M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 73.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

el-Hamdü li'llâhi Rabbi'l-âlemîn, ve's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidi'l-evvelîne ve'l-âhirîn, Muhammedinil emîn ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-din.

Emmâ ba'd:

Fa'lemû eyyühe'l ihvân, fe-inne efdele'l-hadîsi kitâbullah ve efdele'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-ümûri muhdesâtühâ ve külle muhdestin bid'atün ve külle bid'atin dalâletin ve külle dalâletin ve sahibehâ fi'n-nâr ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl.

U'tû a'yüneküm hazzahâ mine'l-ibâdeti. en-nazarü fî'l-mushafi ve't-tefekkürü fîhi ve'l-i'tibârü inde acâibih.

Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.

Aziz ve muhterem kardeşlerimiz!

Allah'ın selâmı ve bereketi üzerinize olsun. Rabbimiz Tebâreke ve Teâlâ hazretleri dünyanın ve âhiretin her türlü hayırlarına cümlenizi nâil eylesin. Cennetiyle, cemaliyle müşerref eylesin. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in hadîs-i şerîfleri sünnet-i seniyyesi dinimizin en önemli hazineleri, kaynakları, ahkâmının membaları olduğu için onları okuyup taallüm etmek üzere bu müberek sözler üzerinde müzâkere edip musahabe etmek, tefeyyüz etmek üzere toplanmış bulunuyoruz.

Ama bu hadîs-i şerîflerin okunmasına ve izahına geçmeden önce boynumuzun borcu bazı vazifelerimiz var, onları severek îfa edelim.

Evvela Allahu Teâlâ hazretlerinin rızasına ermeyi dileriz. Rabbimiz bizi sevdiği razı olduğu kullar eylesin, sonra onun Habîb-i Edîbi Muhammed'i sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin rûh-ı pakine hediye olsun diye -onun hadîs-i şerîflerini okuyoruz, ruhuna hediye edelim diye- ve onun mübarek âlinin, cümle ashâbının, etbâının, ahbabının ruhlarına, kıyamete kadar kendisini severek iman ederek tâbi olan ümmetinin ruhlarına hediye olsun diye, Hz. Âdem atamız aleyhisselam'dan, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'e kadar gelmiş geçmiş bütün enbiyâ ve mürselînin ruhlarına hediye olsun diye, bu Peygamberlerin ümmetlerinden olup Allah'ın rızasına sevgisine erişmiş, evliyâsının, asfiyâsının, etkiyâsının ruhlarına hediye olsun diye, hâsseten Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'den sonra Ümmet-i Muhammed'in irşadıyla, terbiyesiyle vazifeli olan, verese-i nebî olan ulemâ-ı muhakkıkîn, meşâyih-i vâsılîn, hulefâ-i Resûlillâh, sâdât ve meşayih-i turuk-u aliyyemizin cümlesinin ruhlarına hediye olsun diye, bu beldeleri canlarını mallarını feda ederek Allah'ın rızasını kazanmak için Allah yolunda, ilâ-ı kelimetullah için vatanlarını terk edip bu diyarları fethetmiş olan gazilerin, şehitlerin, fatihlerin, mücahitlerin şu beldeleri fethetmiş olan "Kocaeli" diye buraya adını verdirmiş olan Akçakoca hazretlerinin, Karamürsel ve Orhan Gazi'nin o mübarek mücahitlerinin ruhlarına hediye olsun diye, cümle hayır hasenât sahiplerinin, şu caminin yapılmasına emeği geçmiş, masraf etmiş, yardım etmiş olanların kendilerinin ve geçmişlerinin ruhlarına hediye olsun diye, uzaktan yakından şu meclise gelip bu hadîs-i şerîfleri dinlemek üzere camiye toplanmış bulunan siz kardeşlerimizin bütün yakınlarının ruhları şâd olsun, kabirleri pür nûr olsun, Allah kabirlerini cennet bahçesi eylesin, makamları âlâ, dereceleri yüksek olsun diye ve nihayet biz yaşayan mü'minler Allah'ın mü'min kullarını Rabbimiz'in sevdiği, razı olduğu kullar olarak yaşayalım, sevdiği salih amelleri işleyelim, sevdiği yolda ömür sürelim, huzuruna sevdiği razı olduğu kullar olarak varalım diye, bir Fâtiha üç İhlâs-ı Şerîf okuyarak öyle başlayalım.

Ebû Saîd el-Hudrî radıyallahu anh'ten, Hâkim'in Müstedrek isimli kitabında rivayet etmiş:

U'tû a'yüneküm hazzahâ mine'l-ibâdeti. "Gözlerinize ibadetten nasibi olan şeyi verin."

Gözün de ibadeti var, gözün de ibadetten bir nasibi var. Vücudun ibadettin nasibi var. Midenin nasibi var, oruç tutarak ibadet ediyor. Vücudumuz secde ediyor. Gözün de ibadeti var; gözün de hakkını verin.

Neymiş onu anlamak isterseniz arkasındaki kelimelerle onu da izah etmiş:

an-Nazara fi'l-mushaf. "Gözün ibadeti mushaf-ı şerîfe nazar etmektir."

Açacaksın, Kur'ân-ı Kerîm'i okuyacaksın. Gözün; Allahu Teâlâ hazretlerinin kelâm-ı kadîmini, âyât-ı beyyinâtını görecek, ibadet etmiş olacak.

Gözün ibadette olacak. Gözün ibadeti, Kur'ân-ı Kerîm'e nazar etmek, onları okumak. Peygamber Efendimiz öyle buyuruyor, emrediyor.

Ve't-tefekkürü fîhi. "Bu âyetler üzerinde tefekkür edin."

Bu da aklın ibadeti. Âyetleri okuyoruz, geçiyoruz.

Acaba Allah burada ne demiş, ne söylüyor? Neyi yasaklıyor, neyi hüküm olarak koyuyor? Ne yapmamız lazım, ne yapmamamız lazım? Bundan haberimiz yok.

Bu ümmet böyle mi olacaktı? Bizim dedelerimiz müslüman olduktan sonra İslâm'ı öyle güzel, öyle derinlemesine öğrendiler ki bu İslâmî ilimlerin içine daldılar ki her birisi bir ilim dalında lider oldu, imam oldu.

İmam Buhârî oldu. İmam Buhârî Arap değil ki hadis ilminin imamı oldu.

İmam Serahsî oldu. Türk asıllı, fıkıh ilminde imam oldu.

"İmam" demek, "önder" demek, "başkan" demek, "lider" demek. O yolun en önde gelen, parmakla sayılan, herkesin bildiği, andığı kimse oldu.

İmam Tirmizî... Tirmiz Türkistan'da bir şehir. Orada yetişmiş. Daha başka nice büyük müfessirler, muhaddisler, fakihler, mütekellimler, alimler, fazıllar, kâmiller, mutasavvıflar her birisi hem kendisi Arap olmadığı halde Arapçayı öğrendi, hem din ilimlerinde ileri gitti, hem de o ilimlerin önderi oldu, bayraktarı oldu, lideri oldu da onların kitaplarını hâlen okuyoruz.

Hoşuma gidiyor; "Ebu's-Suud Efendi kitabında şöyle buyurmuştur." diyor. Fikrine müracaat edilecek kadar bir başarı göstermiş ki öyle diyorlar. Yoksa hiç yüzüne bakmazlar. Hatırına kim bilecek? Tarihte milyonlarca insan gelmiş geçmiş, Ebu's-Suud Efendi'yi kim anardı?

Demek ki ilimde kendisini andıracak bir başarı göstermiş ki şimdi Suudi Arabistan'da üniversite profesörü ondan bahsediyor.

Yine hoşuma gitti; birçok tefsir kitabı neşretmiş olan Sâbûnî var, profesör, birçok kitap neşretti. Neşrettiği kitaplardan birisi de Bursalı İsmail Hakkı hazretlerinin bir tefsir kitabı var ki - kaddesallahu sırrahul aziz- Rûhü'l-Beyân tefsiri, herkesin kütüphanesinde bulanan bir kitap değil; muazzam bir eser, dev bir eser, onu almış okumuş, hulasasını çıkarmış. Hulasâtü'l-beyân diye neşretmiş.

"Ne diye İsmail Hakkı hazretlerinin bu kitabını neşrettin sayın profesör? Suudi Arabistan'da tasavvufa yan bakarlar, tasavvufu sapık yol olarak düşünürler, mutasavvıflara, dervişlere kendi Vahhabî geleneklerine göre karşı çıkarlar. Niye bu kitabı neşrettin?"

İstifade var, ilim var, irfan var da mecbur kalıyor.

Onun için aziz ve muhterem kardeşlerim, biz kendi kendimizi bilelim ki Allah'ın lütfuna çok muhtaç kullarız. Biz dedelerimizden çok geri kaldık. Dedelerimiz bu işin içine bir girdiler, başkan oldular, en öne geçtiler. Her birisi en ön safa geçtiler, biz en arkalarda bile değiliz.

Kanadı kırık leyleklerin sürünün arkasından uçamayıp döküldüğü gibi dökülüyoruz, muhterem kardeşlerim. İslâmî ilimlere sımsıkı sarılacağız kardeşlerim.

Amerikalı bir profesör demiş ki - Amerikan vatandaşı, adı evvelce John veya bilmem ne olan bir profesör. Şu anda eski Amerikan adını söylemeye utanıyor. "Lüzum o benim adım değil ki" diyor. Kendisi müslüman ismini almış.

"Siz çok büyük alimler yetiştirmişsiniz, dâhiler yetiştirmişsiniz, deha sahibi büyük muhteşem şahıslar yetiştirmişsiniz, onların eserlerini okuyun." diyor. Amerikalı söylüyor:

"Ben de şu sırada İmam Şâtibî'ye merak sardım, onu okuyorum." diyor.

Endülüs'ün yetiştirdiği meşhur İmam Şâtibî. O da kıraat ilminde önde, herkes bilir. Hoca efendilerin çok sevdiği, saydığı, kitaplarından istifade ettiği bir kimse.

"Şimdi ben onu okuyorum. Dedelerinizin fazlından, kemalinden, yüceliğinden siz de gafil kalmayın, siz de onları okuyun." diyor.

Amerikalı söylüyor ama müslüman olmuş Amerikalı söylüyor. Arkasından ilave ettiği söz önemli; "O zamanın en büyük zekaları, süper zeka, fevkalade zeki insanları din ilimlerine girmiş." diyor.

Şimdikiler de mühendis oluyor, doktor oluyor. Orada para çok, itibar çok. Bir ameliyat ne kadar para, "Doktor efendi çok para kazanıyor." diye gençler doktorluğa rağbet ediyor, iyi; o da bir ilim. Mühendisliğe rağbet ediyor; o da bir ilim.

Ama eskiden nasılmış?

En kıymetli şahıslar, en yüksek zekalı, dahi insanlar din ilimlerine girmişler; her birisi derya olmuş, ulu dağ gibi, yüce insanlar olmuş. Bizler de arkalarında kanadı kırık kuşlar gibi dökülmüş kalmışız. Allah bize gayret versin, kuvvet versin.

Bak Peygamber Efendimiz bu hadîs-i şerîfinde ne buyuruyor:

"Gözlerinize ibadetten nasibini verin, gözlerinizi ibadetten mahrum etmeyin. Açın, Kur'ân-ı Kerîm okuyun, Allah'ın âyetlerini okuyun ve üzerinde tefekkür edin."

"İyi hocam, sen bize o hadisi okuyorsun ama tefekkür etmek için âyetin mânasını anlamak lazım. Arapçayı bilmek lazım, anlayamıyoruz ki."

İşte bu da bizim eksikliğimiz.

İngilizceyi okuduk mu? Herkes okudu; İngilizce dersi ortaokulda başlıyor. "How are you?" "I am very well, thank you." bilmem ne... Herkes "bir turist gelse biraz İngilizce tatbikat yapsam" diye gayet güzel İngilizceyi öğrendi.

"Sen nesin?"

"Müslümanım."

"Allah'ın kitabını öğrenmeye niye gayret etmedin, Kur'ân-ı Kerîm'i öğrenmeye niye gayret etmedin? Cennetin yolunu gösterecek, Allah'ın dinini öğrenmeye sebep olacak şu Arapçayı niye öğrenmedin?"

Komşun Suriye Arap, Irak Arap, Ürdün Arap, Kuveyt Arap, Suudi Arabistan Arap, Mısır Arap, Sudan Arap, Tunus Arap, Cezayir Arap. Sen komşuluğu da iyi yapmıyorsun; ne biçim komşusun? Hani İslâm'da komşuluk hakları çok önemliydi? Komşunun yarısını silmişsin atmışsın.

"Pis Arap! Boşver. Bırak."

Eskiden dedelerimiz "pis gâvur" derlerdi de iki sebepten "pis gâvur" derlerdi. Birincisi; itikadı pis, Allah'ı doğru dürüst tanıyamamış, kafası bozuk. İkincisi; altını yıkayamaz, üstünü yıkamaz, gusül abdesti almaz, cünüp gezer, pis pis kokar, senede bir yıkanır, banyoya girmez. Bizim gibi değil; biz günde beş defa yıkanıyoruz.

Ben sabahleyin yıkanmışım; "Hava sıcak, terledim." diye, fırsat bulsam yine yıkanacağım, adamlar "Vaftiz suyunun güya tesiri geçmesin!" diye, hiç yıkanmazlarmış.

Kraliçeler yıkanmazmış. Soyunurmuş, losyonlarla pamuklarla silinirlermiş.

Yıkanmayan o deri ne olur?

Kaplumbağa derisi gibi olur.

Onun için "pis gâvur" demişler. Yanına varmışlar, koklamışlar, bakmışlar ki pis adam, pis pis kokuyor; "pis" demişler.

Onlar yıkanmayı bizden öğrendi. Şimdi evlerinde şakır şakır sular akar, sabah akşam duş alırlar. Bizimkiler yıkanmaz, bizimkiler camiye gelmez, bizimkiler kahvehaneden çıkmaz, bizimkiler gusül abdestini unutmuş.

Nikâha gidersin, "kelime-i şahâdet getir bakalım" dersin, -dini nikâh kıyıyoruz- lâ ilâhe illallah demeye dili dönmüyor, dememiş ki!

Bak Allah'ın emri var, yıkanmak var, gusül abdesti almak var. Gusül abdestinden haberi yok!

Müslüman anne babanın müsüman evladı, İngiltere'de tahsil görmüş, Amerika'da tahsil görmüş, evlenme çağına gelmiş, burada evlenecek; gusül abdestini bilmiyor.

Vah yazık, vah zavallı! Çok kötü duruma düşmüşüz. Onun için bu kıtlık, onun için bu uğursuzluk, onun için bu zillet, onun için bu sıkıntı.

Biz böyle bir millet miydik?

Biz üç kıtaya hâkim, cihanı titreten bir millettik. Şu hâlimize bak; Amerika'nın uydusu, filancanın arkasından kuyruğu, falancaya "Ortak pazara gireceğim." diye yalvaran, "Oradan kredi alacağım." diyen bir millet hâline gelmiş.

Koskoca mâzi ayaklar altına serilmiş. Sokaklara çık da şimdiki insanlar bak. Burası İslâm diyarı mı gâvur diyarı mı?

Neden?

Kur'ân-ı Kerîm'i açmamış, okumamış. Okusa da âyetleri anlamamış.

Ve't-tefekkürü fîhi diyor; "Müslüman bu âyetlerin üzerinde tefekkür edecek."

Arapça bilmesi, anlaması lazım. Anlayacak ve derinlemesine düşünecek. Adam okuyor, müslüman oluyor. Bizimkinin bir şeyden haberi yok. Geliyor, öbür taraftan tekrar günah işliyor, Allah'ın âyetini bilmiyor. Allah'ın âyetini bilmeden okuyor, papağan gibi okuyor.

Kıymeti olan şey ne? Bu hadis-i şeriften öğreniyoruz:

en-Nazarü fi'l-mushaf. "'Gözü ibadet etsin.' diye açacak Kur'ân-ı Kerîm'i, Kur'ân-ı Kerîm'e bakacak, nazar edercek." Ve't-tefekkürü fîhi. "Âyetlerini tefekkür edecek."

Allah bu âyet-i kerîmede ne demiş? Niye böyle emretmiş? Derinden derine tefekkür edecek.

Amerika'da okumuş, bir genel müdür muavini kardeşim var. Bembeyaz sakal bırakmış, müslüman kardeşim. Ana baba kardeşim değil de din kardeşim; Bembeyaz sakal bırakmış, yakışıklı, boylu posul, ciddi, mütefekkir, halim bir kimse. Geçenlerde bir akşam oturduk, hâkim beyin evinde sohbet ediyoruz:

"Hocam, dünya üzerindeki bütün sistemleri inceledim." diyor.

Komünizmi incelemiş, kapitalizmi incelemiş, pragmatizmi incelemiş, filanca yolu, filanca yolu hepsini incelemiş. Her hükmün, her sistemin zararını, faydasını incelemiş.

"Optimum yani en uygun, en verimli, sonucu itibariyle insanlara en faydalı sistem -kompüterlere yazıyorum, sosyolojik bakımdan, psikolojik bakımdan, matematik bakımından inceliyorum- optimum sonuç, insan hayatı için en güzel çözüm, insan cemiyetleri için en güzel sistem İslâm" diyor.

En verimli, en uygun, en hayırlı, en faydalı sistem İslâm oluyor. Her şeyi ile güzel.

Bak adam Amerika'ya gitmiş. Bir ara öyle hızlı komünistmiş ki arkadaşları anlatıyor; kendisi utanıyor, söylemiyor. Onları da komünist yapmak için talebelerin arasında dolaşırmış. Onun doğru olduğuna inanmış. Orayı da öğrenmiş, burayı da öğrenmiş. Ama şimdi; "Hocam bir kitap yazmak istiyorum. Elimde; dünya üzerindeki sistemlerin içinde, İslâm'ın her bakımdan en güzel sistem olduğunu anlatacak malzeme."

Bunlar hep tefekkürle olur. İnceliyorsun; İslâm bunu niye yasak etmiş?

Bakın çörek otu, basit siyah çörek otu; poğaçaların üzerinde bir susam vardır bir de siyah siyah çörek otu vardır ya, o. O siyah bir tohum olan çörek otunu, Peygamber Efendimiz tavsiye etmiş; "Ölümden başka, ihtiyarlıktan başka her derde devadır." diye tavsiye etmiş.

Herhalde Amerikalı bunu duydu; "Dur bakalım, müslümanların peygamberi bu otu niye tavsiye etmiş?" diye incelemeye aldı anlaşılan. Geçen gün gazetelerde vardı, Çörek otu AIDS hastalarına bile fayda veriyormuş, vücudu kuvvetlendiriyormuş. AIDS hastalığına bile faydası oluyormuş.

Dinimiz böyle elhamdülillahi alâ nimeti'l-İslâm.

Allah'ın bize verdiği nimetler içinde İslâm kadar kıymetlisi yok. En kıymetli nimet, İslâm nimeti.

Onun için İslâm'ı iyi anlamamız lazım, iyi anlamamız için Kur'an'ı okumamız lazım, tefekkür etmemiz lazım.

Tefekkür etmek için de alim olmamız lazım, Arapça öğrenmemiz lazım. Bu cahillikle olmaz!

Cahil ne bilsin? Tahtadan bir tesbihi ehline gösteriyorsun; "Aman hocam, bu şahene bir teşbih, en aşağı beş yüz bin lira eder." diyor. Neden? Anlıyor ki usta elinden çıkmış.

Evde bizim kayınvalideden kalma küçük vazoya birkaç çiçek koymuşuz, evin kenarında duruyor; kırılırsa yüzüne bakmayız, atarız.

Geçen gün birisi geldi: "Hocam biliyor musunuz, bu vazo antikadır." diyor.

Doğrusu bilmiyorduk, meğer antikaymış. Ninemizden kaldı. Bizim nazarımızda küçücük bir vazo. Ben kıymet vermiyorum ama erbabı nasıl anlıyor; "Hocam, bu antika, bunun kıymetini bilin." diyor.

Bir ayna vardır; yaldızları dökülmüş, kenarı kırılmış.

"Bak bu da antika." diyor.

"Ne kadar para eder?" dedim.

Şu anda söyleyemem ama "antika" dedi; "Kapalıçarşıya götürsen şu kadar para eder." dedi.

Bir şeyin kıymetini alim olan bilir, mücevherin kıymetini kuyumcu bilir. Biz İslâm'ın kıymetini bilmiyoruz çünkü cahiliz. Allah bize öyle nimet vermiş, Kur'an-ı Kerîm'i indirmiş, Allah'ın kelamı. Öpüyoruz, başımızın üstüne koyuyoruz ama gönlümüze girmemiş, sahte, yapmacık bir şey. Okuyoruz o kadar!

Hafız güzel okursa seviyoruz, hafızın sesi güzel değilse sevmiyoruz.

Sen Kur'ân-ı Kerîm'i mi seviyorsun hafızın sesini mi seviyorsun?

Sübhanallah! Ne kadar acayip bir iş!

Hoca hızlı hızlı namaz kıldırırsa herkes arkasına gidiyor, hatimle namaz kıldırırsa herkes kaçıyor!

"Allah'ın kelamını okuyor, hatimle kıldıracak, daha çok sevap kazanacaksın, gelsene mübarek!"

Çok ıslaha ihtiyacımız var.

Allah bizi kahrıyla ıslah etmesin; kıtlıkla, düşmanla, kamçıyla, hastalıkla, tokatla, silleyle ıslah etmesin, lütfuyla ıslah etsin, uyanıklık versin. Kalbimiz nurlansın, gözümüzün perdesi kalksın. Allah bize gerçekleri göstersin. Kur'an'ını sevdirsin, dininin kıymetini anlattırsın. İyi müslüman olalım, Allah bize yardım etsin, bizi şeytanın pençesinden kurtarsın. Allah bizi nefsin eline esir etmesin, onun zebunu etmesin.

Gazete okur, magazin okur, televizyon seyreder, radyo dinler, her evde bir video, bir televizyon, bir müzik seti var.

Kaça aldın?

Şu kadar milyona.

Şu tarafta bir dolap, bu tarafta bir dolap, düğmeler, bilmem ne. Bakıyorum; "Bir uçağın kumanda kabinine mi geldim?" diye korkuyorum. Millet zevk için, müzik için bunlara bir sürü para veriyor. Kur'an için ilim için gayret yok, çalışma yok.

Yanlış yoldayız, Allah bize sevdiği şeyleri sevdirsin, bizi sevdiği yola soksun, bu gafletten bu cahillikten kurtarsın.

Ve'l-i'tibârü inde acâibihî.

Bir de ne olacak?

Kur'ân-ı Kerîm'in âyetlerini okuyacağız ve'l-i'tibârü inde acâibihî, "acayip, şaşılacak, anlattığı hikmetli şeylerden ibret alacağız."

Fa'tebirû yâ üli'l-ebsâr.

Yâ üli'l-elbâb.

Kur'ân-ı Kerîm'in ayetleri bize;

"Ey gönül sahipleri, ey gönül gözleri açık olan insanlar, ibret alın." diyor.

Okuyacağız, ibret alacağız. O âyetleri okumaktan maksat, ibret almak.

O âyetler bize tesir etmezse, yolumuza tesir etmezse, gidişimize tesir etmezse, bize bâtılı bıraktırmazsa, bizi hakka yöneltmezse demek ki biz ibret alamadık.

Ben bu vaazı dinledim, ben bu hadîs-i şerîfi okudum; ona göre yolumu düzeltmezsem, Kur'an okumaya sarılmazsam Resûlullah'ı dinlememiş olurum, Resûlullah'ın tavsiyesini tutmamış olurum.

Dinleyeceğiz, duyduğumuzu anlayacağız, anladığımızı hayatımıza tatbik edeceğiz. Her gün bir cüz mü okursun artık ne kadar okursan Kur'an'ı okuyuşuna göre okuyacaksın, anlayacaksın, anlatacaksın.

Sen de anlayacaksın, hanımın da anlayacak, kızın da anlayacak, delikanlı oğlun da anlayacak, herkes anlayacak; ailece has müslüman olacaksınız. Has müslüman olarak Allah'ın dinine yardım etmeye koşacağız.

Diğer hadîs-i şerîf:

İttela'tü ale'l-cenneti fe-raeytü eksere ehlihe'l-fukarâe. Ve't-tala'tü ale'n-nâri fe-raeytü eksere ehlihe'n-nisâe.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Buhârî rivayet etmiştir. Buhârî imamdır, hadisin önderlerindendir, rahmetullâhu aleyh. Milyondan fazla hadis ezberindeydi, sahih hadisleri kitabında toplamıştır. Buhârî'nin Sahîh'i diyoruz. En kıymetli hadis kaynaklarından biri olduğundan Diyanet işleri Başkanlığı da ilk önce onu tercüme etti.

Burada Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ne buyurmuş?

Ittela'tü ale'l-cenneti. "Cennete şöyle bir nazar ettim, şöyle bir çıkıp baktım." Fe-raeytü eksere ehlihe'l-fukarâe. "Ekseriyetle cennet ehli insanların bu dünyada fakir olan insanlar olduğunu gördüm."

Cennete girmişler.

Ve'ttala'tü ale'n-nâri fe-raeytü eksere ehlihe'n-nisâe. "Cehenneme de şöyle bir doğruldum, baktım; orada da ekseriyetle cehennem ahalisinin kadınlar olduğunu gördüm." diyor.

Bu hadis üzerinde birazcık duralım.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz cennete nasıl bakmış da nasıl görmüş?

O Allah'ın en şerefli kulu olduğundan, en üstün kulu olduğundan, Habîb-i Edîbi olduğu için Resûl-i Ekrem olduğu için Allahu Teâlâ hazretleri ona ulûmü'l-evvelîn ve'l-âhirîn'i vermiş, ona her şeyi göstermiş. Bu dünyada iken cenneti ve cehennemi göstermiş.

O, Allah'ın peygamberi, o Allah'ın has kullarının has kulu, makâm-ı Mahmûd'un sahibi, cennetin en yüksek derecesine çıkan peygamberlerin de serveri; Allah ona göstermiş.

"Ekseriyetle cennetin ahalisi fakirlermiş."

Mesela Ebû Bekir Sıddîk Efendimiz'in, ümmetin en üstün ferdi olduğunda ittifak olunmuş.

Efdalü'l-ümmeti Ebû Bekr-i Sıddîk.

"Ümmetin en faziletli şahsı kimdir?" diye şöyle bir sıralama yapılsa -tabi sahebe-i kiram evliyâdan da üstün;çünkü sahabe- "Sahabenin de en üstünü kimdir?" diye incelense biliyoruz ki Aşere-i Mübeşere var.

Peygamber Efendimiz, on tane insana hayatındayken; "Sen cennetliksin, şu cennetliksin." diye tebliğ etmiş, bildirmiş.

Şımarmaz ki çünkü has kul.

Ebû Bekir Sıddîk Efendimiz, Peygamber Efendimiz'in hicret arkadaşı, mağarada gam yoldaşı can yoldaşı, yol arkadaşı.

Peygamber Efendimiz'e her şeyini feda etmiş. Altmış bin altını mı varmış, yetmiş bin altını mı varmış, doksan bin altını mı varmış, çok fazlaymış; sarı sarı, pırıl pırıl altınları, şakır şakır Resûlullah'ın yoluna feda etmiş. Kendisini feda etmiş, ailesini feda etmiş, her şeyiyle nesi varsa Peygamber Efendimiz'in emrine tahsis etmiş.

Zengin insan, Kureyş'in asillerinden biri, her zaman asildi, doğuştan asildi. Allah Ebû Bekir Sıddîk Efendimiz'in cevherini güzel cevherden yaratmış, öyle bir kimseydi.

Hz. Osman Efendimiz'in bir cömertliği var. Yüz develik kervanı bağışlamış; etlerini kestirmiş, dağıtmış. Üstündeki malları da fukaraya tasadduk etmiş. Medine'de bir sene kıtlık olmuş.

Bu cömertlikten sonra bu faziletten sonra; "Hz. Osman ne yapsa zarar etmez, ne yapsa cennete gider." Peygamber Efendimiz methetmiş.

O da çok zengindi, o da Aşere-i Mübeşşere'den. Bir hanımı vefat ettiği zaman ağladı da Peygamber Efendimiz "ağlama" dedi, "Öteki kızımı da sana vereceğim. Kaç tane kızım olsa sana vereceğim." Peygamber Efendimiz'in öyle sevdiği bir kimse, o da zengin.

Şu yanlış anlaşılmasın; "Zenginler cennete girmeyecek, fakirler girecek."

Öyle şey yok.

Aklını kullanan, gönlünü temiz tutan, Allah yolunda yürüyen herkes cennete girer.

Hatta Peygamber Efendimiz'in bir acayip sözü var ki ne yapmak lazım bilmiyorum?

"Kim cenneti isterse Allah onu cennete sokacak." diyor, Peygamber Efendimiz. Allah, isteyeni cennete sokacak. İsteyelim, yolunca çalışalım.

Allah cennete sokacak ama ekseriyetle fakirler cennete girecek.

Neden?

Harama el uzatmamış; "Nereden gelirse gelsin." dememiş, kazancını süzgeçten geçirmiş, aza kâni olmuş, fakirliğin acısını çekmiş, aç kalmış açık kalmış Allah'ın yolundan ayrılmamış da ondan mükâfâtı yüksek oluyor. Sabır zordur.

Zengin, parası var, hizmetçileri var, konağı var, sofrası var, emrettiği zaman çarşının en güzel meyveleri sofrasına gelir, baklavanın en güzeli gelir, kaymağın en hâlisi gelir, tereyağın en güzeli gelir, o burada nimet içinde yaşıyor. Nimet içinde herkesin müslüman olması kolay, ama yoklukta, sıkıntıda sabredip de Allah yolunda yürüyenin tabii ki mükâfâtı çok oluyor.

Onun için ekseriyetle fakirler cennete girecek.

Bir de zenginlerin kazancının sorgusu suali var:

"Nereden kazandın, nereye harcadın?"

"Şuraya şuraya harcadım."

"Vazifelerini yaptın mı?"

Zekât gibi, sadaka gibi, sadaka-ı fıtır gibi...

"Yaptım, yaptım."

Sıla-ı rahim'i, şunu bunu yaptın mı?

Hesabı var. Zenginin malının hesabı var. Ötekisi daha kolay oluyor.

Ekseriyetle fakirler cennete girecek. Buradan bir şey daha çıkıyor. Malımız çokça değilse, sıkıntımız varsa sabretmeye gayret edelim. Bak, sabrın sonu selamet:

"Ekseriyetle fakirler cennete girecekmiş, Allahu Teâlâ hazretleri sabredenlere çok hayırlar verecek." diye fakirler de mütesellî olsunlar.

İkinci cümleye gelince bir de burada söylemek istediğim bir şey var:

Peygamber Efendimiz diyor ki;

"İnsanın rızkı kendine gelir, acele edip de harama sapmasın. Yazılmış, nasıl olsa gelecek."

Siz de biraz rahat olun; "Aman aç kalıyorum, açık kalıyorum." diye korkmaya lüzum yok.

Yazılmış olan rızık nasıl olsa gelecek, acele edip de onu haramdan iktisap etmeye çalışmamak lazım, sabırlı olmak lazım, harama tenezzül etmemek lazım.

"Ekseriyetle cehennem ahalisinin de kadınlar olduğunu gördüm." diyor.

Neden?

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyor ki;

"Küfrân-ı nîmette bulunurlar."

Kocasıyla nice güzel günler geçirir, bir gün kavga eder;

"Ben zaten senin evine geldiğim zamandan beri hiç yüzüm güldü mü? Bir doğru düzgün gün görmedim ki!" der.

"İyiliği inkâr edersiniz, hayat arkadaşınıza sert çıkarsınız."

Bir de kadınların namuslarını koruması lazım, örtünmesi lazım. Yüzünü gösterse olmaz, vücudunu gösterse olmaz, saçını gösterse olmaz. Yüzü serbest de yüz el ayaklar serbest de hani mümkün olduğu kadar oralarda da riayet etmek lazım ama mekşûfe olmaması lazım, vücudunu açmaması lazım, saçını göstermemesi lazım. Tabi onları yapmadığı zaman günaha giriyor.

Güzel kokuları sürüyorlar; -Paris'ten gelme, bilmem ne eczaneden, parfümeri dükkanlarından güzel koku alıyorlar, gramı şu kadar pahalı; sürüyorlar, hakikaten güzel koku, bakıyorsun kolay kolay çıkmıyor- öyle çıkmıyor ki kadının geçtiği yerden sen on dakika sonra geçiyorsun hala orada kokusu duruyor.

Çok güzel koku ama bir kadın güzel kokular sürer de sokağa çıkar gezerse dönünceye kadar hep lanete uğruyor. Boyundan büyük günahlara giriyor. Kadın dışarıda süslenmeyecek, kadın dışarıda açılmayacak, kadın kocasının izni olmadan dışarıya çıkmayacak, kadın namusunu koruyacak, vazifelerini bilecek.

İşte bunları bilmeyince, namusunu koruyamayınca, kocasıyla muamelesine ihtimam etmeyince olmuyor. Koca, ailenin reisi oluyor, hanım ona tâbi oluyor; o içeriden evi düzenleyecek, çocukları yetiştirecek, ötekisi dışarıdan kazanacak, eve getirecek. Bunlar olmadığı zaman olmuyor.

Kadının dini bilgisi de genellikle az oluyor. Erkekler camiye geliyor, kadınlar; "Çocuklarla meşgul olacağız." diye gelemiyorlar. Erkekler imam hatip okullarında okuyor, ilâhiyat fakültesinde okuyor, kadınlar okumuyor.

Bizim memlekette yüz karası kontenjan koyuyorlar; "İlâhiyat fakültesine kızların şu kadardan fazlası giremez!"

Kadınların eğitime çok fazla ihtiyacı var. Bazı ilâhiyat fakültelerini, "kız ilâhiyat fakülteleri" yapsan yeridir.

"Her mahallede bir tane kız hoca hanım olsun da bunlara Allah'ın emirlerini öğretsin, helalini öğretsin, tesettürü öğretsin, namusu öğretsin." diye gayret etmek lazım gelirken bir de kontenjan koyuyorlar, dini bilgileri de tam öğrenemiyorlar.

Yol üzerinde SEKA fabrikasının camiinde vaaz veriyorduk. Kadınlar için doğru düzgün bir yer yapmamışlar, düşünmemişler.

Kadınlar nerede abdest alacak nerede namaz kalacak? Elhamdülillah bu caminin şu tarafı serbest; kesenin ağzını açalım da kadınların girişi ayrı olsun, abdest alma yeri ayrı olsun, vaaz dinleme yerleri ayrı olsun. Vaazları dinlesinler, âyetleri, hadisleri dinlesinler, dini öğrensinler.

İslâm 'da bir insanın bir insana secde etmesi yoktur.

Peygamber Efendimiz'e dediler ki;

"Yâ Resûlallah! Müsaade buyur sana secde edelim."

"İnsanın insana secde etmesi yoktur." dedi, "Bizim şeriatimizde böyle bir şey yok!"

Yusuf aleyhisselam'ın anası, babası ve kardeşleri Mısır'da onun ziyaretine gittikleri zaman, secde etmişler. O zamanın töresinde, o zamanın şeriatinde böyle bir şey varmış.

Ondan sonra da;

"Babacığım, küçükken gördüğüm rüyanın hakikati bu çıktı. Rabbim gösterdiği rüyayı böyle tahakkuk ettirdi." demiş.

"Ayın, güneşin on bir tane yıldızın bana secde ettiğini görüyorum." diye babasına anlatmıştı. "O rüyanın hakikati bu." demiş.

O zaman secde ettiklerini görüyoruz. Kur'ân-ı Kerîm'de bildirdiğine göre secde etmek yok!

Peygamber Efendimiz kendisine secde ettirmemiş. "İnsanın insana secde etmesi yoktur." buyurmuş. Yalnız, "Eğer bir kimse bir kimseye secde edecek olsaydı, buna müsaade olsaydı, kadının kocasına secde etmesini emrederdim." buyurmuş.

Kadın, kocasına izzet edecek, hürmet edecek, itibar edecek, "efendi" diyecek, büyük sevap kazanacak.

Kadın, çocuğuna hizmet etti mi sevap kazanır, kocasına hizmet etti mi sevap kazanır, çocuğunu emzirdiği zaman sevap kazanır, sadaka vermiş gibi ecir kazanır, uykusuz kaldığı zaman sevap kazanır. Kadının sevap kazanma yolları çok.

İşte bunlarda kusur ediyorlar. Kocasıyla çatır çatır kavga ediyor; kocası kapıyı vuruyor bir tarafa gidiyor, kadın kapıyı vuruyor bir tarafa gidiyor. "Sen bana karışamazsın, ben istediğimi yaparım!" diyor.

Bu İslâm töresi değil; bu gâvurların, Batı'nın âdeti.

Bizde hürmet olacak; kocaya da hürmet olacak, kocanın anasına babasına da hürmet olacak. Koca da karısına sevgi gösterecek, onu himaye edecek; o da kaynanasına kaynatasına hürmet edecek. Muhabbet olacak, sevgi olacak. Allah rızası için büyük sevaplar kazanacaklar.

İkinci hadîs-i şerîf de bu. O halde Allahu Teâlâ hazretleri bizi ehl-i cennetten eylesin.

Malımızı helalden kazanmaya dikkat edelim. Bilelim ki ekseriyetle cennet ehli fakirlerden oluyor, haramlara meyledip de cennete gitmekten mahrum kalan zenginler arasına düşmeyelim, zenginsek malımızın hasenâtını yapmaktan geri kalmayalım.

Ölmeden evvel hayırların yapıldığını, çeşmelerin şarıl şarıl aktığını, camilerin dolup taştığını, okulların Kur'an kurslarının çalıştığını, yaptığımız hayırların sonuçlarının alındığını görecek şekilde hayır ve hasenât yapalım.

Bir de kadınlarımız da ekseriyetle kadınların cehenneme gittiklerini, cehennem ahalisinin çoğunun kadınlar olduğunu düşünüp dini iyi öğrensinler, cehenneme götüren şeylere düşmesinler, günahlara sapmasınlar. Allahu Teâlâ hazretlerinin rızasını kazanmaya gayret etsinler; onlar da Allah'ın salih kullarıyla beraber cennetine girip cemaliyle müşerref olsunlar.

Üçüncü hadîs-i şerîfe geçiyorum.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'den Buhârî ve Müslim radıyallahu anh rivayet etmişler.

Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuş:

U'tîtü hamsen lem yu'tahünne ehadün mine'l-enbiyâi kablî; nüsırtü bi'r-ru'bi mesîrete şehrin ve u'tiyet mefâtîhu'l-ardu ve cüılet liye'l-ardu mesciden ve tahûren ve eyyümâ min ümmetî edrekethü's-salâtü fe'l-yüsalli. Ve ühıllet liye'l-ğanâimü. Ve kâne'n-nebiyyü yüb'asü ilâ kavmihî hassaten ve büıstü ile'n-nâsi kâffeten. Ve u'tîtü'ş-şefâate.

Çok mühim bir hadîs-i şerîf. İsterdim ki bir gün başlı başına bunu konuşayım. Üçüncü hadîs-i şerîf bu geldi, okuyorum. Buhârî ve Müslim sahih hadis kitaplarında kayıtlı.

U'tîtü hamsen. "Rabbim tarafından bana beş özellik verildi."

Peygamber Efendimiz; "Bana beş ikramı var." diyor, "Başka peygamberlere vermemiş, sırf bana vermiş; başkasında olmayan meziyetler."

Lem yu'tahünne ehadün mine'l-enbiyâi kablî. "Benden önceki peygamberlerden hiçbirisine bunlar verilmemiştir; Rabbimin bana büyük lütfu, ikramı" diye bildiriyor.

Diğer peygamberlere verilmeyip de hâsseten, özel bir ikram olarak, taltif olarak Efendimiz'e verilmiş olan şeyler neymiş?

Sayıyorum:

Birincisi:

Nüsırtü bi'r-ru'bi mesîrete şehrin. "Bir aylık mesafeden düşmanıma korku veriyor. Düşmanıma korku verilmesi suretiyle nusret olundum." diyor, Peygamber Efendimiz.

"Bir aylık mesafeden uzakta bulunan düşmanımın gönlüne Allah benim korkumu sokar. Benim korkumdan adam titrer, yanaşamaz, zarar veremez; bana böyle bir ikram verildi." diyor.

Bu, Allahu Teâlâ hazretlerinin bir lütfudur, Allah'ın yolunda yürüyen Peygamber Efendimiz'in has ümmetinden olan insanların hâli de budur, onlardan da kâfirlerin ödleri patlar, korkarlar.

Allah, Peygamber Efendimiz'e böyle bir heybet vermiş. Peygamber Efendimiz'in yolunda giden büyüklere de, evliyâullaha da böyle bir heybet vermiş. Düşmanlar yanına yanaşmaktan korkuyorlar. Bir aylık mesafeden ödleri patlıyor, korkuyorlar, titriyorlar.

Hakikaten de cümle cihan halkı müslümanlardan korkuyor; Rusya korkuyor,Amerika korkuyor, İngiltere korkuyor, Avrupa korkuyor, Hindistan korkuyor, Çin korkuyor. Allah yardımcımız olsun. Durduğumuz yerden ödleri patlıyor.

O kadar zayıfız, o kadar kusurluyuz, o kadar eksiğiz. "Biliyoruz ki bu aslan uyuyor; bir uyandı mı, kükredi mi bize ortada, meydanda yer kalmayacak." diye uyuduğumuz halde korkuyorlar.

Bir de uyansak şöyle bir gerilsek şöyle bir gürlesek, ortada hiçbir şey kalmayacak, yakında inşaallah...

"Rusya'da müslümünlar haklarını istiyor." diyorlar. İnşaallah yarın, bir gün ezanları okutacak, camiler dolacak.

Sibirya müftüsü gelmiş; Suud'dan bilmem kaç yüz bin tane Kur'ân-ı Kerîm gönderiliyormuş. Bizim Diyanet de bilmem kaç yüz tane Kur'ân'ı Kerîm göndermeyi vaat etmiş. Camiler tıklım tıklım doluyormuş, taşıyormuş.

Demek ki öldürememişler, demek ki Allah'ın nurunu söndürememişler. Milyonlarca insanı astılar, kestiler; bu imanı kalplerden söküp atamadılar.

İngiltere mecmuaları; "En büyük faydayı da 'Erbâb-ı tarikat yaptı." diyorlar. Tasavvuf erbabı gizli gizli çalıştı, çabaladı; İslâm oralarda sağlam kaldı. Bu sağlam, canlı kalmakta en büyük hizmeti, faydayı da Nakşibendi tarikati yapmıştır." diye yazıyor İngiliz mecmuaları.

Allah'ı zikretmenin faydasına bak! Nasıl canlı kalıyor, dinç kalıyor.

Allah bizi sevdiği kul eylesin, şu aslanın tekrar aslan olduğunu göstersin. Müslümanları aziz eylesin, dünyanın her yerine İslâm'ı hâkim eylesin, dünyanın her yerine İslâm'ı yaymakta bizi hizmet şerîfi eylesin, müşerref eylesin; bu bir.

"Peygamber Efendimiz'in özelliği, bir aylık mesafeden düşman Peygamber Efendimiz'den korkmaya başlıyor."

İkincisi:

Ve u'tiyet mefâtîhu'l-ardu. "Yeryüzünün anahtarları bana ihsan olundu."

"Al Resûlüm, anahtarlar senin!"

Gördük de... İslâm dünyanın her yerine yayıldı. Asya'da Müslümanlık ne kadar kuvvetli biliyoruz, Avrupa'da ne kadar kuvvetli biliyoruz, Afrika'ya "yeşil kıta" deniyor;çoğunluğu müslüman, biliyoruz.

Bir buçuk sene önce Amerika'ya gittim; her yerde, camilerde cuma namazı kıldım, elhamdülillah orada da müslüman var, o zenci kardeşlerimiz camiler kurmuşlar, dergi çıkarıyorlar, televizyonlarda konuşmalar oluyor, gazetelerde yazılar yazılıyor. Kanada'da gördüm Güney Amerika'ya gidemedim, Brezilya'da vesairede müslümanlar olduğunu duyuyorum; seviniyorum.

Avustralya'ya gittim, Avustralya'da müslüman olmuş Avustralyalıları gördüm.

Demek ki Allah Resûlullah Efendimiz'in eline anahtarları vermiş. Bu Allah'ın dinini cümle insanlar duyacak, nasibi olanlar müslüman olacak. Nasipsizlerin de itiraza mecali kalmayacak.

"Duymadım, hiç kulağıma gelmedi Yâ Rabbi!" diyemeyecek, her yerde "Allahuekber" deniliyor. Herkes biliyor ki "İslâm" diye bir din var. "Allah birdir, şerîki nazîri yoktur." bunu biliyorlar.

İstediği kadar puta tapsın, yarın hiç itirazı hakkı ve mecali olmayacak.

Neden?

"Bizler şahit olacağız, şahit ümmet olacağız"

Allahu Teâlâ hazretleri rûz ı mahşerde bizleri şahit olarak dinleyecek:

"Kalkın konuşun, ben Allahu Azîmüşşân kullarıma varlığımı birliğimi anlattım mı?"

"Anlattın, yâ Rabbi! Peygamber gönderdin, kitap indirdin, gerçekleri bize öğrettin, rahmetinden bizi mahrum bırakmadın Yâ Rabbi, cahil koymadın Yâ Rabbi, cennetin yollarını anlattın Yâ Rabbi!" diyeceğiz.

Ötekiler boynunu bükecek, başını önüne eğecek, hiç itiraza mecâli olmayacak.

Yolunda yürüyene ne mutlu! Yolunda yürümeyene ne yazık ki fezalarda Allahüekber'ler söylenirken, aya giden astronotlar müslüman olurken, ilim adamları müslüman olurken, filozoflar müslüman olurken bazı cahiller gafiller mayolarla zevk peşinde, kumar peşinde, eğlence peşinde ömürlerini heba ediyorlar.

Yarın mahkeme-i kübrâ'da itiraza, kendilerini savunmaya mecalleri olmayacak; düşünmüyorlar.

Allah bizi cahillerden etmesin, bizden sonra evlatlarımızı da imandan ayırmasın, küfre düşürmesin.

Allah, Peygamber Efendimiz'e yeryüzünün anahtarlarını ihsan etmiş ve "Açık fütûhât olacak. Resûlüm, sen korkma. Mekke'desin, müşrikler sana baskı yapıyorlar, savaşıyorlar ama korkma, bu yeryüzünün anahtarları sana verilmiş."

"Her taraf sana râm olacak." diye anahtarları vermiş.

Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şerîfinde buyuruyor ki;

"Vallahi bu din deryaların üzerinde dalgalanacak, deryaları aşıp gidecek."

O zamandan söylüyor ve oldu; tarih boyunca İslâm yeryüzünün etrafına yayılmış.

"Müslümanlar zayıf."

O da müslümanların problemi, kusuru Allah bize kusurlardan kurtulmayı, kavî müslüman olmayı nasip etsin.

Üçüncüsü:

Ve cüılet liye'l-ardu mesciden tahûren. "Yeryüzü benim için mescid kılındı ve –toprak- temizlenme vasıtası kılındı." diyor Peygamber Efendimiz.

Şimdi bizim camimiz olmasa ne olur?

Vallahi, "Allahu ekber, Allahu ekber" diye bir ezan okuruz, yine bunun gibi cemaati toplarız, yine kılarız. Çayırlarda kılarız alimallah, isterse cami olmasın, yeryüzü bizim için tertemiz, çayırda çimende namazı kılarız, ibadetimizi yaparız, Allah'ın yolunda yürürüz.

"Su yok."

Teyemmüm alırız. Elimizi toprağa vururuz, yüzümüze süreriz, kollarımızı mesh ederiz; işte abdestli olduk. Gusül de olur, abdest de olur, Allahuekber!

Namazdan geri kalmayız; çöldeymişiz, denizdeymişiz, dağdaymışız, ovadaymışız hiçbir yer fark etmez, her yerde kılarız.

Fî berrike ve berrike ve cevrike "Denizde, karada, havada her yerde ibadetimizi yaparız."

Allah yeryüzünü bize mescid kılmış. Hele hele kırlarda bayırlarda namaz kılmanın elli kat sevabı var. Şu camide namaz kılmanın sevabı yirmi kattır:

Salâtü'l-cemâati tefdulü salâte'l-fezzi bi-seb'in ve işrîne dereceh.

Yirmi yedi kat sevabı aldık. Evde kılsaydık bir alacaksak burada namaz kıldık yirmi yedi kat sevap aldık.

Sapanca'dan buraya geliyordum öğle namazı yolda olacak, ikindi namazında buraya gelecektim. Eğer ikindi namazını yolda kılmış olsaydım, arabayı kenara çekseydim, elimi kulağıma koysaydım "Allahuekber" diye bir ezan okusaydım; dağlar, kuşlar, ağaçlar, çiçekler şahit olacaktı. Namaza durduğum zaman elli kat sevap olacaktı.

Ecre bak, sevaba bak! Dinin güzelliğine bak.

Orada kubbe yok, minare yok. Yeryüzü bize mescid kılınmış; ne olacak?

Çölde gidiyorsun, çeşme yok, ben bu kumla abdestimi alırım bu namazı kılarım. Ne güzel din!

"Yeryüzü mescid kılındı ve temizlik malzemesi kılındı."

Gusül abdesti de olur. Gece yattı, ihtilam oldu, hamamcı oldu, yıkanması icap etti. Ne yapacak, su yok. Teyemmüm abdesti alır. Gusül abdesti yerine de geçer. Ne güzel, ne rahat. Ne kadar kolaylıklar var, yeter ki sen Allah'a kul olmaya azmet, Allah'ın yolundan ayrılma.

Haydarpaşa Numune Hastanesi'nde ameliyat olacağız, ben liseyi yeni bitirdim. Baktım Karadenizli bir hacı amca da ameliyatı bekliyor. Benim nasıl bir insan olduğumu anladı.

"Namaz kılardım ama -Karadeniz şivesiyle- şimdi burada kılamıyorum." diyor.

Neden?

Üstü başı yağlıymış, paslıymış, kanlıymış.

Dedim ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, savaşta bile namazı bırakmadı. Savaşta bile namaz bırakılmaz. İnsanın aklı başında oldukça namaz kendisine farzdır.

İnne's-salâte kânet ale'l-mü'minîne kitâben mevkûtâ.

"Hocam, ben gündüz kılamıyorum, akşam toptan kılıyorum."

Vay akıllı! Vay vay kendisini akıllı sanan şaşkınlar!

Allah beş vakit namazı neden emretmiş?

Öğleyin kılacaksın.

Öğleyin senin işyerinde yemek tatili yok mu? Var. Niye kılmıyorsun? İkindide de abdestli ol, dört rekât da ikindide kıl, hiçbir vakti kaçırma.

Ben askerlikte gördüm, askerlikte bile kaçmıyor. Sabah namazını kılarsın, öğleyi de tatilde kılarsın. İkindide eğitim alanına gidersin, sağa dön, sola dön, yüzbaşı bir düdük çalıyor, serbest, on dakika mola veriliyor. Abdestliysen "Allahuekber" de, namazını kıl, işte vakit çıktı; hiçbir mazeret yok.

"Yeryüzü mescid, toprak temizlik malzemesi" yeter ki sen Allah'a kul olduğunu bil, namazın zevkine var, namazın ne kadar güzel bir ibadet olduğunu anla; her yerde kılarsın.

Ve eyyümâ min ümmetî. "Benim ümmetim" diyor Peygamber Efendimiz, "Ümmetlerin en hayırlısı kılındı."

En üstün ümmet hangisi?

Bizim ümmetimiz, Ümmet-i Muhammed.

el-Hamdü li'llâhi'llezî cealenî min ümmet-i Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem. "Bizi Peygamber Efendimiz'in ümmetinden yapan, yaratan Allah'a hamd u senâlar olsun."

Çok büyük nimet; biz en hayırlı ümmetteniz.

Küntüm hayra ümmetin uhricet li'n-nâsi te'mürûne bi'l-ma'rûfi ve tenhevne ani'l-münkeri ve tü'minûne bi'llâhi...

Kur'an da şahittir.

Küntüm hayra ümmetin. "En hayırlı ümmet sizsiniz." diyor, Allah bize hitap ediyor.

Bize bu şerefi vermiş, Allah bizi Ümmet-i Muhammed olmaktan düşürmesin, oradan dışarıya kovdurmasın, attırmasın, rütbelerimizi söktürmesin.

"Sen general olmuştun, göğsüne madalyalar almıştın ama buna layık değilsin, defol!" denmesi gibi... Yazık oldu.

Bir insanın dinden imandan çıkması, bundan çok daha beter bir şeydir. Allah bizi bu imandan ayırmasın. Bu ümmetten doğmuşuz, bu ümmetten olarak Resûlullah Efendimiz'i göre göre ruh teslim etmeyi nasip etsin.

Geçen gün birinin vefatını anlattılar:

Adamcağız vefat etmek üzere, herkes etrafına toplanmış. "Resûlü'nü bir daha göster." diye diye ruhunu teslim etmiş.

Bir göstermişler, bir görmüş Resûlullah Efendimiz'i, canı bir daha görmek istiyor; "Bir daha göster yâ Rabbi!" derken, innâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn, vefat etmiş, ne güzel hüsn-i hâtime, Allah cümlemize nasip eylesin.

"Ümmet-i Muhammed ümmetlerin en hayırlısı kılındı."

Dördüncüsü:

Ve u'tîtü'ş-şefâate. "Bana şefaat hakkı verildi." diyor.

Peygamber Efendimiz'in çok yerde şefaati var, çok kişilere şefaati var. "Bana şefaat hakkı verildi." diyor.

Mahşer yerinde şefaati var, mahkeme-i kübrâ kurulduğunda şefaati var, hesap görüldükten sonra cehenneme gidecekler hakkında şefaati var.

Resûlullah Efendimiz şefaat madeni, şefîu'l-ümme, nebiyyü'r-rahmeh, "rahmet peygamberi, ümmetin şefaatçisi."

Evvelü şâfiin ve evvelü muşeffeîn. "Şefaat hakkı kendisine ilk verilen kimse, şefaat ettiği kimselerin hakkında şefaati ilk kabul olunan kimse, Peygamber Efendimiz."

Öyle bir Peygamber'in ümmetiyiz. Allah bizi Peygamber Efendimiz'in şefaatine erenlerden eylesin.

Ve sonuncu özellik:

Ve kâne'n-nebiyyü yüb'asü ilâ kavmihî hâssaten ve buistü ilâ'n-nâsi âmmeten. "Eskiden gelen peygamberler sadece kendi topluluklarına, kendi kavimlerine, kendi şehirlerine, kendi milletlerine gönderilirdi; ben bütün insanlara peygamber gönderildim." diyor Peygamber Efendimiz.

O zaman bütün insanlar Peygamber Efendimiz'in muhatabıdır. Ruslar da, Brezilyalılar da, Eskimolar da, Afrikalılar da, Antartikalılar da hepsi Peygamber Efendimiz'in muhatabıdır.

Anlarlarsa, dinlerlerse, imana gelirlerse ne mutlu, gelmezlerse ne kadar yazık! Onların hepsi Peygamber Efendimiz'in bi'l-kuvve ümmetidir; ümmet-i dâvettir.

Biz kabul etmiş kimseler olarak, yolunda yürüyen insanlar olarak da davete icabet etmişiz. "Gelin benim yoluma, cennet yoluna girin, müslüman olun." demiş. Biz de; "Girdik, müslüman olduk." demişiz.

Biz ümmet-i icâbetiz, Resûlullah Efendimiz'in davetine icabet etmişiz; ötekiler de belki ederler. Onlar ümmet-i dâvet, biz ümmet-i icâbetiz. Ama cümle cihan halkı Peygamber Efendimiz'in ümmeti.

"E hocam, hıristiyanlar hıristiyan kalsa, yahudiler yahudi kalsa."

Olmaz! Devir, devr-i Muhammedî, zaman Peygamber Efendimiz'in zamanı. Başka zamanlar geçti.

Peygamber Efendimiz diyor ki;

"Vallâhi Musa aleyhisselam sağ olsaydı şimdi o da bana ümmet olurdu."

Onun için öyle şey yok! "Hıristiyan hıristiyan kalsın, yahudi yahudi kalsın." diye bir şey yok.

Devir İslâm devri. Yahudi de müslüman olacak, hıristiyan da müslüman olacak, Rus da müslüman olacak, Amerikalı da müslüman olacak; Bolivyalı da, Şilili de, Kolombiyalı da hepsi müslüman olacak. Başka çare yok. En güzel çare de bu.

Müslüman olurlarsa kurtulurlar, müslümanlar olmazlarsa büyük fırsatları kaçırmış olurlar. Çok pişmanlık duyarlar ama iş işten geçmiş olur. Pişmanlıkların en fenası âhiretteki pişmanlıktır.

Derler ki;

Rabbi'rciûn. "Yâ Rabbi! Beni dünyaya döndür." Leallî amelü sâlihan. ""Belki iyi kul olurum da iyi işler yaparım."

Onlara; "Geçmiş ola, bitti, artık fırsat kaçtı." denilecek.

O bakımdan onlara da İslâm'ı öğretmek hususunda bizim tebliğ etmemiz lazım, anlatmamız lazım. Allahu Teâlâ hazretleri onlara da İslâm'ı nasip eylesin. Dünyanın her yerine İslâm'ı yayalım inşaallah.

Allah hepinizden razı olsun.

Sayfa Başı