M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 196.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzubillahimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdülillahi rabbilâlemin ve'l-âkibetü li'l-müttekîn. Vessalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn. Emmâ ba'du fe-yâ ibâdallah;

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Allahümme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ muhammedin ve âli seyyidinâ Muhammed bi-adedi halkike ve rıdâ nefsike ve zinete arşike ve midâde kelimâtike yâ erhamerrahimîn.

el-Beytüllezî yakrau fîhi sûretü'l-kehfi lâ yedhulühû şeytânün tilke'l-leyleti.

Ravâhu't-taberânî ve İbn Merdûye ve Ebu'ş-Şeyh an Abdillah b. Muğaffel.

Sadaka Resûlullah fimâ kâl.

"Bir ev ki o evde Sûre-i Kehf denilen [sûre okunursa.]"

Kur'ân-ı Azîmüşşân'ın sübhânellezî esrâ bi-'abdihî [diye başlayan] Sûre-i İsrâ'nın altındaki sûreye Sûre-i Kehf derler.

"Bu Sûre-i Kehf'i her kim her akşam okuyacak olursa, Cuma geceleri, Cuma günleri bâhusus, fakat her gece okuyacak olursa onun evine şeytan girmez." diyor.

Lâ yedhulühû şeytânün tilke'l-leyleti. "O okuduğu gece onun evine şeytan girmez."

Şeytan girmeyince o ev mesud ve bahtiyardır.

Sûre-i Kehf Kur'an'dan bir parçadır, 15. cüzün yarısını ihtiva eder. İçerisinde bir çok ibret şeyleri [kıssaları] vardır. [Ashâb-ı] Kehf'in ve sair vakaları bize arz eder fakat Kur'an'dır. Kur'an olması dolayısıyla;

"Bir evde ki Kur'an okunmaz o ev şeytanların karargahı sayılır."

Malum Kur'ân-ı Azîmüşşân'ı müslüman olan her kimsenin, hele böyle büyük şehirlerde oturan insanların muhakkak ve muhakkak bilmesi farz-ı ayındır diyeceğim. Çünkü bugün fransızcayı öğrenmek için hoca tutuyor insan. İngilizceyi öğrenmek için hususi hoca tutuyor, bir çok paralar da veriyor, vakitlerini de harcıyor;

"Bu iki lisana ihtiyacımız vardır" diyerekten bunu öğrenmeye çalışıyor da bizim ebedî saadetimizin kökü olan Kur'an'ımızı bilmemek kadar cehalet ve saygısızlık olur mu?

[Bunun cevabını] size bırakıyorum...

Onun için her müslüman, kendi de dahil, muhakkak evindeki her ferdi Kur'ân-ı Azîmüşşân'ı [öğrenmeye ve] öğretmeye mecbur ve mükelleftir. Çünkü dininin esası odur. Onu bilmeyen ve onu okumayan evler şeytanlara karargah olur ki rahat yüzü görmezler demek. Evlerinin içerisi fitne fesat, kavga gürültü, betsiz bereketsiz bir hayat ile çekilir giderler buradan.

Onun için Kur'an okuması hiç de zor değildir ha! Fransızca zordur, ingilizce zordur, almanca zordur fakat Kur'an okuması hiç de zor değildir. Ne kadar gabî bir insan olsa birkaç ay içersinde muhakkak güzelce öğrenir. Çünkü üzerinde harekeleri var.

Bizim Türkçemizin mesela eskiden harekesi yok idi fakat o güzelce yazılıp okunabiliyordu. Ama burada harekeler de olduğu için gayet kolaylıkla insan gayret ettimiydi pek az zamanda öğrenir, okur ve ezberleye de bilir.

Rahmetlik hocamız bize ders okuturken iki de bir de hafız olamadığından şikayet ederdi. "Ah bir hafız olamadım. Onu, o fırsatı kaçırdım" diyerekten böyle içinden bir şey doğururdu.

Allah nasip etti onu yaptık ama bugün mesela onu kuvvetlendirecek iktidarımız da yok. Onu ancak mukabele okumak suretiyle insanlar kuvvetlendirebilir ki onu da biz beceremiyoruz.

Onun için sen ne yap da yap kardeşim, Kur'ân-ı Azîmüşşân'ı öğren.

Çünkü hayruküm. Bakın tâbire! Hayruküm. "Sizin hayırlınız." Hayr...

Peygamber Efendimiz söylüyor, Buhari ve Müslim'de [rivayet edilmiş].

Sizin hayırlınız ne parası çok olandır, ne serveti çok olandır, ne bilgisi çok olandır;

Hayrüküm men te'alleme'l-kur'âne. "[Sizin hayırlınız] Kur'anı öğrenen." Ve allemehû. "Sonra da öğretendir."

Öğrenmekle kalmayacaksın, aynı zamanda öğrendiğini de öğretmekle Cenâb-ı Peygamberimiz bizleri mükellef ve muvazzaf kılıyor.

Bakın şimdi, şuraya bir inşaat yapıyoruz.

Allah sa'îlerinizi kabul etsin.

Burası bir kolej olaydı şimdiye kadar çoktan bitti, çocuklar içerde okunuyordu. Kolej olsaydı; "Aman bizim çocuklar okusun burada, fransızca öğrenecekler, ingilizce öğrenecekler." diyerekten çabucaktan biterdi. Fakat bir Kur'an kursu olacakmış diyerekten itibar yok işte!

Demek bizim Kur'an'a itibarımız neyle anlaşılacak?

Kur'an yerlerine olan itibarımızla ölçülür. Kur'an yerimiz yoksa...

Sonra bu Kur'an okuyan çocuklarımızın bir de yerine bakın yani. Okudukları bir yere bakın bir de o kolejlerde okuyan çocukların yerine bakın! Bizim dinimize olan saygımızın ölçüsü burada işte!

Ölçersin ne var! Git kolejdeki okuyan çocuğa bir bak, nasıl okuyor, bir de gel Kur'an kursunda okuyan çocukları şöyle bir gez, bakalım ne âlemde.

İşte ölçümüz bu!

Allah bizi affetsin.

Böyle Müslümanlık olur mu?

Kur'an bir cesettir. Şimdi hepimizin bir cesedi var.

Bu cesedin kıymeti var mıdır?

Eğer bu cesette can olmasa hiçbir kıymeti yoktur. Bu cesedin kıymeti canıyladır. Canı çıktımıydı gömeriz onu. Kur'an'ın lafzının da canı vardır. Kur'an'ın kendisinin iki canı vardır; bir lafzında can vardır, bilmiyoruz manâsını. Fakat onun lafzını okumakla, manâsını anlamadığımız halde, ne demek istediğini bilmediğimiz halde onun nurundan istifade ederiz. Elham'ı okuyoruz mesela anlamıyoruz. Anlamadığımız halde onun manevî zevkinin nurunu alırız, verir Allahu Teâlâ. Bu benim kelamımı okuyor diyerekten verir. Bir de manâsını âşinâ olursan o kat kat olur. O, kat kat olur. Onun için Kur'an'ın canı ilimdir. İlim hayattır.

İlim, hangi ilim?

Fransızca, ingilizce..., dünyada binbir tane ilim var.

Onların hepsi dünyaya ait, ilm ü Kur'an âhirete aittir.

Bizim Kur'an'ımızın âhirete ait oluşu [nasıl birşey?]

Biz bugün bir hayat sürüyoruz işte, fakat hayatımız birgün sona eriyor. Bunu hepimiz görmekteyiz.

Allah affetsin hepimizi.

Geçen bir Zincirlikuyu denilen mezarlığa gittik. Allah... Bizim aklımız çoktan gitmiş kafamızdan yani. Aklımız kafamızdan çoktan gitmiş. O kabristan bir mermer sahası olmuş. Mermer sahası! Hiçbir tane mezar yok mermersiz. O kadar güzel mermerlerle yapılmış ki zannederim bir mezar da 10 binden aşağı olmaz. Olmaz yani en aşağısı. O büyük, mükemmelleri ayrı.

E bu nedir ya?

Adam imanla gittiyse ne mutlu, üstüne kubbe yapmaya lüzum yok. İmansız gittiyse altından da yapsan kıymeti yok. İmansız gittiyse altından da yapsan kıymeti yok.

Onun için bu paraları oraya verip de çürütmek kadar akılsızlık olur mu dersin?

Bunu ver bir evi olmayan fukaraya bir ev alsın. İşi bozulanın elinden tut, ona yardım et bir sevap kazan, kalkın.

E bunların hiçbirisini yapmayız, elimizden gelse ölümüzün üzerine kubbe de yaptıracağız. Birisi yapsa hep numune olur yaparız. Bereket gavurlar da yapmıyor o işi.

Yani çok acı!..

Onun için eğer evini böyle Kur'an ile, gönlünü Kur'an ile nurlandıramadıysan, sen öldükten sonra seni o mezarlığa koyup da üstünü neden yaparlarsa yapsınlar, orada azap içersinde kıvranmaktan başka çare yok.

Şimdi bakın bugün okuduğum bir yerde rast geldim. İnsanı[n Kur'an'ı anlaması lazım,] çünkü Kur'an daima bizi âhireti çağırıyor, bizi daima âhirete çekiyor. Kur'an'ın asıl şeysi, dünya [adamı] olmak değil âhiret adamı, yani edebiyet adamı [olmaya çağırmasıdır], ebediyet. Kur'an [ebedîdir,] diğer ilimler hep muvakkat, insanın kendisi de muvakkat. Fakat müslüman insan muvakkat hayatın içerisinde ebediyet hayatını kazanan insandır. Bu muvakkat hayatta ebediyet hayatını kazanan insandır müslüman. Şimdi bizi mezara koyacaklar hepimizi.

Muhakkak imanımız, inancımız elhamdülillah Peygamberimiz'den gelen tavsiyelere ve Kur'an'ın tavsiyesine inancımız var. Adı biri Münker birisi Nekir [olan] iki tane melek gelecek karşımıza; men rabbüke ve men nebiyyüke sualini soracak. Bunun cevabı, eğer dünyada iken Allah ile meşgul, din ile meşgulse, onları içersine yerleştirdiyse mükemmel cevabını verecek. Kabri cennet bahçesi olur. Cevap veremediyse, bunları bilemiyorsa cehennem çukurundan bir çukur.

Hz. Ömer'e Cenâb-ı Peygamber âhireti böyle tasvir ediyor;

Yâ Ömer! İşte karşına böyle görmediğin bir kudretin sahibi gelecek, gözü şöyle kendisi de böyle, kuvvet sahibi görmediğin bir adam, daracık bir yerde.

Ne yapacaksın o zaman?

Soracak bunları sana, nasıl diyeceksin?

Yâ Resûlallah! Bugünkü aklım başımda olacak mı?" diyor.

Evet.

"Eh öyleyse korkmam. Bu aklım başımda olduktan sonra korkmam." diyor.

Şimdi aziz kardeş!

Akıl iman iledir, imansızların hiç birinde zerre kadar akıl yoktur. Bu hani tayyare yapıyorlar, atom yapıyor, şunu yapıyorlar. Bu akıldan değil, buna maddi bilgi derler. Maddi bilgisi bu. Asıl akıl, insanın bu âlemden sonraki öteki âlemi için iman ile hazırlanışıdır. Bu yoksa öteki bilgilerin hepsi sudan ibaret. Azrailin tokadını yedi mi hepsi gider gürültüye. Hiç birisinden fayda yok.

Onun için sen zannetme ki o göğe uçuyor, bizi götürüyor getiriyor, o ne büyük ilim sahipleri. Sakın deme ha! İlim imanın içindedir, iman olmadıktan sonra öteki bilgilerin hepsi herkesin bildiği bilgidir. Şeytan da biliyor, şeytan daha iyisini biliyor. Bu bilgilerin en iyisini şeytan biliyor. Bir anda şark ile garba gidiyor bak! Senin tayyaren daha o zamana yetişemez.

Onun bilgisine bilgi mi diyeceksin sen?

Hayır, değil...

Onun için bilgi ancak imanın altındadır. İman ne kadar kuvvetliyse bilgi o kadar kuvvetli olur. İman ne kadar kuvvetliyse bilgi de o nispette kuvvetli olur. Başka bilgilerin hiç kıymeti yok. Onun için bilgi Kur'an bilgisidir.

Allah cümlemize nasip etsin. Çoluk çocuklarımıza da nasip etsin. Ve bu bilgileri yetiştirecek yerleri destekleyecek kudret de versin bize.

Karşıdan seyirci bakmak, müslümanın işi değil bu. Müslüman böyle iş yapamaz, seyirci duramaz. Mesela bir insanı sürüklüyorlar atacaklar cehenneme yahut bir çukura. Dünya azap çukurlarından bir çukuruna.

Karşıdan hep bakacağız mı böyle seyre, yoksa onu kurtarmaya mı çalışacağız?

Elbette onu kurtarmaya çalışacağız. Evvela kendimiz sonra da yetiştirdiğimiz yavruları o cehennem çukuruna düşmekten kurtarmak lazım.

Ben hocaefendi okuttum çocuğuma.

Okutmak para etmez ki!

Şimdi bizim eski devrimizde yetiştirdiğimiz bir çok insanlar vardır ki okumasını pekalâ bilirlerdi ama bugün hepsi unutmuştur. Unutmayan içlerinde pek azdır, hepsi de unutmuştur.

Niçin?

Dünya içlerine galebe çalmıştır, dünyayla meşguliyetleri dolayısıyla Kur'an ilmini, Kur'an okumasını unutmuşlardır.

Kur'an okumasını unuttuktan sonra, Kur'an'ın bize verdiği âhiret ilimleri?

Onlar da unutulmuştur.

Onun için en evvel âhiret için insanın hazırlanması lazım.

O da neyle olacak?

Ölümü gözünün önünde tutmakla olacak. Ölüm, hiç kimse ne gencine bağlı ne ihtiyarına bağlı. Saati dakikası belli olmayan bir kuvvettir o. Gelir, insanı vakti gelince alır gider.

Onun için sen Kur'an'ını hem öğren, hem de öğretmeye çalış, hem de öğreticilere elinden geldiği kadar son derece yardım et. Sonra birgün gelecek ki "Ben bu paraları acaba nereye koysaydım?" diye yer arayacaksın ama koyacak yer de bulamayacaksın. Paralarını koyacak yer de bulamayacaksın. Ne sana yarayacak ne başkasına. Azabı başka...

Bak;

el-Beytü izâ kurie fîhi'l-kur'ânü. "Bir ev. O evde ki Kur'an okunuyor."

Evi bırak sen şimdi. Burada tarif olunan ev. Evden evvel kendimiz lazım. Neyse bir hafız tutabiliriz de; "Gel hafızefendi bizim evimizde bir Kur'an oku." deriz. Nasıl mukabeleciler yapıyor, o da gelir bizim evimizde Kur'an okur. Ama ondan evvel şu kendi evimiz var, şu kendi evimizde Kur'an'ı okuyacağız, kendimize bir kudret lazım. Eğer biz bu Kur'an'ı kendimiz okuyamıyor da başkasından alıp almak suretiyle okutturuyorsak bu iş aynı taşıma suyla değirmen döndürmeye benzer.

Onun için evvela kendimizin Kur'an okumasını muhakkak ve muhakkak öğrenmesi lazım. Başkasını bırak! Başkası okur dinleriz, ondan sevap alırız başka ama evvela kendimizin okuması ve öğrenmesi lazım.

Öğrenemem!

Altmış yaşından sonra hafız olanlar var. Altmış yaşından sonra hafız olabilenler var.

Dün akşam bir misafirimiz gelmişti bize, bugün 89 yaşındadır kendisi. Babası askeri albay imiş fakat bir yazı yazmış;

Ve lâ tahzen innellâhe me'anâ. Kendisinin güzel yazısı varmış, götürmüş bir yere, birisinin evine asmış. Oraya bir hafız gelmiş demiş, "Bunu yazan güzel yazmış ama bir de hafız olaymış çok iyiymiş. Çünkü yanlış yazmış." demiş. İbareyi yanlış yazmış.

Bunu duyunca utancından tam 51 yaşından sonra dokuz ayda hafız olduğunu kendisi söyledi adam. Babası asker bir adam.

Öğrenilmeyecek şey değil, yalnız üzerine düşmek lazım tabii o kadar. Onun için;

el-Beytü izâ kurie fîhi'l-kur'ânü hadarathü'l-melâiketü. "O evde bütün melekler hazır olur." diyor.

Melâike orada hazır olur. Meleklerin adedini Allah'tan başka kimse bilmez. Cenâb-ı Hakk'ın bize lütfu çoktur. Çok meleklerimiz vardır; gözümüzü bekleyen melek var, burnumuzu bekleyen melekler var, ağzımızı bekleyen melekler var. Kafamızı, dimağımızı bekleyen melekler var. Karnımızdaki hareketleri tanzim eden melekler var. Dolu, bir sürü meleklerimiz var. Bunlardan maada [başka] bir de böyle Kur'an okundukları vakit de [gelen melekler vardır.]

Kur'an'ın bir kokusu vardır. Mis kokusu nasıl daha ondan güzel ne kokular var mesela çeşitli. O kokuları burnumuz duyunca, "Acaba kimden geldi bu koku?" diyerekten etrafa bakınıyoruz. Bu koku kimden geliyor diyerekten aranıyoruz ve icap ederse kendisine ricada bulunuyoruz. Binâenaleyh Kur'an okunduğu vakit de melâike-i kirâm o Kur'an okunan eve toplanırlar;

Hadarathü'l-melâiketü. "Onun nurundan, o kokusundan müstefit olmak için Kur'an okunan eve toplanırlar."

O ayrıca bir hadislerde de yine böylece var ki Kur'an okunan yerlerdeki kokudan ve nurdan bütün melekler biribirlerini haberdar ederekten yerden arşa kadar bir minare yapılır. Melekler toplanmışlardır böyle yerden arşa kadar bir minare... Sonra hani biz gökte yıldızları görüyoruz ya, o yıldızlarda bir parlaklık var. O parlaklıklarıyla onların yıldız olduğunu, kimisi daha büyük kimisi daha ufak [olarak görüyoruz]. Ha bu bizim evlerimizi de o melekler aynı şekilde görürler. Evde okunan Kur'an nispetinde bizim evimizde bir aydınlık vardır. O aydınlıkla gökteki melekler bizim evimizde Kur'an okunduğunu anlarlar ve oraya hücum eder gelirler.

Hadarathü'l-melâiketü. İşaretleri yani parolaları budur, oradaki nur dolayısıyla oraya inerler.

E şimdi sen evinde meleklerin mi toplanmasını istersin şeytanların mı toplanmasını istersin?

Hep müslümanlar tabiatıyla şeytanı istemez melekleri isterler.

Ve tenekkebet anhü'ş-şeyâtînü. "Meleklerin geldiği yerde şeytan duramaz kaçar."

Ezan okunduğu vakit de nasıl kaçıyorsa, çünkü onu yakan nurdur. Nurun yanında duramaz kaçar.

Vettese'a alâ ehlihî. "O ev ne kadar da dar olursa olsun, ehli için çok geniş bir saray olur."

O ev o evde oturanlar için Kur'an sebebiyle çok geniş olur. Üzülmezler, yani mukadderata razıdırlar; şunun şöyle köşkü var bunun böyle konağı var diye kimsenin malında gözü yoktur. O evde onun için; "Ah Allahım sana çok şükür! Beni soğuktan koruyacak, sıcaktan korunacak, yağmurdan koruyacak bana bir yer verdin. Sana hamdolsun." diyerekten orası ona çok geniş gelir.

Ve kesüre hayruhû. "O evin hayrı da çok olur."

Hayır... Belki o gün o para da kazanamamıştır. Mevlânâ'ın dediği gibi; "En bahtiyar günümüz evimizde ekmek, yemeğin olmadığı gün." demiş. O gün evde ekmek yemek yoksa o gün en bahtiyar günümüz demiş Mevlânâ. Bunu böyle diyenler de çoktur. Yani bunların evinde ekmek yemek de olmasa yine bu adamlar hayır içersindedir, imanları bunlara kafidir. İmanları bunlara yetip artar, onun için gelmişe gitmişe hiç kulak asmazlar. O hayır kafi onlara, iman hali nur hali.

Ve kalle şerruhû. "Şerleri de az olur."

Ve inne'l-beyte. Şimdi bir de ev var ki." İzâ lem yukra' fîhi'l-kur'ânü. "O evde Kur'an okunmuyor."

Yani o evde Kur'anokuyan adam yok, kimse Kur'an'ı bilmiyor.

Aziz kardeş!

Namaz kılıyoruz. Namazımız ne sayesinde namaz olur?

Kur'an sayesinde namaz olur.

Kur'an okumasak namazımız olur mu?

Olmaz.

Her şey buna göredir.

Hadarathü'ş-şeyâtînü.

Şimdi Kur'an okunmayan evlere toplanan kim olacak?

Şeytanlar olacak.

Şeytanlar... Sakın bunları, "Bu şeytan meytan kimdir?" diyerekten inkara kalkma. Allahu Teâlâ'nın bunlar bizi bildirdikleri şeylerdir. Bunları görmesek de bilmesek de, görmek bilmek şart değil, bunların mevcudiyetleri kitaplarla delillerle sabittir. Onlara imanımız vardır.

Ve tenekkebet anhü'l-melâiketü. "Şeytan gelince melekler de kaçar."

Şeytanın geldiği yerde melekler durmaz. Nitekim İbrahim aleyhisselam'ı mancınığa koydular. Atacaklar ateşe fakat mancınık bir türlü dönmüyor. Melekler yakalamış, döndürmüyorlar.

Ne yapalım?

Buraya şeytanları davet lazım.

Nasıl yapalım?

Cinnen Geni denilen cinleri toplatmışlar getirmişler günah işletmişler, o günah işlenince melekler kaçmış. Melekler kaçınca şeytan da gelmiş oturmuş oraya. Oturunca o dönmek istenen çarkta fırrdak dönmüş İbrahim aleyhisselam da gideceği yere gitmiş.

Yani İbrahim aleyhisselam'ın oraya gitmesindeki hikmetler ayrı, fakat gitmesine sebep günahların dolayısıyla şeytanın oraya gelip oturması.

Binâenaleyh Kur'an okunmayan evlere şeytanlar gelir otururlar ve melekler de çekilip giderler. Gidince;

Ve dâka alâ ehlihî. Şimdi direk kazancı varsa. Mesela günde bin lira kazanıyor farz edelim. Büyük adam, işi var, fabrikası var, bin lira veya 10 bin lira kazanıyor. Kazancı yerinde. Yahut memuriyette yüksek maaş alıyor, geniş. Fakat bu genişliğiyle beraber;

Ve dâka alâ ehlihî. Bu ev koca han de canım. On 20 odası var, bahçesi şöyle güzel, içi böyle güzel. Fakat ve dâka alâ ehlihî. "İçine gireni sıkıyor." İçine gireni sıkıyor, bunalıyor, rahat yüzü yok.

Allah affetsin bizi.

Ve kalle hayruhû ve kesüra şerruhû. "Hayrı pek azdır şerri de çok."

Niçin?

Kur'an'dan uzak.

Onun için aziz kardeş!

Başka dertler, şeyler olur ama bugün hepimiz bir istikbal derdindeyiz. Yaşımız 25, ki en kıymetli yaşlardır. Onbeş ile 25 en kıymetli yaştır. Bu yaşlar içersinde bütün ömrümüz hep dünyayı kazanmak için gidiyor; işte fransızcayı öğreneceğiz, ingilizceyi öğreneceğiz, almancayı öğreneceğiz, matematiği öğreneceğiz, şu ilmi öğreneceğiz bu ilmi öğreneceğiz...

Niçin?

İstikbalimizi temin edelim, bir masanın başına oturur biz de şöyle rahat ederiz.

İstikbal... Şöyle rahat ederiz... Bu çok yanlış bir fikirdir, memuriyet fikri çok yanlış. Oku. Okuduktan sonra memur olmak hevesiyle okuma. Oku da memlekete yardımcı olacak bir ilmin sahibi ol. Yardımcı olacak bir ilmin sahibi ol, muayyen bir paraya bel bağlama.

Memur muayyendir değil mi ayın parası?

İşte ne verirlerse versinler muayyendir, beş kuruş fazla vermezler adama ama iş sahası hiç de öyle değildir. İş sahası hiç de öyle değildir, insan kaderi yardım ederse az zaman zarfında çalışması sayesinde büyük adam olur.

Memuriyet bir nevi esaretten de ibarettir. Muayyen saatte gideceksin, gitmezsen mesul olursun. Muayyen saatte çıkacaksın, erken çıkarsan mesul olursun.

İşte bir çok şeyleri var ama serbest ticarette?

Paraya esir olmamak şartıyla insanın mümkün mertebe hürriyeti elindedir. Ama paraya esir olursan o daha beterdir Allah esirgeye.

Onun için aziz kardeş!

Ne yap da yap sen Kur'an'ını öğrenmeye bak. Kur'an'ını her gün oku. Her gün Kur'an okumadan olmaz. Bizim şimdi mesela zikrullahımız da var. Zikrullahı yaparız ama bu zikrullahta Allah denir.

Nedir?

Lâ ilahe illallah denir, Hû denir, Hay denir, Kayyum denir... Cenâb-ı Hakk'ın esmâsından birer isim. Bunlar basit kolay şeyler, bunlar Kur'an'ı beceremeyen insanlar içindir. Kur'an'ı becerdikten sonra en efdal zikir Kur'ân-ı Azîmüşşân'ın tilavetidir. En büyük fazilet Kur'ân-ı Azîmüşşân'ın tilavetidir. Oku, okuduktan sonra da üzerinde dur; "Şu âyet acaba nedir?" diyerekten onu [anlamaya çalış.] Bak bir sürü yeni yeni yazılarla tefsirler de var, onlardan onu manâsını anlamaya çalış. Ama bütün manâyı anlayamazsın, anlamaya da imkan yoktur. Çünkü bir âyetin 60 bin manâsı var diyorlar. İçerisinde sayısız manâsı var. Onu anlayacağın hiç olmazsa yüz kısmını anlasan o da sana kafi. Ama iman kuvvetlendikçe Allahu Teâlâ onun içindeki manâları da insanlara inkişaf ettirir. Hiç mektepsiz de insanlara öğretir.

Şimdi evinin hayrını istiyorsan, çocuklarının [içinden] senden sonra sana okuyacak adam lazım. Ruhuna gönderilecek Fatihalar lazım, hayırlar lazım. Bunları istiyorsan çoluğunu çocuğunu dindar olarak yetiştir. Dindar olarak yetiştir! Kur'an okumasını öğrensinler ve bilsinler ve Kur'an ile amel etsinler. Kur'an ile amel etmezlerse yine zaiyattandır.

Şimdi bakınız;

el-Beytü'l-mâmûr. Bu beyt, hani hacca gidiyoruz ya. O hacda gittiğimiz beyt yer beytidir. Beyt-i Mâmur da gökteki beytin adıdır.

Fi's-semâi. "Bu göktedir." Yukâlü lehü'd-durah. "Onun ismi Durah'tır." Ve hüve alâ misli'l-beyti'l- harâmi bi-hiyâlihî. "Tıpkı bu yerdeki gördüğümüz beyt ne kadarsa o gökteki beyt de aynı o kadardır." Lev sakata le-sakata aleyhi. "Eğer onu şöyle yukardan bıraksalar aynı üzerinde aynı şeyle durur."

Fazla da değildir eksik de değildir.

Yedhuluhû külle yevmin seb'ûne elfe melekin.

Bu dünya değişti şimdi de, bu aya gidenler var ya, gidiyorlar da, "Orada Allah göremedik." diyorlar.

Hâşâ.

Bazı hususlar, birşey göremedik diyorlar. Sen göğü dolaşsan da deseler ki; "Böyle bir ev yok."

Biz dolaşıyoruz göğü. Sen kendinden haberin yok zaten göktekinden nereden haberin olacak?

Kendimizi görmekten aciziz biz, kendimizi bilmekten de aciziz. Kendisini bilemeyen ve göremeyen insan kalkıyor da gökteki hadiseleri inkar etmeye kalkıyor. Kör körlüğüne kanaat etmiyor da bununla bir de inkara kalıyor.

Yedhuluhû külle yevmin seb'ûne elfe melekin. "Her gün o beyte." Külle yevmin. "Her gün." diyor. Seb'ûne elfe melekin. "Yetmiş bin tane melek her gün oraya giriyor, tavaf ediyor."

Biz yerdeki Kâbe'yi nasıl tavaf ediyorsak gökteki melekler de onu tavaf ediyorlar.

Lem yeravhu kattu. "Bir gelen melek bir daha onu görmemiştir ebediyen." Ve inne lehû fi's-semâi hürmeten alâ kadri hurmeti mekkete. "Yeryüzündeki insanlara Mekke'nin kıymeti ne nispetteyse gökteki meleklere de o Beyt-i Mâmur'un kıymeti öyledir."

Buradaki insanlar nasıl [ziyaret etmek için] can atıyor, onlar da öyle can atarlar.

Yine ikinci bir hadis ile;

el-Beytü'l-mâmûr fi's-semâi's-sâbi'ati.

Gökler bölünmüştür, bunların şeysine bizim aklımız ermez. Biz yalnız biliriz ki yedi gök seması var, ki Beyt-i Mâmur bu yedinci gökteymiş: Fi's-semâi's-sâbi'ati.

Bunun birincisi nereye kadardır?

Bazı coğrafyacılar, yıldızcılar onlara birer hudut vermişlerse de onların kendi bilgilerine göredir. Onu Allah'tan başka bilen olmaz.

"Bu yedinci gökte olan Beyt-i Mâmur." Yedhuluhû külle yevmin seb'ûne elfe melekin. Bu da demin ki gibi, " Yetmiş bin melek orasını her gün ziyaret eder." Sümme lâ ye'ûdûne ileyhi. "Ona bir daha gitmezler."

Biz burada bir iki üç beş gidiyoruz, oradakine ikinci gidişi yok. İkinci gidişe izin yok. Bir kere gidiyor, bir daha ona nöbet gelmiyor. Nöbet gelmiyor, Allah'ın meleği çok.

Sümme lâ ye'ûdûne ileyhi hattâ tekûme's-sâ'atü. "Kıyamete kadar bu böyle devam edecek."

Kıyamete kadar 70 bin melek oraya hergün gidecek ziyaretini yapacak.

Şimdi yine buyurur;

el-Beytüllezî yükrau fîhi'l-kur'ânü.

el-Beytü. "O ev ki." Yukrau fîhi'l-kur'ânü. "Orada Kur'an okunuyor."

İçindeki adam Kur'an'ı okumasını öğrenmiş sabah da akşam da Kur'an'ını okuyor. İster sesli okusun ister sessiz okusun, Kur'an'ını okuyor.

Yeterââ li-ehli's-semâi. Nasıl ki yerdeki Kâbe'nin gökteki Kâbe gibi bir misali var. Bu gök ehli [de öyledir.] Tabii onlar bizim gözümüzden hariç göremiyoruz, bilemiyoruz. Ama biliyoruz ki Allahu Teâlâ'nın bu melekleri var görünmezler, yemezler, içmezler. Allahu Teâlâ'nın birer mahluku.

Yeterââ. "Ziyâ verir." Li-ehli's-semâi. "Gökte bulunan bu meleklere bu Kur'an okunan evler ışık verir, ziyâ verir, aydınlık verir parlarlar." Kemâ teterâa'n-nücûmü li-ehli'l-ardı.. "Yerde yaşayan insanlara gökteki yıldızlar nasıl aydınlık veriyorsa, Kur'an okunan evlerin de ziyası göktekiler için böyledir."

Onun için aziz kardeş!

Sen sakın Kur'an okuyanlara [kabahat bulma.] Kabahatimiz çoktur hepimizin. Hiç kabahatsiz insanı bulamazsın yeryüzünde. Kabahatimiz çoktur onu hepimiz itiraf ederiz. Bu kabahatlerimizle beraber Kur'an okuduğumuz halde kusurlarımız da vardır. Demek ki;

"Ulan şu adama bak, hem Kur'an okur da hem de şöyle şöyle hatalar, kabahatler de yapar. Böyle de adam mı olur?" deme. Sakın ha! Kendindeki çomağı görmeyip de başkasına iğne dürtmeye kalkma. Kendi hatalarını da gör!

Sende müslümansın, sen niçin yapıyorsun o hataları bakalım?

Niçin o kusurları yapıyorsun?

Niçin yaptın?

Sen nasıl insansan o da öyle insandır. Melek değiliz, peygamber hiç değiliz, evliya da hiç değiliz. Evliyalar mahfuzdur, enbiyâlar masumdur, biz ise mukadderatı ilahiyenin altında yuvarlanır gideriz.

Onun için hafız olabilmek büyük devlettir. Alim olabilmek büyük devlettir. Biz onların kabahatini Allah'a havale ederiz, onlarında hâmil olduğu Kur'an'a hürmet ederiz. Onların hâmil olduğu ilmi hürmet ederiz, kabahati kendisine ait. Varsa kabahati, onun sahibi de Allah'tır; isterse azap eder isterse etmez, o da ona ait. Biz onunla memur değiliz. Ondaki ilme hürmet ve saygı vazifemizdir. İslamlık hürmeti namına kabahatleriyle uğraşmak vazifemiz değildir.

Onun için mutlaka çocuğunu okut, kendin de, yaşın ne kadar ilerde olursa olsun mutlaka okumaya çalış. Sonra işin ne kadar çok olursa olsun Kur'an'ını okumadan evinden çıkma. İşin ne kadar çok olursa olsun Kur'an'ını okumadan evinden çıkma. Kur'an'ını sakın abdestsiz olarak eline alma. Çocuklarına öğret onlar da abdestsiz olarak ellerine Kur'an'a sürmesinler.

Kur'an öyle bir kitaptır ki mesela şimdi her şeyi elimize alabiliriz fakat Kur'an'ı abdestimiz olmadığı vakitte katiyen alamayız. Büyük abdestimiz olmazsa hiç okuyamayız. Abdestimiz olmadığı takdirde ezberden okuyabiliriz, karşıdan bakmak suretiyle okuyabiliriz, elimize almak suretiyle yapamayız. O zaman bir havluyla hiç olmazsa veyahut başka bir şeyle tutmak lazım.

Onun için müslüman abdestsiz zaten gezmez. Elhamdülillah memleketimizde su bol. Abdestsiz gezme. Abdesti bozulunca abdesti tazelemek evladır.

Şayet su yoksa?

Yerine teyemmüm mümkün. Topraklarımız su yerine kaimdir, o da olur.

el-Beytü. Maksut "Kâbe-i Muazzama." Kıbletün li-ehli'l-mescidi.

Şimdi insanlar çok eksikli, zavallılar. Şimdi bir çok insanlar var ki Beyt-i Muazzama'ya gidiyor. Beyt-i Muazzama bu cami kadar ya var ya yok bir yer. Bunun sahası, dış tarafı geniş. Bunun sahasında duran insanlar buraya karşı yüzlerini buna karşı çevirmeleri lazım. Saha geniş fakat yüzlerini muhakkak Kâbe'nin içinde namaz kılan insanlar yüzlerini buna çevirmek mecburiyetinde. Yoksa rastgele kimisi böyle duruyor kimisi böyle duruyor, "İşte beytin içindeyiz ya! Oo... Olmaz. Muhakkak yüzünü Beytullah'a çevirmek lazım. Kabe'nin içinde olmak yani Harem'in içinde olmak kafi değil, mutlaka yüzünü kıbleye çevireceksin. Onun için;

el-Beytü. "O Beyt-i Muazzam." Kıbletün li-ehli'l-mescidi. "Bu mescidin içinde bulunan insanların kıblesidir."

Yüzlerini oraya çevirmezlerse namazları sahih olmaz.

Ve'l-mescidü. Bunun bir şeysi var yapılmış, şimdi Suud'un da yaptığı bir hudut var ya. O hudut, Kıbletün li-ehli'l-haram. "Mekke-i Mükerreme'deki yaşayan insanlar için, o tam hedefi tutturamaz çünkü, hedefi tutturamasa da o Beyt'i tutturdu mu kafidir."

Beyt'in hududu 100 dönümlük bir yer. Yüzünü 100 dönümlük bir yere isabet ettirmesi lazım, ki o haram olan yer de bu Mekke ahalisinin kıblesidir.

Ve'l haramu kıbletün li-ehli'l-ardı.

Şimdi Mekke'nin de bir hududu var. Dış, yani o huduttan içeriye ihramsız girilemiyor. O hududu var kaç kilometrelik bir mesafeden.

"O da yeryüzündeki insanların kıblesidir."

Yeryüzündeki insanlar, biz şimdi kıbleye çevrildiğimiz vakit tam isabet ettiremiyoruz mesela. Bazı azıcık şöyle azıcık böyle bütün camilerde bu inhiraf vardır. Olsun varsın. Bu inhiraf, böyle bu hayvanlardaki boynuzlar var ya, nasıl bunlar böyle genişliyor. Yani böyle açıldığı vakitte şark ile garp arasını ihata eder. Bu açıklığa isabet ettirdin mi kıbleyi, o kıblendir.

Yoksa şimdi pusulalarımız var, Kâbe şu derecededir diyor. O dereceyi tam tutturuncaya kadar uğraşırız biz.

E bu pusula yoksa?

Pusula yeni. Pusula yokken müslümanlar ezberden, "Şu tarafı kıble" diyordu o tarafa kılıyordu.

İsabet?

İsabet, bize göre, şark ile garbın arası. Başka mesela öte tarafta oturan insanlara göre garp ile şarkın arası geliyor. Bu tarafta oturanlar başka tarafın şeysi geliyor. Mıntıkalara göre kıblenin şeysi değişir. O pusulalarımızla bugünkü ilme göre tutturmak şey. Olmazsa mümkün yine.

Dağda giderken biz pusulayı nereden bulacağız?

Kıbleyi nerden bulacağız?

İşte onun şeraiti var, bakarsın hava bulutludur güneşi de göremezsin. "Acaba kıble neresidir?" diyerekten soracak da adam bulamazsın. Ama tahminen şurada batıyor burada da şuradan doğuyor şurada batıyor. Demek kıblede şöyle olması lazım der kılarsın. Ama biraz inhiraf olur, Allahu Teâlâ onu kabul eder. Ama gayret etmeden, bu gayreti sarf etmeden lâlettayin kılarsan kıbleyi isabet etse de namaz kabul olmaz.

Böyle mi hocaefendi?

Hiç aramadın. Namaz vakti geldi Allahu Ekber deyip durdun.

İsabet de etse, hakikaten orasıymış kıble.

Olmaz. Gayret lazım yani gayretini harcamadan, aklını harcamadan olmaz bu işler.

Onun için en büyük gayret, şimdi bak burada kıble meselesi ama kıble bizim Kur'an'dır ha. Kıblemiz Kur'an'dır bizim. Yani bu Kur'an hedefimizdir. Kur'an'ımızdan ayrıldığımız takdirde, Kur'an'dan ayrıldığımız takdirde bütün işlerimiz alt üst olur.

Onun için [yine buyurulmuş;]

Ye'tî ale'n-nâsi zemânün ya'rücu fîhi bi-ukûli'n-nâsi hattâ lâ tecide ehadün zâ aklin.

Hz. Abbas'ın oğlu Abdullah'tan.

Bu devirler insanları şaşırttırır. Şaşırttırır, herkes paraperest olur, maneviyatı bırakır maddiyata dökülür.

Maddiyata dökülünce, onun maddelicelerde zerre kadar akıl yoktur. Bu hadis ona kafidir. Maddecilerde, hattâ lâ tecide ehadün zâ aklin diyor. "Akıl sahibi olmaz."

Neden?

Bütün aklını bu yerdeki hadiselere vermiş, buradan gideceği âhiret için hazırlığı yok. Çünkü bir kere imanı yok zaten.

Şimdi bir bahçeye giriyorsunuz kardeş. Kapıdan girdin bahçe çok güzel. Güzel, adam tanzim etmiş, envai çeşit çiçekleriyle, ağaçlarıyla, meyvalarıyla süslemiş. O bahçede o köşeden git öteki köşeye, öteki köşeden git öteki köşeye, hep o bahçede gezin. Asıl bahçenin sahibi lazım arkadaş! Bahçeyi geziyorsun, bahçenin içersinde evler var, odaları da var onları da geziyorsun ama evin sahibi yok. Onun için sen evin sahibi olan, bu mülkün sahibi olan Hz. Allah'a dön. O lazım bize! Çünkü muhakkak oraya gideceğiz.

Gideceğimiz başka kapı var mı?

Hiçbir kapı yok. Herkes dönüp dolaşıp Allah'a gidecek. Dönüş oraya. Onun için sen o âhiretin için hazırlan. O âhiretini gözünün önünden de katiyen ayırma.

Şimdi dersin arkasında bir hırs dersi var. Onu mütalaa ediyordum. Orada [anlatıldığına göre], Üsame radıyallahu anh bir şey almış, galiba deve yavrusu, ama parası da yokmuş. Demiş ki; "Bunun parasını sana bir aya sonra sana veririm."

Verir misin bana?

Veririm, demiş.

Dikkat edin. Gelmişler Efendimiz'e demişler ki;

Üsame bir ay veresiye filanın devesini aldı.

"Ooo demiş, Üsame ne kadar uzun düşünceli bir adam. Ben gözümü açtığım vakitte kapayacağımı bilemiyorum." demiş.

Acaba kapayabilecek miyim bu gözü yoksa kapayamayacak mıyım?

Başımı bu tarafa çevirdiğim vakitte acaba bu tarafa çevirebilecek miyim değil miyim?

Ağzıma lokmayı alıyorum acaba bu lokmayı yutabilecek miyim yoksa yutamayacak mıyım?

Böyle bir düşüncenin içerisindeyim. Benim Üsame'ye bak, yaptığı şu işe. Tûl-u emel...

Ya bizim halimiz şimdi acaba nice olur ki?

Nice olur ki?!.

E şimdi biz tabii, bunların hepsini siz biliyorsunuz.

Cenâb-ı Peygamber bir cenaze geldiği vakitte, "Borcu var mı?" derdi.

Var.

Ödeyecek mülkü var mı, malı var mı?

Yahut ödeyecek kimsesi var mı bu borcu üzerine alan?

Var.

Peki Allahu Ekber namazı kılardı.

Birisi daha gelir;

Bu adamın borcu var mı?

Var.

Ödeyecek mukabil parası var mı?

Yok.

Ödeyebilecek bir mirasçısından kimsesi var mı?

Hayır.

Kimse üzerine almıyor; "Öyleyse siz kılın bunun namazını." der çekilirdi.

Bu bu kadar yani bu bize ikazdır. Bu kadar ikaz ile siz büyük borçların altına girmeyin. Çünkü yarınınızı bilmiyorsunuz.

Şimdi bizim evde naklediyorlardı. Bir hanım kız annesine mektup yazmış; "Anne çok özledim gel."

Anası da kalkmış gitmiş kızının yanına.

Birkaç gün sonra; "Ay anne başım çok ağrıyor."

Ne kadar çok ağrıyor?

Ooo çok ağrıyor.

Ağrıyor ağrıyor derken bakmışlar bir an içinde gidivermiş âhirete.

Bu, emsali çok tabii hep hepimizin gözümüzün önünde, söylemeye lüzum yok. Bir çok hadiseler hergün gözümüzün önünde tevâlî edip gitmektedir. Ama buna gören bizden gaflet de katiyen ayrıldığı yok. Âhirete hazırlığımız yok, âhiret için hazırlanacağımız da yok.

Onun için Cenâb-ı Hak cümlemizi bu gaflet uykusundan uyandırsın. Bu dünyanın saltanatına, süsüne, geçici olan hayatına bel bağlayıp da âhiretini kaybeden kullarından etmesin.

Elhamdülillah şimdi her hafta şurada bir hatm-i Kur'an yapılıyor. Yapılıyor ama bu bana göre az gelir. Biz elimizden gelse bu hatm-i Kur'an'ı her gün yapmalıyız. Şimdi 50 kişi burada aşağı yukarı 60 kişi, [dağıtılan] cüzlerimiz yarımşar cüzdür. Yarımşar cüz okumak suretiyle yarım cüz âzamî olaraktan 10 dakikada okunur, [haydi bilemedin] 15 dakikada okunur yarım cüz. Bir cüzü 10 dakikada hafızlar okur, bize göre haydi 20 dakika de. Daha aşağı indir yarım saat de. Yarım saatin yarısı 15 dakikada bitmesi lazım gelirken [yarım cüzü] yarım saatten fazlada bitiremiyoruz. Olsun, zararı yok buna da razıyız. Buna da razıyız, okunsun, yalnız o okumayı söküpte ilerletmek ve daima okumak lazım. Yalnız haftadan haftaya bir kere burada okumaya bırakmamalıyız. Haftada her gün evinde Kur'an'ını oku; hem sabah hem de akşam oku, okumadan da yatma.

Onun için yatacağın vakitte abdestini tazele. Hiç olmazsa dört rekât namaz kıl. Bu namazı hiç olmazsa Yasin ile kılabilirsen çok âlâ olur. Geceleri belki kalkamazsın, işin gücün, yorgunluğun oluyor, geceleri de kısalıyor. Yatarken namazını kılar; "Yâ Rabbi! Bunu benim teheccüdümün yerine de kabul et." der Kur'an'ını okuyaraktan yatarsın. Eh ruhun arşa kadar böyle gider, güzel rüyalar görürsün, korkulu rüyalar görmezsin, rahat huzur içersinde uyanırsın. Seni melekler de muhafaza eder; sağdan sola kımıldandıkça, döndükçe senin için melekler dua ederler ve defterine de sevaplar yazarlar.

Onun için Allah hepimizi affetsin. Bu Kur'an'a sarılan, Kur'an'ın mucibiyle amel etmeye çalışan kullarından eylesin hepimizi.

Bu kadarlıkla iktifa edelim.

Allah cümlemize aklı selim ihsan eylesin. Aklı selim, aklı kafir değil.

el-Fâtiha.

Bildiğiniz bir şey ama hatırlatmak faydadan hâli olmayacak gibi geliyor. Kozak böceğini hepiniz bilirsiniz, belki tutanlarınız olmuştur. Ben de bir vakit onlarla uğraştım da kozak böceğini nasıl yetiştiğini bilirim. Onun için size bir hatırlatma yapayım.

Şu kozak böceği dediğimiz, bize ipek esvapları yapan böcekler çok ufak bir tohumdur. Dört uykuyla yetişir. Büyür böcek, şöyle şu kadar uzun bir şey olur. Kozağını yapar, kozağın içerisine de saklanır. Burada dikkat edilecek bir şey var. Bu satılır tabii, tüccarların eline geçerler.

Şimdi faraza bilmeyiz ya, mesela 100 ton kozak yapıldı. 100 ton kozak. Bu 100 ton kozağın içersinden 99 tonu yakılır. 99 tonu ateşe atılır bu böcekler yakarlar. Bu böcekleri yakarlar çünkü bu böcekler işe yaramaz. İşe yaramadığı için o ipek meydana gelsin diyerekten yakılır. Bir tonu veyahut 5-10 tonu iyi böcektir. Onu kozakçılar muayene ederler. Müfettişleri vardır gelir bakarlar filan ederler. Yerlerini tararlar, mesela ova yerlerde, çukur yerlerde yetişen böcekleri almazlar. Dağlarda, güzel havadar yerlerde yetişmiş, güzel hastalıksız yetişmiş ve kozağın içersine saklanmış. Onların parasını bir kat fazla verirler öylece alırlar ve onları katiyen ateşe atmazlar. Bilirsin, ateşe gitmez onlar.

Niçin?

İyi böcek o. İyi böceği ateşe atmazlar.

Cehenneme gidenler çürük insanlar. İyileri cehenneme atmayacaklar inşallah. İmansızlardır onlar da. Bu dünyadan öteki tarafa geçerken iman ile gidebildin mi, vurdun vurgunu, ötesine karışma.

Günahlar sahibi?

Allah affeder onları.

Yalnız iman ile öte tarafa gidebilmek lazım. İman ile geçtin miydi o büyük bir nimet. Ama bu iman ile geçebilmek için de dünyada iman ile yaşamak lazım tabii. İmanı yaşamamış adam, giderken ben bir lâ ilâhe illallah der de giderim derse kendi kendini aldatır. O nadirattan olan şeylerdir ki bazı gavurlara nasip olur, onlar nadirattır, onlar hesaba katılmaz. Asıl yoluyla gitmişsin, yoluyla da son nefeste iman ile göçebilirsen öte tarafa ki imanın mucibiyle amel edenler onlar inşallah cehennemin yüzünü görmeyecekler.

Sırattan geçeceğiz ama o işte berk-i hâtıf dedikleri bir şeyle inşallah içine girmeden gideceğiz. Atarlarsa da içine, imanımız sebebiyle gavur gibi yakmayacak Allah bizi. Gavurla beraber tutmaz. Bir uyku âlemiyle orasını atlatacağız.

Onun için iman ile gitmenin çaresi Kur'an'ın yolundan ayrılmamak. Kur'an'a sarılır Kur'an'ın yolundan ayrılmazsak Allah erhamurrahimin, ve o imanı inşallah nasip eder. Nasıl ki bu imanı bize bedava verdi, yarın da inşallah bedava yine o âhirete de böyle iman ile göçmek nasip eder.

el-Fâtiha.

Sayfa Başı