Hâlıkının sevdiğini sevmek Hâlıkının sevmediğini sevmemek bütün işleri halleder.

Kendimizi yoklayalım bakalım Hâlıkımızın sevdiğini seviyor muyuz?

Sevmediklerinden ne kadar kaçıyoruz?

Sevmediği işleri ne kadar yapıyoruz?

Ve en teteharrace min halâli'd-dünyâ kemâ teteharracu min harâmihâ. "Haramından nasıl kaçıyorsan öyle bir gün gelecek helaline de iltifat etmeyeceksin ki haram karışmasın içerisine." Fe inne halâlihe hisâbün ve harâmeha azâbün. "Çünkü helaline hesap var haramına da azap var."

Bak şurasına da dikkat et!

Ve en terhama cemî'a'l-müslimîne kemâ terhamü li-nefsike. "Kendi canına nasıl acıyorsan, kendi nefsine nasıl acıyorsan bütün Ümmet-i Muhammed'e, müslümanlara da böyle acımaklığındır zâhidlik."

Yalnız gayen kendin ise on para etmez. Onun için;

Ve en terhama cemî'a'l-müslimîne. Cemî diyor yani ayırma yok. Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah diyen müslümanlara acımak imanın iktizasıdır. [Kişinin] imanının iktizası müslümanlara acımaktır.

Nasıl?

Canın nasıl acıyorsa. Bir iğne batarsa vay vay diye bağırıyoruz, bir yerimize bir rahatsızlık gelirse kıyamet koparıyoruz, aç kalırsak... başka işte her türlü şeyler var. Burada canına nasıl acıyorsan başkalarına da böyle acıyabildiğin zaman sen zâhidsin, sofusun.

Ve en teteharrace ani'l-kelâmi fîmâ lâ ya'nîke kemâ teteharracu mine'l-harâmi.

Şimdi acımak da kolay, acır da insan; şuna da yardım edeyim buna da yardım edeyim, şunun da elinden tutayım bunun da elinden tutayım diye acımak bir dereceye kadar mümkün de, "Bu sözlerden, çok faydasız sözlerden, lüzumsuz sözlerden kurtulabilmek, haramdan kaçtığın gibi bu faydasız sözleri konuşmaktan da kaç. Faydasız sözleri konuşmaktan haramdan kaçar gibi kaçtığın dakikada sen zâhid olabilirsin."

Onun için ağza Allahu Teâlâ iki tane kilit vurmuş; bir önde dişler önünde de dudaklar. Kolay kolay ağzını açıp da hemen her hatırına geleni, her aklına geleni söylersen bu Müslümanlığa da yakışmaz Peygamberin âli olan bizlere de yakışmaz.

Peygamber nasıl sükut ederdi?

Peygamber iken daima lüzum gelmedikçe sesini çıkarmaz, sükut üzerindeydi. Büyüklerimiz de hep öyle sükut üzerine idiler. Çok konuşmalardan çok sakınırlar idi.

Ve en teteharrace min kesreti'l-ekli kemâ teteharracu mine'l-mîtetilletî kadi'ş-tedde netnuhâ. "Çok yemekten o kadar uzak ol ki, -bak ne kadar zıt- çok yemekten o kadar uzak ol ki, sakın ki kokmuş bir ölü etini yemekten nasıl korkar kaçınırsan, kokmuş bir hayvanın etini yemekten nasıl kaçınırsan, çok yemekten de öyle kaçın."

Onun için İbrahim Hakkı hazretleri yine orada çok güzel söylemiş;

Az ye, az iç, az uyu,

Ten mezbelesinden vazgeç.

Bunların hepsi bu bedeni yaşatmak için olan yemeklerdir ki bir öğün yemeğin insana yeteceğini Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem pek güzel söylemiş, kendisi de bir öğün yermiş. Pek, günler pek uzun olduğu vakitte bir sabah bir akşam kafi insana. İşçisine de kafi tembeline de kafi. Tembele bir kere, çalışan varsa iki defa yeter. Ama bu mide nasıl alıştıysa öyle gidiyor.

Biz küçükten üçe beşe alıştırılmışız, o alışkanlık dolayısıyla gençliğimizde öyle geçmiş. Şimdi de ondan kendimizi bir türlük kurtarmanın çaresini bulamıyoruz. Vakit geçerse kıyameti koparıyoruz, "Niçin yemekler hazırlanmadı! Ölüyorum ben açlıktan!" diyerekten.

Bir kere Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in hayatını hiç hatırına getirdin mi ki o mübarek karnına taş bağlıyordu. Açlıktan şikayet edenlere o da karnını açıp gösteriyordu, bakın benim de halime diyordu, ben de kaç günden beri ekmek yemedim diyordu, yemek yemedim diyordu.

E bizim bu halimizle biz âl-i Muhammed'den nasıl oluruz yahu?

Allah bizi affetsin hepimizi.

Ve en teteharrace min hutâmi'd-dünyâ ve zînetihâ. "Bak dünyanın şu bütün faydalarından da ve ziynetlerinden de kaçınmak lazım." Kemâ teteharracu mine'n-nâri. Ateşten nasıl kaçınıyorsan bu dünyanın ziynetlerinden de öyle kaçınmak lazım."

Fakat Allah hepimizi affetsin.

Bu görenek çok fena bir iş, görenek âdet-i belde diyorlar ya hani. Âdet-i belde, görenekler çok fena bir şey. İnsan bunlara ayak uydurma mecburiyetini kendinde hissediyor, zafiyetinden dolayı. Hiçte mecbur değiliz ayak uydurmaya. Herkes nasıl isterse öyle yaşar.

Sen Peygamberin hayatı gibi, ashabının hayatı gibi yaşamak istersen kimse sana "Niçin böyle yaşıyorsun?" demez. Ama nefisler galip geliyor, şehvetler galip geliyor, "Onun böyle apartmanı olsun da, onun böyle eşyası mobilyası olsun da, onun böyle arabası olsun da benim niçin olmasın?" diyerekten başlıyoruz yarışa. Artık ticaret diyerekten bugün çok yanlış bir fikre sahibiz. Adamı kandırıp elinden malını almak ticaret oluyor.

Nasıl ticaret olur yahu?

Herifi sen açık açığa kandırıyorsun, üç kuruşluk şeyi 30 kuruşa, 100 kuruşa satıyorsun, kandırıp elinden parayı alıyorsun, bunu da helal diyerekten zıkkımlanıyorsun, çoluğun çocuğunu da besliyorsun, sonra bundan da hayır bekliyorsun...

Olur mu hiç?

Ticaretin bir kanunu var. Hazreti Ömer ashabı, sokaktaki dükkan sahiplerini dövermiş. İlm-i muameleyi öğrenmeden sokağa ticarete çıkan adamları Hazreti Ömer dövermiş. Kazanç nasıl olacak İslamiyette, bunu bil, ondan sonra ticarete çık dermiş. E bugün biz insanları kandırıp elinden nasıl olur da parayı kurtarmayı, kapmayı bir kâr bir hüner sayıyoruz. Onun için yalancılık, çok lafçılık, bilmem çok oyunlarla adamları kandırıp elinden parayı alıyoruz ve buna da ticaret diyoruz.

Ne kadar büyük yanlış bir zihniyet!

Onun için bu tamaı dünyaya tabii, bu insanı buraya sevk eden âmil var. Çünkü evden karın rahat vermiyor, çoluk çocuğun rahat vermiyor, "Onun olsun da bizim niçin olmasın?" diyor. Sen de aldanıyorsun zafiyetinden dolayı, başlıyorsun bu sefer;

Gelir kafi gelmiyor, ne yapayım?

Bu sefer kandırıp da bu geliri düzeltmeye çalışıyorsun. Bu sebeple de felakete gidiyorsun. Onun için diyor ki;

Ve en teksura emeleke fi'd-dünyâ ve hâzâ hüve'z-zühdü. "Asıl zühd, bu dünyada emelini kısaltaraktan varlığını, kuvvetini, kudretini Allahu Teâlâ'nın bilgisine, marifetine, sevgisine harcamak."

Muhakkak hepsini seviyoruz deriz. Allah'ı seven adam, Allah'ı seven insan muhakkak Allahu Teâlâ'nın kelamını öğrenecek, sevme iddiasında bulunuyorsan... İnsan fransızcayı bilebiliyor, ingilizceyi bilebiliyor, almancayı biliyor, ruscayı biliyor, her dili biliyor da Allah'ın kelamı olan Kur'ân-ı Azîmüşşân'a gelince;

"Maalesef birader öğrenemedim." diyor.

Allah affetsin.

Bu kadar zor mu ki yani, bu kadar zor mu ki?

Allah kusurlarımızı affetsin.

Arkasını da inşallah gelecek dersimizde izah etmeye çalışalım.

Cenâb-ı Hak tevfikatı samadaniyyesine mazhar eylesin de âl-i Muhammed'e yakışan ümmetten eylesin bizleri. Ve kendisinin de rızasını kazanabilen kullarından eylesin cümlemizi.

el-Fâtiha.

Sayfa Başı