M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Sorular-Cevaplar (193)

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

Soru: Kurban Bayramı'nın tarihi belirlendi mi? Türkiye ile arada bir fark var mı? Varsa nereye uymak gerekir?

Cevap: Bu sene Kurban Bayramı'nda Türkiye ile burası arasında bir fark yokmuş. Türkiye ile arada bir fark yok bu sene. Olabilirdi. Evvelki senelerde vardı, bu sene yok. Pekâlâ, iyi.

Eğer fark varsa nereye uymak gerekir?

Buraya uymak gerekir. Çünkü hac dünyada bir yerde yapılıyor, burada yapılıyor. Başka bir yerde yapılmıyor. Mühim olan buranın kararıdır. Velev hatalı bir karar bile olsa Peygamber Efendimiz, "Allahu Teâlâ hazretleri kabul eder." diye hadîs-i şerîfte müjde vermiş, garanti vermiş. Hacılar Arafat'a çıktılar, indiler. Ondan sonra, "Hay Allah, tüh, vah! Yanlış bir günde çıkılmış, hatalı olmuş!" dense bile Allah o çıktıkları günü kabul ediyor, diye Peygamber Efendimiz'in garantisi vardır. Endişe etmeye mahal yoktur.

Buna mukabil, eğer Türkiye'de iseniz, Türkiye ile burası arasında bir fark varsa o zaman da Türkiye'ye uyacaksınız.

Neden?

Ayrılık gayrılık çıkartmamak için. Bulunduğunuz beldede ayrılık çıkartmamak için. Fıkıh kitaplarımızda yazar ki; bir insan hilâli kendisi görse, -gözleriyle gördü- kadıya gitse; "Ya ben hilâli gördüm." dese; kadı kabul etmese, ilan etmese, kendi başına bayram namazı kılıp kendi başına [bayram yapamaz.] Topluma uyacak. Onun için ahenklilik, uymak mühimdir. Burada buraya uyacaksınız. Eğer Türkiye olsaydı Türkiye'de de Türkiye'ye uyardınız, ayrılık çıkartmazdınız.

Ramazan'ın son günü gelip de arkadaşının masasına dikilip de; "Boz orucu, bugün bayramdır!" demek akıllıca bir iş değildir. "Bayram günü oruç tutulmaz, haram!" İyi ama bayram değil ki! Orada oruç tutuyor herkes. Onun için ayrılık çıkartmak uygun değil. Ramazanlar olsun, kurbanlar olsun, başka şeyler olsun... Bayram beraberce olur. Beraberce olduğu için ayrılık çıkartmak; tek başına gidip ayrı yerde toplanmış üç beş kişi, bayram namazı kılmış. Olmaz, doğru değil!

Soru: Arafat'a akşam ezanından önce veya sonra gelmenin arasında herhangi bir fark var mıdır? Sabah namazını Mina'da kılmak câiz midir?

Cevap: Haccın birçok görevleri var. Hacı olmak için onları yapmamız lazım geliyor. En önemli görevlerinden birisi, Arafat'ta bulunmaktır. el-Haccu arefe buyurmuş Peygamber Efendimiz. Haccın asıl, en büyük rüknü Arafat'ta bulunmaktır. Arafat'ta bulunmaya vakfe deniliyor. Arafat'ta vakfe yapmak.

Vakfe ne demek?

"Durmak" demek. Vakfe, "duraklamak, durmak" demek.

Arafat'ta duracak, duraklayacak. Bunun durma zamanı Zilhicce'nin dokuzuncu günü zeval vaktinden [başlar.]

Zeval ne demek?

Güneşin tepeye gelip ondan sonra artık inişe geçtiği nokta. Zeval o demek, yani "güneşin tepede olduğu zaman" demek.

O zamandan başlar; akşam, yatsı, gece, fecr-i kâzib, fecr-i sâdıka kadar...

Fecr-i sâdık ne demek?

Bayram gününün fecri doğuncaya kadar.

Fecir ne demek?

Güneşin doğduğu tarafa doğru baktığın zaman, geceleyin her taraf kapkaranlıktır. Ama güneşin doğduğu tarafa baktığın zaman o taraf aydınlanmaya başladı mı, "Fecir attı." derler. Yani "tan yeri atmak" diyoruz Türkçe'de. "Tan yeri ağarmaya başladı." derler. O taraftan artık güneşin doğacağı [belli,] ışıklar yayılmaya başlıyor. Fecir iki tanedir: Fecr-i kâzib, fecr-i sâdık. Fecr-i sâdığa kadar gecedir. Fecr-i sâdıktan itibaren sabah başlar.

Demek ki bayram günü sabahının vakti girinceye kadar herhangi bir şahıs, hacı olmak isteyen bir kimse, yollarda düşe kalka, kumlara bata çıka, ne yapıp yapıp dişini tırnağana takıp Arafat'a yetişebildi mi, tamam, hacılığı garantilemiş demektir. Sabah namazının vakti girdi mi fırsatı kaçırdı demek. Ağlasa da faydası yok... Son çizgisi o. Gecenin bitmesi, tan yerinin atması, bayram fecrinin başlaması. Hani "imsak vakti" diyoruz ya... Bayram gününün imsak vaktine kadardır.

Ama sünnet olan, zevalden sonra Arafat'ta bulunmaktır. Akşam vaktine kadar durmaktır. Akşamın vakti girdikten sonra biraz daha durup öyle ayrılmaktır. Bir hacı akşamdan önce Arafat'tan ayrılırsa, vacibi terk etmiş olduğundan kurban kesmesi gerekir. Oradan erken ayrılmanın böyle bir cezası vardır. Evet, olur. Arafat'ta bir müddet bulundu. O istenilen zaman arasında bulundu; ama cezalı bir durumda oldu, erken ayrıldı. Onun için oradan erken ayrılmamak lazım. Akşamı etmek lazım. Akşamı ettikten sonra ayrılmak lazım.

Hasta veya yaralı veya kaza geçirdi veya arabasının tekeri patladı, uçağı tehire uğradı filan... Öğle oldu, ikindi oldu, akşam oldu; ancak Arafat'a geldi. Olur mu? Olur. Geç gelse de olur. Hatta bazı hastalar için bizim doktor kardeşlerimiz diyor ki; "Biz bunların hayatlarından endişe ediyoruz. Sıcağa dayanamazlar. Oranın sıcağı tehlikeli olabilir." Çünkü görüyorsunuz, gündüz sıcağı, burada şakası yok. Öyle özel durumda olanlar da oraya biraz geçce gidebilirler. Yeter ki orada bir müddet bulunsunlar. Akşamdan sonra da bulunsalar bir şey icap etmez, bir ceza gerekmiyor. Arafat vakfesini tamamlamış olurlar.

Bir gün evvelden çıkıp Arefe günü Mina'da gecelemek bizim mezhebimize göre sünnettir. Tabii biz onu yapıyoruz, yapmaya çalışıyoruz. Gideceğiz, Mina'da bir gece yatacağız. Arefe sabah namazını Mina'da kılıp yola koyulacağız, Arafat'a geleceğiz. Öğlenden önce, öğleye yakın bir saatte gelmiş olacağız. Öğle namazını Arafat'ın mescidinde -Nemire mescidinde- kılmak iyidir. Ama herkes çadırından ayrılıp oraya gidemez. Giderse kaybolur. Mesafe uzaktır. Sıcağa dayanamaz. Oraya gitse de kolay da yer bulamaz. Yani bu işler kolay şeyler değil, zor işlerdir. O bakımdan çadırlarında herkesle beraber vazifeyi yapacak.

Arafat'ın bir hududu vardır. Bu hududunun dışında durdu mu hac olmaz, Arafat olmaz, Arafat'ta vakfe vazifesi yapılmamış olur. Hayret edilecek bir şeydir ki Arafat mescidinin yarısı Arafat hududunun dışındadır. Çok dikkat edilecek bir nokta! Caminin yarısına kadarki kısmı, kıble tarafı Arafat'ın hududu dışındadır. Adamın birisi oraya gitse, "Ben Arafat mescidindeyim." diye otursa, mükeyyifli, serin, "Oh! Güzel, rahat yeri de buldum." dese, hep orada dursa, vakfe yapmamış olduğundan haccı olmaz. O mescidin arka tarafı... Orada zaten işareti vardır. "Burası Arafat'ın dışıdır, şu taraf içerisidir." diye her yerde levhalar vardır. Bilenler bilir. Bir de bu adamlar böyle jiplerle gezerler. "Ey hacılar, buralarda duranlar! Buraları Arafat'ın dışındadır. Vakfe yapmak için Arafat'ın hududuna girin!" diye orada, develerin otladığı yerlerde, kumlarda çadır kuran, oturan, minibüsünü, kamyonunu, kamyonetini çekip orada sefa sürenlere ikaz ederler. "Burası Arafat'ın ön tarafıdır, dışıdır, geriye gelin!" diye söylerler. Tabii onlar eşyalarını oraya koyup yürüyüp Arafat'ın içine girip vakfeyi orada yaparlarsa yine olur.

Arafat'ın hududu nereden başlar?

Oradaki bir sel yatağı vardır. Vâdi-i Urane, "Urane vadisi" derler ona. Kuru bir sel yatağıdır ama bellidir, böyle üstünden köprüleri filan vardır. Orası Arafat'ın dışıdır. Ve koca koca böyle iki adam üç adam boyu taşlarla "Arafat burada başlar! Başlangıç yeri burasıdır!" diye levhalar vardır. Onun dağ tarafına geçip öbür tarafa gitmek lazım. Yani vadi tarafında kalmamak lazım. Hududu içinde vakfe yapmak lazım. Zamanı içinde yapmak lazım. Zamanından evvel ayrılmamak lazım. Bizim dikkat edeceğimiz bu.

Arafatın hududunun içine girdik mi?

"Girdik hocam."

Tamam, mübarek olsun.

Arafat'ın hududu içinde istenilen zamana kadar durduk mu?

"Durduk hocam. Akşam vakti oldu. Güneş battı. Ondan sonra hareket ettik."

Tamam, âfiyet olsun. Mübarek olsun. Vakfeniz tamam.

"Orada akşam ezanı oldu. Vakit olduğuna göre hemen ezanı okuyalım, namaz kılalım."

Hayır. Orada namaz kılınmaz. Arafat'ta akşam namazı kılınmaz. Artık Müzdelife'ye gideceksin. Müzdelife, Arafat'a beş kilometre midir, sekiz kilometre midir, mesafesi olan bir yerdir. Yani Mekke'ye doğru yakın olan bir yere doğru... Ya yüreyerek gideceksiniz ya da otobüslerle, vasıtalarla sizi götürecekler. Bilen yürüyebilirse yürür. Bilmeyen vasıtayla gider.

Müzdelife'de durmak lazım. Müzdelife'de de vakfe, yani duraklama. O da gecelemek, o da bizde vaciptir. Onu da terk ederse kurban kesmek gerekir. Mazeret ve vaktin sıkışması gibi durumlar müstesna. Orada da kalmak lazım. Onun için Arafat'tan çıkanlar Müzdelife'ye girmesi lazım, Müzdelife'de kalması lazım. Orada geceleyecek.

Neresidir orası?

Evsiz barksız, Allah'ın taşlı bir dağıdır orası. Dağı veya ovası... Biraz yollar yapmışlardır, park yerleri yapmışlardır ama her taraf çatır çatır kayalıktır. Ne konfor vardır, ne su vardır, ne yüznumara vardır, işin en kötüsü... Hanımlar, çoluk çocuk, ihtiyarlar... Biz tabii açıkta [ihtiyaç gidermeyi] sevmeyiz, kapalı yer isteriz. Ne her yerinde yüznumara vardır... Belki bir iki yerine yapmışlardır ama giremezsiniz; kalabalıktır veya su dolmuştur, tıkanmıştır... Oraya biz birkaç senedir portatif çadırlar, çadır yüznumara, sahra yüznumarası kurmaya çalışıyoruz. Kuruyoruz ve rahat ediyoruz.

Dağın başında, neresinde kalmışsak orada çadırımızı kuruyoruz. Kara taşları, sert taşları yastık yapıyoruz, yatıyoruz. Akşam namazını kılacağız, arkasından yatsı namazını kılacağız, tamam. Ondan sonra taşları toplayan toplar, abdestini alan alır. Ondan sonra tesbihini çeken çeker, yatar oraya. Kara taş yastık o kadar güzel oluyor ki orada! İnsan bütün gün yorulduğu için, gündüz güneşi yediğinden, o kara taş artık yumuşak minderlerden daha güzel geliyor. Yatıp uyuyacaksın. Sabah kalkacaksın. Sabah namazını Müzdelife'de kılacaksın. Ondan sonra da el açıp Müzdelife vakfesi yapıp dua yapacaksın. Orada dua etmek lazımdır.

Arkadaşımızın ikinci sorusu:

Sabah namazını Mina'da kılmak câiz mi?

Vacibi terk etmiş olur. Kurban kesmesi gerekir.

Onun için...

Gerçi burada bazı alimler, vaizler diyorlar ki; "Peygamber Efendimiz izdiham var diye, yaşlıları ve kadınları Mina'ya önden göndermiş. Onun için burada bir müddet durup ondan sonra gitmek de câizdir." diye başka mezheplerin sözlerini söyleyenler var. Ama biz Hanefî mezhebindeniz. Kendi mezhebimize uygun, usûlüyle güzel hac yapmak istiyoruz. Onun için biz Müzdelife'de kalacağız. Sabah namazından sonra vakfe yapacağız. Bu vacib. Ondan sonra artık Mina'ya doğru yürüyeceğiz.

Mina, Müzdelife'ye çok yakındır. İkisi bitişiktir. Arafat'la Müzdelife arası uzuncadır. Ama Mina'yla Müzdelife birbirine komşu iki semttir. İkisi birbirine bağlı bağ gibidir.

Müzdelife'nin bir tehlikesi vardır. İnsan hızını alamayıp Müzdelife'yi geçer, öbür tarafa giderse Müzdelife'nin dışında kalırsa o da olmaz. Yine içini bulmak için soruşturup gelmek lazım. Bu Araplar, polisler izdihamdan dolayı; "Durma, geç!" filan bağırırlar, çağırırlar, düdük çalarlar... Arabanı yürütürler. Bir de bakarsın ki Mina'ya gelmişsin. Bir de bakarsın ki Mekke'ye gelmişsin. Hızını alamazsa insan, duramazsa, bir yer bulamazsa geçer gider. Geçmeyin. Veya geçmişseniz sorun: "Burası neresi? Burası Müzdelife'nin hududu, içi mi değil mi?" diye sorun.

Bir de Vâdi-i Muhassab denilen bir yer vardır Müzdelife'de. Orası da Müzdelife hududu dışındadır. Oraya, Elem tera keyfe feale rabbüke bi-ashâbi'l-fîl, Yemenliler o fillerle gelmişler de Kâbe'yi yıkmak istemişler de sonra filleri helâk olmuş. Fillerin oraya geldiği, helâkin olduğu yer, orası Müzdelife'den sayılmıyor. "Burası boş bir yermiş. Ben buraya konayım." dersiniz ama Müzdelife değildir.

Bunu niye söylüyoruz size? Başınızda hocalar var zaten, bunu bilmiyor mu?

Bilir de, bu hac imtihan olduğundan insan bazen sürüden ayrı düşer, yapayanlız kalıverir. Allah, insanlar burada kendisinden gayri kimseye bağlanmasın diye, birisine fazla bağlandı mı ondan koparır, kopartır; insan cascavlak kalır. Ne diyecek? "Yâ Rabbi!" diyecek. Diyecek başka şey yok... "Ben çaresiz kaldım. Kimsesiz kaldım yâ Rabbi! Bir sen varsın ümidim!" diyecek. Onun için bazen kalır.

Bir de fıkrasını anlatayım, böyle çatıda püfür püfür esen yelin altında sohbet ediyoruz... Bizim arkadaşlardan birisi... Eski gelişlerimizde, Hocamız cennet-mekân, rahmetullahi aleyh'in sağ olduğu zamanda... Bir iki arkadaşı bulamamışlar Müzdelife'de. O hengâmede karıştırmışlar, bulamamışlar. Biz de bazen bulamıyoruz, arıyoruz. Hadi bakalım, şöyle bir cevlâna, araştırmaya çıkmışlar. Bakıyorlar, bir taraftan da bağırıyorlar: "Hasan, Ali, Veli neredesin, orada mısın?" Böyle bağırıyorlar. Türkler'den sakallı bir iki kişi varmış. Oturmuşlar güzelce, çay höpürdetiyorlar. "Gel buraya." demişler bizim arkadaşlara, ağabeylere, bizden yaşça büyük... Oturtmuşlar onları oraya, çay ikram etmişler.

"Siz Türksünüz galiba?"

"Evet, Türküz."

"Nedir derdiniz?"

Demişler ki;

"İki hacı kaybettik, onu arıyoruz."

"Otur, çayını iç. Biz 100 kişiydik, 98 tanesini kaybettik. Onun için, rahatına bak." demiş.

Kaybolabilirsiniz de... Onun için, işin aslını bilin diye söylüyorum. Müzdelife'de kalacaksınız. Sorarsınız: "Burası Müzdelife mi? Hünâ Müzdelife, em lâ?" Müzdelifeyse kalın kaldığınız yerde, ne olacak. Ondan sonra yürür, Mina'ya gidersiniz, ne yapalım.

Usûlü bilirse insan telaş etmez. Hani dervişin "Bir abam var, atarım, nerede olsa yatarım." dediği gibi... Elinizde şemsiye oldu mu, cebinizde de riyal oldu mu, hiçbir şeyden korkmayın. Susadığınız zaman gidersiniz meşrubat alırsınız, açarsınız, içersiniz. Karnınız acıkırsa bir şeyler yersiniz. Yeter ki güneş çarpmasın. Mühim olan bu.

Demek ki sabah namazını Mina'da kılmak doğru değildir. Müzdelife'de kalmak, vakfe yapmak vaciptir diye bu soruyu da böylece yarı şaka yarı gerçek cevaplandırmış olduk.

Soru: Televizyon seyrederken ölen bir kimsenin durumu nedir?

Cevap:Televizyonda Kâbe-i Müşerrefe'yi seyrediyorsa, hacıları seyrediyorsa bir şey olmaz. Allah rahmet eylesin. Bir şey olmaz. Kur'ân-ı Kerîm okurken seyrediyorsa bir şey olmaz. Ama Türkiye'de ise, dansöz seyrediyorsa, şarkıcı dinliyorsa, o zaman tabii günahlı bir iş yaparken vefat etmiş olur.

Peki, böyle ölen bir insanın durumu nedir?

Kullar bir insanın durumu hakkında hüküm veremezler. Çünkü fe-veffâhu hisâbehû, Allahu Teâlâ hazretleri kulların hesabını görecektir. Rahmeti çoktur. Çok rahmet edecek. Kıyamet gününde o kadar rahmet edecekmiş ki İblis, şeytan aleyhillâne bile bir ara "Ya çok rahmet oluyor, acaba ben de mi affolacağım?" diye ümitlenecek kadar rahmet olacakmış. İşin bir tarafı böyle.

Ama bir taraftan da;

Fe-men ya'mel miskâle zerretin hayran yerahû ve men ya'mel miskâle zerretin şerran yerahû. "Zerre kadar hayır işleyen mükâfatını görecek. Zerre kadar şer işleyen cezasını çekecek." Bazen o zerre gibi görünen şeyler birikip de -mü'min olduğu halde- bir insanın cehenneme düşmesine sebep olabilir. Onun hesabını biz bilemeyiz, çünkü orada bütün ömrünün hesabı görülecek. Sevapları tartılacak. Âhiretteki mizan, bu semavâtı ve arzı içine alacak kadar büyüktür. Mizanın kefesi bu yedi kat semayı, yedi kat yeri kefeye koysan alacak kadar büyüktür. O mizanın heybetinden melekler titreyecek, muhterem kardeşlerim. Peygamber Efendimiz öyle anlatıyor. Mizan getirilip ortaya kurulduğu zaman mizanın heybetinden o masum, günahsız, Allah'ın o yaratıkları, melekler korkudan titreyecekler! Öyle bir heybet olcak. Oraya günahlar da konulacak. Bu tarafa sevaplar da konulacak, hesap yapılacak. Hesabın sonunda;

Fe-emmâ men sekulet mevâzinuhû. Fe-hüve fî îşetin râziyetin. "Sevapları ağır gelenler orada ne hoş bir yaşama erecekler, cennet içinde ne nimetlere mazhar olacaklar..."

Allah bizi onlardan eylesin.

Ve men haffet mevazînuhû. "Tartısı hafif gelip de günahları çok olan, sevapları az olanlara gelince..." Fe-ümmühû hâviyetün. "O da cehenneme gidecek."

Cehennemin kucağına atılacak, anası cehennem olacak. O hararetli ateşlerin içine atılıp cayır cayır yanacaklar.

Biz Allah'tan rahmetini isteriz, cennetini isteriz, rızasını isteriz; azabından korkarız. Nahşâ azâbehû. "Azabından korkarız." Kahrına, gazabına uğramamayı Rabbimizden dileriz. Günah üzerine ölmemeye de dikkat ederiz.

Bu günah üzerine ölmemek meselesine en iyi hazırlanan insanlar, takvâ ehli insanlardır, dervişlerdir. Bütün ömürleri boyunca en son anda imân-ı kâmil ile göçmek için hazırlanırlar. Ona hazırlanmak lazım. O son ana çok iyi hazırlanmak lazım.

Bizim fakülteye yaşlı başlı bir Osmanlı efendisi öğretim görevlisi gelirdi de bir rubâî okurdu.

Her bir şeye hoyratça döküp gözyaşlarını

Bir katre de en son deme lazım demedik.

Bir de gözyaşı asıl en son zamana lazım. Asıl ağlanacak zamana lazım gözyaşı diye düşünmedik, lüzumsuz yerlere harcadık gözyaşlarını... Lüzumsuz şeyler için ağladık, şu aziz ömrü boş yere geçirdik, diye bir şiir de...

Soru: Bayanlara erkek hoca ne şekilde vaaz ve sohbet yapmalıdır? Yoksa hocaların yabancı kadınlara nâmahremliği yok mudur?

Cevap: Peygamber Efendimiz camide vaaz ederdi, namaz kıldırırdı. Kadınlar da dinlerdi, erkekler de dinlerdi. Kadınlar arkada dinlerlerdi. Binâenaleyh, kadınlar kafesin arkasındaydı. Türkiye'de camilerde kadınlar kısmı kafesli olurdu eskiden. [Kadınlar] vaazı, hocayı kafesin arkasında dinler. Bizim Hocamız da vaaz verirdi. Rahmetli Gönenli Hoca da gelirdi bizim İskenderpaşa'ya, arada vaaz verirdi. Câizdir, verilir.

Hoca da olsa vaiz de olsa tabii nâmahrem nâmahremdir, örtülü olması lazım. Perdenin, kafesin ötesinde, arkasında olması uygundur. Çünkü iyi bir müslüman kendisini tenkit edilecek bir yerde bile bulundurmaz. Tenkide veya ileri geri dedikodu yapmaya fırsat verecek bir işi bile yapmaz. Onlara dikkat etmek [lazım]. Evet, kalbi temizdir vesairedir ama yine de dikkat etmesi uygun olur.

Bizim fakültede biz bu işin kavgasını yapmıştık, kardeşimize hatıra olarak nakledelim. Bizim fakültenin profesörleri talebelerimize geldiler. Biz de hocayız. Bizden rütbece daha yüksekti o zaman bazı profesörler. Geldiler talebelere:

"Açın başınızı!"

"Niye?"

"Biz bir aile sayılırız. Hocalar sizin babanız sayılır. Siz bizim kızımız sayılırsınız. Binâenaleyh açın!"

"Yok!"

Hocaya hürmet ayrı. "Bana bir harf öğretene ben köle olurum." demiş Hz. Ali Efendimiz. Tamam, iyi, güzel; ama o kadar da uzun boylu değil. Öyle baş açmak [olmaz.] Allah "kapat" dediği zaman bir kul "Baş aç!" diyemez. Öyle bir şeye hakkı yok. Babası da diyemez, kocası da diyemez.

Koca asker, modern yetişmiş. Hanımı gül gibi mütedeyyin, iyi bir ailenin çocuğu. "Hanım, başını aç! Ben senin kocanım." diyor, zorluyor. Açamaz. "Kadın kocaya itaat etmesi lazım." İtaat Allah'a âsi olmak yolunda olmaz. Allah'a isyan yolunda kocaya da itaat edilmez, hocaya da itaat edilmez, hiç kimseye itaat edilmez. Allah'ın emri dinlenir.

Onun için bizim talebeler dediler ki; "Hayır, Allah'ın emri baş örtmektir. Siz hocamızsanız hocamızsınız; ama baş açamayız." dediler. Uzun mücadeleler oldu.

Nâmahremlik vardır.

Peygamber Efendimiz diyor ki;

"Sizden biriniz sakın bir kadınla bir odada -iki kişi- yalnız kalmasın."

Sahih hadîs-i şerîf.

Diyorlar ki;

"Damadın, kocanın kardeşiyse, yakınıysa ona ne dersin?"

"O ölümdür!" diyor.

Neden?

Onunla gayrimeşru bir durum meydana gelse felaket olur demek istiyor, Allahu âlem. Yani kalmayacak. Kayınbirader de olsa, yakını da olsa mahrem olmayan iki kimse bir odada kalmasın, diye Efendimiz'in tavsiyesi var.

Dinin emri neyse herkes ona uyacak. Herkes ona uymak zorundadır.

Tabii burada şu nokta vardır. Kadınların dini öğrenmesi lazım. Kadınların dini öğrenmesi için tesettürlerine riayet şartıyla, ortam hazırlanarak, erkek hocadan da ders dinleyebilir. Çarşıya çıkmıyor mu? Çıkıyor. Çarşıda alışveriş yapmıyor mu? Yapıyor. Alışveriş yapması yasaklanmış mı? Yasaklanmamış. Örtülü olmak şartıyla, mecburiyet varsa gider, alışveriş yapar. Ama biz diyoruz ki mümkün olduğu kadar kendisi yapmasın; oğlunu göndersin, kocasını göndersin. Varsın kumaş iyi seçilmemiş olsun, varsın renkte biraz kusur olsun; ama çarşıya pazara düşmesin diyoruz. Ama kadın örtülü çarşıya çıksa olur mu? Olabilir, tam da yasak değil. Örtülü olmak şartıyla. İlim öğrenmek de şartlarına uygun olursa böyle mümkündür.

Soru: Emri bi'l-ma'rûf nehyi ani'l-münker ne şekilde yapılmalıdır? Bu iş yalnız alimlere ve hocalara zimmetli midir, yoksa bütün müslümanlara mıdır?

Cevap: Emr-i mâruf neyh-i münker farzdır. İyi olan şeyi yapmak, yaptırmak için konuşmak, kötü olan şeyi yaptırmamak, engellemek için çalışmak; emr-i mâruf nehy-i münker. Tamam. el-Emrü bi'l-ma'rufi ve'n-nehyü ani'l-münker, bu müslümanların boynuna bir farzdır.

Yalnız, emr-i mâruf nehy-i münker yapacak insan, emr-i mâruf nehy-i münker yaptığı konuyu bilmesi lazım. Bilmediği konuda konuşmaz. Onun için, alim olanların yapması lazım. O konuyu bilen kimsenin yapması lazım. Bilmeyen insan; "Ya niye elini öyle uzatıyorsun!" der, yanındakiyle kavga çıkartır. Öteki Hanbelî mezhebindendir, Şâfiî mezhebindendir, ona göre câizdir, onun bir mahzuru yoktur. O işin o tarafını bilmediği için [tartışıyor

kavga ediyor]. Emr-i mâruf nehy-i münker yapmak için dini bilmek lazım gelir.

Bütün müslümanlar, bildiği konularda emr-i mâruf nehy-i münker yapmalıdır. Hanımına, çocuğuna, komşusuna, iş arkadaşına vesairesine bildiği konuyu yumuşak yumuşak, tatlı tatlı, kızdırmadan, küstürmeden anlatmaya çalışmalıdır.

Kur'ân-ı Kerîm'de buyuruluyor ki;

Bismilâhirrahmânirrahîm.

Üd'u ilâ sebîli rabbike bi'l-hikmeti ve'l-mev'izati'l-haseneti ve câdilhüm bi'lleti hiye ahsen.

"Ey Resûl-ü Edîbim, insanları Rabbinin yoluna hikmetle çağır. Mev'iza-i hasene ile çağır. Ve onlarla meseleyi müzakere ederken en güzel tarzda müzakere et. Fikir mücadeleni en güzel tarzda yap." diyor.

Alimler emr-i mâruf nehy-i münkerin sekiz-dokuz şartını saymıştır. Karşısındakini sevecek. Emr-i mâruf nehy-i münkere münakaşayı kazanmak, galip çıkmak arzusuyla girmeyecek. Karşısındakine merhamet edecek. Konuyu bilecek. Yumuşak davranacak. Edebine riayet edecek... Birtakım şartları vardır.

Soru: Müslümanın sakalı nasıl olmalıdır? Bunda ölçü nedir? Ölçü dışında olursa durum ne olur?

Cevap: Müslümanın sakalını kazıması doğru değildir. Bütün mezheplere göre sakal bırakması gerekir. Sakalı kazımak tabiatı, hilkati tağyir bâbından sayılmıştır. Onun için kazıması doğru değildir. Alimler çeşitli fikirler ileri sürmüşlerdir, bunun derecesi hakkında çeşitli şeyler söylemişlerdir. Sakal olduğu belli olacak kadar bıraktı mı yasak hududu geçmiş olur.

Ne kadar uzatmalı?

Alimlerimiz bu hususta umumiyetle serbest bırakmışlar ama; "Tuttuğu zaman altından çıkmayacak kadar bir tutam olursa münasiptir." demişler. Fazla uzunu -kimisi göbeğine kadar salıyor, yedi cüceler gibi- dinimizde makbul değil. Yok gibi de olması doğru değil. Normal bir ölçüde, şöyle bir tutam olmalı. Ama sakal bıraktı mı, uzun olmuş veya kısa olmuş, söz söylenmez. Çünkü sakal bırakmıştır. [Gereği] yerine getirmiştir.

Soru: "Temizlik imandandır." deniliyor. Temizlik ve yıkanmada Mekke ve Medine bunun dışındadır, diye nerede yazıyor? Madem böyle bir şey varsa bunu Medine'de niye söylemediler? Yoksa para şirketten diye mi?

Cevap: Temizlik imandandır. Ama temizlik sadece yıkanmak da değildir. Hatta bazen toprakla bile temizlik olur. Toprakla pisliği oğuşturursun, temiz olur. Hatta toprakla teyemmüm abdesti alırsın, abdestli olursun, namaz kılarsın. Arkadaş onu bilmiyor. Terli olmak, topraklı olmak, "pis" demek, "pis olmak" demek değildir.

Temizlik iyidir de, her yerde iyidir de... Burada, Mekke-i Mükerreme, yani gelip hac yaptığımız yerin ve bu hac ibadetinin mânası ve mahiyeti nedir?

Biz burada Allahu Teâlâ hazretlerinin emrini tutmak için gelmişiz, beytini ziyaret ediyoruz. Boynumuzu bükmüşüz, günahlarımızın affını istiyoruz. Hor ve zelil bir şekilde hatamızı, suçumuzu itiraf etmiş, mücrim, âsi, günahkâr bir kul olduğumuzu itiraf etmiş olarak geliyoruz. Kâbe'nin etrafında tavaf ederken Rabbimiz bizi affetsin diye dönüyoruz. Kitaplarda anlatıyorlar. Melekler Allahu Teâlâ hazretlerine;

E tec'alü fîhâ men yufsidu fîhâ ve yesfikü'd-dimâ' ve nahnu nüsebbihu bi-hamdike ve nükaddisü leke dediler diye,

Kâle innî a'lemu mâ lâ ta'lemûn. "Ben sizin bilmediğiniz nice hikmetli işleri bilirim. Elbette insanoğlunu yaratmamda nice hikmetler vardır." diye onları itâb eyledi, azarladı diye, melekler Beyt-i Mâmur'un etrafında böyle dönüşmeye, tavaf etmeye başlamışlar. "Bu sözümüzle Rabbimizin itâbına uğradık, gazabına uğramayalım!" diye af için... Burada da Kâbe'nin etrafında dönmek, af dilemek oluyor. Bu hac ve umre onun için yapılmış oluyor.

Burada boynu bükük duracağız. Dilenci gibiyiz biz. Yoksuluz, boynumuz bükük, günahkârız. İsteyeceğiz. Burası böyle ütülü pantolon giyme, sinekkaydı tıraşı olma, pırıl pırıl boyalı ayakkabı giyme, grandtuvalet gezme, süslenme, taranma, boyanma, donanma yeri değil. Burası ibadet yeri, boyun bükme yeri, secde etme yeri, baş açık, yalın ayak gezme yeri. Buranın havası, bu ibadetin havası biraz daha böyle mahşeri andıran bir hava. Onun için büyükler demişler ki; "Burası süslenme, ziynet yeri değildir." Kitaplarda yazıyor.

Hangi kitapta yazıyor?

Her kitapta yazar. Hangi hac kitabını açsanız, haccın hikmetleri bölümünde, yani ilgili bölümünde bu bilgi vardır.

Hacı yıkanması icap etse... Gece yattı, sabah yıkanması lazım... Yıkanır, gusül abdesti alır. Ama ikide bir de böyle süslenmek tarzında [olmaz.] Yıkanırken saçlarını döktükçe, ovuşturup taradıkça onlara sadaka vermesi gerekir. O bakımdan dikkat etmek lazım geliyor.

Bunu Medine'de niye söylemediler?

Belki söylemişlerdir de o sırada bu arkadaşımız yoktur. Çünkü umumiyetle "Hac nedir, umre nedir?" diye anlatırken bu gibi şeyler söyleniliyor. Belki kendisi dinlememiştir, kabahati başkasında bulmasın. Belki "Ben duymamışım." demiştir. Sonra her şeyi de herkes herkese öğretemiyor. Biz burada 45 dakikadan fazla, bir buçuk saat konuşsak esnemeye başlarsınız. "Hoca sussa da artık uyusak." demeye başlarsınız. Biz yarı şaka, yarı fıkrayla sizi uyutmadan meseleyi anlatmaya çalışıyoruz. Ana meseleleri anlatıyoruz, kalkıyoruz, gidiyoruz. Her şeyi anlatamayız.

Bazı şeyleri de siz evde ders çalışacaksınız. Nasıl okullarda hoca biraz bir şey anlatıyor, biraz da talebe evde çalışıyor... Açın kitapları, okuyun. Bizim İspa şirketi sizin herbirinize iki tane kitap vermedi mi? Tamam. Vebal bizden gitti. Darısı başınıza. Başınızın çaresine bakın. Biz kitabı verdik, siz okumazsanız siz mesul olursunuz.

Yoksa para şirketten diye mi?!

Bu suizandır. Biz şirket olarak "Burada çok su kullandınız." diye suyu sizden sakınmayız, muhterem kardeşlerim. Ama bir hacının da böyle bize suizanla soru sorması, onun haccına, hacılığına yakışmaz. Çünkü burada, insanın kalbinden geçen suizanın bile cezası vardır. İnsan ondan bile günaha girer.

Biz bu işi sizden para kazanmak için yapmıyoruz. Burada kardeşlerimiz ağladılar; "Hocam biz sizi göremedik. Biz sizinle beraber haccetmek istiyoruz." dediler. Biz İskenderpaşa, İspa şirketini sizlerle beraber olmak için yaptık. Bizim paraya ihtiyacımız yok. Diyelim ki bir para kazanmış olsak, bu parayı da yine hayra sarf ederiz. Ya İskenderpaşa camiine sarf ederiz, ya Hakyol vakfına sarf ederiz, ya da fakir talebelere sarf ederiz.

Onun için böyle su parası şirket tarafından ödeniyor diye [söylemek], bu ayıptır. Bu soru ayıptır. Çok ayıp oldu. Bu soruyu soran arkadaşa biraz edep tavsiye ederim. Burası Mekke-i Mükerreme'dir. Mekke-i Mükerreme'nin edebi de, kalbinden kötü fikir bile geçirmemektir! Kötü fikir geçirdi mi cezayı yer. Sen bütün insanlara dere tepe dümdüz kötü gözle bakarsan sen nasıl hacı olacaksın kardeşim? Nasıl hacı olacaksın?! Bu kafayla, bu kapkara gönülle, bu zift gibi zihniyetle?

Olmaz! Ayıp!

Soru: Hacdaki ceza kurbanını kesmek için ihramlı olmak gerekir mi? Bayramdan sonra herhangi bir günde kesilebilir mi?

Cevap: İhramlı olmak gerekmez. Harem-i Şerif hudutları içerisinde, herhangi bir zamanda kesilebilir. Ömrünün sonuna kadar bir zamanda kesilebilir. Ama tabii buradan kalkıp gideceği için gitmeden önce, burada keserse iyi olur.

Soru: Namazda, secdede "Sübhânallahi ve bi-hamdihî" denilebilir mi? Yanılmıyorsam böyle bir şey geçmişti.

Cevap: Denilebilir. Sübhâne rabbiye'l-azîm denilebilir. Daha başka tesbihler vardır. Nafile namazlarda dualar da vardır. Secdede dua edebilir. İnsan nafile namaz kıldığı zaman çeşitli tesbihleri çeker. Bunu da söyleyebilir. Başka hadîs-i şerîflerde bildirilen tesbihleri de çekebilir. Câizdir.

Soru: Muhterem hocam, kürsüden himmetin olmadığını söyleyenler var. "Derviş şeyhinin himmetine muhtaç. Şeyh kimin himmetine muhtaç?" diye vaaz verenler var. Hakikat nedir?

Cevap: Himmet ne demek, muhterem kardeşlerim?

Himmet, "bir şeye ihtimam etmek" demek. İhtimam kelimesi aynı kökten geliyor. İhtemme, ihtimam. İhtimam etmek, o da himmet kökünden geliyor. Bir insan bir işe ihtimam gösterir, üzerine eğilir de onu yapmaya çalışırsa, o işe himmet ediyor demektir. Birisine sen diyorsun ki; "Ya kardeşim biraz himmet et, şu işi bitir. Rica ettik, kaç gündür geliyoruz gidiyoruz, yapmıyorsun. Yap şu işi!" demek istiyoruz, "gayret et" mânasına. Himmet budur.

Derviş şeyhin himmetine muhtaç mı, değil mi?

Talebe iyi hocanın gayretine muhtaçsa derviş de şeyhinin himmetine muhtaçtır. Herkes birbirine muhtaçtır.

Mü'minin mü'mine gıyabında yaptığı duanın önünde perde yoktur. Dua etse yeter. Sen bir müslüman kardeşinle konuşuyorsun. "Merhaba" diyorsun, hâlini hatırını soruyorsun. Ondan sonra "Hadi kardeşim, Allah'a ısmarladık!" diyorsun, es-selâmu aleyküm diyorsun, "Bizi duadan unutma." diyorsun. Niye diyorsun onu?

Mü'minin mü'mine gıyabında yaptığı dua makbul olduğundan diyorsun.

O da kalkar da geceleyin; "Yâ Rabbi! Şu kardeşimin derdi çok. Onun sen işini rast getir. Problemini çözüver. Hastalığını geçiriver. İstediğini, muradını ihsan ediver." derse bu da bir çeşit himmet olur, ona gayret olur.

Terbiye edici insanların, yani meşâyih-i kirâmın, evliyâullahın ayrıca dervişleri üzerinde daha başka çalışmaları, hizmetleri vardır. Demiş oluyor ki; "Bana da biraz vakit ayır. Bana da biraz gayret sarf et. Biraz da benim için çalışıver. Hem dua et hem öteki başka şeyleri yap." diyor. Bu vardır, olur ve faydası da görülür. Yani bu böyledir.

Tabii dervişler şeyhin himmetine muhtaç. Şeyh kime muhtaç?

Şeyh de derviş de, herkes Allah'a muhtaçtır. Ama bir insan Allah'ın sevgili bir kulu olursa ne oluyor, biliyor musunuz?

Hadîs-i şerîfle söyleyeyim: "Benim kulum bana nafile ibadetlerle yaklaşır, yaklaşır, yaklaşır..." diyor Peygamber Efendimiz. Hattâ uhibbuhû. Veya hattâ uhibbehû. İki mâna da câiz. İki türlü okumak da câiz. "Nihayet ben o kulumu severim." İbadet ehli, iyi kul, denenmiş kul... "Ben o kulu severim. Veya sevinceye kadar, sevgimi kazanıncaya kadar çalışır, çabalar, yükselir yükselir..." Fe-izâ ahbebtuhû. "Ben de bir kulumu sevdim mi, gören gözü olurum, işiten kulağı olurum, söyleyen dili olurum, tutan eli olurum, yürüyen ayağı olurum. Benimle görür, benimle işitir, benimle söyler, benimle tutar, benimle yürür." diyor.

Muhterem kardeşlerim!

Kul Allah'ın sevgili kulu olunca himmet Allah'tan ona böyle geliyor. O zaman uzakları görüyor, uzaklara varıyor, kimsenin elinin ermediği işi yapıyor. Yapanlar var, yapanları biliyoruz. Himmet Allah'tan öyle geliyor. Ona da himmet Allah'tan geliyor.

Allah hepinizden razı olsun. Geçmişlerimize rahmet eylesin. Hayatta olanlarımıza sevdiği kul olmayı nasip eylesin. Hakkı görmeyi nasip eylesin. Bâtıldan korunabilmeyi nasip eylesin. Şeytana ve nefse uymamayı nasip eylesin. Rabbimizin huzuruna bir gün hepimiz varacağız. Bu fâni dünya elbette bitecek. Göz yumup açıncaya kadar gelir geçer. Rabbimizin huzuruna, Yâ eyyetühe'n-nefsü'l-mutmainne ircıî ilâ rabbiki râdiyeten merdiyye fe'dhulî fî ibâdî ve'dhulî cennetî diye bazı kullar böyle iltifatla davet edilip çağrılıp cennete sokulacak. Allah bize de öyle, Rabbimizin sevdiği kulu olarak varmamızı nasip etsin. Ve cennetine davet ettiği, cennetine dahil eylediği, cemâliyle müşerref eylediği kullarından eylesin. İki cihanda âfiyet, saadet, selâmet, beşâret ehli eylesin.

Bi-hürmeti esrârı sûreti'l-Fâtiha.

Sayfa Başı