M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 426.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

el-Hamdülillâhi rabbi'l-âlemîn. es-Salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men-tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri şöyle buyurmuşlar:

Men salle'l-fecre fî-cemâatin sümme ka'ade yezkürullâhe hattâ tatlua'ş-şemsü sümme sallâ rek'ateyni kânet lehû ke-ecri haccetin ve umretin tâmmetin tâmmetin tâmmetin.

Sadaka Resûlullah ve nataka habîbullah.

Bu hadîs-i şerîfin mânası şöyle:

"Kim sabah namazını cemaatle eda ederse, sonra oturup zikrullahla meşgul olursa, sonra kalkıp iki rekât namaz kılarsa bu onun için tam bir hac ve umre sevabı kazanmaya vesile olur."

İmam Tirmizî bu hadîs-i şerîf için "hasen" buyuruyor, hasen hadîs-i şerîftir.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'den rivayet edilen başka hadîs-i şerîfler de vardır. Hatırda kalacak olan bir tanesi şöyle ki;

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, müşrik ve İslâm'a karşı muhalif kabilelerin üzerine Medine-i Münevvere'den müfreze-i askeriye, askerî birlik gönderdi. Bu askerî birlik hareket etti, düşmanın üzerine vardı. Kısa zamanda Medine-i Münevvere'ye zafer kazanmış olarak, çok ganimetlerle -koyun, deve sürüleri, mal, mülk, esir ganimetleriyle- döndü. Galiba Ebû Bekr-i Sıddîk radıyallahu anh o ganimetler getirilirken buyurmuş ki;

"Oh! Ne kadar kısa bir zamanda ne kadar büyük bir ganimet! Ne kadar büyük bir imkân, çok az bir gayrette çok büyük bir menfaat!.."

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bunun üzerine buyurmuşlar ki;

"Ben size bundan daha menfaatli, daha kârlı bir şeyi haber vereyim mi?"

"Buyur yâ Resûlallah, ver." demişler.

Buyurmuş ki;

"Kim sabah namazından sonra camide oturup zikrullahla meşgul olursa, bundan daha büyük menfaate sahip olur."

Yani ordunun gidip zafer kazanıp ganimetlerle dönmesinden daha büyük menfaat, mânevî sevap kazanır.

Bu hadisi Ömer radıyallahu anh rivayet ediyor. Aynı konuda -sabah namazından sonra oturup ibadet etmek konusunda- daha başka rivayetler de var. İmam Ebû Dâvud, hadis âlimlerinden altı meşhur ve kıymetli hadis kitabını yazan alimlerden birisi olan İmam Ebû Davud da; "Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in âdet-i seniyyesi, sabah namazından sonra mescitte oturup zikrullahla meşgul olmak idi." buyuruyor. Demek ki kendisi de böyle yapmaktaydı.

"Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem çok büyük bir mâni yoksa -mesela hasta ziyareti gibi, cenaze kaldırmak gibi- mühim bir başka meşgale çıkmamışsa oturup zikrullahla meşgul olurdu, bunu âdet edinmişti. Âdet-i seniyyesi böyleydi." buyuruluyor.

Tabii Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in her şeyi güzeldir. Buradaki güzelliği de hemen anlıyoruz ki insan uykudan kalkıp önce sabah namazına, ibadete camiye geliyor. Ondan sonra da zikrullahla; yeni bir güne başlamadan önce, ticarî faaliyetlere geçmeden önce Allahu Teâlâ hazretlerine kulluğunu arz etmiş oluyor.

Bir başka hadîs-i şerîfte daha buyuruluyor ki;

"Müslümanın camide sabah namazından sonra oturup ibadetle, zikirle vaktini geçirmesi; afakı dolaşıp rızık aramasından ona daha fazla rızık celbedicidir."

Camiden sonra kalkıp gitse, gözün alabildiği yerleri dolaşıp mal alsa, getirse, satsa… Camide oturup işrak vaktine kadar zikrullahla meşgul olup zamanını böylece Efendimiz'in arzu ettiği, işaret buyurduğu, tavsiye eylediği şekilde geçirmek ona afakı dolaşıp böyle bir ticarî gayret içinde olmasından daha çok rızık kazandırır, buyurmuş. Çeşitli hadîs-i şerîfler var:

"İsmail aleyhisselam'ın soyundan köle âzat etmek kadar da sevaplı bir şey!" gibi başka rivayetler de var.

Onun için biz de gününüzün başlangıcında Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in bu âdet-i seniyyesine uygun olarak sabah namazınızı cemaatle kıldıktan sonra zikrullahla meşgul olmak üzere öyle oturuyoruz. Büyüklerimizden, selef-i sâlihînimizden gördüğümüz örf ve âdet de böyle idi. Hocamız cennetmekân Mehmed Zahid Kotku Efendimiz hazretleri de İskenderpaşa Camii'nde sabah namazından sonra Evrâd-ı Şerîfe'yi okuyarak, ondan sonra işrak namazını kılarak eve dönerdi. Başka bir camide bunu görmemiştik. Hocamız, bu âdet-i seniyyeyi böylece camimizde icrâ ederdi.

Sonra Urfa'da emsalini gördük. Urfa'nın Dergâh Camii'nde de bizim Evrâd'ımız gibi Evrâd-ı Şerîfe'yi en iyi şekilde okuyup aynı şekilde işrak namazını kılıyorlar. O da yine bizim yolumuzun oradaki talimatından ve terbiyesinden olmalıdır. Çünkü Hâlid-i Bağdâdî Efendimiz'den itibaren, bizim Güneydoğu Anadolu'da, Suriye'de muazzam bir irşat faaliyeti vardır. Muazzam bir mânevî terbiye gayreti olmuştur. Bizim diyarlarımız, adeta Güneydoğu Anadolu bölgesi denmese de "Nakşibendistan" denilse şayestedir. Bölgenin adına "Nakşibendistan" desek caizdir. Çünkü her köşesinde bir Nakşî şeyhinin, meşayihinden bir mübarek zatın türbesi, eseri, medresesi vardır. Halkın ahlâkında da bu mânevî terbiyenin güzel eseri vardır. Misafirperverlik, mertlik, dindarlık, takvâ gibi eseri vardır. Allah razı olsun, şefaatlerine bizleri de nâil eylesin.

Biz de bu sünnet-i seniyyeye uygun olarak burada, bu mübarek cuma sabahında, niyet ettik ki Efendimiz'in sünnetine uygun olarak, işrak vaktine kadar zamanımızı zikrullahla değerlendirip bu sevapları Mevlâ'mızdan dileyeceğiz.

Zikrullah nedir, onu biraz açıklayayım:

Zikir, Arapça'da nisyânın mukabilidir. Nisyân "unutmak" demek, zikir "unutmamak, hatırlamak" demek. Nesiytü "Unuttum.", Zekkertü "Hatırladım." demek. Zikir, "Allahu Teâlâ hazretlerini hatırında tutmak, hatırlamak" demektir. Onun için bizim Nakşî büyüklerimizin, Abdülhâlik-i Gücdüvânî Efendimiz'in "Nakşî tarikatatımızın esasları şunlardır…" diye saydığı prensiplerinin birincisi hûş der dem prensibidir.

Hûş, Farsça'da "şuur" demek.

Hûş der dem.

Dem, "nefes" demek. Her nefes alış verişte müridin Allah'ın kulu olduğunun şuurunda olması, Allah'ı hatırlıyor olması, unutmamış olması demek ki o zikr-i müdâm demektir. Allahu Teâlâ hazretleri daimî zikrinde demektir. O hâlde anlaşılıyor ki zikir dille Allah demekten daha kıymetli bir şeydir. Hatırında Allah bulunmak, Allah'ı unutmamak demektir!

Dil ile zikir ise Allah Allah demek, Lâ ilâhe illallah demek, yâ Hayyu yâ Kayyûm demek, yâ Sabûr demek, yâ Latîf demek; bu da taallüm gibi tezekkürdür. Zikri külfet ile yapmak demektir.

Onun için büyüklerimiz kitaplarında yazmışlardır ki;

ez-Zikrü bi't-tezekküri ve'l-ilmü bi't-te'allümi. "İlim taallüm ile olduğu gibi -insanın bilgili olması, talebe olup çalışma ile olduğu gibi- zikir de, Allah'ı unutmayan âgah, uyanık, gönlü aydın, şuuru canlı mürit olmak da zikir yapmakla hâsıl olur."

Allah Allah diyerek, tezekkür ede ede ede insanın içine yerleşir, meleke hâline gelir. Zikirden maksud da budur. Nitekim tarikatın seyr-i sülûkunda bir mertebeden sonra müritleri zikirden ziyade murakabelere tevcih ederler ki o maksat hâsıl olmuştur.

Onun için zikrin, "hatırlamak" olduğunu bilelim, her anda ve her şa'nda Allahu Teâlâ hazretlerinin bizi gördüğünü, bizim onun huzurunda olduğumuzu unutmamaya çalışalım. O'nun huzurunda olduğumuza göre de ona güzel kulluk etmek âdabını araştıralım ve o âdaba uygun hareket etmeye edeple Allah diyoruz- Allah'a karşı kulluk âdabına riayet etmeye gayret edelim.

Zikrin çeşitleri vardır: Zikrin çeşitlerinden birisi, Kur'ân-ı Kerîm. Kur'ân-ı Kerîm, zikirdir, baştan aşağıya zikirdir. İnsan Kur'ân-ı Kerîm okuduğu zaman zikretmiş olur. Kur'ân-ı Kerîm'i okumak zikirdir. Kur'ân-ı Kerîm'in esmâ-i Kur'aniyyesinden bir tanesi de zaten zikirdir. Nitekim âyet-i kerîmede Allahu Teâlâ hazretleri buyuruyor ki;

Bismillâhirrahmânirrahîm.

İnnâ nahnu nezzelne'z-zikra ve inna lehû le hâfizûn.

"Bu ez-Zikir olan Kur'ân-ı Kerîm'i, zikri biz indirdik. Kur'an'ı biz indirdik ve onu biz koruyacağız."

Kimse bozamayacak! Harfini değiştiremeyecek! Kıyamete kadar şanı, saltanatı, asliyeti, saffeti devam edecek, demektir.

Namaz da zikirdir. Namaz da mücessem, müşahhas bir zikirdir. Tepeden tırnağa zikirdir. İnsanın Allahu ekber demesinden, kıyamından rükûuna, rükûundan sücûduna kadar, namazın her hâlinde durumu zikirdir. Namaz hâli zikir hâlidir. Onun için evliyâullahın büyükleri, Allah'a vuslat şerefine ermiş olan, Allah'ın sevgili kullarının en son zevkleri, en büyük zevkleri devamlı namaz kılmak olur. Namazı çok kılmışlardır. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz;

Kurratü aynî fi's-salâh. "Benim gözümün şenliği namazdadır." buyurmuşlardır.

"Namazı çok seviyorum. Namaz gözümün bebeğidir." demek. Çünkü zikirdir. Çünkü Allahu Teâlâ hazretlerinin divanında hatırlamanın en âlâ şekli durumundadır.

Yalnız namazların kılınmadığı üç kerahet vakti vardır: Bir, güneş doğarken; iki, güneş tam tepedeyken, öğlen vakti; üç, güneş tam batarken! Bu vakitlerde namaz kılınmaz. Kerahet vakitleridir. Onun için biz şu anda güneşin doğma vaktinde bulunduğumuz için namaz kılarak zikir yapmak imkânımız yok. Ama öteki zikirler; Kur'an okuyarak zikir, Allah diyerek, dua ederek zikir imkânımız vardır. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in hadîs-i şerîflerinden de sabah namazından sonra Yâsîn okumak, bazı âyetleri okumak tavsiyeleri bize kadar gelmiştir. Onun için onları okuyarak ve hadîs-i şerîflerden toplanmış olan Evrâd'ımızı ve dualarımızı okuyarak zamanımızı değerlendireceğiz.

Şu anda güneş ufukta doğmuştur. Fakat ufuk dağınık olduğu için biz şu anda güneşi göremeyiz, çünkü yüksektir. O taraf deniz olsaydı oradan görülebilirdi ama yüksek olduğundan göremeyiz. On dakika kadar sonra görürüz.

Demek ki güneş 06.30 civarı doğmuş dersek kerahet vakti ne zaman çıkar?

Güneş bir mızrak boyu yükseldiği zaman kerahet vakti çıkar.

Sayfa Başı