M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Tasavvuf ve Tarikatlerin önemi

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Aziz ve muhterem kardeşlerim, pek değerli misafirlerimiz, vefalı dostlar ve sevgili kardeşlerim!

Kâinatı sonsuz kudreti ve eşsiz sanatıyla en mükemmel şekilde yaratan, biz insanoğluna da eşref-i mahlukât olma şerefini bahşeden yerleri ve gökleri insanoğluna musahhar eyleyip onu sayısız nimetlerin ikram ve izzetleriyle taltif buyuran, Yüce Rabbimize namütenahi hamd ü senâlar olsun.

Mü'min ve müslümanlar olarak bizim dünya görüşümüz, muhakeme tarzımız ve zihniyetimiz son derece açıktır. Dâr-ı dünyâ bir imtihan yeridir, muvakkattir, fanidir. Şairin dediği gibi; bir göz yumup açınca zamanı güzel eyler.

Bizim asıl yerimiz, asıl yurdumuz bâkî ve daimi ikametgâhımız ise âhirettir. Biliyoruz ki bizler burada Allahu Teâlâ indinde geçerli yegâne din olan İslâm'a uygun; O'nun âlemlerin rahmeti ve insanlara son elçisi Hz. Muhammed Mustafâ'sı sallallahu aleyhi ve sellem'in yolunda ve izinde yaşamamız, daima hayrat u hasenât ve ibadât u taat eyleyip âhirete hazırlanmamız, gafletle bu aziz ömrü zayi eylemeyip ukbâyı berbat eylemememiz gerekmektedir.

Allahu Teâlâ hazretleri, Kur'ân-ı Hakîm'inde;

Ve m halaktü'l-cinne ve'l-inse illâ li ya'budûn. buyurmaktadır.

Meali;

"Biz insanoğullarını ve görünmez yaratıklar olan cinleri bir başka sebeple değil ancak bize ibadet eylesinler." diye yarattık.

İbadet etmek, Allah'a kulluk eylemek ancak bilmek ve tanımaktan sonra mümkün olacağından, müfessirler ve alimler, buradaki liya'büdun "İbadet etsinler, ibadet eylesinler." mânasına gelen fiilin liya'rifûn, "Rablerini bilsinler, mârifetullaha ersinler." şeklinde tevcih etmişler ve böyle izah eylemişlerdir.

Büyük alim, büyük mutasavvıf Erzurumlu İbrahim Hakkı hazretleri kaddasallahu sırrahulaziz meşhur ansiklopedik eseri Mârifetname'sinde mukaddimede bu eseri niçin yazdığını izah ederken kendi üslubuyla şu ifadeyi kullanıyor:

"Cenâb-ı Hakk bu âlemi, benî Âdem için anı da kendi mârifeti için halk eyledi. Dünya da, âhiret de insanoğlu için hazırlanmıştır. İnsanoğlu ise 'Allah'ı bilsin, bulsun.' diye yaratılmıştır.

diyor."

Doğrudur. Hadisler ve âyetlerle sabittir. Hayatın asıl gayesi budur. Allah'ı tanımak, mârifetullaha ermek, O'nu bulmak ve bilmek ve sonunda Allahu Teâlâ hazretlerinin rızasına nâil olmaktır.

Hayatın gayesi budur.

Peki bu gayeye ulaşmanın yolu nedir, şartları nelerdir?

Çok hürmet ettiğim Şems-i Sivâsî hazretleri kaddasallahu sırrahulaziz çok değerli bir şiiriyle şöyle sesleniyor:

Vasıl olmaz kimse Hakk'a, cümleden dur olmadan.

Kenz açılmaz şol gönülden, ta ki pür nûr olmadan.

Sür çıkar ağyarı dilden, tâ tecellî ede Hakk.

Padişah konmaz saraya, hâne mamûr olmadan.

Çok hoşuma gidiyor.

"Padişah viraneye misafir edilmez, gelmez zaten. Hâne mâmur olmadan padişah teşrif etmez."

Evet, mârifetullah gayedir ama kul ona layık ve her bakımdan hazır hâle gelmeden mârifetullah ihsan olunmuyor, kapı açılmıyor.

Bu bakımdan mârifetullaha ermek için tezkiye-i nefs, "nefsi kötü sıfatlardan pak eylemek" tashîh-i niyet, "ameller niyetlere göre olduğuna göre, her husustaki niyeti her yönden Allah'ın istediği hâle getirmek, tashih etmek." tasfiye-i kalb, "insanın kalbinin, Türkçe 'gönül' dediğimiz mâneviyatını, kendisini meşgul eden mâsivâ denilen, dünya denilen, çirkab-ı mâsivâ diye tarif edilen çirkinliklerden, pisliklerden, gölgelerden, paslardan, kirlerden temizlemek, tehzîb-i ahlâk eylemek, ahlâkı güzelleştirmek, mekârim-i ahlâka sahip olmak" gerekir.

Rezâil-i ahlâktan kurtulmak ve terk-i sivâ eylemek vazgeçilmez şartlar olmaktadır. Mârifetullaha ermek için bu kademelerden geçiliyor; bunlar olmadan mekanik bir tarzda düğmeye basarsan "Şu olur." tarzında "İki kere iki dört eder." tarzında mârifetullah ele geçmiyor.

Kuru bilgi, zâhirî ilimler ve mârifet yolları okuyan herkes tarafından elde edilebiliyor ama hatta bizim ilgilendiğimiz sahalarda, hatta tasavvuf konusunda oryantalistler var, şarkiyatçılar var. Büyük şarkiyatçılar var, eserler neşretmiş insanlar var ama gönüllerinde kenz açılmıyor. Padişahlar padişahı fâni kalplere teşrif eylemiyor.

Yunus Emre'nin sade güzel ifadesiyle, "Yetmiş iki millet dahi elin yüzün yumaz değil."

Biz abdest alıyoruz da sanki başkaları ellerini yüzlerini yıkamıyorlar mı?

Abdest almanın ötesinde daha başka şeylere ihtiyaç var. Yine çok büyük alim, çok büyük üstat, hayran olduğumuz büyük şahsiyetlerden Aziz Mahmut Hüdayî hazretleri, -pek çok erbâb-ı tasavvufun ifade ettiği şeyler- şu şiiriyle söylemek istediğimizi anlatıyor:

Can terkeni vurmadan canan evine girmez.

Zünnarını kırmadan iman eline girmez.

"Candan geçeceksin, nefsinin cehaletini kıracaksın."

Ey can koyucu damend âdem dövdün mü sen?

Olmadan esîr-i dem, derman evine girmez.

"Ey zikrullahla meşgul olan damend! Demir ısınmadan, kıpkırmızı olmadan, tava, akışkan hale gelmeden dövülebilir mi, şekil alabilir mi? İnsan güzel bir derdin, bir mânevî neşvenin esiri olmadan dermanına ulaşır mı?"

Su gibi arınmazsan yerlerde sürünmezsen.

Taşlarla durulmazsan umman evine girmez.

Suyu misal veriyor. "Su gibi akacaksın." diyor.

İnsan yerlerde sürünecek, mütevazı olacak, taşlara çarpa çarpa maksuduna koşacak, ummana vâsıl olacak.

Her demde ilahiler

Sevdikçe sivayı sen, irfan evine girmez.

"Mâsivayı sevdikçe, Allah'tan gayrıyı sevdikçe, marifetullah kalbe girmez." diye ifade ediyor.

İşte tasavvuf denilen yüce ve özge ilim. Âlî ilimlerin en âlisidir. Âdab ve erkâna, usul ve şeraitine tam riayetle o maksada ve matlûb u âlâya koşmayı anlatan ve sağlayan ilimdir. Tefsir gibi, kelâm gibi, hadis gibi, fıkıh gibi şer'î bir ilimdir. Şeriatin temeli olan ilimlerden bir ilimdir. Fıkh-ı bâtındır. İlm-i makamdır, ihsandır. İhsan makamına ermenin ilmidir.

Tasavvuf ve tarikatler; mânevî hayatımızın bizim kültür tarihimizde en önemli ve en büyük müesseslerimizden birisidir. Bize en müessir olmuş müesseslerden biridir. Bizim millî kültürümüzün tasavvufsuz tasavvufa aşina olmadan anlaşılması mümkün değildir.

Hatta dilimizi anlayamazsınız. Niçin canana can verilir? Tasavvufu anlayamazsınız. Tabirleri anlayamazsınız, edebiyatı anlayamazsınız. Örfümüzü, âdâbımızı gerçek mânasıyla kavrayamazsınız. Ancak tasavvufla kavrayabilirsiniz. Çünkü sultanlardan gedalara, fukaraya kadar Osmanlı cemiyeti tasavvufla yoğrulmuş, tasavvuf terbiyesiyle yetişmiş bir cemiyettir.

Sultanlar da derviştir. Sultan Ahmet, Aziz Mahmut Hüdâyi'nin dervişidir. II. Beyazıd, Sofu Beyazıd, Sofular'da medfun bulunan alim zâtın dervişidir. Daha öncekiler, daha sonrakiler, Osmanlı alimleri, şairleri, kahir ekseriyetle hepsi mutasavvıftır.

Esrarını Mesnevî'den aldım.

Çaldımsa mîrî malı çaldım.

diyor Şeyh Gâlip.

Mevlânâ'dan müteessir olmamış, Yunus'u tanıyıp benimsememiş, Eşrefoğlu Rûmî'den feyz almamış, İsmail Hakkı Bursevî'den, İbrahim Hakkı Erzurumî'den ve daha nicelerinden feyz almamış bir ya da iki çok nadir insan görülmüştür.

Rahatsızlığı dolayısıyla toplantımıza gelememiş olan çok değerli Prof. Yusuf Ziya Bey kendisi ifade etmişti:

"Biz gençliğimizde Beyazıt'ta çevrede dolaşırdık da arkadaşlarımızla karşılaştığımız zaman merhabalaşırdık, tanışırdık. Ve şu ifadeyle sorardık: 'Mîrim hangi dergâha müntesipsiniz?"

Mîrim; "efendim, emîrim, komutanım" mânasına gelir.

"Hangi dergâha müntesipsiniz, nereden feyz alıyorsunuz?" diye birbirimize sorardık, diyor.

Şimdilerde "Hangi takımı tutuyorsun?" der olduk.

Tasavvuf iyice incelendiği zaman bilinir ki İslâm dininin özüdür, aslı ve gerçek olanıdır. İslâm'ın insana gösterdiği gaye olan insan-ı kâmil olma yolu, yöntemidir. Gerçek mutluluğun ilâhî yoludur, dâreyn saadetinin yoludur. İnsanın daldığı gaflet deryasından kurtulması tasavvufladır. Gönül gözünün, mâneviyatının, basîretinin açılması tasavvufladır. Harap beldenin mâmur olması, zulmetlerin pür nûr olması tasavvufladır.

Tasavvuf, ilâhî aşk ateşidir.

Fuzuli'nin;

Aşk derdiyle hoşem, el çek ilacımdan tabib,

Kılma derman kim tedavim zehri dermanımdadır.

dediği gibi.

"Dertlilerin derdine derman olmaz." sözüyle kast edilen mâna gibidir. İstenilen derttir, aranan derttir.

Tasavvuf halka mahbûb eder, çünkü mütevazı, güzel ahlâklı eyler; Hakk'a mahbûb eyler, çünkü herşeyi ihlâs ile yapan bir kul haline getirir. İnsanı meleklerden yüksek makama çıkarır, cennete dâhil eder. Cemâlullahı müşâhede ile müşerref eder.

Ama her sözü ölçülü söylemek gerekirse şunu da ifade etmek zorundayız ki bu kadar güzel olan tasavvufun, bu kadar yüce olan bu ilmin, her güzel şey gibi hakikisi de vardır sahtesi de. Ehli de vardır nâehilleri de vardır. Buna bağlı olduğunu da belirtelim.

Nâehiller yüzünden, tasavvufun dostu olduğu gibi düşmanı da vardır. Muhibbi olduğu gibi hasmı da vardır. Hem de dindar insanlardan hasmı vardır. Âşıkı vardır, münkiri vardır. Sevenler ve sevmeyenlerin arasında ifrata düşenleri vardır, itidallileri vardır.

Tasavvufun aslı, esası, mahiyeti nedir? Kur'an'a göre, hadise göre fıkha göre tasavvuf nedir? Gerçeği arayan bir insanın, tasavvuf hakkında vereceği hüküm nedir?

Allah bizleri şu muhabbetli topluluğumuzla kendisi ile Firdevs-i âlâ'da buluştursun.

Sayfa Başı