M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 218.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzubillahimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdülillahi rabbilâlemin ve'l-âkibetü li'l-müttekîn. Vessalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn.

İ'lemû eyyühe'l-ihvân enne efdale'l-kitâbi kitâbullah ve enne efdale'l-hedyi hedyü muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerra'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesin bid'ah ve külle bid'atin dalâleh ve külle dalâletin fi'n-nâri. Ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâle;

es-Salâtü fî cemâ'atin ta'dilü hamsen ve ışrîne salâten fe-izâ sallâhâ fî felâtin fe-etemme rukû'ahâ ve sücûdehâ belağat hamsîne salâten.

Ravâhu Ebî Dâvûd ve'l-Hâkim an Ebî Sa'îdin radıyallahu teâlâ anh.

Bu günkü derslerimizden bir kısmı namaza mütealliktir. Namaz mü'minin hem miracı hem ibadeti. Cenâb- Feyyâz-ı Mutlak ve Rabbü'l-Felâk hazretleri bizi yaratmış, yarattıktan sonra bu gibi vazifelerle bizi mükellef ve muvazzaf kılmış.

Bunların şüphesiz çeşitli hikmetleri var. Bu hikmetlerini bilecek kudretimiz de yok. Bazılarını bilsek de kâfi değil.

Yaradılışımızdaki hikmet hepimizin bildiği gibi Hak celle ve alâ'ya ubûdiyettir. Bu ubûdiyet de marifetle olur. Onu tanımakla ubûdiyet olur.

Ve mâ halaktü'l-cinne ve'l-inse illâ li-ya'büdûn âyet-i kerîmesine li-ya'rifûn diye mâna veriyorlar ki irfan olmadıkça, biliş olmadıkça tanış olmaz, tanış olmayınca da sevgi olmaz. Sevgi olmayınca da kulluk olmaz.

Bu ibadetleri yapabilmek için Cenâb-ı Allah bize iki şey vermiş. Bir şu vücut var, bu vücut bir alettir. Bu vücut haddi zâtında bir aletten ibaret; el, ayak, göz, kulak birer alettir. Asıl makineyi kullanan ruhtur. Ruhun tabii bunları yapmaya gücü yok, Cenâb-ı Hak işte ona bir güç vermiş, işte o güç bu bedendir. Bu bedeni kullanmak için de o ruhu vermiştir. O ruh bu bedeni kullandığı müddetçe bu bedende o ruhun yolunda gittiği müddetçe dünyasında da mesuttur, âhiretinde de mesuttur, rahat yaşar rahat gider.

Bunun için de Cenâb-ı Hak işte bize bir takım yollar vermiş, ki [bu yolların başında] evvela namaz [gelir]. Namaz kılmak suretiyle biz ruhun kumandası altında durmuş oluruz. Namaz kıldığımız müddetçe ruhun kumandası altında vücuda hizmet ediyoruz, vücut da ruhun emri altında bir idarecidir. Biz evâmir-i ilâhiyeyi unuttuğumuz takdirde, yapamadığımız takdirde ruh cesede esir olur. Cesedin kendi kuvvetleri var; şehvet, gadap vesaire... Şehvet, gadap vesairesi ile ruh bu sefer alt olur, esir düşer. Esir düştükten sonra kumanda vücudun kendi kuvvetleri olan şehvetin eline düşer, yani şehvet-i nefsâniyete düşer. Nefsaniyete düştümüydü nefsaniyet bir türlü bizi Allah yolunda götürmez. Nefsaniyetin istediği şey hep yaşamak, zevk, safa, eğlenmek, o âhireti hiç hatırına getirmez. Âhiretle işi yok onun. O dünyadan geldik dünyadan gideceğiz, her şey buradan ibaret der. Onun için bütün zevklerini burada hiç korkusuzca yapmaya çalışır.

İşte Cenâb-ı Hak ona fırsat vermemek için bize de böyle vazifeler vermiş ki biz bu namazı kılmazdan evvel tabii bir abdest alıyoruz. Abdestten evvel bir itikat meselemiz var, inancımız var. Bu inancımızı içimizde saklıyoruz. Bu inancımızın tatbikisinde abdest alıyoruz, müezzin de bizi haberdar ediyor. Uyanın müslümanlar, Allah'a kulluk vakti geldi, gelin. Ona uyaraktan gidiyoruz abdestlerimizi alıyoruz.

Bu abdestte çok hikmetler var. İnsanın vücudu hem temizleniyor, hem bir dinleniyor, rahatlanıyor. İş sahibi ise, ne ise tozundan toprağından kurtuluyor, gürültüden kurtuluyor, âsûde bir hayata kavuşup Hakk'ın divanına şöyle güzelce bir geliyor. Geldiği vakit de işte mâlum olan namazı kılıyoruz.

Bu namaz yani bir usulden ibaret değil. Haddizâtında bir yat kalk, bu demek değildir. Burada asıl matlup gönlün Allahu Teâlâ'ya dönmesini temin etmektir. Vücut da bunun önderi, işte yapıyor bu vazifeyi. Yapabilmek iyi ama asıl iş gönülde, gönlü Allah'a döndürmek. Gönlü Allah'a döndürebildiğin takdirde o gönül ile kılınan namaz çok makbuldür. Onun için bu kılınan namazları öyle bir külfet olarak tanımamalı. [Namaz bir] külfet, bir yük değil. Asıl bu vücudun makinesini işleten, kumandan olan ruhun Allahu Teâlâ'nın emrine mutî olduğunu bilfiil göstermek ve onu nefsin eline düşürmemektir.

Nasıl ki memleket düşmanın eline düştükten sonra onu düşmanın elinden almak ne kadar zordur. Yani ne kadar zordur [bu ama,] nefsin eline düştükten sonra ruhu kurtarmak bundan daha zordur. Nefsin eline düştükten sonra ruhu o esaretten kurtarmak memleketteki giren düşmanı kovmaktan daha zordur. O düşmanı kovmak kolay, ölürüz mölürüz kovarız fakat bu nefis öyle değil ki! Görünmüyor elle de tutulmuyor.

Büyüklerimiz tabii buna, [bu nefsin terbiyesine bir]çok yol göstermişler. Hele İbrahim Hakkı hazretlerinin Mârifetnâme'sinde ona altı güç olarak, Mârifetnâme'sinin kökü, koca bir kitap hani bunun kadar, altı esasa dayanıyor.

Birisi, "Az ye!" diyor. İnsan ömrünü bu boğaz için yok ediyor gidiyor. Halbuki hep boşuna çalışıyor insan.

Niçin?

Bir öğün yeter insana diyor. Bizim yediğimiz yemekte bir öğün bile çok bize.

Niçin?

Bu onların zamanında olmayan envai çeşit nimet bugün bol ve mevcut. O kadar çok yemek yedikten sonra insan tabiatiyle vücudunun, yani nefsinin hakkından gelmenin imkânı olmaz.

Nefsin hakkından gelmenin imkânı olmaz, bu böyle hele Allah'ın esirgesin bir de lokmaların içerisine haram karışırsa bunun hakkından hiç gelinmez. Onun hakkından hiç gelinmez, camiye sokmak için zincirle çeksen getiremezsin. "Canım ben de müslümanım." der. Der ama haram karıştığı için zincirleri tak, motorları koy sokamazsın camiden içeriye.

Sebebi?

Nefsine bir kere esir olmuştur. Nefis hakim olmuştur vücuda. Nefis [vücuda] hakim olduğu için kendi kendine güvenir, ibadethaneye yanaşmaz.

Onun için şimdi ibadet en büyük tercih olarak var bize. Şimdi kendimizin de çok ihtiyaçları var. Cenâb-ı Hak bizi yaratmış, yemek ihtiyacımız var, uyumak ihtiyacımız var, giyinmek ihtiyacımız var, soğukta sıcaktan korunmak ihtiyaçlarımız var kendilerimizin. E çocuklarımızı yetiştirme ihtiyaçlarımız var. Bu ferdî ihtiyaçlar. Ferdî ihtiyaçlarımızdan başka şimdi burada diyor ki: Fi cemâ'atin. Namazı kılarken evimizde kılarız namazı ama Peygamber Efendimiz senin evinde kıldığın namazı istemiyor. Namazın da cemaatle kılınması isteyerekten bu teşvikte bulunuyor.

Öyleyse vazifemizin üzerine bir vazife daha ekleniyor.

Ne o?

Heyet-i ictimâiye vazifesi çıkıyor üzerimize. Öyleyse cemaatle kılmak için cami lazım. Camide kılmak için imam lazım, müezzin lazım. Bize bu dini öğretecek ulemâ lazım. E bunlar hep cemiyetin vazifesi oluyor şimdi. Kendi başımıza kalsak ot da yeriz, çöp de yeriz yaşarız gideriz. Fakat iş kendimizde bitmedi, cemiyetin de ihtiyacı var. Bu cemiyetin de ancak adamı olarak çalışmak mecburiyetindeyiz. Öyleyse namazı cemaatle kılacağız, cemaatle kılmak için camiye ihtiyaç var. Camiye ihtiyaç olunca paraya ihtiyaç var. Camiye ihtiyaç demek paraya ihtiyaç var. Camideki imama, müezzine, vâizine, alimine ihtiyaçlarımız var. E onlar ayrıca yerler lazım, bakımlar lazım, yetiştirmeler lazım. Birçok ihtiyaçlar kendiliğinden doğuyor. Bunlar da bu ufacık insanın sırtına yükleniyor.

"Ben yalnız müslümanım!"

Olmaz, sen yalnız müslüman olamazsın. Sen yalnız müslümansan seni Allah yalnız yaratırdı fakat cemiyet olarak yaratmış bizi, biz hep biribirimize [muhtacız,] hem de Peygamberimiz, "Biz müslümanlar biribirine öyle bağlı ki, şu binanın biribirine bağlandığı gibi." [buyurmuş.] Şu bina nasıl biribirine bağlandıysa, taş, ufak taşı, büyük taşı, çakılı, kumu hep biribirine birleşmiş şu binayı meydana getirmişler. Müslümanlar da tıpkı bunun gibi yekvücut. Kimisi kuvvetli kimisi de zayıf. Ne zayıf kuvvetliye diklenir ne kuvvetli zayıfı ezer. Hepsi biribirine "Biz bu binayı yapacağız." diye sarılır. Vücut, bütün âzâlar, kimisi kemik gibi sert, kimisi de et gibi yumuşak. Kemikle et birleşince bir vücutta kuvvet oluyor. İşte müslümanlar da zayıfı, fakiri, âcizi, kavîsi hepsi biribirine sarılınca Müslümanlık öyle olur.

Yoksa sen evde kıl ben de evde kılayım ne olacak sonra?

Camiye de lüzum kalmaz, cemiyette olmaz. Cemiyet olmayınca da İslamiyet olmaz. İslamiyetin yaşaması cemiyete bağlıdır. Cemiyet olmadıkça İslamiyet de olmaz demek doğru olabilir. Şimdi barajlar yapılıyor, sular birikiyor, elektrikler yapıyor memleket aydınlanıyor.

Suyun kendisi olmazsa nereden yapacaksın o barajı?

O damlacık damlacık birer birer yağan damlalar toplanıp su oluyor o. Birer birer gökten dökülen tanecikler toplanınca o baraj oluyor. Toplanırsa Müslümanlık da Müslümanlık olur.

Toplanmazlarsa ne olacak?

Her birisi yutulur gider toprağın altında.

Ne güzel buyurdu Efendimiz;

es-Salâtü fî cemâ'atin. "Namaz cemaatle kılınacak."

E canım evde kıldığım yetmiyor mu?

Yetmez. Onun için bir mükâfat veriyor;

Ta'dilü hamsen ve ışrîne salâten. "Senin bu camide kıldığın namaz senin evde kıldığın namazın 25 misli."

E şimdi bize bakma sen şimdi. Evvelki insanlar buna ne kadar sarılmış, bağlanmış. Bir beşer iktizası bazen çarşıda pazarda, tarlasında bahçesinde işi oluyor. Cemaate yetişemediği vakitte evinde 25 kere kılıyor namazı. Yirmibeş kere o namazı kılıyor ki, "Ben o sevabı kaçırdım. Bunun cezası olarak da bunu 25 kere kılayım da o sevabı yine alayım." diyor.

Bak, bununla bizim aramızdaki farka bak sen şimdi.

Fe-izâ sallâhâ fî felâtin. E tabii insanlar hepsi böyle şehirlerde değil ya. Köylü kısmı kardeşlerimiz tarlalarına gidecekler, bazı insan mesîrelere, ormanlara, bağlara gider. E orada herkes tek tek namaz kılsın, olmaz. Orada da toplanacak müslümanlar, orada da [cemaatle] kılacaklar.

Fe-izâ sallâhâ. "O namazı kıldığı vakitte." Fî felâtin. "Bir boşlukta." Fe-etemme rukû'ahâ ve sücûdehâ. "Ama yine güzelce rükûuna sücûduna riayet ederek kılarsa." Belağat hamsîne salâten. "Şehirdeki caminin içerisinde 25, kırlarda olduğu vakitte [sevap] 50 misline çıkıyor."

Niçin?

E şehirlerde bir mecburiyet de var, biribirlerini görerekten itiyor insanlar, geliyorsun camiye. Ama kırda kaldığın vakitte yalnızsın orada. Ezanını okursan, tek bir adamsın, tarlanda iş görüyorsun, namaz vakti geldi kılacaksın namazını. Allahu Ekber diye ezanını okursun oraya melekler dolarlar. Kametini getirirsin namaza durursun, arkanda melekler sürüyle nihayetsiz bir saf dolgunlukla namaz kılarsın. Onun sevabı burada kıldığın, şehirde kıldığın, caminin içerisinde kıldığın namazdan bir misli daha artıyor, 25'in yerine 50 oluyor.

Onun için nerede olursan ol bu cemaati elden kaçırmamaya çalışmak vazifemiz.

Kırda olursan alırsın, olamadığın takdirde yek başına kıldığın vakitte 50 sevabını oluyor.

Şerhte diyor ki, münferiden. Enne's-salâti fi'l-felâti münferiden yüdâ'af sevâbühâ alâ sevabi's-salâti me'a'l-cemâ'ati dı'feyni. Yalnız başına kıldığı halde bile rükûuna ve sücûduna tamamıyla riayet ettiği takdirde [sevabı] iki misli oluyor.

Onun için ama şehirde olmaz bu. Şehirde ben yalnız başıma ezanımı okuyayım, kametimi getireyim dersen,

Lâ salâte li-câri'l-mescidi illâ fi'l-mescid. "Caminin komşusuna evinde namaz kılmak yoktur."

Caminin komşusu mutlaka namazını camide kılacak, ki bu cemaat yaşayabilsin.

Allah bunlara riayet eden insanlardan etsin.

Dinlemesi kolay, söylemesi de kolay.

Şimdi Talha radıyallahu anh hatırıma geldi. Hep camilerde vardır ismi, bizim camimizde de olsa gerek. Bu Talha radıyallahu anh ashâb-ı kirâmdan bir zât. Ama Resûlullah'ın hem âşıkı, hem fedaisi. Zannedersem Uhud muharebesinde düşman Resûlullah'ın yanına kadar çok sokuldu, oklar yağıyor, kılıçlar böyle nerdeyse Efendimiz'in üzerine geliyor. Talha ve bazı arkadaşları Resûl-ü Ekrem'in önüne böyle siper oldular, ki atılan oklar Resûlullah'a değmesin diyerekten. Tam hatırımda yok ama 70 yerine kadar galiba yara almış, kılıç yarası, ok yarası vesaire... Allah da öldürmemiş, ölmemiş. Harpten sonra tabii iyi olmuş tedavi olmuş iyi olmuş.

İşte bu hadisin mûcibince bir gün bahçesine gitmiş. Hurmalık bir bahçesi varmış, gayet güzel. Hurma ağaçları böyle biribirlerine çatışmış bir şekilde, içerisinde de gayet güzel kuşlar cıvıl cıvıl ötüyorlar. İnsanlık hilkati itibari, bunlara meftun olmuş, şöyle kendisini orada bir vermiş, bunların cıvıltıları içerisinde vakti kaçırmış, ikindi vaktini kaçırmış. Gelmiş demiş;

"Yâ Resûlullah! Bugün ki o bahçenin güzelliği bana bu cemaati kaçırmaya sebep oldu. Ben kendimden geçtim, [bahçenin güzelliğine] hayran oldum. Geldim siz namazı kılmışsınız. Ben o bahçeyi, beni ikindi namazından alıkoyan, cemaatinden alıkoyan o bahçemi vakfettim. Vakfettim, bir daha oraya gitmem. Beni bir kere [cemaatle namaz kılmaktan alıkoydu.]" demiş.

Bir kere alıkoymuş!

Şimdi sen ölçebilir misin kendimizi onlarla beraber?

Allah onların şefaatlerini cümlemizin üzerine nâzil eylesin de onların gittiği yoldan bizleri ayırmasın.

Şimdi onun yanında Veysel Karanî de aklıma geldi. Veysel Karanî bir arap çocuğu, simsiyah, ip incecik ama bu ümmetin eftali, evliyaların eftali. Bu aynı zamanda da çoban yani, çoban yahu; okuması yok, bilgisi yok, bir şeysi yok.

Sebebi ne yani? Neden bu kadar bu derece yükseklik kazanıyor?

Hepinizin malumu.

Resûlullah tabii Medîne-i Münevvere'de peygamberliği ilan olmuş, herkes duymuş. Bu da Yemen'de, neredeyse, deve güdüyor. Resûlullah'ın geldiğini duymuş, görmeden iman da etmiş. Ben de inandım onun getirdikleri iman [esaslarına] diyerekten iman da etmiş. Anasına demiş ki;

"Gideyim ben bu Peygamberi ben bir göreyim, bana izin ver ne olursun?"

"Git gör ama oğlum, işte fazla eğlenme, evindeyse görürsün. Peygamberdir o durmaz şimdi, oraya buraya gider. Göremezsen bekleme uzun boylu, gel." demiş.

E gitmiş bakmışlar Peygamber evde yok sallallahu aleyhi ve sellem.

E demiş, bir alâmet yok mu yahu, hiç olmazsa onu göreyim?

Uhud da kırılan mübarek dişini göstermişler. Ağzının bütün dişlerini söküvermiş.

Olur mu dersin?

Olur mu?

O içerdeki aşka bak!..

O içerdeki aşka bak, sevgiye bak, bağlılığa bak bir de bize bak!

Ekmek?

İstediğinden bol.

Yemek?

İstediğinden bol.

Yaşama?

İstediğinden bol.

[O aşk ve sevgi] daha çok bizde olması lazım gelirken biz bilakis daha aşağıya düşüyoruz. Nimetler çoğaldıkça, terazinin gözüne dirhemi koydukça kalkar ya, bu iniyor. Bu kadar nimete göre kalkmamız lazım gelirken daha bilakis aşağıya düşüyoruz. Onlardaki o aşkın, o sevginin, o bağlılığın eğer binde biri bizde olsa yine yeter diyeceğiz, fakat maalesef...

Onun için Allah hepimizi affetsin de dinimize iyi sarılmanın, iyi bağlanmanın, onun emirlerine iyi tutunmanın [güç ve gayretini] Cenâb-ı Hak bize ihsan etsin.

Onun için o İbrahim Hakkı diyor: "Az yemenin yolunu bul, toklukla Allah'a varılmaz."

Toklukla Allah'a varılmaz. Karnı tok olan adam Allahu Ekber der namaza durur fakat gönlü parasında, tarlasında, kasasında, şurasında burasında gönül Allah'a gidemez. Allah'a gidecek vakit bulamaz.

Gönül Allah'a ne zaman gider?

Ne zaman karnın aç olur, için böyle bayılır, o baygınlık zamanında Allahu Ekber demeyle, karnını doyurup da Allah demenin arasında dünyalar kadar fark var.

Onun için şimdi önümüzde Ramazan geldi elhamdülillah.

Şimdi kendimizi bir ölçelim, ramazandayız, iftar vaktiyle sahurun yediğimiz vakit arasındaki fark nasıldır?

Herkes kendisini görebilir.

Halbuki bizim ramazanlarımız, kendimizi teraziye koyuyoruz, Ramazan'dan sonra üç kilo beş kilo hâline göre artıyoruz.

Neden?

Çok güzel yiyoruz. Bu çok güzel yiyişe göre çok güzel uyku da uyuyoruz. Eh vücudumuza Allah sıhhat de vermiş artıyor kilomuz. Az yesek vücut zayıflayacak, zayıflayınca da açlık da olunca Allahu Ekberin tadıyla tok adamın ağzının tadı bir olmuyor.

Onun için o zât kitabının büyük kısmını açlığa tahsis etmiş. Karnını doyurma diyor, ki kıldığın namazın, yaptığın ibadetin tadını ve lezzetini alasın. Onun bizi aç bırakmaktan maksadı öldürmek için değil de, kararınca ye de ruhun kuvvetlensin. Bizim vücudumuz kuvvetli ruhumuz zayıf. İş oradan doğuyor. Vücut kuvvetli, semiz fakat ruh kısmına gelince o zayıf.

Niçin?

Besleyemiyoruz onu.

O nasıl beslenecek?

Allah'a içerden yanarak Allah dediğin vakitte o zaman olur.

Şimdi bak hatırıma gelmişken yine Ebû Bekr-i Sıddîk hazretlerinin halini yazıyor o toplulukta. Ebû Bekr-i Sıddîk hazretlerinin hali şöyleymiş;

Yatsı namazından çıkar evine gider, bir saat, daha ne kadarsa çoluk çocuğuyla bir sohbet eder, onların uykusu gelir, "Yatın haydi!" der, yatırırmış onları, kendisi seccadesini yayar, taze bir abdest alıyor, abdestini tazeliyor. Bu taze abdesti aldıktan sonra çocuklar uyumuş. Bugün ki gibi böyle elektrik filan da yok, ayın karanlığında veyahut mumu varsa belki bir mum, seccadesinin üzerinde iki rekât vudû [abdest] namazını kılıyor, ondan sonra murâkabesine, zikrine devam ediyor; ta sabaha bir saat, bir buçuk saat kalıncaya kadar seccadesi üzerinde. O zaman şöyle bir başını kaldırıyor bir "Ah!.." diyormuş, içerisinden derin bir "Ah!.." geliyormuş. Bu "Ah!.." deyince ağzından öyle bir nur çıkıyordu ki diyor, duvarların içerisindeki saman bile görünür halde oluyordu. Güzel bir projektör ışığı evi dolduruyor.

Nerden?

Onun ağzından çıkan Allah [sözünden] yahut aşk ile şey yapıyor, ["Ah!.." d‎‎iyor].

E bu nasıl olur? dersiniz.

Bu bizim ölçümüzle olmaz. Bizim ölçü bu tabiat ölçüleri, kanunları derken burada yürümez bunlar. Bu Allah aşkı, Allah sevgisi hiç böyle umulmadık kişi de hadiseleri meydana kor Cenâb-ı Hak. Bir "Ah!.." her tarafı ışıklandırıyor.

Tabii birden bire bir "Ah!.."dan nasıl böyle bir ateş çıkar? diyeceksin.

Bunu Buhârî hadislerinden bir [hadisten öğreniyoruz.] Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'e misafirler gelmiş yatsı namazına uzak yerden, karanlık fazla basmış, evlerine gidecekler, ışıksız karanlıkta gitmek müşkil.

Cenâb-ı Peygamber onların eline, baston mesabesinde, bir sopa vermiş. Fakat sopanın ucunda iki tane elektrik ışığı... Sopanın ucunda iki tane elektrik ışığı ta evlerine gidinceye kadar onların yollarını aydınlataraktan gidiyorlar.

Sopadan ışık çıkar mı efendi?

Ama Allah'ın kudreti taalluk edince sopadan değil sudan bile ateş çıkar.

Onun için sen Ebû Bekr-i Sıddîk'ın ağzından çıkan "Ah!.."ın nuruna itiraz etme sakın. Allah kudreti, onun kendisinin dediği de o: Allah!

O diyor ki; "Ben müslüman olduktan sonra ta bugüne kadar karnımı doyurmuş değilim. Karnımı doyurmuş değilim ve suyu da kana kana içmiş değilim."

Onun namazdaki aldığı lezzetle bizim tok karnımıza, şişirdiğimiz karınlarla aldığımız lezzet bir olabilir mi kardeş?

Onun için onlar namaza durdukları vakitte kendilerinden geçiyorlar adeta birer mezar taşı gibi öyle sakin sakin bir halde [namaz kılıyorlar.] Bizim ne gözümüz duruyor ne elimiz ayağımız. Şuramız kaşınır, buramız kaşınır, buramızı düzeltiriz, sağa eğiliriz, sola eğiliriz, çeşitli hareketler... icap ederse gözümüzle filan sağa da bakarız sola da bakarız filan. E bunlar hep nefsaniyetimizin esiri olduğumuzdan.

Allah hepimizi affetsin. Tevfikat samadaniyyesine mazhar eylesin.

İşte bu bir evvelki derste tamah denilen şeyin insanlardaki nûr-u hikmeti söndürdüğüne dair olan hadise taalluk ederse burası, bizim bu kudretimizi söndüren tamahkârlık. Bu aç gözümüzün doymaması, tamahkârlık denen göz doymamak, göz doymayınca karın da doymuyor bir şey de doymuyor. O, o da bizde hem hikmetleri siliyor kalbimizden hem nurumuzu siliyor. Ne kadar bağırsak feryat etsek bir neticeye varamıyoruz vesselam.

es-Salâtü'l-mektûbetü tükeffiru mâ kablehâ ile's-salâti'l-uhrâ ve'l-cumu'atü kezalik... hadis uzun.

Bunu Taberânî Hazreti Ebî Umâme'den naklediyor.

Cenâb-ı Hakk'ın bize lütufları çok. Bizim hep ruhumuzun daima galebe halinde, hükümdar hâlinin durabilmesi için bizi teşvikler yapıyor Cenâb-ı Hak. Farz namazları kıldığın vakitte yani boşuna kılmıyorsun bir mükâfat veriyor. Bunu kıldığın vakitte ikinci bir vakit daha geliyor ya, sabahı kıldık öğlen oldu. Öğleni de kıldığımız vakitte, tükeffiru mâ kablehâ ile's-salâti'l-uhrâ. Kendisiyle beraber ta ikinci namazı kılıncaya kadar arada beşeriyet iktizası bazı hatalar kusurlar yapmış olabiliyoruz. O hata [ve] kusurlarımızı siliyor. Bir namaz ile diğer namaz arasındaki hatalarımızı siliyor bu. Bu lütf u ilâhî ki daima bunu yapınız demek.

Ve'l-cumu'atü tükeffiru mâ kablehâ ile'l-cumu'ati'l-uhrâ. Ertesi cumaya kadar, bu Cuma kıldık, ertesi günkü bir haftalık Cuma kılacağız yine o zaman,. O zamana kadar beşeriyet iktizası yaptığımız hatalar, kusurlar varsa bu ikinci cumayı kıldığımız vakitte Cenâb-ı Hak bunları siliyor.

Kebâir müstesna, kebâir günahlar silinmez. Kebâir günahlar mutlaka tövbeye muhtaç, hak hukuk helalleşmeye muhtaçtır. Bunlar müstesna.

Burada görmedim ama başka bir yerde cumadan sonra öteki cumadan da üç gün alaraktan 10 güne çıkarır, 10 güne kadar [günahları silinir].

Ve şehru ramazâne yükeffiru mâ kablehû ilâ şehri ramazâne. "Bu Ramazan'dan öteki Ramazan'a kadar bir aylık mesafedeki [tuttuğumuz oruç,] bir senelik aradaki hatalarımız bu Ramazanı tutunca onlar da silinir kendiliğinden."

Otomatik mi diyorlar ona?

Kendiliğinden siliniyor. Hani teyp makinelerine koyuyorlar bir söz yazarken ötekisini oradan siliyorlar, kendiliğinden siliniyor o. Eğer onun bir ayarını şey yapmadıysan. Bunun gibi [günahlar da kendiliğinden otomatik] siliniyor.

Ve'l-haccu yükeffiru mâ kablehû ile'l-hacci.

Seneden seneye ne itiraz ediyorsun hacca?

İşte bak, bu seneki haccı yaptın, gelecekteki bir dahaki haccı yapacağına kadar bir şey değil hatasız olur mu, melek değiliz ki, peygamber de değiliz. Hata elbette sâdır olur.

Kadıncağızın kocası şehit olmuş, o zamanki şehit bugünki şehit değil, o zaman şehit olmuş. Karısı veyahut annesi işte onun meziyetlerini, şahadetinde meziyetlerini sayaraktan oğlunun methiyesinde bulunuyor. Resûlü Ekrem sallalahu aleyhi ve sellem duymuş bunu, demiş;

"Ya sen oğlun şehit oldu diye bu kadar sen ne güveniyorsun?. Bu hiç boş bir söz söylenir mi? Mâlâyâni denilen bir boş söz söylenir mi o?"

Veya bu bizim için bir felaket.

Bu Mârifetnâme sahibinin de üçüncü derdi uyuma. Yeme, uyuma, konuşma. Şu üç esası var onun: Az ye, az uyu, az konuş.

Bunlar hep yetişme tarzımıza bağlı şeyler. Bir insan çok konuşmaya alışmışsa, çok yemeye alışmışsa, çok uyumaya alışmışsa bunu lafla alamazsınız elinden. Laflarla alamazsın, onun için yine büyükler bunlara da çareler bularaktan halvetleri, uzletleri tertip etmişler, ki bir canavar kuşu, o çaylak dedikleri, hangisi olursa olsun, onu alıyorsun 40 gün bir yere kapıyorsun, besliyorsun orada, o ondan sonra [senin için av tutuyor.]

Köpeklerimiz, av köpekleri de öyle değil mi?

Onu besliyorsun, bakıyorsun ondan sonra sana o ne kadar mutî oluyor.

Kuşlar da öyle, seni tanıyan kuş uçmaz seni bırakıp da gitmez o artık. Kırk gün sen onu beslediğinden dolayı sana mutî olur seni bırakıp da gitmez. Senin omzunda gezer o ve istediğini avı sana tutar getirir.

Bu kadar terbiye olur[sa] bir havyan, bir hayvan bu, kuş, insan da böyle olur diyerekten bu halvetleri icat etmişler. Bu sene biraz, gelecek sene biraz, daha öbür sene biraz derken bakarsın insan da insanlık huyları, halleri birer birer belirmeye başlar. İnsan da insan olarak bu dünyadan gelir gider.

Ne mutlu o dervişe!

Onun için hacca gideceğiz, hacca gidince ne olacak?

İşte bir sene zarfında yaptığımız hatalar silinecek buradan.

Bundan daha [başka] ne istiyorsun sen?

Allah servet vermiş, sağlık da vermiş, e bugün olan insanlar için beş on liranın hiç kıymeti bile yok. Olmayanlar başka.

Onun için Avrupa'ya gidenler kim bilir ne kadar 100 bin lira harcıyor?

O orada zevkine harcıyor, sen de burada sevap için harcayacaksın. Hem günahların silinecek, hem de oradan, bir membâdır orası, oradan feyiz alacaksın. Onun için bunlara katiyen itiraz etmemeli.

Ve şimdi burasına da dikkat et.

Allah bize çok uyanıklıklar versin, hele o kadınlarımıza... Kulakları çınlasın hepsinin.

Şimdi onların bir sürüsü hacca gitti. Kadın kocası yok, bir sürü kadınlar toplaşırlar hacca gider. Bak ne diyor burada;

Lâ yehıllü. "Helal olmaz." Li'mraetin müslimetin. "Hiçbir kadına helal olmaz." En tehucce. "Hac etmekliği."

Farzını bile yapamaz orada, yani farz. Bunlarsa nafile olarak gidiyorlar ki günah üzerine günahtır. İmam Şâfiî buna mukabil beş altı kadının toplu olarak gitmelerine farzda müsaade etmiştir farzda. Farz haccını yapmak için o onun mezhebine göredir. Sen Şâfiî isen bir şey demem. Şâfiî değilsen Hanefî isen, Hanefî kaidesine uymak üzere hiçbir kadın kocasız veya yanında bir mahremi olmadan bu haccın vazifesine gidemez. Bu farzına gidemediği gibi bir de farzın mukabili nafileler var ki, bizim tekrar tekrar gittiğimiz haclar nafiledir, onlar günahları silerler sevaplar kazanır gelir insan. Ama bu kadın için değil, kadın için katiyen câiz değil. Çünkü kadın muhtâc-ı himâyedir.

Ama sen diyeceksin ki bugün meleklik devrine döndü. Hiç kimsenin kimseye bir şey yapacağı yok. İşte vasıtalarımız gayet rahat, gayet emniyet var.

Peygamber bunların hepsini pekiyi senden de iyi benden de iyi bilir. O iyi bildiği halde bu emri koymuş ve dememiş ki, "Bugün gitmesinler ama yarın iyi olursa o zaman gitsinler." dememiş.

Onun için kadına layık olan evcağızıdır evcağızı.

Ama kocası yokmuş, kimsesi yokmuş?

Olsun, o da sevabını evinde alır.

Onun cemaate gelmesine bile peygamber müsaade etmemiş. Pek çok kadınlar zamân-ı saadette; "Yâ Resûlullah! Biz de gelelim senin arkanda namaz kılalım?" [demişler.] Bir vakit kılmışlar, sonra men etmiş. Kılma yok, sizin mahalle caminizde veyahut evinizin en saklı köşesinde kıldığınız namaz benim arkamda kıldığınız namaz gibi yahut bundan daha öte. Size layık olan mahremiyettir. Allah sizi kadın olarak yaratmıştır, sizin ona riayet etmeniz lazımdır.

İllâ me'a zevcin ev zî mahramin. Yahut kocası olmazda oğlu olur, amcası olur, dayısı olur, bunun mümâsil kimseler olabilir, başka türlü olmaz.

Bunun için;

es-Salâtü fî mescidi'l-harâmi....

Şimdi el-Mescidü'l-Haram diyerekten Mekke-i Mükerreme'ye diyorlar. Mescidi haram, en büyük mescid. Büyüklüğü sahasının büyüklüğüyle değildir. Büyüklüğü ondaki kutsiyet-i ilâhiye iledir, ilâhî bir kutsiyet var onda, ondan dolayıdır. Oradaki beytin [binası] olmuş olmamış [önemi yok], oradaki kerpiçten, taştan yapılmış bir binadır. Onun varlığı yokluğu müsavi. Asıl o, oradaki makama mahsustur.

Orada o makamdaki bir namaz, burada bir namaz kılıyoruz 25 alıyoruz. Oradaki namaza karşı mietü elfi [salâtin]. "Yüz bin [namaz]."

Şimdi 25 ile 100 bin ölçülür mü?

Cenâb-ı Hak Mekke-i Mükerreme'de Harem-i Şerîf'in içerisinde kılınan bir namaza 100 bin namaz sevabı veriyor.

Yalnız, Allah kusurumuzu affetsin de, oraya gidiyoruz da orada birçok vakitler, Harem-i Şerîf ayağımızın dibinde, şurada tembellik edipte evde kılıverelim diyoruz. Orada evde yahut bulunduğumuz yerde kılıveriyoruz.

Canım olur mu?

Bak 100 bin gidiyor orada.

Ama rahatsız olursun, hasta olursun o başka. Sağlam oldukça insan namazı beş vaktini Harem-i Şerîf'te kılması elbette evlâ.

Bir de şimdi Efendimiz'in mescidi var. Bu da, Mescid-i Haremeyn diyorlar, birisi Mekke'de birisi Medine-i Münevvere'de.

Ve's-salâtü fî mescidî. "Benim mescidimde kılınan bir namaz ise. Aşratü âlâfi salâtin. "On bin salah, on bin namaza muâdil Medine-i Münevvere'de kılınan namaz."

Aslında bin diye de rivayetler var. Bin ile on bin arasında tevatür.

es-Salâtü fî mescidi'r-rıbâtâti. "Bir de hudutlarda askerlerin askerlik vazifesiyle bekledikleri nöbet esnasında kıldıkları namazlar."

Ki tehlikeli bir an, tehlikeli bir an da bile burada namazını kılıyor. Onun namazı da;

Elfü salâtin. "Bin salata, bin namaza muâdil."

Onun namazı cephe içerisinde, hudutta, neredeyse yaptığı nöbet esnasındaki namazı bin namaza muâdildir denmiş.

es-Salâtü nısfe'n-nehâri tükrahü illâ yevme'l-cumu'ati.

Üç kerahat vakti var bizim. Birisi sabahleyin güneş doğarken. Yani güneş doğarken namaz kılınmaz. İkincisi güneş batarken, ikindi vakti güneş batmaya sararmış artık o vakit namaz mekruh olur. Ancak bugünün kılamadığı [ikindi] namazını kılabilir. Bir de güneş zevalde ortada, güneş ortada, zeval vakti diyorlar, o zaman da namaz kılmak yine mekruhtur. Bunların ayarı yarım saatle 45 dakika arasında değişiyor. Akşam güneş batmaya 45 dakika kala, güneş doğduktan 45 dakika sonra, öğlen keza yarım saat 45 dakika mesafede namazı kerahat derler.

"Bu hergün için câridir de." İllâ yevme'l-cumu'ati. "Cuma günü müstesna."

Cuma günü kerahat kalkıyor ortadan. Cuma günü kerahat kalkıyor hangi saatte camiye girersen gir orada o namazını kılmak münasip olmuş. Bu Ebû Yusuf hazretlerinin mezhebine göre. Bu tahiyyat[ü'l-mescid namazı] olsun, nafile namaz olsun, hangi namaz olsa onların hepsine şamil.

Li-enne cehenneme. "Çünkü cehennem." Külle yevmin tüsharu. "Hergün alevlendirilir."

Cehennem hergün ateşlendiriyor.

İllâ yevme'l-cumu'ati. "Cuma gününün hürmetine bugün ateşlendirilimiyor."

Bu bize bir ikazdır.

es-Salâtü aleyye nûrun...

Şimdi Efendimiz kendisine getirdiğimiz salâtlardan bahsederekten [böyle buyurmuş.]

Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed diyoruz ya en kısası. Buna salât diyorlar.

"Böyle bir salât." Aleyye. "Bana karşı yapılan bu salât." Nûrun ale's-sırâti.[Sırat köprüsü üzerinde nurdur.]

Bu cehennemin üzerinden geçeceğimiz bir köprü var, bu köprüye sırat köprüsü diyorlar. Bu köprüden geçerken önümüzün ışığı yaptığımız salât ü selâmlar olacak. Salât ü selâmın ne kadar çoksa ışığın, aydınlığın o kadar çok, o kadar rahat gidersin demek.

Fe-men sallâ aleyye. "Her kim bana salât ü selâm getirirse." Yevme'l-cumu'ati. "Cuma gününde." Semânîne merraten. "Hiç olmazsa 80 kere."

Tahdit, 80 kere, yani asgari 80 kere Cenâb-ı Peygamber'e eline tesbihi alırsın;

Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrahime ve alâ âli İbrahim inneke hamîdün mecid.

Allahümme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârekte alâ İbrahime ve alâ âli İbrahim inneke hamîdün mecid.

En kısa olursa, Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammedin fî külli lemhatin ve nefesin bi-adedi külli malûmin leke.

Yahut da başka türlü çok salât ü selâmlar da var, bunları okusun. En güzeli Delâil-i Hayrât denilen bir salât kitabı vardır, Süleyman Cezeri hazretleri yazmış. Onun tertip ettiği o salât ü selâmlar daha layıkdır, hergün devam ederek okunur.

"Böyle bir salât ü selâmı Cuma gününde kim ki bana 80 defa okursa." Ğufirat lehû zünûbe semânîne seneten. "Seksen senelik küçük günahları affolur."

Büyükleri değil küçük günahları.

Bunu Dârakutnî ile İbn Şâhin Ebû Hüreyre'den rivayet etmiş.

Bu fadâile itiraz etmemek lazım.

Canım böyle oturduğun yerde yaptığın bir salât ile günah affolsun, ne demek bu, nasıl bir şey?

Bu Allahu Teâlâ'nın lütfunun hududu yok. En büyük, dünyanın güneşi Peygamber sallalahu aleyhi ve sellem. Dünyada iki güneş var; bir tepedeki şu gündüzün gördüğümüz güneş, bir de Resûlullah'ın güneşidir. Nûr-u Muhammedî derler ona. O Nûr-u Muhammedî'nin güneşi kalplere girmedikçe insan insan olamaz. Yani şu güneşi görmeyen insan nasıl yaşayamazsa Nûr-u Muhammedî'nin de girmediği gönüller böyle olur, hiçbir işe yaramaz.

Onun için ona getireceğimiz böyle bir salât ü selâmla bu kadar günahımızın affolmasını çok görme. Bu Allah'ın en sevgili, en bahtiyar mümtaz kulu.

Ona bizim gibi abd-i âciz salât ü selâm etmiş de ne olacak?

Ona mukabil Cenâb-ı Hak ediyor salât ü selâmı bize vekaleten. Biz bir defa yapıyoruz Cenâb-ı Hak ona 10 defa veriyor. Bunun için de Allahu Teâlâ'nın de emri var. Her Cuma dinliyorsunuz;

İnnellahe ve melâiketühû yüsallûne ale'n-nebiyyi. "Allah celle ve alâ bizzat kendisi ve bir de meleklerini muvazzaf kılmış onlar da yapıyorlar." Yüsallûne ale'n-nebiyyi. "Onlar daima Efendimiz'e salât ü selâm halindedirler." E öyleyse;

[Yâ eyyühellezîne âmenû] sallû aleyhi ve yüsellimû teslîmen. "Siz de durmadan ona salât ü selâm getirin."

Çünkü hiç zorluğu yok, ağzın oynuyor o kadar. Namaz gibi abdest istemez, huzurda durmak istemez, kımıldamamak istemez, hem gidersin hem söylersin.

es-Salâtü tüsevvidü veche'ş-şeytâni. Bu salât hangi salât olursa olsun, ister kıldığımız namaz olsun, isterse Efendimiz sallalahu aleyhi ve sellem'e getirdiğimiz salât ü selâmlar olsun. Bunlar;

Tüsevvidü veche'ş-şeytâni. "Şeytanın yüzünü karartır."

Karartmak demek, şeytanı hiç işine gelmez, bir müslüman hem namaz kılsın, yahut Peygamberimiz'e salât ü selâm getirsin, bu onun çok zararına. Onun için büyük bir tesir olarak suratı kararıyor. Hani bir şeyi hoşlanmayınca nasıl bozuluyoruz, o da öyle bozuluyor demek.

Ve's-sadakatü. "Bir de sadaka veriyoruz, bu sadaka da." Tüksiru zahrahû. "Onun belini, kemiğini kırıyor."

Şeytanın belini kıran kemiğini kıran verilen sadaka. [Sadaka] iman ölçüsü, onu verdi mi, yani yılanın beli kırıldıktan sonra yürüyemez derler. Yılanın belinin kemiğini kırdın mı yürüyemez, sana zararı olmaz. Binâenaleyh şeytanın da belini kırdınmıydı sana zararı olmaz.

Ve't-tehâbbü fillâhi. Birisi namaz birisi sadaka birisi de ve't-tehâbbü fillâhi. "Allah yolunda Allah rızası için biribirimizle sevişme, biribirimizi sevme."

Müslüman olduğumuzdan dolayı birbirimizi sevmek.

Ve't-teveddüdü. "Bu da sevmenin tedrici bir suretle başlaması." Fi'l-ameli. "Tabii bu sevgi amelde."

Hem Allah için sevişiyoruz, bir de yapacağız bu amelleri seve seve yapıyoruz. Namaz kılmak, şimdi oruç da tutuyoruz elhamdülillah. Bu orucu külfet diye kabul etmemek lazım. Bir müslümanın hatrına gelmez zaten böyle bir şey. Bu oruç bizim ruhumuzu yükseltecek, gönlümüzü açacak Cenâb-ı Hakk'ın bir nimetidir bize. Bizim gönlümüz olmadıktan sonra bu cesedin hiç kıymeti yok. En nihayet burada gömerler, çürür gider, et parçası bu cesed, başka hiçbir şeyi yok. Asıl bunun içindeki kuşta itibar. Kafesin kıymeti kuşuna göredir. Binâenaleyh bu kuş için sevişme ve namaz olsun,oruç olsun yapacağı amelleri seve seve yapma. Bu oruçtan dolayı çok bahtiyarız elhamdülillah. Başka tüm milletlerde, dinlerde oruç var. Fakat bizim orucumuza benzer hiçbirinin orucu yok. Yahudi perhiz yapar oruç diyerekten.

Perhizden ne olacak?

Şunu yemiyorsun bunu yemiyorsun ama karnın yine tok. Ama müslümanın ki öyle değil.

Yakta'u dâbirahû. "Bu amelleri sevmek bunun, [şeytanın] bütün eşlerini, arkadaşlarını, arkasından gelecek neler varsa hepsini keser kökünü kurutur." demek.

Fe-izâ fe'altüm zâlike. "Siz bu işleri yaparsanız." Tebâ'de minküm. "Sizden şeytan uzaklaşır." Ke-matlı'ı'ş-şşemsi min mağribihâ. "Şark ile garp arası nasıl biribirinden uzaklaşırsa, uzaksa, güneşin doğduğu ve battığı yerler nasıl uzaksa, ayrıysa şeytan da sizden bu kadar uzak olur."

Ne kadar şey?

Bir kere namaz kılmak, salât ü selâm getirmek, sadaka vermek, biribirimizi sevmek, yaptığımız amelleri de seve seve yapmak.

es-Salâtu selâsetü eslâsin. "Namaz üç parçadan ibaret." El-vudûü sülüsün. "Bir parçası abdesttir." Ve sülüsün er-rükûü. "Bir parçası da kıyam ve rükûdur."

Rükû denince kıyam da onun içerisinde. İşte bir insan namaza geç vakit gelse imam rükûa vardığı vakitte rükûda ona yetişirse yetişmiş sayılır. Kıyama yetişemedi ama imama rükûda iken yetiştiğinden dolayı namaza yetişmiş, bu rekâtı kılmış sayılır. Onun için rükû ile iktifa etti, kıyam da onun içerisindedir. İki. Üçüncüsü de;

Ve sülüsün es-sücûdü. "Bir de secdedir."

Secde bir, kıyam rükû iki, abdest üç.

"Namaz bu üç şeyden teşekkül eder." Fe-men hâfeza aleyhinne. "Kim bu üç şeyi muhafaza ederekten, abdestini güzel alıyor, namazını güzelce kılıyorsa." Kubilet minhü. "Ondan kabul olunur." Ve mâ sivâhünne. "Ne kadar bundan başka yaptığı ameller varsa hepsi kabul olunur."

Hem namazı kabul olunur, hem namazının gayrı yaptığı hayırlar hasenatlar, onlar da ibadetler kabul olunur.

Ve men dayye'ahünne. "Her kim bu üçü zâyi ederse."

Abdestini zâyi etmiş, almıyor yahut doğru almıyor, namazı kılmıyor yahut doğru kılmıyor, zâyi ediyor.

Rüdidne aleyhi. "Bunlar reddolunur." Ve mâ sivâhünne. "Başka şeyleri var, mesela zikretmiş, çok zikrediyor, çok sadaka veriyor, çok hayır hasenatı var... hiçbirisi kabul olmaz, hepsi reddolunur.

Demek ki sen namazı kılmıyorsun, namazı kılmadığın halde yaptığın bu hayr u hasenâtlar da "Al senin olsun!" derler. Hatta bir rivayette, namaz kılan insanlar namazlarını dikkatli kılmadıkları takdirde, rükû ve sücudlarına riayet etmedikleri takdirde yarın rûz-u kıyâmette, "Namazlarım!" diyecek, "Al namazlarını!" diye yüzüne çarpacak. Eskimiş bir parçayı nasıl çarparlarsa adamın, sahibinin yüzüne, senin namazın da al senin olsun diyecekler. Çünkü usûle riayet etmemiş.

es-Salâtü halfe racülin veri'ın makbûletün...

Namaz, tabii çeşitli imamlarımız var, hepsi makbul insanlar, fakat bunların içerisinde verâ sahipleri, takvâ sahipleri [var.]

Verâ takvâdan daha üstündür. Böyle yani her işinde Allah'tan korkarak hareket ediyor.

"Bu Allah'tan korkarak, her şeyini korkarak [yapmaya] riayet eden insanın arkasında kılınan namaz." Makbûletün. "Makbuldür." Ve'l-hediyyetü ilâ raculin veri'ın. "Böyle Allah'tan korkan muttakî insanlara verilen hediyeler." Makbûletün. "O da makbuldür." Ve'l-cülûsü me'a raculin veri'ın. "Allah'tan korkan bir insan ile oturup sohbetini dinlemek, sohbetinde bulunmak, hiçbir şey olmadan yalnız önünde oturmak." Mine'l-ibadeti. "İbadetten mâduttur."

Bak burada çok güzel dersler var. Bu raculün vera'un, Allah'tan korkan bir adamın yanında oturuyoruz, bir hediye vermedik ona. Ondan sonra arkasında namaz da kılmadık, yalnız onun yanında oturuyoruz.

"Onun yanında oturmak." Mine'l-ibadeti. "İbadetten mâduttur." diyor.

Namaz kılmak, zikretmek, oruç tutmak suretiyle nasıl insanın ibadet yapıyorsa o da o ibadetlerden birini yaptı, onun yanında oturdu.

Neden bundan ibadet sevabı alıyoruz?

Çünkü insanlara iyi huylar da sirâyet eder kötü huylar da sirâyet eder, [huylar] sâridir. İyilerin yanında oturdukça onlardan sana iyilik bulaşır, kötülerin yanında oturdukça onlardan sana kötülük bulaşır. Bu kaideye binâen onların yanında oturdukça onlara Cenâb-ı Hakk'ın verdiği ihsanlardan sen de istifade edersin. Bu da senin için ibadet olur. Kötü huyların varsa, bakarsın bırakmak arzusunda olursun. Kötü işlerin varsa onları terk edersin ve ibadete de heveslenirsin.

Onun için Nakşibend hazretlerinin bir sözü hatırıma geldi. O böyle otururken dervişleri, demişler;

Efendi biraz bize konuşmaz mısın?

Bir sohbet yapmaz mısın?

Bir şey söylemez misin?

"Bizim sükûtumuz size güzel bir derstir, size güzel bir vaazdır. Siz bizim sükûtumuzdan ders alamıyorsanız sözümüzden hiç alamazsınız. Dersinizi bizim sükut halimizden, halimizden almanız lazım. Halimizden alamadıysanız sözümüzden hiç alamazsınız." demiş.

Onun için;

Ve'l-cülûsü me'a raculin veri'ın mine'l-ibadeti, ibadetten mâdut oluyor.

E şimdi bu çok güzel bir ders.

Ve'l-müzâkeratü me'ahû fi'l-ilmi. "Bir de onunla ilimde müzâkere ediyoruz."

Mesele-i diniyyeyi öğrenmek istiyoruz, soruyoruz yahut öğretiyor bize. Bu da sadakatün. "Sadaka mesabesindedir."

Para vermek nasıl sadakaysa bununla müzâkere de böyle sadaka mesafesindedir, buyurmuşlar.

Şunu da okuyayım da kafi gelsin, yeter bu kadar.

es-Salâtü imâdü'l-îmâni...

es-Salâtü. "Namaz." İmâdü'l-îmâni. "İmanın direğidir."

İman, şimdi şu caminin bir direği var, bu direkleri olmazsa bu cami göçer mi?

Göçer.

Caminin duruşu bu direklere bağlı. İmanın da duruşu namaza bağlıdır. Namazı olmadı mı iman da gidiyor. Onda hiç tereddüt yok. Çadır direğinin üzerinde durur. Direği aldın mı çadır iner aşağıya. Hepsi de öyle, çöker.

Onun için;

es-Salâtü imâdü'l-îmâni. "Asıl imanın esası, kökü namazdır."

Onun için namaza çok önem vermek ve dikkat etmek lazım. Onun için akaidi de ona göre tashih edip düzeltmek lazım. Kötü akidelerle, boş akidelerle ne kadar namaz kılsan hepsi suyun üzerine yapılan yazı gibidir. Suyun üzerinde yazı nasıl durmazsa akidesi sağlam olmayan, imanı, inancı sağlam olmayan insanın ibadeti de hiç makbul değildir. Onun için itikada çok dikkat etmek lazım. Bozuk itikatlardan sıyrılıp korunmak lazım.

İmanı esası altı, âmentü billah. Çok uzaklara gitme, kâfi bu altı. Allah'a iman, hayra şerre iman, meleklere iman, kitaplara iman, öldükten sonra dirilmeye iman. Öldükten sonra dirilmeye iman edemeyen insanın imanı hiçbir zaman iman olamaz. Bu altı böyle biribirine sıkılıdır, içinden bir tanesini çeksen hepsi birden gider. Onun için ölüm de öldükten sonra dirilmek İslâm'da esas bir kaidedir. Bu esas kaideye göre öldükten sonra madem ki dirileceğiz, demek ki yaptıklarımızın hayır ve şer karşılığını göreceğiz demektir. Buna göre insanın imanı namaz oluyor, namazı da iman oluyor. Namazın nisbetinde mü'minsin, imanın nisbetinde namaz.

Ve'l-cihâdü senâmü'l-ameli. Cihat, uğraşmak. Gerek düşmanla mücadele gerek çeşitli sebepleri var. "Bu da amellerin en üstünüdür." [Cihat amellerin] en üstünüdür, cihatsız amel olmaz.

Şimdi evvelce de söyledik, biz cemiyet halinde yaşamaya mecbur insanlarız. Cemiyet içinde yaşadığımız vakit de cemiyetin çeşitli ihtiyaçları var. Bu ihtiyaçlarının da yardımcısı olmak mecburiyetindeyiz. Bu ihtiyaçların yardımcısı olmadan kendimizi kenara çekersek cemiyetimize hıyanetlik etmiş olacağımızdan, cemiyete hıyanetlik etmiş oluyoruz. Kendisini kenara çeker;

"Ben bundan mesul değilim efendim, zekâtı mı verdim, hayrımı da yaptım. Ne demek bu hayra şu hayra iştirak edeceğim?" [deyip de cemiyete yardım] etmedi mi bu doğrudan doğruya cemiyete hıyanetliktir.

Kimsenin parasında, malında kimsenin gözü yoktur ama bu vazife olaraktan cemiyet içerisinde yaşayan insan cemiyetinin yardımına gücü nispetinde yardım edecektir. Bu kendi kendimiz olsak bir derece, fakat bu cemiyetlere de musallatlar var. Bu musallatlar da elimizden memleketimizi almak isterler, yerimizi almak isterler, evimizi almak isterler, her şeyimizi almak isterler. E buna karşı da cihat lazım. Bu da benim nemelazım dedik miydi, o da olmadı işte. Burada da canımızı da vereceğiz, malımızı da vereceğiz ki tek bu memlekete düşmanların ayağı basmasın, biz burada rahat oturalım, çoluk çocuğumuz da selamette olsun. Onların çanlarını dinleyeceğimize ezanlarımızı dinleyelim. Onlar gelirse çanları öter burada bütün gün çan sesi dinleriz. Biz çan sesine pek kulak asmayız ama bizim çocuk çana alışır, "Baba bugün çan çalmadı." der. Torun daha alışacak.

Onun için cihat, bu da farz-ı ayn. Namaz nasılsa cihat da öyle.

Ama can gidecek?

Gider.

Mal gidecek?

Gider, ama arkada bıraktıklarımız rahat eder ya.

Bu da amellerin en üst noktası oluyor, herkes yapamıyor.

Ve'z-zekâtü tüsbitü zâlike. "Zekât da bunların destekçisi oluyor işte."

Bunlar da zekâtlarla, hayırlarla olacak şeylerdir.

Allah cümlemizi affetsin. Tevfikat samadaniyyesine mazhar etsin.

Bugünkü başımıza gelen felaketlerin �'ı desek gerektir ki bu cemiyete olan yardımcılığımızın kısalığından doğuyor. Kısalığından doğuyor, onun için öteki çocuğun gözü ötekinin cebinde.

Dün bir kardeş geldi, kendisi Konyalı. Arazileri var çok, şimdi devlet yeni kanun üzere arazisiz olanlara buradan taksim edip veriyor. Bu adam dedi ki, bizim daha babamızın zamanında bile geniş arazimizde koyun yetiştirirdik orada, kuyularımız vardı. Kuyularımız vardı onlarla koyunlarımızı sulardık, fakat etraftaki insanların şerrinden bir türlü rahat edemeyiz. Çünkü biz ayrıldık mıydı gelirler o kuyuları taşlarla doldururlar, koyunlar gelir su bulamaz içmeye.

Tabii amele işçileri indirir kuyuları temizletiriz, ertesi gün yine, ertesi gün yine ta bizi bıktırıp da çıkıncaya kadar.

Yani bu mal hırsı insanlara Âdem aleyhisselam'dan beri mi kaldı ne zamandan beri kaldıysa, biribirinin malında gözü var insanların. Bunu önlemek için en güzel çareyi Cenâb-ı Hak zekâtta görmüş, zekâtı da emretmiş. Çok da değil zekât canım, çok da değil. Bizden 100 üzerinden 2,5 lira alacak, 97,5 sana kalacak. Hepsi bu ya! 2,5 lira memleketin kalkınmasına yardım ediyor, fakirin gözü kapanıyor, o da rahatlanıyor filan, bir şeyler.

Onun için bu zekâtı [vermesi gereken] çok kimsenin haberi yok. Şimdi de bir kolaylık çaresi arıyorlar, "Şuraya verdiğimiz parayı zekâta saysak olmaz mı?" diyor, "Buraya verdiğimizi zekâta saysak olmaz mı?" diyor.

Olur ya, olduktan sonra her şey olur!

Ama o fukara ağlayacak sızlayacak?

E ağlasın sızlasın diyecek ne yapalım?

Allah kusurlarımızı afetsin de Allah'ın dediğini dediği gibi yapmak lazım. Allah nasıl istiyorsa öyle yapmak lazım. En iyisi, kurtuluş çaresi budur.

Onun için vücutlar semiz olursa gönüller harap olur. Vücutları semizlendirmek değildir hüner, hüner asıl gönülleri semizlendirmektir. Gönüllerin temizliği Allahu Teâlâ'ya yapılan taatlar ve zikrullahlar kadardır. Ne kadar Allahu Teâlâya ibadet ediyorsan, Kur'an'ı ile ve zikriyle meşgul oluyorsan ruhunun kuvveti de o nisbettedir. O zaman kaçamak yolları aramaya lüzum görmez insan. Kaçamak yolları aramaya lüzum görmez, çünkü içerisindeki iman müsaade etmez.

Hz. Ömer'in bir hikayesi hatırıma geldi. Bir yerden giderken çobana rast gelmişler de, aç kalmışlar. Çobana demişler ki,

"Bize bir koyun ver yahu, acıktık."

Demiş, "Koyunlar benim değil."

E olsun.

E sonra efendi benden sorar?

Kurt yedi dersin canım, ne yapalım? Sana parasını vereceğiz.

Ya Allah'ı ne yapalım? diyor. Efendiyi kandıracağız, bir ölmüş koyunun derisini de götürür veririz, efendiyi aldatırız fakat Allah'ı nasıl aldatacağız?

İmana bak sen, bu iman insanı hileli yollara nasıl saptırmıyor. İşte böyle bir iman kâfi insana.

Allah cümlemizi affetsin. Tevfikatı samadaniyyesine mazhar etsin. Hakikî ilim ve hakikî iman ve hakikî Allah'ı seven bir gönül hepimize lütf u ihsân eylesin.

el-Fâtiha.

Sayfa Başı