M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 222-223

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzubillahimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

Elhamdülillahi rabbilâlemin ve'l-âkibetü li'l-müttekîn. Vessalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn.

İ'lemû eyyühe'l-ihvân enne efdale'l-kitâbi kitâbullah ve enne efdale'l-hedyi hedyü muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerra'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesin bid'ah ve külle bid'atin dalâleh ve külle dalâletin fi'n-nâri. Ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâle;

el-Ibâdü ibâdullahi ve'l-bilâdü bilâdullahi men ahyâ ardan fe-hiye lehû ve men nedabe mâe bathâe fe-hiye lehû.

Bu günkü dersimizde Resûlü Ekrem Efendimiz hazretleri bütün kulların Allah'ın kulu olduğunu, bunun içersinde gavuru da, dahil yahudisi de dahil, çingenesi de dahil, tüm kullar Allah'ındır, mahlukât. Daha bu ibâd. İbadet etmeyen hiçbir mahluk da yok. Bu [ibâd tabiri] bizim gibi canlı insan gibisine ait de değil. Bütün mahlukât ne kadar varsa, Allah bilir onların çeşitlerini, nevilerini. [Kâinat] gördüğümüz görmediğimiz, bildiğimiz bilmediğimiz birçok mahlukâtıyla doludur ki hepsi de Allah'a ibadet ederler. Bir ibadet etmeyen hiçbir mahluku yoktur, fakat bunların hepsi Allah'ın kuludur.

Ramazan'da radyodan bir vaaz dinledim de çok hoşuma gitti, şimdi burada aklıma geldi.

Resûlü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem gidiyormuş da gavurun birisi yakalamış;

"Açım. İş bulamadım. Bir şey ver bana." demiş.

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem de üzerinde güzel bir hırkası mı var nesi varsa onu çıkarmış vermiş. Yanında bulunan demiş ki;

"Yâ Resûlallah, bu gâvurdur, ne yaptın?"

"[Bu da] Allah'ın kuludur." demiş.

Yani ibâdullah, Allah'ın kuludur. Ne çeşit olursa olsun Allah'ın kuluna acımak lazım.

İyisini verdiniz?

Elbette demiş, Allah'ın hoşuna giden iyiyi vermektir. O âdî bir şeyi, işe yaramayacak bir şeyi, onu herkes verir. Mühim olan, şöyle severek verdiğin, sevdiğin bir şeyi severek vermek. O,

Len tenâlü'l-birra... âyet-i kerîmesinin tefsirinde de öyledir. Sevdiğin bir şeyi sevdiğine severek vermek. Dah, şimdi dün Bekir Hâki efendi gelmişlerdi de bir şey söyledi hoşuma [gitti.] Bildiğiniz şeyler ya. İmam Şafiî çok methedermiş İmam Malik'i, "Onun kadar alim, fâdıl muhaddis görmedim." dermiş.

Birgün ziyaretine gitmiş bakmış ki kapının önünde ceylan gibi atlar. Bir takım da gayet güzel katırlar;

"Yâ İmam, bunlar senin mi?" demiş

Evet evladım benim, bize geldi demiş.

Maşallah.

Onların hepsini oğlum ben sana hediye ettim demiş. Onları sana hibe ettim, hediye ettim.

Ama demiş hiç olmazsa bir tanesini alıkoyun, binersiniz demiş.

Ben o kadar âdîmiyim, beni o kadar ufak mı gördün? demiş.

Bunu başka bir tabirle söyledi ama şu an hatırıma gelmedi.

"Hayrola efendim?" demiş.

"Hiç ben Resûlullah'ın beldesinde ata binebilir miyim? Resûlullah'ın beldesinde ben ata binip de yürüyeceğim ha? Bu kadar beni ufak mı gördün?" demiş.

Allah Allah!..

Çok mühim bir şey ama.

Almış o da, İmam Şafiî hazretleri, kullanmış.

İkinci bir hadise.

İmam Mâlik yalınayak gezermiş Medîne-i Münevvere'de. "Ayağımın altı, Peygamberin bastığı bir yere ayağım denk gelir de acaba yakayı kurtarabilir miyim?" diyerekten ayakkabı giymemiş ayağına. Medîne-i Münevvere'nin medâr-ı iftihârı İmam Mâlik. Mezhep sahibi. Şu ruha bak sen, ruha bak!

Geçmişi karıştırmayacağız ama Bekir Hâki efendinin dediğini nakledeceğim şimdi. Geçmiş geçmiştir.

İşte o da gelecek de, hilafet 30 sene idi. Ebû Bekr-i Sıddîk, Ömerü'l-Fâruk, Osmân-ı Zinnûreyn, Aliyyü'l-Murtazâ ve çocuğunda bitti. Ondan sonra hilafet yok. Halifelik o vakte kadardı, o dört imamın zamanındaydı. Ondan sonraki melik-i adut; dişli melik, dişli adam, dişli hükümdar, tuttuğunu koparan hükümdar.

Eh Muaviye de o hükümdarlığı yakaladı. Yakaladı, bir de Medîne-i Münevvere'ye girişi var onun. Şimdi iki tane [ayrı] şeyi getirmek için söylemek mecburiyetinde kaldım, [aslında] söylemek istemem. O da geliyor şimdi ama haşmetle, azametle, varlıklarıyla; atları, arabaları, işte maiyetindeki vezir vüzerâsı bir vakar ile gidişleri var Medîne-i Münevvere'ye. İmam Mâlik şeylerinden birisi. Para vermiş, hediye yollamış; "Evin de yokmuş, bir ev al bununla." demiş.

"Benim eve ihtiyacım yok." demiş, parayı tasadduk edivermiş.

Şimdi o da Resûlullah'ın şehrine giriyor. Yani ölçün bak, ikisi arasındaki fark ne kadar muazzam! Yerle gök [arası kadar] desek câiz bile değil.

Allah o büyüklerimizin şefaatlerine nâil etsin.

Onun için onların izinden ayrılmak hiç doğru değil kardaş!

Şimdi ibâd, ibâdullah. Sen elinden gelen merhameti yap, yalnız şu var. Zekât "ibâdullah" diyerekten gavura verilmez. Zekât ibadettir.

E bu da Allah'ın mahlukudur ama dinsizdir, versek olur mu?

Olmaz.

Nasıl namazın şartları var; abdestsiz namaz olmaz, okumadan namaz olmaz, secdesiz namaz olmaz. Burada dinsize, Allah'a iman etmeyene sadaka verilmez.

Allah'a iman etmiş de ibadeti taati yok?

Ona da verilmez.

Zekât bir ibadettir ancak yerine verilirse olur o. Ama sâir sadaka, nafile sadakalar kime olsa verebilirsin. Sadakalar sadakadır, zekât değil. Zekâtın adına da sadaka derler ama bizim tâbirlerimizce sadaka nafile olarak verilen yardımlardır ki onlar herkese verilebilir.

Ve'l-bilâdü bilâdullahi. "Bütün dünya mülkleriyle beraber hepsi Allah'ındır, kimsenin değil."

Ama beldelerden beldelere de fark vardır. Şimdi Mekke-i Mükerreme ile burası da bir olmaz. Medîne-i Münevvere ile burası da bir olmaz.

Orada yapılan ibadetlerle burada yapılan ibadet?

O da bir olmaz, farkları da vardır.

Şimdi bu bilâdullah deyişinden maksadı [nedir?]

Men ahyâ ardan. Boş yer ya, o zaman böyle kalabalık [değil,] arazi herkesin tasarrufunda değil.

"Sen de bulmuşsun bir parça yer, çalışmışsın, orasını düzeltmişsin, yapmışsın." Fe-hiye lehû. "Onu kim çalışıp da o boş yeri ihyâ ettiyse, o boş yer ihyâ eden adamındır."

Ekmişsin biçmişsin orası senin olur. Ama burada demiş ki;

Bi-izni'l-imâmi. O zaman imam imam yokmuş dünyada, boşluk, herkes istediği yeri tasarruf ediyor. Ama imamlar yani hükümdarlar nasbolunduktan sonra ancak hükümdarın izniyle o senin olursa olur. Hükümdar izin vermedikçe orası onundur yani [hükümdarındır].

Ve men nedabe mâe bathâe fe-hiye lehû. Maibathâ, büyük bir vadi. O vadinin suyunu toplamış adam, sahip olmuş. "O su da onundır yani tasarrufu ona aittir."

el-İbâdetü aşeratü eczâin...

Bu geçen de derste geçti. Geçen derste orada "âfiyet" diye geçti. Geçen derste, el-âfiyetü aşeratü eczâin. "Afiyet on parça." [demişti,] Bu gün de, "İbadet on parça." [diye geçti.]

Buna dikkat edin şimdi. "Âfiyetin on parçasından dokuz parçası sükutta." dedi. Âfiyetin dokuz parçası sükutun içersinde. Yani susmak, her şeye karışmamak, her şeye atılmamak, bilgiçlik taslamamak. Hatta sorulan bir şeye, lüzumlu lüzumsuz, cevap vermek de câiz değildir. Sorulan şeye herkesin karışması da câiz değildir. Memleketin müftüsü var -[sorulan şey] dine aitse-, hakimi var, bilmem nesi var, gidersin oraya söylersin, sorarsın, ya da "Oradan sor." dersin. Eğer söyleyecek, o sorulan meseleyi halledecek bir alim yoksa o zaman söylemezsen sen mesul olursun. Fakat bunu halledecek merciler makamlar dururken senin onu halletmeye kalkışman câiz değildir, doğru da değildir. Başına dert açarsın.

Onun için;

el-İbâdetü aşeratü eczâin. "İbadet on parçadır."

Âfiyet de on parça ibadet de on parça.

Tis'atün minhâ. "İbadetin dokuzu, yani onda dokuzu. On parça, dokuzu." Fi's-samti. "Sükutta."

On parçadan dokuz parçası ibadet sayılır. Sükut ibadettir. Sükut insanı tefekküre sevk eder. Sükut ibadete, zikre sevk eder. Sükut etmezsen zikirden de mahrum kalırsın, tefekkürden de mahrum kalırsın, her şeyden mahrum kalırsın. Onun için [ibadetin] dokuzu sükutta. Âfiyetin de öyle.

Ve'l-âşiratü. "Onuncu."

Bir tane kaldı ya.

Kesbü'l-yedi mine'l-halâli. "Helalinden nafakanın kazanılması için olan çalışma."

[Çalışmanın çeşit] çeşit yolları var tabii, hangi yoldan olursa olsun yalnız mine'l-halâl diyor, helalinden. Mesela içki satmak suretiyle, kumar oynamak suretiyle, yahut buna benzer başka şeylerle kazanılan paraların hiçbirisi câiz değildir. Mesela başkasının yerine de tasarruf ederek ekmişsin mahsulünü alıyorsun, ağacından istifade ediyorsun, hiçbirisi câiz değil. Onlar o değildir.

Kesbü'l-yedi mine'l-halâli. "[Onuncusu da] helalden kazancı."

Bu helalin de tabii çeşitleri var.

Şimdi Bayezid-i Bestâmî hazretlerinin zamanında yalvarmış; "Yâ Rabbi! Bu devrin kutbu kim, bunu bana bildir. Kutbunu bileyim bu devrin." demiş.

[Kendisine] bildirilmiş, demişler ki, "Zamanın kutbu filan mahalledeki filan çarşıdaki filan zât."

Bunları sen çok şey görme, yani boş görme. İnsan Allahu Teâlâ'nın halifesi. Allahu Teâlâ'nın halifesi mü'minin kâmil, âbidi ve alimi. Allah onun kalbine söyler. Senin benim söylememden daha iyi Allah onun kalbine söyler.

Bu Bayezid'in kalbine, "Filan yerde filan." diye söylemiş. Gitmiş bakmış bir demirci parçası, boyuna demir dövüyor. Bayezid-i Bestâmî hazretleri; "Bakayım şu kutbun hali nedir?" diyerekten karşıdan seyretmiş. Bakmış ki adam boyuna demirini ateşte kızartıp kızartıp dövüyor. Vakta ki ezan Allahuekber demiş, elini de böyle kaldırmışmış, ezan bitinceye kadar öyle durmuş. Tokmağını da vururken; "Yarab! Bu Ümmet-i Muhammed'e sen merhamet eyle! Bu Ümmet-i Muhammed'e sen merhamet eyle!" diye tokmağını da vururken öyle vuruyormuş.

Sokulmuş Bayezid-i Bestâmî hazretleri yanına, işte bazı meseleler ve okumalardan sormuş, bakmış ki adam ümmî, bir şey bilmiyor, ümmî. Yalnız namaz kılacak kadar bir şey öğrenmiş. Onunla kılıyor, okuyor.

"Yâ Rabbi! demiş, bunun nasıl oldu da böyle kutup olarak seçtin?" demiş.

[Denilmiş ki,] "Merhametinden nâşi."

Ümmet-i Muhammed'e merhameti galip. O merhametinden nâşi evliyalara reis olacak mevkiye gelmiş.

Allah!..

O da neden?

Kesbiyet, evinin kazancını helalden kazanıyor.

Şimdi helal [dedik ya], helalin iki kısmı var; bir tîyb bir de helal. O şimdi ezan okunduğu vakitte döver döveceğini, namazını da bir saat iki saat sonra kılar. Bir o var, bir de o vakitte bırakıp işi camiye gidip namazı kılmak var. Tîyb olan helal, o ezan vaktinde işini bırakıp camiye gidebilen[in kazancıdır]. Düşünmüyor arkasını; bir müşteri gelir iki müşteri gelir, şu olur bu olur [diye] beklemiyor. Allah'ın emri geldi, hepsini bırakıyor gidiyor ibadetini yapıyor, sonra geliyor yine işine. Böyle bir helali kazanabilmek ibadetin onda biri oluyor.

Allah affetsin cümlemizi.

el-Arabü nûrullahi fi'l-ardı...

Arap denilince tabii işte herkesin bildiği gibi Arabistan'da yaşayan kavime Arap deniliyor.

"Bu Arap kavmi." Nûrullahi fi'l-ardı. "Yeryüzünün nuru." teşbih ediliyor.

Sebebi?

İki cihan serveri Fahr-i Kâinat sallallahu aleyhi ve sellem o milletin, o kavmin içinden gelmiştir. O kavmin içinden bizim dinimizin [peygamberi] Peygamberimiz onlardan gelmiş.

Demek ki onlarda bir meziyet var, o meziyetten dolayı Cenâb-ı Hak o kavimden Peygamberimizi göndermiş. Türkten de yollardı, acemden de yollardı, fransızdan da yollardı fakat hiçbirisinden yollamadı da Arap'tan gönderdi bunları. Gönderişinin hikmetleri, o nûrullahi fi'l-ardı.

Ve fenâühüm. "Birgün gelecek onlar da gidecek, yok olacak." Zulmetün. "Zulmet."

Ortalık kararır artık. Nur gitti mi, güneş kaybolduğu vakitte ortalık nasıl karanlık oluyor, Arap kavminin yokluğu da yeryüzüne böyle bir zulmettir.

Fe-izâ üfniyeti'l-arabu uzlimeti'l ardu ve zehebe'n-nûru.

Şimdi dünya işte bu vak, ne âlemlere dönüyor.

"Bu kavim eğer bir yokluğa doğru giderse, mahv u perişan olursa o zaman yer büsbütün karanlıklar içersinde kalacaktır."

Yani Allah ve Peygamber demek bilen olmayacak, herkes nefsinin kölesi, esiri olacak.

Allah!..

Mülk Allah'ın tabii, nasıl isterse öyle de kullanacak. Elimizde de bir şey yok.

el-Arabu küllühâ benû ismâile'bni ibrahime...

"Arap denilen kavmin hepsi İbrahim aleyhisselam'ın oğlu İsmail aleyhisselam'dan gelmiştir nesil."

İbrahim aleyhisselam'ın oğlu İsmail'den gelmiştir o nesil.

İllâ erbe'a kabâilü. "Ancak dört kabile müstesna. Onlar es-Selef, el-Evzâ, Hadramut, Sakîf."

Sakîf ki Tâif'te oturan bir kavimdir. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem [Tâif'e gittiği vakitte meydana gelen] Tâif vakâsı çok acı bir vakâdır. Oraya onları imana davete gittiği vakitte çok fena surette karşıladılar Efendimiz'i. Söylemek de istemiyor insanın canı, fakat sonra elhamdülillah hepsi de müslüman oldular.

el-Arâfetü...

Arâfeh, eyyü'l-emâre. "Emirlik." Muhtardan tut reisicumhura kadar mevki mevki gider.

Evvelühâ melâmetün. "Başlangıcında melâmet vardır."

Pişman olmak, nedâmet.

Ve âhiruhâ nedâmetün. "Sonunda da, önde melâmet âhirinde de nedâmet." Ve'l-azâbü yevme'-kıyâmeti. "Âhirette de ayrıca yaptığı eksikliklerden, kusurlardan nâşi azabı var."

el-Urfü...

Urf, mâruf, iyilikler, yapılan iyilikler; yemekler, ihsanlar ikramlar, neler varsa...

Yenkatı'u fîmâ beyne'n-nâsi. "Birgün gelecek ki bu iyilikler insanların arasından kalkacak."

İnsanlar biribirlerine iyilik etmez olacaklar. Fakat;

Ve lâ yenkatı'u fîmâ beynellahu ve beyne men fe'alehû. "Kim o iyilikleri yaparsa."

Yani insanlar iyiliklerin kıymetini, kadrini bilmeyecekler, iyilik yapan insana lazım gelen saygıyı göstermeyecek, "Adam sen de!" diyecek ve onu inkâr edecek. Ha ama yaptığın bu iyiliğin sevabı lâ yenkatı'u. "Onu Allah, insanlar kıymetini bilmiyor diyerekten kesmez."

Nasıl, "İyiliği sen yap denize at, mahluk bilmezse Hâlık bilir." derler. Onun için iyilik ind-i ilahîyede, onun sevabı katiyen kesilmez. Çünkü Allahu Teâlâ'nın vaadi kerimdir. Onda tahalluk etmez ki dünyada da âhirette de en azı bire on ihsan edecek.

el-Acmâü cerhuhâ cübârun ve'l-bi'ru cübârun ve'l-ma'dinü cübârun ve fî rikâzi'l-humusü.

el-Avcetü mine'l-cenneti ve fîhâ şifâun mine's-semmi ve'l-kem'etü mine'l-menni ve mâühâ şifâün li'l-'ayni.

Acve diye Medîne-i Münevvere'deki en iyi hurmaya diyorlar. Bu hurma bir nevi, bu hepsinde değil. "Acve denilen hurma cennetten gelmedir." buyurulmuş. "Ve bunda zehirlere karşı da şifa vardır." Mine's-semmi diyor. Semm, zehir. Zehire karşı da şifa vardır.

Kur'an âyetleri, zikrullah da öyledir. Zikrullahın kendisinde bir şifa vardır, zehri iptal eder.

Birisi demiş ki, hizmetçiymiş, cariye diyorlar ona. Hergün adamcağızın yemeğine zehir katarmış ki ölsün de kurtulayım şunun elinden diyerekten. Bakıyormuş ki adam ölmüyor. Demiş ki, "Yahu ben senin yemeğine kaç ne zamandan beri zehir katıyorum sen ölmüyorsun?"

"Ölmem!" demiş, "Çünkü ben Allahu Teâlâ'nın ismini anarak yiyorum." demiş.

Biz de anarak yiyoruz, biz anmıyor değiliz. Biz de Bismillâhirrahmânirrahîm diyoruz ama azıcık, şöyle bir parçacık yaramaz bir şey varsa onun içerisinde, yuvarlanır gideriz.

Demek ki İmam Mâlik'in ruhuyla diğer kimselerin ruhları arasında [nasıl fark varsa], bizim ağzımızdaki tevhid ile onların ağzındaki tevhid de o kadar farklı.

O kadar farklı! Çünkü, "Bir zaman gelecek müslümanlar lâ ilâhe illallah diyecekler, Allah diyecekler fakat o şuralarını geçmeyecek, yani gırtlaklarından aşağı inmeyecek. Bütün şeyleri [söyledikleri] çenelerinde, ağızlarında." [olacak.]

"Nasıl bileceğiz?" demişler.

Orasını söylemiyor artık...

Bu [acve hurması] şifa olduğundan dolayı, bu hurmadan yedi tane yenirse buralardan hem şifa olur hem bereket olurmuş.

Ve'l-kem'etü. "Keme de bu bizim mantara diyorlar."

Hani mantar, yerden biten bir şey var ya, o. Bunun tabii zehirlisi de var zehirsizi de var. Bu beyaz kısmı imiş ki bu mine'l-menni. Gökten inen bir menn-i helvâ dedikleri bir tatlı. Gökten iniyor bu.

"O tatlıdandır." Ve mâühâ şifâün li'l-ayni. "Onun, mantarın suyu da gözlere şifadır." buyurulmuş.

el-Acvetü ve's-sahratu mine'l-cenneti.

Başka bir rivayet de var.

"Bu 'Acve' denilen hurma, 'Sahra' denilen Kudüs-ü Şerîf'teki muallak taşı."

Ve Kâbe-i Muazzama'daki Hacerü'l-Esved olmak ihtimali de vardır.

Ve'ş-şeceretü. O ağacın hangi ağaç olduğunu bilmiyorum. Bunlar cennetten olarak, cennetten gelerek, gelmiş olaraktan beyan buyurulmuş.

el-Idetü deynün...

Vaat etmek, "Şu işim olursa şunu şöyle yapacağım, bu işim olursa böyle yapacağım. Yahut şu olursa sana şöyle bir yardımda bulunacağım." [diye] bir vaad ediyor.

"Bu vaat." Deynün. ["Borçtur."]

Nasıl ki "Benim bu adama bu kadar borcum var." diyerekten bir senet yaparsın, bu borç nasılsa bu söz de öyle borçtur. Kağıda geçmiş geçmemiş mesele değil. Mesele senin onu vaat edişin. Vaat ettin mi, vaat ettiğin şey sana borç oluyor.

Veylün. Bak burada veyl [tâbiri kullanmış]. Veyl acı bir tâbir.

"Yazık o adama, ki." Li-men ve'ade sümme ahlefe. "Vaat etti sonra vaadinde durmadı."

Vaat ediyor sonra da vaadinde durmuyor. Bunu, veylün li-men ve'ade sümme ahlefe, veylün li-men ve'ade sümme ahlefe [diyerek] üç defa tekrarlıyor bu sözü.

"Vah, yazık olsun o adama ki söz veriyor sonra sözünü yapmıyor."

el-Aşru aşru'l-adhâ...

Fe'l-fecri ve leyâlin aşrin. Fecr sûresindeki bu "on gün"den bahsediyor ki "Bu on gün." Adhâ. "Kurban bayramının on günüdür."

Kurban bayramının on günü çok efdaldir, onun için onun orucunu kaçırmamak lazımdır.

Ve'l-vetru yevmü arafete. "Vetr denilen gün arefe günüdür." Ve'ş-şef'u. "Şefi' denilen gün de." [Yevmü'n-nahri.] "Bayram günüdür."

Bu arefe günü tutulan orucun kıymetini anlatmak için diyeyim ki, o gün birisine gelmişler;

"Biz hacca gidiyoruz haydi sen de gel." demişler.

"Ben arefe gününün orucuna niyetlendim gelemem." demiş.

Yakın bir yer demek orası. Çünkü hacca niyet eden insanın bugünlerdeki orucu mekruhtur. Bayram günü zaten tutulmaz, arefe günü de oruç hacıya mekruh. Ama bazı tutanlar oluyor, kerahatlidir.

el-Utâsü. "Aksırmak." Ve'n-nü'âsü. "Uyuklamak." Ve't-tesâübü. "Esnemek." Fi's-salâti. "Namaz içersinde bunlar aksırmak, uyuklama ve esneme insana ârız olursa." Ve'l-haydu. "Hayız hali." Ve'l-kay'u. "Kusma hali." Ve'r-ru'âfü. "Burun kanama hali, bunlar namazda vâki olursa." Mine'ş-şeytâni. "Şeytanın tasallutundan dolayı olmuştur."

Hastalık başka.

el-Akîkatü tüzbehu li-seb'in ev li-erba'a aşerate ev li-ihdâ ve ışrîne.

"Akîka" diye bir kurbana deniyor ki Allahu Teâlâ bize bir çocuk, bir evlat lütfettiği vakitte bu evlat için şükren lillah kesilen koyun, kuzu, sâir hayvan.

"Bu yedinci günü kesilir, yahut 14. günü kesilir, yahut 21. günü kesilir."

Bu günlerde kesilemezse yaşı ne zaman müsait olursa hali vakti o zaman kesebilir. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem de kendisi akîkasını peygamberliğinden sonra kesmiştir.

Bu birçok kimselerin bilmediği veyahut riayet etmediği bir şeydir ki çocuk gelmiştir ona şükren lillah bir kurban kesmemiştir. Ama dünyada kazalara karşı koruma, âhirette de çocuk ufakken öldüyse çocuğunun şefaatine nâil olamaz.

Niçin?

Çocuğunun hukukuna riayet etmemiştir. Allahu Teâlâ'nın verdiği bu büyük nimeti, ki evlat büyük bir nimettir. Bu büyük nimetin kadrini bilemediğinden dolayı küçüklükte de vefat etse çocuğunun şefaatine nâil olamıyor. Çünkü çocuklar da babalar için şefaatçi olacaklardır ama bu kurbanları kesildiği takdirde.

Onun için tekrar bir hadîs-i şerîfle [bu açıklanıyor].

el-Akîkatü hakkun. "Bu akika kurbanı haktır." Ani'l-ğulâmi. "Erkek çocuğu için." Şâtâni. "İki tane." Mükâfâtâni ve ani'l-câriye. "Kız çocuğu için." Şâtün. "Bir tane koyun kâfi."

Bu İmam Malik'in ve Şâfii hazretlerinin mezhebi üzerinedir. İmam Hasan hazretlerinden, Hazreti Hasan hazretlerinden bir yerde ruhsat olaraktan bildirilmiştir. Yani pederin vakti pek müsait olmazsa birle de iktifa olunabilir. Bir kurban kesmek suretiyle de iktifa olunabilir. Fakat evlatlar dünyaya geldiği vakitte bunu muhakkak ihmal etmemek lazım. Ve yapılmadıysa da vakit müsait ise bunları her zaman yapmak mümkündür.

el-Ulemâü mesâbîhu'l-ardı... "Ulemâlar yeryüzünün misbahı, ışığı, yıldızı, güneşi, ayı, aydınlığı."

Yeryüzüne aydınlık veren ay, güneş, yıldızlar var ya, onların yerdeki misalleri ulemâlardır. Gökteki ay olmasa olur, gökteki güneş olmasa da olur. Mesela güneş görmeyen bir yerler var, ayı da görmeyen yerler var. Ayı da her zaman görmüyoruz. Oluyor, fakat ulemâsız olmaz.

el-Ulemâü mesâbîhu'l-ardı. "Yeryüzünün misbahlarıdırlar."

Daha?

Ve hulefâi'l-enbiyâi. "Enbiyânın da halifeleridirler."

Enbiyâlar tabii bitti. Bizim Peygamberimizin gidişi 1390 sene oluyor şimdi. 1390 sene evvel bitmiş. Eğer ulemâ denilen kimseler olmasaydı bugün o dinden bir şey kalmazdı. Hiç bir şey kalmazdı.

Mesela o zaman herkes ağızdan ağza alıyormuş, ezberliyormuş, ötekilerine anlatıyorlarmış. Fakat bu bir devre kadar devam ederdi. Ki bu tehlikeyi gördükleri için hemen kitaplara geçirmeye mecbur oldular. Kur'ân'ı ve hadisleri kitaplara almaya mecbur oldular. Hatta bazıları da itiraz ettiler dediler ki; "Biz nasıl ezberlediysek gelen nesil de öyle ezberlesin, yazmaya lüzum yok." dediler. Halbuki o büyük tehlike doğururdu çünkü gelen her nesil onu ezberleyemez. Ezberlemesi de çok ilaveler yapar çıkarmalar yapar sonra hiçbir şeye benzemezdi, alt üst olurdu. Bugün bize dinden hiçbir eser kalmazdı.

Onun için ulemâ enbiyâların halifeleridir. Allah'ın halifesi olduğu gibi peygamberlerin de halifesi ulemâlardır.

Yine buyurur;

Ve verasetî. "Benim de vârislerim, benim vârisim ulemâlardır." Ve verasetü'l-enbiyâi. "Bütün enbiyâların da vârisleri yine ulemâlardır."

Şimdi bir şey söyleyeceğim de ama darılmayacaksınız. Şimdi Bekir Hâki efendi burada hocafendi, yaş itibariyle benden çok büyüktür, ilim itibariyle de benden çok büyüktür. Memlekette çok zamanda mesela müftülük yapmış büyük bir zâttır. Bilgisi, herşeyi faziletli.

Dün fakirhaneye gelmişti de, ben gittiğim zamanda da onu yapar, ayaklarıma kapanmaya çalışıyor. Ayaklarıma kapanmaya çalışıyor o zât. Ben teeddüp ederim tabii, o imkân verilmez ama ondaki hâl ile, bugün bir bayram gelir de beş vakit arkasında namaz kıldığı hocasının elini öpmeye tenezzül etmez.

Bu da şimdi sırası geliyor da [söylüyoruz.] Kendimiz tabii peygamberin zamanında bir evliyâ, enbiyâ, alim değiliz ama bugün için hiç olmazsa böyle Allahuekber demesini becerebiliyoruz işte elhamdülillah. Bunun da kadrini bilemediğimiz birgün olacak, bu da gidecek elden. Çünkü hep gidenin yerine gelen yok.

Allah affetsin cümlemizin kusurunu.

Yine burada söylüyor.

el-Ulemâü ümenâü'r-rusül. "Peygamberlerin emin kıldıkları adamlardır."

Peygamberlere vâris olarak emin kimselerdir ulemâ.

Alâ ibâdillahi. "Allah'ın kullarına en emin olan kimseler ulemâlardır, ki." Ve'tezilûhüm ittekû zellete'l-âlimi. "Onların kusurlarından korkunuz ve onların kusurlarıyla onların muâheze etmeyiniz."

Onların kusurlarıyla onları muâhezeye kalkmayınız. Kusursuz çünkü Allah'tan başka kimse bulunmaz. Beşer muhakkak kusurlu olacak, eksikli olacak. Çünkü beşer, insan nisyandan mürekkep.

Deylemi hazretlerinin bunu izahında. Ve'c-tenibûhüm. "Siz o ulemâlardan sakının." [ilavesi vardır.]

O ulemâlardan sakının, ne zaman?

Mâ lem yühâlitu's-sultâne. "Onlar sultana, sultanlara, hükümdarlara, kendileri onların içerisine karışmadıkça onlar emindirler."

Fakat ne zaman ki onlar dünyaya karışırlar;

Ve izâ hâletu's-sultâne. "O hükümdarlara karışırlar, onların işleriyle elbirliği yaparlar." Ve dâhalü'd-dünyâ. "Dünya işlerine dahil olurlar." Fe-kad hânü'r-rusüle. "O zaman peygamberlere hıyanetlik etmiş olurlar."

Ulemânın böyle dünya işlerine ve hükümet işlerine burun sokmaları katiyen câiz değildir. Ama biz diyoruz ki işte filan müftü efendiyi, filan vaiz efendiyi de mebus seçtik. İyidir deriz, o da iftihar eder biz de iftihar ederiz. Bu kadar mebusumuz da vardır deriz.

Bak ne diyor;

Ve dâhalü'd-dünyâ fe-kad hânü'r-rusüle. "Peygamberlere hiyanet etmiş olurlar." Fahzerûhüm. "Bunlardan sakınınız o zaman."

Ravileri pek çoktur.

el-Ulemâü verasetü'l-enbiyâ. "Ulemâ enbiyâların vârisleridirler." Yuhibbühüm ehlü's-semâi. "Onları gökteki mahluklar da sever."

Sen sevmezsen sevme!

Yuhibbühüm ehlü's-semâi. "Gökteki, semadaki kimler varsa; meleklerinden tut da ne kadar mahluku varsa." Ve testağfiru lehümü'l-hîtânü. "Göktekiler onlar için dua ettikleri gibi, sevdikleri gibi." Testağfiru lehümü'l-hîtânü fi'l-bahri. "Denizin içindeki balıklar dahi onlara dua ederler." İzâ mâtû. Herkes ölecek ya, "Öldükleri vakitte." İlâ yevmi'l-kıyâmeti. "Bunlar kıyamete kadar bu surette Cenâb-ı Hakk'ın lütfuna mazhar olurlar. Göktekiler de yerdekiler de onlara duacıdırlar ve istiğfar ederler."

Yine ayrı bir rivayette;

el-Ulemâü ümenâullahi alâ halkihî. "Allahu Teâlâ'nın halkının emini olan mahluklar, ulemâ."

Niçin?

Li-hıfzıhimü'ş-şerî'ate min tahrîfi'l-mübtılîne. Her zamanda birçok şeyler gelir ki, ne diyorlar onların adına, değiştirelim diyerekten. Beş vakit çok gelir üç vakit yapalım diyor. Ramazanı işte şöyle yapalım diyor. Bir çok böyle yeni yeni icatlar çıkarmaya çalışıyor. Eğer ulemâ olmazsa bunların hepsi oluverir. Binâenaleyh dinden de bir şey kalmaz ortada.

Yekûlü'n-nâse ilâ ahkamillahi. Hep bu ulemâ sayesindedir hep bu ahkâm-ı ilahîyeye doğru sevk edilmek."

Diğer bir hadîs-i şerîfte yine buyurulmuş;

el-Ulemâü kâdetün. "Ulemâ insanları Allah'a doğru sevk eden bir kimselerdir." Ve'l-muttekûne. "İttikâ sahibi olan insanlar, ilim sahibi olmasalar dahi." Sâdetün. "Onlar da ümmetimin eşraflarıdırlar." Ve mecâlisühüm ziyâdetün. "Gerek bu müttekîlerle gerek bu alimlerle oturmak da." Ziyâdetün. "Dinde ziyadelik, dinde kuvvet, ruhta kuvvet ihsan eder."

Onun için şurada şunu da söyleyeyim;

el-Ulemâü selâsetün. "Ulemâ üç kısımdır." Racülün âşe bi-hi'n-nâsü. "Bir adamdır ki insanlar ondan istifade ediyorlar ve hayat buluyorlar." Ve âşe bi-ılmihî. "Kendisi de ilmiyle yaşıyor."

İkincisi;

Ve racülün âşe bi-hi'n-nâsü ve ehleke nefsehû. "Herkes ondan istifade ediyor ama o ilmiyle amil olamadığı için kendisini mahvediyor."

[Üçüncüsü;]

Ve racülün âşe bi-ılmihî ve lem ye'iş bihî ğayruhû. "İlmi var ama ancak kendisi istifa ediyor, başkası istifade edemiyor, ancak kendisine."

Onun için buyurulmuş;

el-Ilmü dalletü'l-mü'mini min haysü vecedehû ehazehû.

Burada uzun boylu izahat vermiş. Bu ilimden murad her ilimse de asıl ilm-i şerîdir. İlm-i şerînin çok kısımları var; tefsir, hadis, fıkıh kısımları da bunun içerisine dahildir. Hatta nahiv ilmi de [dahildir.] Çünkü nahiv ilmini bilmedikçe ne tefsiri anlayabilirsin ne de hadisi anlayabilirsin.

Bununla beraber;

el-Ilmü ilmâni. "İlim de iki kısımdır." Fe-ılmün sâbitün fi'l-kalbi. "Birisi yerleşmiştir, kökleşmiştir, sabittir bozulmaz." Fe-zâke'l-ılmü'n-nâfi'ı. "Bu faydalı bir ilim."

Gönle yerleşmiş, kökleşmiş sabit bir ilim; fayda veren ilim budur. Onun için İbrahim Hakkı hazretleri de diyor;

"Çok ilimler var ya, bunların hepsi Azrail aleyhisselam'ın ilk tokatıyla yok olur. Hiçbir şey kalmaz sende, hiçbir şey. Şok yemiş insanın nasıl aklında bir şey kalmıyorsa Azrail aleyhisselam'ı daha görürken bütün bilgileri gider. Ancak o kalbe yerleşmiş, menfaat veren ilim varsa ne mutlu sana! O seninle gider âhirete. Öteki öğrendiğin, öğreteceğin, bildiğin bildireceğin her şey solda sıfır."

Ve ilmün fi'l-lisâni. "Bir de dilde olan bilgiler var ki." Fe-zâke hüccetullahi alâ ıbâdihî. "Bu da Allahu Teâlâ'nın kulları üzerinde bir huccetidir."

Onun için ilm-i nâfî, kalbe yerleşen ilim hangi ilimdir?

İlmü'l-bâtıni. "İlm-i bâtındır."

Yahrucu mine'l-kalbi. "O içten çıkar." Ve ilmü'z-zâhiri yahrucu mine'l-lisâni. "Öteki de buradan, [dilden] çıkar, ilm-i zâhir. İlm-i bâtın gönülde çıkar. Gönülden çıkan ilim ebedî bir ilim, faydalı bir ilim. Onun için sen Allah derken yalnız dilinden, dilinle çok de ki o içine işlesin, için Allah desin. O içine yerleşti miydi Allah'ın zikri senin dilin ne kadar durursa dursun, o içerden söyler durur ve seni söylemeye de mecbur eder, "Durma söyle!" der. İlm-i nâfîdir.

İlmü'l-lisâni fe-lâ yücâvizü'l-âzân. "Şu kulaklar var ya, onları aşağı yukarı geçmez ileriye." diyor. Ve hâzâ lâ yunsarifu. Bu da veresatü'l-enbiyâi ve hüm ulemâü'l-âmilûne'l-ebrâru'l-muttekûne ve kânû alâ sıfâtihim elletî kâne aleyhâ ınde'l-mevti lâ min ilmihî i huccetün aleyhi.

Allah kusurlarımızı affetsin. Tevfikatı samadiyesine mazhar eylesin.

Onun için;

el-Ilmü hazâinün. "İlim bir hazinedir."

Nasıl hazine?

Bitmez bir hazine. Dünyadaki padişahların hazineleri tükenir ama bu ilim tükenmez.

el-Ilmü hazâinün ve miftâhuhâ. "Bu ilimin anahtarı." es-Suâlü. "Sormakla."

Okuyacaksın öğreneceksin, okurken de öğrenirken de sorarak öğreneceksin. "Bunu anlayamadım hocaefendi nedir bu?" diyeceksin, o da anlatacak sana.

Fe-selû. Allahu Teâlâ da diyor;

Fe's-elû ehle'z-zikri. "Ehl-i zikirden sorunuz."

Ehl-i zikir kim?

Alimler.

Burada bak ehl-i zikri ulemâ ile tefsir etmişler. Lâ ilâhe illallah diyene değil, ilmi bilene sorunuz.

Feselû yerhamkümüllahü fe-innehû yü'ceru fîhi erbe'atün. "Bundan dört kişi faydalanır." es-Sâilü. "Soran bir öğreniyor." Ve'l-mu'allimü. "Öğreten, o da öğreniyor."

Öğreten biliyor, öğrettiğinden dolayı sevap oluyor. Soran öğrendiğinden dolayı sevap alıyor.

Ve'l-müstemi'u. "Dinleyenlerde var, onlar da istifade ediyorlar o da faydalanıyor." Ve'l-muhibbü lehüm. "Bir de mesele öğrenmek için sevgi var içerisinde. Bu da ondan istifade ediyor."

Yani bir sorguda dört kişinin yahut dört cemaatin faydası oluyor.

Bu daha uzun gidecek, gerisini de inşaallah gelecek dersimize bırakırız.

Allah hepimizin kusurunu affetsin, günahlarını affetsin. Tevfikatı samadaniyesine mazhar etsin. Allahu Teâlâ'nın istediği gibi sevgili bir kul, peygamberin istediği gibi sevgili bir ümmet olabilmek şeref-i devletine hepimizi Cenâb-ı Hak ulaştırsın.

Lillahi'l-Fâtiha.

Sayfa Başı