M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 198-199.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzubillahimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdülillahi rabbilâlemin ve'l-âkibetü li'l-müttekîn. Vessalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn.

İ'lemû eyyühe'l-ihvân enne efdale'l-kitâbi kitâbullah ve enne efdale'l-hedyi hedyü muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerra'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesin bid'ah ve külle bid'atin dalâleh ve külle dalâletin fi'n-nâri. Ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve sellem.

Geçenki derste Cuma günleri tırnakları kesmenin ve yemekten evvel el yıkamanın ve yemekten sonra el kol yıkamanın faziletinden bahsetmiş idik.

Cuma müslümanların çok muhterem bir günleridir, kıymetli bir günleridir. Bu güne hürmeten müslümanların yapacağı bir çok vazifeler vardır. Cuma günü, hiç olmazsa ya perşembeden gusül edip yıkanmak, Cuma namazına gusül abdestiyle gelmek. Temiz esvap, mümkünse onu giyip öyle gelmek. Cuma namazına erken vakitte gelmek, ezandan sonra gelmemek. Gelinse olur da asıl efdal olan cumaya çok erken vakitte gelebilmek. Ashâb-ı kirâm zamanlarında müsabaka ederlermiş, bazen sabah namazından sonra çıkmazlarmış ki geç kalanlardan olmayalım diyerekten. Çıkarsa hemen abdestini tazeleyip derhal camiye girermiş k i ilk girenlerin mükafatı çok yüksek oluyor, onu kazanmak için öyle yaparlarmış.

Bunlar aynı zamanda insanlara, hem bu ibadet sevabı alıyor hem de insanların işleri hem kolaylaşıyor hem de o fakirlik denilen zorluk, sıkıntılık insanın üzerinden gidiyor Allahu Teâlâ'nın lütfu, keremi, ihsanı ile.

Bugün [ki hadîs-i şerîf];

et-Takiyyü kerîmün alallahi. Takî, Allah'tan korkan muttakî kimse. Günahlardan kaçan, ibâdât ü taatini terk etmeyen, vaktinde îfa eden. Günahların büyüğü, küçüğü hatta mekruhların tutsağı olan her lütuftanda sakınıyor.

Kerahat iki kısım: Tenzihî, tahrîmî. Tahrîmî harama yakın, tenzîhî daha ufak, onlardan da sakınıyor. Yani hiçbir, Allahu Teâlâ'nın razı olmayacağı, Peygamberin de razı olmadığı her şeyden elinden geldiği kadar kaçmaya çalışıyor.

Bu, insanlarda tahakkuk etmez, sıdk denilen sadâkat kendisinde belirmedikçe. Sadâkat kendisinde belirmedikçe ittikâ denilen nimete ulaşamaz. Sadâkat kendisinde belirmez, ilâhî ente maksûdî ve rıdâke matlûbî diyerekten Allahu Teâlâ ve Tekaddes hazretlerinin rızasını rehber edinmeyen insan, rızai ilahiyeyi hedef edinmeyen insan ne sıdkı elde edebilir ne de ittikâyı elde edebilir. Bu gün böyle yarın da başka türlüdür. Halbuki sıdk hakkında şöyle bir şey gördüm, çok hoşuma gitti:

"Sıdk Allahu Teâlâ'nın bir kılıcıdır. Allah'ın kılıcıdır, kim o sıdka sahip olursa Allahu Teâlâ'nın kılıncını eline almış oluyor demektir."

Sıdk, onun için büyükler demiş ki, insanlarda iki tane farz var. Bu farzın birisi muvakkattır. İşte ikindi namazının farzı kıldık bitti, muvakkat, onu kılıncaya kadar. Kıldık, üzerimizden o farz gitti. Ta akşam olacak, bir de akşamın farzını kılacağız o da gidecek. Üçer beşer dakikalık muvakkat farz. Muvakkat, mahdud saatlerle vakitlere [bağlı farzlar]. Zekat da öyle, hac da öyle, ramazan da öyle, kendilerine mahsus vakitleri var. Ama bir de farz-ı dâim var.

Farz-ı dâim sadâkat gerektiriyor. Farz-ı dâim sadâkat, bütün hareketini sıdk ile yapıyor.

Ben neyim?

Müslüman.

Pekala.

Müslümanlığında sâdık mısın değil misin?

Sâdıksan Allah'ın emirlerini tutacak yasaklarından kaçınacaksın. Sadâkat bunu icap ettirir.

Yok ben müslümanım ama ne namaz kılarım ne de oruç tutarım.

E senin Müslümanlığında sadâkat yok demektir.

Sâdıksan verdiğin sözünün eri olacaksın. Söz veriyorsun, müslümanım diyorsun. Müslümanım dedikten sonra, "Ben sana şu beş kuruşu vereceğim. Sen şu işi yap, ben sana şu beş kuruşu vereceğim." diyorsun. Birisine vaat ediyorsun mesela. Fakat o adam işi yapıyor, sonra diyorsun ki; "Ben sana onu verecektim ama veremeyeceğim artık. Buna ihtiyacım var." diyorsun, yani sözünden dönüyorsun.

Bu sözünden dönmek neyse müslümanım dedikten sonra Müslümanlıktan dönmek de odur. Yani Müslümanlığının, Müslümanlığın icabına muhalif hareketler. Müslümanlığın istemediği işleri yapıyor. Ki Müslümanlıkla barışmaz o işler. Müslümanlıkla barışmayan işleri işleyen insanlarda sadâkat yok demektir.

Onun için diyor ki farz-ı muvakkat namazdır, farz-ı dâim sadâkattır. Farz-ı dâimi olmayan adamın, farz-ı dâime riayet etmeyen adamın farz-ı muvakkatı da kabul değildir diyor. O demiş, İmam Kuşeyrî'ye bak. Farz-ı dâimiye riayet etmiyor, sadâkati yok yani sadâkatine riayeti yok. Sadâkatine riayeti olmayanın muvakkat farzları da kabul değildir demişler çünkü esasa riayet yok diyor.

Çünkü İslâm üç esas üzerine kurulmuştur. İslâm'ın kuruluşu üç esas üzerinedir: Birisi hak, ikincisi sıdk, üçüncüsü de adalettir.

Hak. Hak üzerine yani. Allahümme erina'l-hakka hakkan diye dua ediyoruz ya. Hak üzerine.

Hak nedir?

İslâm dinidir. İnne'd-dîne ındellahi'l-islâm yani. Bu İslâm dini hakkı üzerinde duruyorsun, imanın İslâm'ın olduğu gibi.

İkincisi, o dediğinde sadâkat lazım. Dediğinde sadâkat lazım. Üçüncüsü de adaletten ayrılmamak lazım. İşte tukâ ki muttakî bu esaslara riayet ediyor, Allahu Teâlâ'nın yasaklarından yılandan korkar gibi kaçıyor.

Yılandan, aslandan nasıl kaçar insan?

Çünkü o aslan adamı parçalar. Kabahat işledin de onun için değil, aslanın sıfatı yırtıcıdır. İster kabahatin olsun ister kabahatin olmasın gördü müydü parçalar adamı. Yılan da öyledir. Kabahatli kabahatsiz yakaladı mıydı adamı sokar. Onlardan bizim korktuğumuz, bizim canımıza dokunmasınlar diye korkuyoruz ondan.

Şimdi bak, dostun birisi dostunu ziyarete gidiyor. Demek ki odası genişçe adamın, şöyle bir köşede oturuyormuş, o da kapıdan içeriye girmiş. Bakmış ki koca bir yılan içerde duruyor. Tabii görünce ürkmüş. Ürkmüş, ürkünce çekilmiş. Adam demiş ki;

Gel gel, ürkme. Gel.

E artık o büyükten cesaret alaraktan gitmiş yanına; "Evlat! Allah'tan korkandan her şey korkar!" demiş.

Allah'tan korkandan her şey korkar. Bak iyi dinle; Allah'tan korkandan her şey korkar, Allah'tan başkasından korkanda da iman zayıftır demiş. Çünkü bütün eşya Allahu Teâlâ'nın emrine müsahhardır; atı da, ayısı da, aslanı da, kaplanı da, yerde gökte nesi varsa hepsi Allahu Teâlâ'nın emrine müsahhardır. Allahu Teâlâ'nın emri olmadıkça hiçbirisinden bir zarar gelmez. Mikrobu da onun içersinde. Bugün insanların mikroptan ödü kopuyor. O mikrop, hiç zannetmeyiniz ki kendi başına âmirdir, kendi başına muhtardır istediğini yapıyor. Hayır, öyle iş yok! Koca insanız da yapamıyoruz işte biz istediğimizi. Koca insanız da gökte uçuyoruz bugünde, istediğimizi yapmaya gücümüz yok bizim. Allahu Teâlâ dilerse oluyor o iş.

E o ufacık mikrop kendi başına nasıl yapsın o işi?

İmkan mı var?

Onun için bütün eşya Allahu Teâlâ'nın emrinde müsahhardır, onun emrinin dışında hiç bir şey yapamaz. Bunu bilirse insan ki hiç bir şeyden korkmanın lüzumu yok. Korkacaksan Allah'tan kork. Çünkü bütün kuvvet Allahu Teâlâ'nın, başka kimsede bir şey yok.

Şimdi o adam geldi yanına. Bu münasibi orada. İmam Kuşeyrî'nin 113. sayfası. Şimdi bu adam gitmiş ziyarete ya, o gün cuma imiş. Cuma ziyareti yapıyor adam.

Cuma namazını ne yapacaksın? Cuma namazını, bizim cuma mescidine 24 saatlik yol uzak bize demiş. Yani bir gece bir gündüz 24 saat yürünürse Cuma mescidine gidilir demiş. Uzaktır bize. Çöl yerde, bugünkü gibi şu altında vasıta da yok, ya deveyle gidecek ya yayan gidecek. 24 saatlik yoldur diyor adam. Gelen ziyaretçi o adama cuma mescidinin 24 saat uzakta olduğunu ifade ediyor.

İster misin cuma namazına gitmeyi?

"Tabii isterim." diyor.

Ashâb-ı sıdk, Ashâb-ı sıdka Allahu Teâlâ'nın verdiği kudreti anlatmak için şu misali söylüyor bize. Ashâb-ı sıdka Allahu Teâlâ nasıl bir kudret veriyor, bir kuvvet veriyor bakınız.

"Eh, kalk!" diyor.

Kalkıyorlar evden çıkıyorlar, 5-10 adım, ne kadar bir mesafe gidiyorlarsa cami karşılarına çıkıyor. Giriyorlar, cumalarını eda ediyorlar. Cumalarını eda ediyorlar çıkıyorlar camiden.

Şimdi o götüren efendi duruyor orada, camiden çıkanları seyrediyorlar. Ediyor, diyor ki yanındakine;

Lâ ilâhe illallah diyen çok diyor. Bunlar, lâ ilâhe illallah diyenler camiye gelmişler, kıldılar gidiyorlar fakat ashâb-ı sıdk pek azdır, diyor. Sıdk doğru adam; işinde, bütün muamelesinde, bütün harekatında.

Allahu ekber, namaza duruyor, usanıyor.

Neden?

Allahu Ekber'in ekberliğini daha henüz üzerimizde tatbik edememişiz. Allahu Ekber deyip de böyle sadâkatla yapışan insana Allahu Teâlâ yerleri dürer, bir an içersinde şark ile garp onun emrine muheyyâdır.

Elin yaptığı, gavurun yaptığı bir uçak seni üç saatte Mekke'ye götürüyor da Allahu Teâlâ'nın kudreti seni istediği yere götüremez mi?

Şaşırma, bunu da düşünme!

Olur mu dersin bu hocaefendi? Bu ayaklan gideceksin. O tayyarenin makinesine benzemez?

Allahu Teâlâ'da öyle görünmez makineler var ki insanı böyle şark ile garp arasında istediği gibi dolaştırır adamı.

Melekleri onlardan değil mi?

Şeytan da ondan değil mi?

Şeytan da Allah'ın bir mahluku iken şark ile garp kısacık ona.

Şeytana verdiği kuvveti Allah, meleğine verdiği kuvveti Allah celle ve alâ, efdali mahlukât olan mü'min kuluna vermez mi?

Sen sıdk ile Allah'a yapış da bak Allah sana ne yapıyor!

Ama işte o sadâkattan uzaklaştıkça Allahu Teâlâ insanları da, insanları terbiye için her türlü şeyi yapar. O da terbiyedir. Onun için; et-Takiyyü, ittakâ sahibi.

Allah'tan kork! Korkmak üzerimize borç. Çünkü kainatın sahibi O, varlıkların sahibi O. Bizi de bu dünyaya bir ibret için, imtihan için getirmiştir. Burada hepimiz muvakkatiz, hiç kimsenin malı değil burası. İstersen bu dünyanın hepsi senin olsun, muhakkak bir gün bırakıp gitmek mecburiyetindesin. Bırakıp gideceğin yer mezarlık değil Allah'tır Allah!

Bırakıp gideceğin yer mezarlık değil Allah'tır Allah, bunu hatırından çıkarma! Bu ceset emanettir, bu cesedin içine Allah bir ruh vermiş, o ruhadır itibar! O ruh çıktı mıydı onu sokarlar o toprağın içersine!

Sen ona çok kıymet veriyorsun. Hepimiz veriyoruz ya. Azıcık uykumuz eksik olsa amanın onu telafi edelim, azıcık gıdamız eksik olsa amanın onu telafi edelim. Şu kadar kaloriye ihtiyacımız var, bu kadar şuna ihtiyacımız var, hepsi de besler o vücudu. O beslediğin vücut, bu can çıkar çıkmaz haydi sokuyorsun o mezarın içersine.

Ne olur, bir gün mezarcının yanına git de beş on gün sonra, ölmüş bir adamın mezarını bir açsın da gör bakalım. O pek sevdiğin, toz toprak kondurmadığın o adam bak ne hale gelmiş, ne cife olmuş.

Ödün kopar korkundan Allah esirgeye.

Ama bunlar bizim hiç kulağımıza girmez. Benim kulağıma girmiyor ki sizin kulağınıza girsin.

Allah affetsin hepimizi.

Âkibet bundan ibaret kardeş! Âkibet bundan ibaret olunca dünyanın hiç kıymeti yoktur. Dünyada Allah'ın rızasını ara. Servet arama, servet arama arayacaksan Allah'ın rızasını ara. Çünkü servet burada kalacak ve yarın öbür dünyada onun hesabıyla mesul olacaksın. Ama Allah'ın rızasını kazanırsan ne mutlu sana! Dünya da senin âhiret de senin.

Kerîmün alellah. İşte o müttakî olan, Allah'ın rızasını arayan, günahlardan korunup kaçınan.

Allahu Teâlâ'nın yanında kerîmin iki manası var. Kerîm, insana atfolunursa, izzet şeref sahibi, Allahu Teâlâ'ya atfolunursa in'âmı ihsan sahibi [demektir]. Her ikisi de caiz.

Şimdi müttakiye Allah'ın in'âmı, ihsanı bol olur. Müttakiye Allahu Teâlâ in'âmı, ihsanı bol eder. Çünkü müttakî Allahu Teâlâ'nın indinde de azizdir. Çünkü kendisine karşı bir saygısı, bir hürmeti var.

Şimdi burada o zât diyor ki iki farz[dan birisi] farz-ı dâim. Her an için sadâkattan ayrılma; alışında, verişinde, işinde, gücünde, harekatında daima sadâkatı muhafaza et.

Eğer sen sadâkatı muhafaza edebilirsen Allahu Teâlâ buna mükafâten sana bir ayna verir ki, sana bir ayna verir ki hani basîret diyoruz ya, o basîret aynasını sana verir. Bu gözle değil o verdiği basîret aynasıyla dünyayı da âhireti de ve dünya âhiretin bütün acayibini görürsün gözünün önünde.

Bu gözün içine kâinatı Allah nasıl sokuyor?

İşte o bebek dediğimiz ufacık bir şey. O bebek dediğimiz göz bebeğinin içerisine şu kâinatı sokuyor, baktığın vakitte göğü görüyorsun, yıldızlarından, ayıyla güneşiyle görüyor bunu.

Halbuki o güneşin büyüklüğü bu dünyadan ne kadar büyük?

O öteki tarafı ne kadar şey, hududu yok onun. Herkes bir şey söyler, görmediğimiz yer. O kadar uzakta olan bütün kâinatı şu gözün içine sokuyor. Yıldızını da ayını da görüyorsun, güneşi de. Ufacık bebek. Onu böyle soktuğu gibi Allahu Teâlâ senin o basîret gözüne de hem dünyayı hem âhireti her tarafını gösterir. Bütün acayibini, cennetini de görürsün, cehennemini de görürsün, her şeysini görürsün. Hiçbir şey senden uzak kalmaz. Peygamberin gördüğü gibi, evliyalarının gördüğü gibi, o velilerin gördükleri gibi sana da verir Allah.

Neden?

O sen sadâkata yapıştığın için, işte o kadar.

Sadâkata yapış. O sadâkata yapışmak için de takvâ yolundan ayrılmayacaksın.

Sabahleyin mışıl mışıl uyuyor.

Ne olacak?

Eh, güzel uyku bırakılır mı şimdi?

Ama o namaz evde de kılınır değil mi hocaefendi?

Kılınır ya. Hastaysan kılınır. Hasta değilsen Resûlullah'ın emrine ittibâ etmek lazım.

Resûlullah sevilmedikçe, Resûlullah'ın yolunda gidilmedikçe ittikâ denilen şey hasıl olmaz, sıdk denilen şey de hasıl olmaz. Sıdkın, takvânın, her şeyin usulü peygamberin yolu. Onun yolundan zerre kadar ayrıldın mı gökte uçsan da para etmez.

Allah affetsin cümlemizi.

Bu husustaki ders çok uzun. İki üç günden beri okumakla bitiremedim bu sıdk meselesini.

Sıdk aynı zamanda ihlasla da bir gidiyor. İkisi biribirinin bağlantısı, biribirinden ayrılmaz. Okumasını bitiremedim. Yalnız şu iki tane mesele öğrendik içersinden.

Şimdi namaz evde de olur dedik ya. Olur ya. Şimdi dinle ama;

et-Tekbîrâtü'l-ûlâ. "Allahu Ekber diye namaza başladığımız şu ilk tekbir." Yüdrikühe'r-racülü. "Yetişiyor buna adam." Ma'a'l-imâmi. "Namaza vaktiyle gelmiş."

Bazı büyükler derler ki, 40 seneden beri Ezân-ı Muhammedî'yi caminin içinde dinledim. Yani namazdan evvel hazırlanıyor, camiye girip ezanı camide dinliyor.

Çünkü dünya hocaefendi çalışacağız ya?

Çalış, fakat peygamberin şu duasını hatırından çıkarma. Sallallahu aleyhi ve sellem diyor ki;

"Yâ Rab! Beni âhiretin hayırlarından men eden dünyadan sana sığınırım." diyor.

Beni âhiretin hayırlarından alıkoyan dünyadan sana sığınırım. Çok para geliyor, bugün bin lira, 10 bin lira gelecek, yahut şöyle bir şey gelecek. Ama seni âhiretin hayrından alıyor, sabahleyin uyutuyor seni. Sabahleyin seni uyutan o dünyadan Allah'a sığınıyor Resûlullah. Allah'a sığınınca bize diyor ki siz de sığının Allah'a, siz de sığının.

Şimdi bak;

et-Tekbîrâtü'l-ûlâ yüdrikühe'r-racülü ma'a'l-imâmi. "İmamla beraber Allahu Ekber tekbirine erişiyor."

Hazır yani camide.

O tekbîr-i ûlâyı biraz daha genişletmişler.

Ne zamana kadardır?

Kimisi demiş Sübhaneke bitinceye kadar yetişirse yetişmiş sayılır. Elhamı bitirinceye kadar yetişirse yetişmiş sayılır. Bazısı da rükûdan evvel yetişirse yetişmiş sayılır diye biraz müsamahalı fetvalar vermişler.

Bize orası lazım değil. Bize tekbîr-i ûlâda imamla beraber Allahu Ekber diye adam hazır.

"Bu, bunun bu hazır olup da Allahu Ekber deyişi." Hayrün lehû. "O adam için hayırlıdır." Min elfi bedenetin yühdîhâ. Elf bin, bedene deve. "Bin tane deveyi tasadduk etmekten hayırlıdır, Allahu Ekberi imamla beraber diyebilmek."

Sen istediğin kadar yat uyu sabahleyin şimdi.

Allah bizi affetsin. Affetsin, affı bol fakat bize de istikamet nasip etsin.

et-Telbînetü mecemmetün li-füâdi'l-marîdi tezhebü bi-ba'dı'l-huzni.

et-Temra bi'l-temri mislen bi-mislin ve'l-hıntata bi'l-hıntati mislen bi-mislin ve'şa'îra bi'ş-şe'îri mislen bi-mislin ve'l-milha bi'l-milhı mislen bi-mislin ve'z-zehebe bi'z-zehebi mislen bi-mislin veznen bi-veznin ve'l-fıddate bi'l-fıddati mislen bi-mislin veznen bi-veznin fe-mâ kâne min fadlin fe-hüve riban.

Faizin aslı.

Hurma alıyor.

Kaç tane hurma aldın?

Farz edelim 10 tane hurma.

On tane hurma vereceksin.

Bir okka hurma aldı, bir okka hurma verecek. Bir kilo aldı, bir kilo verecek.

E canım ben sana bunu yazın verdim de işte şimdi de kış geldi, artık darlık vakti bu birebir olur mu ya?

Ben sana bir kilo veririm yahut bir denk veririm ama sen bana vakti gelince bunu 1.25, 1.50, 1.75 ödersin.

Niçin?

Benim malım bu. Benim malımı sen boş yere kullanacaksın. Ben bunu şimdi sataydım para ederdim. Bu parayla da şöyle şöyle işler görürdüm. Binâenaleyh sen beni bu hayırdan alıkoyuyorsun. Yani ben bunu sana veririm ama biraz bana fazla vermek şartıyla.

İşte bu fazla faiz.

Ne de?

Hurmada, buğdayda, arpada hatta tuzda.

Komşudan gittin, "Komşu bizim bu akşam tuzumuz kalmadı. Bana bir parça tuz ver."

Fincanı götürürsün, kararlarsın öyle alırsın. Ertesi gün de komşu aldığım tuzu sana getirdim, buyurun der, aldığın kadar verirsin. Biraz fazla verirsen olmaz.

Altında buna göre, gümüşte buna göre. Bunun artığı hangi şeyde olursa olsun ribâdır.

Bundan Allah cümle Ümmet-i Muhammed'i, bizi de korusun.

et-Tehcîru ile'l-cumu'ati haccu fukarâi ümmetî.

Cuma namazına şimdi bak, hep dedik ki dünya, vazifeler var. Bekliyoruz ezan okunsun da biz de cumaya gidelim hemen kılalım kurtulalım.

Cuma vaktine erken gitmek. Eski ashab sabahleyin camiye fenerle giderlermiş, böyle geç gidenlerden olmayalım diyerekten bir daha da çıkmazlarmış. Çünkü birinci gideninki galiba deve, ikinci gidenin ki ona göre, dördüncü gideninki yumurta sadaka etmiş gibi oluyor. O kadar çok fazileti var. Onun için erken ne kadar cumaya gidebilirsen o kadar çok sevabı var.

Onun için;

et-Tehcîru ile'l-cumu'ati haccu fukarâi ümmetî. "[Cumaya erken gitmek] benim ümmetimin fukarasının haccıdır."

Cumaya erken gitmek fukara olan ümmetimin haccıdır, yani onda hac sevabı var. Hacca gitmek kolay değil yani. Çok para gidecek. Herkes o parayı temin edemez, sonra herkesin sıhhati de müsait olmaz. Sıhhatin müsait olmayınca paran da müsait olmayınca gidemezsin. Gidemeyince Cuma günü erken vakitte gider camiye oturur Kur'an'ını okursun, tesbihlerini çekersin, vaaz u nasihat varsa onları dinlersin, derken Cuma gelir kılarsın. Kılınca da çabuk kaçmanın yoluna bakma. Caminin ilk girenle son çıkanlardan olmaya çalış. İlk gir son çıkandan ol. Asıl olan budur.

et-Tevâdu'u lâ yezîdü'l-abde illâ rif'aten. "Tevâzu, alçakgönüllülük, alçakgönüllü olmak." Lâ yezîdü'l-abde illâ rif'aten. "Bu alçakgönüllü olmak insanı alçak etmez. İnsanı alçak etmez daha daha insanın makamını âlî eder, derecesini yüksek eder." Fe-tevâda'û. "Öyleyse biribirlerinize mütevâzi olunuz."

Kusurlarından dolayı biribirlerinizi muâhaze edip de bunu hor görmeyin, tevâzu ediver. İşte o anlatılışı da pek hoşuma gider. Bir müslüman kendisini diğer müslümanların -hangisinden olursa olsun- bir derece üstün görürse o müslümanın şeysi çok zayıftır. Acı laflar söylemişler de ben onu diyemedim. Hor hakir gördüğü bir zuafa görüyor, zayıf bir adam görüyor, kendisini [ondan üstün görüp,] "Ben bundan elbette iyiyim. Hayrım hasenatım var, şuyum var buyum var." diyor, meziyetlerini sayıyor. Ondan kendisini bir derece üstün görmesiyle o görüşü itibariyle en âdi, en aşağı mertebeye düşüyor. Çünkü ne kadar insan görürsen, mahluk görürsen gör hiç birisi kendinin değildir hepsi Allah'ın kuludur. Ne kadar mevcut varsa hepsi Allah'ın kuludur. Değil ki onu hor görmekle Allah'a ait olan şeyi hor görmek oluyor o. Sendeki meziyet de Allah'tandır, ondaki zuafâlık da yine Allah'tan. Onu öyle yaratmış seni böyle... Böyleyken;

Fe-tevâda'û. "Daima biribirinize karşı tevâzu ediniz."

Biribirlerinize karşı tevâzu ediniz ki Yerfa'kümullahü. "Allah da sizin makamlarınızı âlî eylesin, yükseltsin sizi."

Sizin yükselmeniz, yüksekliğe nail olmanız başkalarına karşı göstereceğiniz tevâzuya bağlı.

Yine bir ikinci rivayet var;

et-Tevâdu'u. "Tevâzu." Lâ yezîdü'l-abde illâ rif'aten. "O tevâzu, alçakgönüllülük insanın insana hiçbir zaman alçaklık ettirmez, muhakkak onun rif'atine, yükselmesine sebep olur." Öyleyse, fe-tevâda'û yerfa'kümullahü. "Öyleyse siz hep biribirinize mütevâzi olunuz."

Geçen bir hadise dinledim. Bir adam vazifesinde bir kabahat etmiş, suistimali olmuş, ondan dolayı ceza görecek, muâhaze olunacak.

Bir dostu onu himaye etmiş, nasıl onun borçlarını kapattıysa kapatmış. Himaye etmiş, onu mesul olma durumundan kurtarmış.

Kurtardıktan sonra birgün gelmiş ki o kurtulan adam kendisini kurtaran adamı dava etmiş. Dava ediyor, kendisini mesuliyetten kurtaran, yükün altından kurtaran adamın aleyhine dava açıyor. Derken, dava iftira ama, sadece iftiradan ibaret olan dava ile adamı atıyorlar içeriye. Tabii tahkikat neticesinde kurtulacaksa da adam gidiyor içeri bir kere.

Bursa'mızın Cami Kebir'de levha olaraktan bir yazı görmüştüm. Orada diyordu ki;

İtteku'ş-şerra men ahsente ileyh. Bunu buradaki bazı camilerde de görmüştüm, kitapta da görmüştüm yerini. Bazen Hazreti Ali efendimize atfederler bu sözü, bazen hadis diyenler de olmuş. Her ne olursa olsun kibâr-ı kelam, güzel bir söz.

"İyilik ettiğin adamın şerrinden sakın."

O zaman Camii Kebîr'in büyük bir hocaefendisi var, 90 küsur yaşında âhirete intikal etti. O hocaefendi de hayatta, gittim dedim ki;

"Hocaefendi bu levhanın mânasını ben anlayamadım."

Çünkü o zaman daha gençlik de var, her şeye güzel aklımız ermiyor.

İnsan bir insana iyilik eder de ondan nasıl şer gelir insana?

İyilik etsin de arkasından şer gelsin, akıl kabul etmiyor.

Ne dese bana?

"Sonra öğrenirsin oğlum." dedi. Sonra öğrenirsin dedi, bu kadar. İzah etmedi.

Zaman öğretiyor insana o zaman.

Niçin?

Ehli olmayan insana, ehli olmayan insanlara yaptığınız iyilikler netice itibariyle size pişmanlık getirir.

İyiliği ehline yap.

Tevâzu edeceksin.

Gavurada mı tevâzu edelim?

O da Allah'ın kuludur ama tevâzu adamına, sahibine, yapılması gelen kimseye tevâzu.

Ve'l-afvu. Kabahat etmiş özür diliyor. Yaptım, kusuruma bakma, affet beni diyor. "Sen onu affedersen." Lâ yezîdü'l-abde illâ ızzen. "O af senin izzetini arttırır."

Affetmekle düşük mertebeye düşmez bilhassa affettiğinden dolayı aziz olursun. İzzetin artar. Öyleyse;

Fa'fû. "Affediniz ki." Yü'izzükümullahu. "Allah sizi de aziz eylesin."

Af sahibi olun.

Geçen gün yine bir kardeş yine bir kabahatinden dolayı küsmüş. Ne kadar, kaç zamandan beri yalvarır, yapma affet. Beşeriyettir yapmıştır.

Affetmem der. İnadı inat. Etmem...

E bu olmaz, Müslümanlığa sığmaz bu.

Affederse ne olur?

Bir şeye zarar gelmez ki.

Ama birşey yapmıştır, yapmıştır artık ama mühim bir şey de değil.

Ve's-sadakatü. "Sadaka. Para verecek." Lâ tezîdü'l-mâle illâ kesraten.

Mesela 100 liramız var farzedelim, 10 lirasını veriyoruz kalıyor 90 bize. Azalıyor. Burada diyor ki. İllâ kesraten. "Hayır, 100, verdiğin niyete göre 150, 200, 300, on misli 1000 olur."

Allahu Teâlâ en aşağı 10 verir ya, bu muhakkak.

Ama diyeceksin ki sen, ben verdim de gelmedi, arkası gelmedi?

Demek ki âhirette verilecektir o zamanda.

Fe-tesaddakû. "Ey kardeşler muhakkak sadaka veriniz."

Her gün için veriniz. Sadaka bir güne mahsus değildir. Her gün veriniz hem her saatte veriniz. Hem verirken biliniz ki vücutta sizin 360 tane ek kemiğiniz vardır. Bu ek kemiklerinizin her birisinin sadaka hakkı vardır. Bak ne güzel kullanıyoruz bunları. Bu güzel güzel kullanılan vücudun hakkı sadakayla ödenir. Binâenaleyh her gün bu nimetlere şükrederek [sadaka vermek lazım.] Cenâb-ı Hakk'tan bunlar bir nimettir; elimizi ayağımızı oynatabiliyoruz, sözümüzü söyleyebiliyoruz, gözümüzle görebiliyoruz. Bak bunları yapamayan kardeşler var; yürüyemiyor, göremiyor, işitemiyor, elini ayağını oynatamıyor. Gözümüzün önünde bunlar her gün dolaşıyor bizim. O zaman görmenin, konuşmanın, yürümenin ne büyük nimet olduğunu bilince öyleyse;

Fe-tesaddakû. "Bunlara şükren her gün tasadduk et."

Çünkü bu nimet her gün tazeleniyor üzerimizde.

Fe-tesaddakû yerhamkümullahu. "Allahu Teâlâ'nın rahmetine, merhametine ulaşmak istiyorsanız, malınızın da kesretini istiyorsanız muhakkak surette tasadduk ediniz."

Şükran lillah. Şükran...

et-Tevbetü. Estağfirullah, tevbe yâ Rabbi! Tevbe yâ Râbbi! Estağfirullah! Nedamet diliyoruz suçlarımıza.

et-Tevbetü mine'z-zenbi. "Yaptık bir hata. Hatanın arkasından estağfirullah tevbe diyoruz, ama." En yetûbe minhü sümme lâ ye'ûde fîhi. "Bir daha yapmamak üzere."

Bir daha yapmamak üzere yapılan istiğfar, istiğfardır. Makbuldur indi ilahide, affolur.

Yine bunu bir daha izah;

et-Tevbetü'n-nasûhu. "Tevbe-i nasûh." en-Nedemü ale'z-zenbi. "Yaptığın işe, fenalığa, günaha nedâmet."

Nedâmetin kendisi tevbe oluyor.

Ah niçin yaptım ben bunu? Hiç bana yakışır mıydı bunu yapmak?

Bu pişmanlık içeriye geliyor, bu pişmanlık içeriye gelince bu tevbe oluyor. Pişman oldunuz yaptığınıza. Bu pişmanlık sizin için tevbe-i nasuhtur, hıyne yufratu minke.

Ve testağfirullahe bi-nedâmetike ınde'l-hâfiri. "Binâenaleyh nedâmetinden dolayı, onu yaptığın zaman o yaptığından dolayı nedâmetinden dolayı Allahu Teâlâ'ya istiğfar edersin." Sümme lâ te'ûdü ileyhi ebeden. "Bir daha ona katiyen dönmemek şartıyla."

Sigara içmeyecek, içki içmeyecek, kumar oynamayacak, sair fenalık yerlere gitmeyecek. Buna tövbe etti, bir daha buna dönmemek lazım.

Bugün tevbe edeyim de eh yarın da yine cahillikle oldu, bir daha tevbe ederim.

Bu olmaz.

et-Tevhîdü.

Lâ ilâhe illallah nedir?

Tevhiddir. Tehlil de derler, tevhid de derler. Bu lâ ilâhe illallah. Tehliller de buna dahildir, tekbirler de buna dahildir.

Semenü'l-cenneti. Cennetin parası var, yani cenneti bedavaya vermiyorlar. Para isteyecekler bizden.

Güzel, bu dünyada da köşkü veriyorlar mı adama bedava?

Vermiyorlar.

Kıymete, köşküne göre para istiyorlar bizden. Bu kadar parayı verirsen bunu sana veririm diyor.

Cennet de böyle. Cenneti de bize satıyor Cenâb-ı Hak.

Neyle?

Lâ ilâhe illallah demekle.

"Lâ ilâhe illallah." semenü'l-cenneti. "Cennetin parası o." Onu vermiş oluyor.

Ve'l-hamdü lillâhi. "Hamd." semenü külli ni'metin. "Bütün nimetlerin de parası ve onların meyvasıdır, meyvalarıdır." Yetekâsemûne'l-cennete bi-a'mâlihim. "Şimdi cennette alacağımız yer de burada işlediğimiz ameller kadardır."

Buradaki ameli salihimiz ne kadarsa cennette o kadar yere sahip olacağız. O kadar yere, geniş yere.

Şunu da okuyalım.

et-Tevekkülü. "Tevekkül."

Allah'a tevekkül ediyoruz.

Neden sonra?

Ba'de'l-keysi mev'izatün.

Ba'del-keysi. Keys ba'de't-teemmülü ve't-te'akkülü. "Düşünüyorsun taşınıyorsun bunu böyle yapayım mı diyerekten, yapmaya karar verdikten sonra yapıyorsun ve Allah'a dayanıyorsun."

Ama teemmülsüz, taakkülsüz değil.

Kiys kelimesini bize mana itibariyle anlatılıyor. Keyyis aslında.

Men dâne nefsehû ve amile limâ ba'de'l-mevt. Kiys keskin akıllı. Zekası kuvvetli, fehmi kuvvetli, idraki kuvvetli.

Buna ne derler bizde?

Aklı evvel tabir ettiğimiz kimseler, keyyis diyorlar.

Bu aklı evvel kimdir, sorsalar bize, aklı evveli nasıl gösteririz?

En çok zengin bir adam veyahut çok yüksek mevkide adam. Çok bilgisi olan, kaç tane üniversiteden diploması olan, çok lisanlar bilen... Her şeyi bilen bir çok akıllılar var ya, biz deriz ki onlardan birisidir işte; akıllı, zekalı, aklı zekası çok kuvvetli. Bak kaç mektepten, kaç milletin dilinden bilgisi var, elinde şehadetnamesi var. Şeysi iyi, iyi adam diyoruz. Fakat bize bunu izah ederken;

Men dâne nefsehû ve amile limâ ba'de'l-mevt. "O keskin akıllı, aklı evvel sahibi, zekası kuvvetli adam o adamdır ki nefsine kıymet vermez, öldükten sonrası için hazırlanır."

Ve amile limâ ba'de'l-mevt. "Öldükten sonraki âhiret hayatı için hazırlanan insandır."

[Keyyis,] âhiret hayatı için hazırlanan insandır.

E şimdi bir çok akıllılarımız var. Bak işte aya gidiyoruz, dünyanın da haritasını çizmişler bugün. İşte gökteki yıldızlarda belli elimizde. Bunu kendisi göremiyor "Nerede acaba bu cennet?" diye şüpheye düşenler olur.

Allahu Teâlâ'nın mülkünü biz bilemeyiz. Ne kadar bugün bilgiler, bilginler varsa, sema âleminin hakkında malumatlar verenler varsa hepsi noksandır. Hepsi noksandır ilerisini göremez, ancak dünya sathını görüyor. Bu gördüğümüz bütün âlemler dünya sathına ait. Samanyolu filan dedikleri, 200 bin ışık senesinde gidilir dedikleri o yıldızlar hep dünya âlemine ait. Bunun arkasında Kürsî var, onun arkasında Arş var, onlardan kimsenin haberi yok. Meleklerin bile haberi yok.

Onun için Allah'ın cenneti muhakkak var. O cennette burada kazanılacak âmâli salihaların mükafaatı olarak Allah [orada mükafatlandıracak].

Ne dedi bak?

el-Kerimü alellah. "Allahu Teâlâ'nın indinde aziz."

Allah bizi ekrem ü mahlûkat yaratmış da toprakta çürüsün de mahvolsun diye değil. O bizim aziz ruhumuz mele-i âlâda, en güzel yerlerde, en güzel nimetlerle mütena'im olacak. Onun için şühedaya diyor ki;

Ve lâ tekûlû li-men yuktelü fî sebîlillâhi emvât. "Ölen o şehide sakın sen öldü deme. O şehide sakın öldü deme." Bel ahyâün ınde rabbihim. Ne kadar açıktır ya! "İndi ilâhiyede onlar hayatı tayyibe ile, hayatı manevî ile haydırlar."

O hayattan bizim haberimiz yok yalnız. Sen zannetme ki hayat hemen bu dünyaya mahsus. Bu dünyadaki hayat hiç bile hayat değil.

Muvakkat olan hayata hayat mı derler?

Birgün geliyor bizi buradan alıp götürüyorlar işte. Asıl hayat ölmez, ölüm olmayan bir hayattır. O da işte âhiret hayatıdır.

Onun için keys denilen zâtın gözü âhiretindedir. Hak, Hakk'ın rızasına muvâfık ameller işliyor, ondan dolayı da Cenâb-ı Hakk'ın cennetine nail oluyor.

Şimdi bir de teyemmümü anlatıyor bize. Kısacık onu da söyleyeyim;

et-Teyemmümü darbetâni.

Müslüman abdestsiz gezmemelidir. Elhamdülillah memleketimizde su bol. Bazen de suyun kesildiği bir devir olur da yahut susuz bir yere düşeriz de su bulunmaz. O zaman teyemmüm denilen bu şeyi Cenâb-ı Allah bize müsaade etmiş, Peygamber Efendimiz de yolunu göstermiş.

Nedir?

Darbetâni. "İki defa vurmak."

Bir vuracak, bir daha vuracak.

Darbetün li'l-vechi. Bir darbe vurdun tozun üzerine. Toz olan her şey üzerine. Tozu olan her şeyin üzerine mutlaka tozun kendisi bulunmayabilir, fakat tozlu olan her şey, kiremit, tuğla ve saire gibi her şey de olabilir.

Bir vurdun. Evvela niyet ederim teyemmüm etmeye deriz. Ondan sonra şöyle elinde toz varsa şöyle bir de silker insan ki içinde yaramaz bir şey varsa dökülür. Şu yaptığım gibi şurandan alır şöyle yüzünü güzelce mesh edersin. Bir darb. Bir darbe daha vurursun. Yine elini şöyle silkelersin, bu elini bu elinin altına koyar şöyle bir dirseğine doğru, bir de büker buradan şöyle çıkar gidersin, bir. Bu elinle de bu elini yaparsın. Oldu bu şimdi abdest, çeşmede aldığımız abdestin tamamı.

Bu abdest ile, teyemmüm abdesti ile o günün vaktinin namazını kılarsın. Vaktinin namazını kılarsın fakat mesela Kur'an okumak için ayrı bir teyemmüm lazım. Namaz kılmak için ayrıca bir teyemmüm de tazelemek de lazımdır.

Bu teyemmüm böyle olur. Ne kadar kolaylık göstermiş [dinimiz].

Susuz bir yerdeyiz, gusül icap etti. Eskiden söylüyorlar, o Kore denilen yerde asker ihtilam olmuş, gusül, abdest alacak. Çavuşuna demiş;

"Ben yıkanmam lazım." Demiş;

"Evlat ayrılırsan esir düşersin yahut seni vururlar öldürürler. Sen şimdi hem kış hava, suyun başına gidersen üşürsün de zatürre olursun, şu olursun bu olursun. Yapma bunu. Kolayı var, teyemmüm et sonra yerimize gittiğimiz vakitte suyunu ısıtıp yıkanırsın."

İçim rahat etmez, yapamam." demiş.

Akşam da dinledim ben bunu.

Kaçmış, orada bir göl varmış, gitmiş gölün başına, suya dalmış. Daldığı vakitte Çin askerleri tepesine dikilmişler. E bu da suyun içinde, soyunmuş, silahı da dışarıda.

Teslim.

Peki, teslim olmuş.

Çıkmış. Belki giyinmiştir demek, silahını belki alamadı eline vermediler.

Şimdi onlara doğru başlamış gitmeye. Giderken bu sefer onlar ellerini kaldırmışlar teslim teslim teslim... Hepsini bağlamış götürmüş çavuşuna teslim etmiş.

Ne oldu?

Bilmem demiş.

Bir yeşil sarıklı herifler, bir sürü adam... Teslim olmaktan başka çare bulamadık demişler. Teslim olduk geldik işte bu adama. Bir adama teslim olmadık, bir sürü adam vardı orada demişler.

Allahu Teâlâ'nın kudreti, [o askerin] sıdkının mükafatı. Sıdkının mükafatı! Bunu birkaç defa birkaç yerden dinledim. Belki oldu belki olmadı ama bu olabilen şeylerdendir.

Onun için Allahu Teâlâ bize teyemmümü borç kılmış. Gusül iktiza ettiği yerde de aynı iki darb bir niyet kafi.

Resûlullah'ın zamanında bir adamın birisi gusül icap etmiş. Su da nasıl yıkanıyorsa soyunmuş, toprağın içersinde öyle yuvarlanıyor, yani su yok diyerekten gusül ediyor.

Söylemişler.

Yok demiş, abdest alırken nasıl iki darb bir niyetle yüzümüzü ve kolumuzu temizlediğimiz vakitte abdest hasıl oluyor. Gusle de niyet ettiğimiz vakitte gusül de aynen su buluncaya kadar oluyor böyle. Su bulununca teyemmüm bozulur malum.

Şimdi şunu da söyleyeyim kafi;

es-Sâbitü fî musallâhu. "Sabit."

Sabit malum duran şeyler değil mi?

"Sabit, duruyor." Fî musallâhu. "Namazgâhında duruyor."

Neden sonra?

Ba'de salâti's-subhi. "Sabah namazını kıldıktan sonra namaz kıldığı yerde duruyor. Sabit."

Ne yaparak duruyor?

Yezkürullâhe teâlâ. "Allahu Teâlâ'nın zikriyle meşgul olaraktan namaz kıldığı yerde, sabah namazından sonra ama, duruyor."

Ba'de salâti's-subhi diyor, başka vakit için değil. İkindi için de söylerler ama burada subuh, sabah namazından sonra musallâsında oturuyor, bekliyor ve Allahu Teâlâ'nın zikriyle meşgul oluyor.

Ne zamana kadar?

Hattâ tatlu'a'ş-şemsü. "İşrak vakti gelinceye kadar."

Bayram namazının kılındığı vakit. Yarım saatle 45 dakika arasında caizdir.

"Senin bu hareketin." Ebleğu fî talebi'r-rizkı mine'd-darbi fî'l-âfâki.

İster Türkiye'de ister Türkiye'nin dışarısındaki bütün memleketlere gideceksin de ticaret yapacaksın. Orada şöyle kazanç var burada böyle kazanç var. Oraya gidersek yüzde 100, buraya gidersek yüzde 200 kazanç var. Gideceksin, ister teyyareyle git ister neyle gidersen git, bir kazanç temin için.

"Bu senin için daha hayırlı ve eblağdır, daha güzeldir, o memleketlerden kazanacağın kazançtan."

O kazançlar dünyaya aittir. Dünya da senin olsa gözünü yumuncaya kadar. Gözünü yumduktan sonra veleddâllin amin.

Binâenaleyh aziz kardeş! Şu duayı tekrar unutma. Beni âhiret hayırlarından alıkoyan dünyadan yâ Rab, sana sığınırım. Sen de de bu duayı. Yâ Rab! Beni âhiret hayırlarından alan dünyadan sana sığınırım.

Üç tanedir bunlar ama ben birisini belleyebilmişim.

Allah cümlemizi affetsin. Tevfîkât-ı samadâniyesine mazhar eylesin. Rızayı şerifini hedef edinen müslümanlardan etsin bizleri.

Tekrar söylüyorum, hacı olmak çok kolaydır. Öğrendik işte onun yolunu, 3-5 bin lirayı cebe koydun mu tayyare kuş gibi götürüyor oraya, bir hacı olup geliyoruz buraya. Çok kolay, fakat adam olmak çok zor. Çünkü adamlık Allahu Teâlâ'nın rızasının altında. Rızayı ilahiyeyi hedef edinmedikçe Allah'ın rızasını kazanmaya muvaffak olamazsınız. Bütün hedefin Hakk'ın rızası olacak. Adımını atarken de Hakk'ın rızası için atacaksın, konuşurken de Hakk'ın rızası için konuşacaksın. Öyle ağzına geleni söylüyorsan, istediğin yere gidiyorsan, hevâya ittibâ ile, bunların altında Allah'ın rızası olmaz.

Allah afetsin de rızayı ilahiyesini hedef edinen bahtiyar kullarının arasına bizleri de kabul eylesin.

el -Fâtiha.

Sayfa Başı