M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Sorular-Cevaplar (196)

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Soru: Peygamberimiz döneminde şeriat ile tasavvuf bir arada yürütülüyordu. Tasavvufla siyaset iç içeydi. Günümüzde ise ehl-i tarik dünyadan soyutlanmayı hedef almıştır. Bu konuda görüşleriniz nelerdir?

Cevap: Peygamber Efendimiz'in döneminde şeriat ile tasavvuf bir arada yürütülüyordu. Doğru, katılıyorum. Tasavvuf ile siyaset iç içeydi. Yani dinle siyaset, her şey beraberdi.

"Günümüzde ise ehl-i tarik dünyadan soyutlanmayı hedef almıştır. Günümüzde tasavvuf erbabı dünyadan el etek çekmiştir, soyutlanmıştır." diyor.

Hiç öyle bir şey yoktur. Bu söz doğru değildir. Bu görüntü doğru değildir. İslâm tasavvufunda bu yoktur. Dünyadan soyutlanmak İslâm'dan önceki hıristiyan tasavvufunda, Yahudilik'te vardır. Bu ruhbanlıktır. Dünyadan soyutlanmak, bir kenara çekilmek, ibadetle meşgul olmak, mağarada yaşamak, dağın başında yaşamak, dağa "Keşiş dağı" adını vermek; bu Hıristiyanlık'tadır. Müslümanlık'ta yoktur. Çünkü İslâm ruhbanlığı yasaklamıştır. Hakkında Kur'ân-ı Kerîm'de âyet-i kerîme vardır. Peygamber Efendimiz hadîs-i şerîfte; Lâ rehbaniyyete fi'l-İslâm demiştir. Onun için böyle dünyayı terk etmiş bir İslâm mutasavvıfı yoktur.

İddialı söylüyorum: Mutasavvıfların hepsi dünyayla ilgilenmişlerdir. Ama dinî bir vazife olarak ilgilenmişlerdir; dünyaya değer verdikleri için değil, dünyalık peşinde koştukları için değil.

Dünyevî şeylerle meşgul olmuşlardır. Hayır hasenât yapmışlardır. Mutfak çalıştırmışlardır. Kazanlarla yemekler pişirmişlerdir. Fukarâya kendi elleri ile dağıtmışlardır. Harp olduğu zaman davullarla, bayraklarla şeyhlerinin arkasından cihada gitmişlerdir. Her türlü aksiyonun içinde capcanlı, dipdiri çalışmışlardır. Düşman geldiği zaman en çok onlar mücadele etmiştir.

Kafkasya'da Şeyh Şamil meşhurdur. Orta Asya'daki tasavvufî tarikatlerin Rus emperyalizmine karşı nasıl direndiğini Rus araştırmacılar kitaplar hâlinde yazıyorlar. Ve bu Türkçe'ye çevrilmiştir. Bugün Bosna-Hersek'te çarpışan kimselerin çoğu tasavvuf erbabıdır, tarikat erbabıdır. Kazeruniye tarikati vardır; "İshakiyye" de derler, "Mürşidiyye tarikati" de derler. Bayraklarıyla, davulları ile savaşa gitmişlerdir.

Mesela Haçova meydan muharebesine Şemseddîn-i Sivâsî hazretleri dervişleri ile iştirak etmiştir. Savaşın kazanılmasında büyük payı vardır. Tarih kitapları yazıyor. Padişah atına binip gitmek isterken atın üzengisini tutmuşlar, demişlerdir ki; "Gidemezsin padişahım! Merak etme, biraz sonra zafer olacak, şimdi hezimet gibi görünen şey dönecek. Korkma." Ve zafer öyle kazanılmıştır.

Bu dünyadan soyutlanma yok. Gördüyseniz öyle bir kimseyi bana bildirin. Yoktur.

Ama şöyle bir durum vardır: Tasavvufta eğitim için bir müddet bir yere çekilmek vardır. Buna "halvet" derler, "erbain" derler, 40 gün sürdüğü için. Bu da Kur'ân-ı Kerîm'den alınma bir durumdur. Hadîs-i şerîflerde vardır. Tabii eğitim için 40 gün bir tarafa çekilecek.

Siz dört yıl burada öğrencilik yapıyorsunuz, babanızın kesesinden yiyorsunuz, çalışmıyorsunuz diye sizi kimse suçluyor mu? Siz beleşçi misiniz? Soyutlanmış mısınız?

Hayır. Siz ilerideki mesleğinizi hazırlıyorsunuz şu anda. Müsaade edin de 40 gün bir dinî eğitim yapsın bu adamcağız da, girsin hücre içine, çalışsın. Ondan sonra dışarı çıkacak, iş yapacak.

İbrahim b. Edhem hazretleri gündüz çalışırmış. Çalıştığı ile kazanırmış. Kazandığını akşam getirir, arkadaşlarına yedirirmiş.

Abdullah b. Mübarek hazretleri bir sene hacca gidermiş, bir sene ticaret edermiş, bir sene cihada gelirmiş.

Yok öyle pasiflik! Hâlen, bugün de öyle. Ben şahsen bir mutasavvıfım. Gece uyku uyumuyorum. Feleğimi şaşırıyorum, sabah namaza zor kalkıyorum. Dört gün falanca yerde eğitim, beş gün falanca yerde [şu program…] İflahımız kesiliyor; nereye, hangi arkadaşımızın davetine icabet edeceğiz, hangi faaliyeti yapacağız diye… Yetiştiremiyoruz.

Öyle bir kenara çekilmek Hıristiyanlık'ta vardır. İslâm'da yoktur. İslâm'da başka insanlara faydalı olmak en önemli şeydir. Tasavvufta da böyledir. Kuşların kanatlarını sarmışlardır. Uyuz kedilere, köpeklere merhamet edip merhem sürüp bakmışlardır. Hayvanlara hizmet etmişlerdir. İnsanlara hizmet etmişlerdir. Ondan sonra Allah'ın rızasını kazanmışlardır. Çalışmaları hep böyledir. Hiç boş durmamışlardır. Kendi elinin emeğini yemişlerdir. Bir meslek tutmayı esas almışlardır.

İki sene önce, Bahaeddîn-i Nakşbend hazretlerinin Buhara yakınındaki Kasr-ı Ârifan'daki makamını ziyarete gittik. Orada hoca efendi ile konuşuyoruz, diyor ki;

"Bizim Nakşî tarikatinde, büyüklerimizin [tavsiyesi;] herkes bir meslek sahibi olacak, kendi elinin emeğini yiyecek. Başkasına faydası olacak, başkasına yük olmayacak."

Tasavvufun güzel tariflerinden birisi vardır. Yazın. Manzum, şiir tarzında:

Tasavvuf yâr olup bâr olmamaktır

Gül-i gülzâr olup hâr olmamaktır

Tasavvuf yâr olup bâr olmamaktır. Bâr, "yük" demek. Bâr-i giran, "ağır yük" demek. Bargir, "yük taşıyan" demek. "Beygir" olmuş. Yük taşıyan atlara "beygir" diyoruz.

Tasavvuf yâr olup bâr olmamaktır. Tasavvuf dost olmaktır ama kimseye yük olmamaktır. Bilakis herkese iyilik yapmaktır.

Gül-i gülzâr, "gül bahçesinin gülü" olup; hâr, "diken" olmamaktır.

Tasavvuf yâr olup bâr olmamaktır

Gül-i gülzâr olup hâr olmamaktır

Bir insan eğer çalışmadan bir köşede durursa vebal altındadır. Başkasının sırtından geçinirse vebal altındadır. Dinî görevlerini yapmazsa vebal altındadır.

Hacı Bektâş-ı Velî yazıyor; "Cihat da vazifelerin arasındadır." diyor. Onu yapmazsa olmaz.

Emr-i mâruf nehy-i münker müslümana farzdır. Mutasavvıf da iyi bir derviş olduğuna göre emr-i mâruf nehy-i münker yapacak, sağa sola hakkı söyleyecek, tavsiyede bulunacak.

Cihat farzdır. Malıyla canıyla çalışacak. Kesb ü ticaret helaldir, sevaptır. Elbette bir kazanç [olacak.]

Ahmed Yesevî hazretleri ne yapardı? Mesleği neydi?

Tahtaları alırdı, kaşık yontardı. Sepete koyardı, kendisi çarşıya gitmeye tenezzül etmezdi. Eşeğini dehlerdi çarşıya, eşek de -yani o zâtın eşeği, sıradan eşek değil demek ki, uzun kulaklı ama- çarşıya giderdi. Herkes sepetin, küfenin içine elini daldırıp beğendiği kaşığı alırdı, parayı oraya koyardı. Rivayete göre parayı vermezse eşek yanından ayrılmazmış. Belki de anırıyordu, ısırıyordu, tekmeliyordu, onu da bilmiyoruz. Bunu yazmıyor ama ben hayalimden düşünüyorum.

Soyutlanma yok, muhterem kardeşlerim! Bu bir müdafaa da değil. Gerçekleri inceleyin, tarihten misaller de böyledir. Fiilen çalışan, iş gören, başka insanlara faydalı olan insanların kim olduğunu inceleyin; hepsinin, her taşın altından tasavvuf çıkar. Her has çalışkan müslüman bakacaksınız, göreceksiniz ki tasavvuf erbabı. Kimi tembel gördüyseniz bakın ki tasavvuftan nasibi yoktur da ondandır.

Soru: Düzene karşı alternatifiniz nedir?

Cevap: Düzene karşı alternatifimiz, düzgün düzendir. Bozuk düzen değildir. Her şeyin hakkaniyetle, adaletle olmasıdır. İstismarın, sömürmenin, aldatmanın, haksız kazancın olmamasıdır. Hayalî ihracatın olmamasıdır. Faizin olmamasıdır. Durduğu yerden sermayedarın daha fazla para sahibi olması yerine refahın yaygınlaşmasıdır. Çalışanın hakkını almasıdır. Ahlâkın yerleşmesidir. Ahlâksızlığın olmamasıdır. Ceyyar gibi heriflerin televizyon oyunlarında çıkıp da milletin ahlâkını bozacak misal olarak arz-ı endam etmemesidir. Her şeyin Allah'ın emrine uygun olmasıdır. Kulların Allah'a âsi olmamasıdır.

Siz herhangi bir kimseye muhalefet edersiniz, ama kâinâtın yaratıcısına nasıl muhalefet edersiniz? Nasıl karşı çıkarsınız? Nasıl âsi olursunuz? Mümkün mü?

Bacılarımızın başörtüsüne karışılmamasıdır. Erkeklerin sakalına karışılmamasıdır. Hürriyet lafta değil özde olmasıdır. Kâlde değil halde olmasıdır.

Alternatifimiz budur. Alternatifimiz tasavvuftur.

Soru: İslâm devleti kurmak için mevzuat haricinde ne gibi faaliyetleriniz var?

Cevap: Bizim en büyük, en kuvvetli silahımız kültürdür. Biz onun için sakalımızla karşınızda kültürel bir konferans vermek için varız. Ve bizim en müessir silahımız sevgidir. Biz biliyoruz ki bir komünist konuştuğumuz zaman gerçekleri anlayabiliyor. Bir Alman anlayabiliyor. Bir İngiliz anlayabiliyor. Bir caz şarkıcısı iyi bir müslüman olabiliyor. Biz insanların potansiyelinde, içinde imanın bir çekirdeği olduğunu biliyoruz. Onu sulayıp yeşertmeye çalışıyoruz. Ve başarılı oluyoruz. Dünyanın her yerinde misalimiz var.

Bizim bu silahımız çok korkunç olduğu için Amerika bile bizim karşımızda tir tir titriyor. Avrupa'nın ödü patlıyor. Sırf onun için katliam yapıyor. Ermeni onun için Azerbaycan'a saldırıyor. "Bu ne biçim inanç ki İslâm her tarafa yayılıyor, herkes müslüman oluyor!" diyor. Ne yapacak? Çare, kesmek! Ama kesilmekle bitmeyiz. Kırılmakla tükenmeyiz, elhamdülillah. Allah'ın yaktığı nuru kimse söndüremez. Söndüremeyecek!

Soru: Siyasete atılmayı düşünüyor musunuz?

Cevap: Siyasetin ta içindeyiz, ta önündeyiz. Bütün siyasîlerle ilgimiz, irtibatımız vardır. Hepsiyle hakkı söylemek ahdimiz vardır. Allah'a sözümüz vardır ki; efdalü'l-cihâdi kelimetü hakkin inde sultânin câir. "Cihadın en üstünü, zalim bir kimsenin karşısında hak sözü söylemektir." diye düşünüyoruz. Onu söyleriz. Herkese söyleriz. Siyasetimiz budur.

Soru: Hacı Bektâş-ı Velî'ye istinat edilen diğer eserleri yalanlıyorsunuz. Makâlât'ın ona ait olduğunu nasıl ispat edeceksiniz?

Cevap: Yalanlamıyorum. Kimseyi yalanlamak istemem. Ben Makâlât'ın, doçentlik tezinin çalışmasını yaparken beş sene Türkiye'nin her yerindeki yazma eser kütüphanelerinde araştırma yaptım. Birçok kimsenin bulmadığı şeyi buldum. Benim doçentlik deneme dersimde en ön sırada oturan cübbeli profesörler sıra altından not alıyorlardı. Çünkü benim malzemem başka kitaplarda yoktu. Kendi çalışmamın mahsulüydü. Ve ben hiç delilsiz bir şey söylememeye çalıştım. Yani bir hâkim gibi "Kim haklı?" diye düşündüm, kararımı ona göre verdim. Sübjektif karar vermemeye, belgeleri konuşturmaya gayret ettim.

Makâlât'ın ona ait olduğuna dair deliller burada vardır. Ama zamanımız yoktur. Deliller var, delilleri söylemeye malzememiz de var.

Soru: Süleyman Uludağ'ın Marifet yayınları arasında çıkan Tasavvuf Terimleri Sözlüğü hakkındaki mülahazalarınız nelerdir?

Cevap: Görmedim. Alayım, inceleyeyim inşaallah.

Ama liseden beri bildiğim bir şey var; tasavvuf hakkında söz söyleyen o edebiyatçılar, o edebiyat kitaplarındaki laflar, vahdet-i vücudu anlatımlar, vesaireler mide bulandırıcıdır, iğrençtir. Bilmeyen bir insan bu konulara girmesin. Çok yalan yanlış şeyler söylüyorlar. Çok abuk sabuk şeyler söylüyorlar. İnsan bilince çok üzülüyor.

Bir şeyi tatmayan anlatamaz, bilemez. O işin içinde olan bir insan yaşamalı ki, o işleri görmüş geçirmiş olmalı ki söyleyebilsin.

Soru: Yunus Emre'nin okuma yazma bildiğini söylediniz. Ama o bazı beyitlerinde "Ne elif okudum, ne cim…" gibi ifadeler kullanmış.

Cevap: O şahısların buna benzer ifadeleri vardır. Yalnız başka ifadeleri de vardır. Başka ifadelerinden elifi de cimi de çok iyi bildiği vardır. Belki oradaki eliften cimden maksadı başkadır.

Bir de mesela, bu mübarekler şöyle derler: "Hiç Allah'a güzel kulluk edemedim. Çok günahkârım. Pür hatayım, pür günahım. Dün gece çok fenaydı durumum. Ne olacak hâlim! Sermayesiz, eli boş, yüzü kara kulunum yâ Rabbi!" der. Yapamadığı, o gece teheccüd namazına kalkamamıştır. Yani yanıp yakıldığı budur. Onlar kendilerini olduklarından çok daha aşağıda, yani bizim onları değerlendirmemizden çok daha aşağı yerlerde görürler.

İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin bir sözü var, hayretler içinde kaldım. "Kendimi herkesten aşağı görüyorum." diyor. "Çok fenayım ben." diyor. "Hatta" diyor, Mektubât'ında var, "Kendimi frenk kâfirlerinden bile aşağı görüyorum." diyor. Hoppala… Mü'min, kâfirden aşağı olur mu? Neden? Bir sebebi var mutlaka. O sözü söylemesinin sebebi var. Ne olabilir?

Ben düşünüyorum ki, belki diyor ki; "Şu frenk kâfirleri kalkmışlar, Hindistan'a gelmişler, uğraşıyorlar. Misyonerlik faaliyetleri yapıyorlar. Müslümanları hıristiyan yapmaya çalışıyorlar. Bâtıl bir yolda ne kadar büyük bir azimle, gayretle çalışıyorlar…" Nasıl paraları ortaya döküyorlar. Nasıl misyoner, memleketinden kalkıp Afrika'ya giderken vali uğurluyor, başkan uğurluyor, elini öpüyor vesaire… "Nasıl böyle bir gayret içindeler… Biz hak yoldayız, niye böyle gayret içinde değiliz? Onlardan aşağıyız." Böyle düşünmüş olabilir. Yani sözü iyi yorumlamak lazım. Sözün arkasında yatan mânanın ne olduğunu iyi anlamak lazım. Bir sözde değil de bütünüyle…

Sonra, bazen bir olayda deliller karşı karşıya gelir. Zıt deliller gelir. Birisi "Kapı kapalıdır." der, ötekisi "açıktır" der. Birbirleriyle uyum sağlaması mümkün olan haberler gelirse onları uydurursunuz birbirine, telif-i muhtelifi'l-hadîs dedikleri gibi, kolay. Ama bazen rivayetler birbirine çatışır. O zaman ilim adamı haklıyı haksızdan ayırmak konusunda çok daha zorluk çeker. Hâkim katili karşısına alır. Katil der ki; "Ben öldürmedim. Vallahi ben masumum." der. "Masumum" der, ama hâkim onu inceler, mahkûm eder. Yani bilimsel çalışma böyledir.

Hepinize sevgiler…

es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâh!

Sayfa Başı