M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

İslâm Fıtrat Dinidir

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Euzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdü li'llâhi rabbil-âlemîne alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh.Hamden kemâ yenbeğî li-celâli vechihî ve li-azîmi sultânih.

Emmâ ba'd:

Aziz ve muhterem cemaat-i müslimîn!

Şu mübarek Miraç kandili cümleniz hakkında hayırlı, mübarek ve müteyemmen olsun. Allahu Teâlâ hazretleri şu güzel ve kıymetli gecenin hayrından, feyzinden istifade etmeyi, hisseyâb, hissemend ve hissedar olmayı cümlemize ve cümlenize nasip ve müyesser eylesin. Nice nice kandillere, mübarek günlere gecelere, bayramlara, sevinçli hallere erişmenizi Allahu Teâlâ hazretleri nasip ve müyesser eylesin.

Böyle mübarek gecelerde ibadet edip namazlar kılmak, hatimler indirmek, zikirler yapmak, Kur'ân-ı Kerîm okumak, dualar eylemek şahsen yapılacak şeyler. Herkes evine gittiği zaman bunlardan istediği kadar yapabilir. Elhamdülillah kış geceleri müslümanın bayram geceleridir, bahar geceleridir. Çünkü kışın gündüzü kısadır, oruç kolay tutulur, sevap kazanılır; gecesi uzundur, gece namazına kolay kalkılır, ibadet kolay yapılır. Gecenin hayrından, feyzinden, bereketinden nefse ağır gelmeden, kolayca istifade edilebilir.

Herkes evinde ibadet eder de, bir de böyle günlerde Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin hadîs-i şerîfinde methettiği, çok sevaplı olduğunu bildirdiği bir tesbih namazı vardır. Ulemâmız o tesbih namazının da, cemaaatle kılınabileceğini beyan etmişlerdir. Tek başına kılamayanlar da öğrenmiş olurlar. O bakımdan buradaki konuşmamızı yaptıktan sonra teklifim, temennim, beraberce bir de tesbih namazı kılmak. 300 tesbihli, dört rekâtlı, aşağı yukarı yarım saat kadar süren bir namazdır. Sevabını Peygamber Efendimiz bildirmiş, methetmiş; o namazı da kılmış oluruz. Ondan sonra herkes evine gider, çoluk çocuğuyla veya yalnız olarak yapacağı ibadeti kendisi yapar.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Bu gece Miraç kandili... Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin Miracını kutluyoruz.

Dediler ey kıble-i İslâm ü dîn,

Kutlu olsun sana Mi'râc-ı güzîn.

Ermedi evvel gelen bu devlete,

Kimse lâyık olmadı bu rif'ate.

dediği gibi Süleyman Çelebi rahmetlinin. Bu gece Allahu Teâlâ hazretlerinin çok büyük iltifatlarına, kurbiyyetine, ünsiyyetine, davetine ve huzuruna kabule mazhar olmuştur Peygamberimiz Muhammed-i Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hazretleri,

Bunu İsrâ sûresinin birinci âyet-i kerîmesinde Allahu Teâlâ hazretleri bildiriyor.

Sübhânellezî esrâ bi-abdihî leylen mine'l-mescidi'l-harâmi ile'l-mescidi'l-aksâ'llezî bâreknâ havlehû li-nüriyehû min âyâtinâ, innehû hüve's-semîu'l-basîr. Sadakallâhu'l-azîm.

Arapça'da bir şeye hayran olunduğu zaman, hayret edildiği zaman Sübhânallâh denir. Bu güzel âdet bize de geçmiş. "Sübhânallâh, ne kadar güzel! Allah Allah, öyle olmuş mu?" deriz.

Âyet-i kerîme de Sübhânellezî diye başlıyor.

"Ne kadar hayret edilecek, ne kadar hayran kalınacak, emsalsiz, güzel, yüksek ve müstesna bir hadise ki onu Allahu Teâlâ hazretleri kuluna nasip etmiş.

"O âlemlerin Rabbi, mülkün sahibi, hükmün mâliki, kâinatın mutasarrıfı, esrâ bi-abdihî leylen "bir gecenin içinde o sevgili, müstesna kulu Muhammed-i Mustafâ'sını" mine'l-mescidil-harâm "Mekke-i Mükerreme'de bulunan Kâbe'nin çevresini teşkil eden Mescid-i Haram'dan, ile'l-mescidi'l-aksâ en uzaktaki mescid mânasına gelen, Kudüs'te bulunan Mescid-i Aksâ'ya; o zamanda da, bu zamanda da olması mümkün olmayan bir şekilde, geceleyin götüren o âlemlerin Rabbi Allah her şeye kâdirdir, şânı her türlü noksandan münezzehtir, her türlü takdire şâyestedir, şânı ne kadar yücedir!"

Allahu Teâlâ hazretleri demek ki o mübarek kulunu bir gecede Mekke'den Kudüs'e, Kudüs'ten de yedi kat semâyı geçirip yedi kat gökleri seyran eyletip Arş'ının üstünde cevlân ettirmiştir. Bilmediğimiz âlemlere götürmüş, hiç bir beşerin görmesinin, dünya hayatında muttalî olmasının mümkün olamayacağı şeyleri göstermiştir.

Ellezî bâreknâ havlehû. "O Mescid-i Aksâ da eskiden beri Allah'ın çevresini mübarek kıldığı" müstesna, kıymetli, kutsal yerlerden birisi. Müslümanın nazarında da öyle. Allahu Teâlâ hazretleri oraya bereket ihsan eylemiş, ta eski zamanlardan itibaren peygamberlerin cevlângâhı, vazife yeri ve hizmet mahalli olmuştur. Oralar, dünyanın sonunun geldiği zamanda da kıyametin kopacağı, mahşerin olacağı mahaller. O yerler mânevî bakımdan Allah tarafından mübarek kılınmış olan yerler.

Li-nüriyehû min âyâtinâ. "Âyât-ı kevniyyesini ve bu mülk âleminden ayrı insanların görmediği, göremediği, Allah'ın melekleriyle, Kur'ân-ı Kerîm'iyle, vahyiyle Peygamberine bildirdiği âlemleri ve mahlukları ve esrarlı hadiseleri göstermek için ibret teşkil edecek harikulade halleri göstermek için onu biz Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksâ'ya götürdük." demiş oluyor.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in bir gecede Mekke-i Mükerreme'den Kuds-ü Şerîf'e, o mübarek yerlere, Mescid-i Aksâ'ya varması, işte bu İsrâ sûresinin birinci âyet-i kerîmesiyle; Kur'ân-ı Kerîm'in belgelendirdiği, damga vurduğu "Evet bu böyledir, bu hadise olmuştur, Allah'ın kudretinin şaşılacak bir eseri olan bu İsrâ mucizesi vuku bulmuştur." diye Kur'ân-ı Kerîm'in şahitlik ettiği, bir hadisedir.

İsrâ, "geceleyin seyahat etmek" demek. Araplar gündüz de seyahat edebilirler ama gündüz sıcaktan insan mahvolur, tahammül edemez. Bir kaç adım atsa helâk olur, başına güneş geçer; güneşin hararetinden, sıcaklığından tâkati kalmaz, yığılır kalır.

Onun için Araplar'ın âdet-i seniyyeleri gece seyahat etmekti. Gece seyahat etmek, Araplar bakımından yapılan bir şey ama bu kadar uzun bir mesafeyi, binlerce kilometrelik bir mesafeyi Allah, Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem'e müstesna bir ikram olarak, peygamber mucizesi olarak nasip etmiş. O gecede Kâbe'nin yanından, Kuds-ü Şerîfe götürmüş.

Oradan da yedi kat semâyı geçirip Arş-ı A'lâ'ya, Sidre-i Müntehâ'ya götürüp Allahu Teâlâ hazretleri'nin huzuruna çıkması hadisesi var. O da urûc, yükselme kelimesinden alınma Mi'rac sözüyle ifade ediliyor.

Demek ki Peygamber Efendimiz Mekke'den Kuds-ü Şerîf'e götürülmüş. Kudüs'te de nice nice âyetleri, esrarları müşahede ettikten sonra, daha başka esrarları müşahede etmesi, mânevî varlıkları görmesi için urûc ettirilmiş; yani semâlara, yedi kat semâların ötelerine, mâverâ-yı semâvâta gönderilmiş.

Buhârî ve Müslim'de ve daha başka hadis kitaplarında, sahabe-i kiramdan rivayet edilmiş çeşitli hadîs-i şerîfler var. Sağlam, sahih hadislerin ifade ettiği hadise.

Kuds-ü Şerîf'te neler olduğunun teferruatı, göklerde Allahu Teâlâ hazretlerinin o kıymetli Habîbi'nin neler gördüğüne dair bilgiler hadîs-i şerîflerde mevcut.

Hadîs-i şerîf ne demek?

Peygamber Efendimiz'in kendi ifadesi. Allah Kur'ân-ı Kerîm'de şahitlik ediyor:

"Ben kulumu bir gecede Mekke'den Kudüs'e götürdüm." buyuruyor.

Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz de mübarek ağzıyla anlatıyor: "Ben de Kudüs'e gittim, Kudüs'ten ötelerde de şunları şunları gördüm."

Peygamber Efendimiz'in sahih hadîs-i şerîflerinden, o mübarek fem-i saadetinden, o mübarek ağzından sahabe-i kirâmına bu hadiseyi nasıl anlattığını, bir kısmını da kendimiz kestirme söylemek suretiyle size bildirelim.

Beynemâ ene fi'l-hatîmi mudtacian. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor: "Ben Kâbe-i Müşerrefe'nin yanında, Hatîm denilen yerde şöyle yaslanmış duruyordum."

Kâbe'nin resmini görenler resminden bilirler, ziyaretine nâil olanlar ziyaretinden bilirler ki Hâcerü'l-Esved'in yanından giderken, hemen Hâcerü'l-Esved'in sol tarafındaki duvarında Kâbe-i Müşerrefe'nin altın kapısı vardır. O yüksektir, insan ayak parmakları üzerinde yükselirse kapının eşiğini ancak tutabilir. "Herkes haddini bilsin." diye yüksek yapılmış.

Kâbe'nin kapısının olduğu yerin biraz daha ötesinde de Makâm-ı İbrâhim vardır. Rükn ile Makam arası, yani Hâcerü'l-Esved'le Makâm-ı İbrâhim'in arası duaların en çok kabul olduğu yerdir. İnsanoğlu Kâbe'nin eşiğine geliyor, boynunu büküyor, Rabbü'l-âlemîn'in dergâhına yüz tutuyor, gözünü kapatıyor, dua ediyor. Orası Allahu Teâlâ hazretleri'nin duaları çok kabul ettiği bir yer.

Oradan biraz daha ilerlediğiniz zaman Kâbe'nin duvarı biter, Kâbe'nin âdetâ avlusu diyebileceğimiz yarım daire şeklinde bir alçak duvar vardır. İnsanın omzundan aşağıda, 80-100 cm genişliğinde, yerden de 110-120 cm yüksekliğinde mermer bir duvardır. Kâbe ile bu duvar arasında bir boşluk vardır. Orada nöbetçiler dururlar ki Kâbe'yi tavaf edenler yanılıp da oradan girmesinler. Çünkü oradan girerlerse tavaf tamam olmaz. Orası Kâbe'nin içi sayılır, "Dışından tavaf etsinler." diye, nöbetçiler hacıları ikaz ederler.

Kâbe'nin bir kapısından girilen üstü kapalı kısmı var, bir de üstü açık olan o kısmı var. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki: "Hatîm'in olduğu yer de Kâbe'nin içi sayılır."

Abdullah b. Zübeyr radıyallahu anh halife olduğu zaman, -Hz. Ali'den sonra bir ara halifelik yaptı, sonra şehit edildi- orasını Peygamber Efendimiz'in istediği gibi duvarla çevirmiş, Kâbe'ye katmış. Kâbe o zaman uzunca bir bina olmuş. Haccac onu yenip şehit ettiği zaman, Emevî hükümdarlarının emriyle onun yaptığı kısmı yeniden yıkmışlar, Kâbe şimdiki haliyle kalmış, o yapılan kısım açıkta kalmış.

Allah neden böyle yaptırmış, neden yapılanı yıktırmış?

Hikmetleri var, her şeyin hikmeti var. Yaptıranın sevabı var, yıkılmasında da hikmet var.

Hz. Âişe anamız, Peygamber Efendimiz'in vefatından sonra Kâbe'yi ziyaret ediyormuş. Hz. Âişe anamız bizim validemiz.

Ve ezvâcühû ümmehâtühüm.

Peygamber Efendimiz'in hanımları bizim annelerimiz.

O halde Arapça bizim neyimiz?

Ana dilimiz. Hepiniz anadilinizi bilmeyen çocuklarsınız. Onun için anadilinizi biraz öğrenin! Onlar bizim annemiz, onların konuştuğu dil de bizim anadilimiz. Hem Türkçe veya Kürtçe veya Çerkezce hem de Arapça. Her müslümanın ana dili Arapça'dır. Buradan da ana dilini öğrenmesi lazım geldiğine dair bir mâna çıkıyor.

O mü'minlerin anası Âişe-i Sıddîka valide ya, ona müsaade etmişler. Merdiveni getirmişler, kapıyı açmışlar, Kâbe'nin içine girmiş. -Kapısından içeri herkesi sokmazlar. Onun içine girmek dünyada kaç kişiye nasip olur. Onun yanında itibarlı bir iki kişi de girmiş. Halk izdiham ediyor; "Herkes giremez." diye kapıyı kapatmışlar. Kapı kapanınca, dışarıdan birisi ağzını açmış, elini kulağına dayamış, içeriye bağırmış:

"Ey mü'minlerin annesi!"

Hz. Âişe-i Sıddîka validemiz de onun neden bağırdığını biliyor:

"Hatîm'e gidin, orası da Kâbe'nin içidir." demiş.

Anlıyor musunuz?

Kâbe'ye ziyaret nasip olursa orada da namaz kılın da Kâbe'nin içinde namaz kılmış olun. Fukarânın da Kâbe ziyareti öyle oluyor işte. O altın kapı herkese açılmaz, herkes içeriye giremez ama o aralık her zaman açıktır. Öbür tarafında da aralık vardır, bu tarafında da aralık vardır. Oradan girersiniz, Kâbe'nin içinde namaz kılmak size de nasip olur; bunu bilesiniz.

İşte Efendimiz o duvarlı kısımda oturuyormuş.

Nasıl oturuyormuş?

Yaslanmış, öyle oturuyormuş.

"Hatîm denilen yerde ben yaslanmış oturmakta iken"

İz etânî âtin. "Birden bire bana bir şey geldi."

Bunun melek olduğu anlaşılıyor.

Fe-şakka mâ beyne hâzihî ilâ hâzihî. "Şuramla şuram arasını yardı."

Göğsünü yarmış.

Fe'stahraca kalbî. "Kalbimi çıkardı." Sümme ütiytü bi-tastin min zehebin memlûetin îmânen. "Sonra içi iman dolu altın bir leğen getirildi." Fe-gusile kalbî bi-mâi zemzem. "Benim kalbim zemzem suyu ile o iman dolu tasın içinde yıkandı."

Artık esrarı kendiniz içinizden tefekkür edin, gözünüzün önüne neler gelirse gelsin. Efendimiz'in kalbi zaten altın gibi, pırıl pırıl, nurlu kalp; ama vazifeli melek kalbini çıkarmış, iman dolu leğenin içinde zemzem suyu ile yıkamış.

Sümme huşiye sümme üîde. "Sonra kalbimin içi dolduruldu ve yerine konuldu."

Mâneviyat, nur ve iman doldurulmuş ve eski haline getirilmiş.

Sümme ütiytü bi-dâbbetin dûnel-bağli ve fevka'l-hımâr. "Sonra önüme bir binek getirildi, bir mahluk getirildi ki katırdan biraz küçükçe ama merkepten biraz daha büyükçe" "Beyaz renkli bir mahluk getirildi." Yukâlu lehü'l-bürâku. "Ona Burak deniliyordu."

Burak denilen o mahluk getirildi." Burak, "berk" kelimesiyle ilgili. "Berk" de şimşek demek.

Yedau hatvehû inde aksâ tarfihî. "Bu mahluk ayağını, gözünün baktığı yerin en ötesine koyuyordu, yani ufka koyuyordu." Her adımı ufkun ta ötesine kadar, öyle bir mahluk."

Aziz ve kıymetli kardeşlerim!

"Biraz meseleleri anlayın." diye size bir hadisi anlatacağım. Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor:

İnsan kabre konulduğu zaman korkar, kabirde sıkışır. Ama mü'mine kabri genişlermiş. Ondan sonra kabrinde güleç yüzlü, güzel yüzlü bir kimse görecekmiş. O kimseye;

"Sen kimsin yâ mübarek? Ben bu kabre konulduğum zaman korkuyordum, yalnızlıktan ürküyordum, tüylerim ürperiyordu. Sen şimdi geldin, ben de seviniyorum, senin güleç yüzünden, nurlu yüzünden memnunum." diyecekmiş. O da;

"Ey Müslüman! Ben senin dünyada okuduğun Tebâreke sûresiyim. Allah bana bu şekli verdi, sana gönderdi." diyecek.

Dikkat ediyor musunuz, Allah celle celalüh sevapları nasıl insanların hoşuna gidecek ve insanların duygularının anlayacağı şekle getiriyor.

"Sevap nedir hocam; elle tutulur mu, gözle görülür mü, teraziye konulur mu, tartılır mı, ölçülür mü?" deseniz;

"Sevap denilen şey, öyle tartılır, ölçülür bir şey değildir, mânevî bir şeydir." deriz. Ama Peygamber Efendimiz bildiriyor ki Allah, Tebâreke sûresinin sevabını insan sûretine getirip onu okuyan kimseye kabirde yoldaş ediyor.

Allah her şeye kâdir mi?

Âmennâ ve saddaknâ, kâdir. Kâdir olunca da bizim anlayacağımız şekle ve hoşlanacağımız hâle getiriyor.

Sen nerden anlarsın?

Senin gibi yüzlü, elli, ayaklı bir kimse olsa, yüzü pırıl pırıl nurlu olsa, ondan anlarsın.

Bak şimdi etrafında melekler var, anlıyor musun?

Anlayamıyorsun.

Bu caminin içine rahmet inse, sekîne inse anlar mısın?

Anlayamazsın. Allah anlatacak şekle getirmeye kâdirdir. Nasıl teldeki elektrik akımını anlamazsın da, lambadan geçtiği zaman ışık olarak anlarsan, radyodan geçtiği zaman ses olarak anlarsan, Allah da sevabı senin istediğin şekle getirebiliyor.

Peygamber Efendimiz de burada;

"Katırdan küçükçe, merkepten büyükçe bir binek halindeydi, beyaz renkliydi, Burak deniliyordu. Adımını gözün gördüğü en uzak noktaya atıyordu." diyor.

Allah, o devrin bineği olan bir binek şeklinde, Resûlüllah'ın ünsiyet edeceği, seveceği bir şekilde onu getirmiş. Resûlullah efendimizi onun üstüne bindirmiş.

Şimdi biz füze gibi desek onu daha iyi anlarız. Çünkü bizden ata binmiş olan kaç kişi var? Herkes otomobile biniyor, uçağa biniyor.

Cebrail aleyhisselam kılavuzu olmuş, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Burak'a binmiş ve Kâbe-i Müşerrefe'den yolculuk başlamış.

Hattâ ete's-semâe'd-dünyâ. "Nihayet en yakın semâya geldik." es-Semâe'd-dünyâ, "en yakın semâ" demektir, Âyet-i kerîmede buyuruluyor:

Ve le-kad zeyyenne's-semâe'd-dünyâ bi-mesâbîhâ. "Biz en yakın semâyı yıldızlarla donattık."

Yedi kat semâ var ama birinci semâsı yıldızlarla donanmış, ondan sonraki semâlarda ne arz var ne ay var ne güneş var ne yıldız var. Ondan sonraki semâların hâlini Allah bilir. Yalnız "Biz en yakın semâyı yıldızlarla donattık." deniliyor. Allah'ın kudretini, semânın azametini, vüs'atini ve derinliğini artık oradan anlayın.

Birinci semâda işte bu kehkeşanlar, samanyolları, galaksiler, yıldızlar, ışıklarını gördüğümüz şeyler var. Bu ışıklarını görmediğimiz yerlerin arkasında da, ışığı gelmeyen şeyler var. Onun için Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Allahu Teâlâ hazretlerinin huzuruna varırken;

Ref olup ol şâha yetmiş bin hicâb,

Nûr-u tevhîd açtı vechinden nikâb.

"Yetmiş bin nurdan, yetmiş bin zulmetten perdeler kalktı da Allahu Teâlâ hazretlerinin huzuruna öyle vardı."

Ne demek?

Karanlık da bir perde, nur da bir perde.

Göğün mavi yeri bize şimdi niye karanlık görülüyor?

Oradan ışık gelmediğinden karanlık görülüyor. Oradan ışık gelse orası da nur görünecek.

Demek ki semâda yıldızlar da var, nur da var, karanlıktan perdeler de var. Ama o şahlar şahı, o peygamberler serveri Habîb-i Hüdâ'ya yetmiş bin perde kaldırıldı.

Nûr-u tevhîd açtı vechinden nikâb.

Sözlerin azametine bakın! İnsanın tüyleri diken diken oluyor. Allahu Teâlâ hazretlerinin; "Kulu cemalini seyretsin." diye vech-i pâkinden perdesini kaldırdığını anlatıyor. Kelimelerin güzelliğine bakın, seçilişindeki azamete bakın.

"Birinci semâya geldim." diyor Peygamber Efendimiz.

Gözün gördüğü yere bir lahzada götüren bir binekle Peygamber Efendimiz birinci semâya geldi.

Festefteha. "Cebrâil aleyhisselam; ‘Birinci semânın kapılarını açın.' dedi."

Cebrâil aleyhisselam birinci semânın kapılarının açılmasını istedi.

Muhterem kardeşlerim!

Bu semâların birinden ötekisine geçiş, meleklere bile kolay değil, meleklere bile müsaadeyle. Bakın; "Açılmasını istedi." diyor.

Fekîle: Men hâzâ? "‘Kim o?' denildi." Kâle: Cibrîl. "‘Cebrâilim.' dedi."

Cebrâil aleyhisselam konuşuyor, Efendimiz Burak'ın üstünde.

Kîle: Ve men meak? "Peki, yanındaki kim yâ Cebrâil?" Kâle: Muhammedün. "Cebrâil dedi ki: ‘Bu Muhammed, Allah'ın seçkin kulu Muhammed-i Mustafâ'sı bu!'" Kîle: Kad ürsile ileyhi. "Ona davet gönderildi mi, bu tarafa geçmesine izin verildi mi?"

Melek şaşırıyor: Allah Allah! Beşer hayatta iken semâdan bu tarafa geçer mi? Cenâb-ı Hak tarafından ona davet mi vâkî oldu?

Kâle: Neam. "Cebrâil aleyhisselam: ‘Evet ey vazifeli melek, Allah'ın daveti oldu.' dedi.

Kîle: Merhaben bihî fe-ni'me'l-mecîü câe. "Melek o zaman: ‘Ona merhabalar olsun, ne hoş geldi!' dedi."

Birinci semânın vazifeli meleği Peygamber Efendimiz'i selamlıyor ve "Hoş geldin, sefa geldin!" diyor.

Fe-fütiha. "Birinci semânın kapısı açıldı."

Cebrâil'in konuşmasıyla, meleğin sorgusuyla sualiyle açılan bir kapıyı bir başkası nasıl geçebilir? Kılavuzu Cebrâil olmayan bir başkası oradan ötelere nasıl gidebilir?

Oradan ötelere, Allah müsaade etmeyince dualar ve sevaplar bile gitmiyor. Yeryüzünde insanların yaptığı dualar ve sevaplı işler bile orada takılıyor, bazen oradan geri gönderiliyor.

"Kimin bu namaz, kimin bu hatim, kimin bu tesbih, kimin bu zekât, kimin bu sadaka? Kiminmiş bu hac?"

"Falanca şahsın."

"Git bu ibadeti o herifin yüzüne vur, kafasına patlat! Çünkü o riyakâr. Allah onun ibadetini kabul etmez. Ben, riyâkârların ibadetlerini buradan öbür tarafa geçirmemek emrini almışım, buradan öte yana geçirmem, geri döndür!" der.

Melekler götürürken oralardan ibadetler bile geçmez.

Cebrâil aleyhisselam ile Peygamber Efendimiz, böylece birinci semânın kapısından geçtiler.

Fe-lemmâ halastü fe-izâ fiyhâ Âdem. "Birinci semânın kapısından geçince bir de ne göreyim, orada Âdem aleyhisselam yok mu?" Âdem aleyhisselam birinci semânın kapısının açıldıktan sonra geçilen kısmında. Fe-kâle: "Cebrâil dedi ki:"

Hâzâ ebûke Âdemü. "Yâ Resûlallah! Bu senin baban, deden, beşerin babası olan Âdem!" Fe-sellim aleyhi. "Ona selam ver!" Fe-sellemtü aleyhi fe-redde's-selâm. "Ben Âdem aleyhisselam'a selam verdim, o da benim selamımı aldı." Sümme kâle: "Sonra Peygamber Efendimiz'e şöyle dedi:" Merhaben bi'l-ibni's-sâlih, ve'n-nebiyyi's-sâlih. "‘Bu iyi oğula, bu sâlih Peygambere merhabalar olsun!' diye ‘Merhaba!' dedi." Sümme saide hattâ ete's-semâe's-sâniyeh. "Sonra Cebrâil beni tekrar yükseltti, ikinci semâya kadar götürdü." Fe'stefteh. "Açılmasını istedi." Fe-kîle: Men hâzâ? "'Kim o?' denildi." Kâle: Cibrîl. "Cebrâil" dedi. Kîle: Ve men meak? "'Yanındaki kim?' denildi." Kâle: Muhammedün. "'Muhammed' dedi." Kîle: Ve kad ürsile ileyhi? "'Ona davet gönderildi mi, gelmesine müsaade olundu mu?' denildi." Kâle: Neam. "Evet, gönderildi." dedi.

Kîle: Merhaben bihî fe-ni'me'l-mecîü câe. "Onun üzerine: ‘Ona merhabalar olsun, hoş gelmiş, safa gelmiş.' denildi." Fe-fütiha. "İkinci semânın kapısı da açıldı." Fe-lemmâ halastü izâ Yahyâ ve Îsâ. "Oradan geçince bir de baktım ki Yahya aleyhisselam ile İsa aleyhisselam."

İkisi ikinci semâda.

Ve hüme'bne'l-hâlete. "O ikisi teyze çocukları; birisi Meryem validemizin kız kardeşinin çocuğu, Hz. İsâ da Meryem validemizin çocuğu." Kâle: Hâzâ Yahyâ ve Îsâ fe-sellim aleyhimâ. "Cebrâil; ‘Bu ikisi Yahya ve İsa aleyhimesselam'dır, bu ikisine selam ver yâ Rasûlallah!' dedi." Fe-sellemtü fe-reddâ. "Ben onlara selam verdim, onlar da selamımı aldılar." Sümme kâlâ: "Sonra dediler ki:" Merhaben bi'l-ahi's-sâlih ve'n-nebiyyi's-sâlih! "Merhabalar olsun bu salih kardeşe, merhabalar olsun bu salih peygambere!"

Çünkü bütün peygamberler birbirlerinin kardeşleridir.

Peygamber Efendimiz birinci semâda Âdem atamızla karşılaştı, ikinci semâda Yahya ve İsa aleyhimesselam'la karşılaştı. Üçüncü semâda aynı şekilde Yusuf aleyhisselam'la karşılaştı. Ondan sonra dördüncü semâda İdris aleyhisselam'la karşılaştı. Beşinci semâda Harun aleyhisselam'la karşılaştı. Altıncı semâda da Musa aleyhisselam'la karşılaştı. Konuşmalar hep aynı. Semânın kapılarında meleklerin sorması, merhaba demesi, peygamberlerin konuşmaları hep aynı. Musa aleyhisselam da merhaba dedi, selam verdi, selam aldı.

Fe-lemmâ tecâveztü bekâ. "Onu da geçerken, Musa aleyhisselam ağladı." Kîle lehû: Mâ yübkîke? "Ona soruldu: ‘Seni ağlatan ne, neden ağlıyorsun yâ Musa?"

Bak ne demiş? Benim hoşuma gidiyor, ibretli şeyler:

Kâle: Ebkî li-enne gulâmen buise ba'dî yedhulü'l-cennete min ümmetihî ekseru mimmen yedhulühâ min ümmetî.

"Benden sonra peygamber gönderilmiş olan bir kimsenin ümmetinden, benim ümmetimden daha fazla insan cennete girecek; ondan ağlıyorum." diyor.

Demek ki kendisi peygamber olduğu için ümmetine acımış;

"Ah beni dinlemediler, ah benim emrimce hareket etmediler. Bak bu benden sonra geldi, bunun ümmetinden daha çok kimse cennete girecek." diye ağlamış.

Tabi hikmetli şeyler.

Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu:

"Cennetin ekseriyeti Ümmet-i Muhammed'den olacak!" Yarısından çoğu, üçte ikisinden çoğu Peygamber Efendimiz'in ümmetinden olacak.

Allah bizi de böyle bi-gayri hisab cennete girenlerden eylesin.

Fe-lemmâ halastü. "Altıncı semâda Musa aleyhisselam'la böyle ağlaşmalı, firaklı ayrılması olduktan sonra, yedinci semâda İbrahim aleyhisselam'la karşılaştı." Kâle: Hâzâ ebûke İbrâhîmü fe-sellim aleyhi. Fe-sellemtü aleyhi fe-redde's-selâm. Kâle: Merhaben bi'l-ibni's-sâlih ve'n-nebiyyi's-sâlih! Orada da İbrâhim aleyhisselamla selamlaştı. "Sonra İbrâhim aleyhisselam da: ‘Ey salih oğul, merhaba sana! Ey salih peygamber, merhaba sana!" dedi." Sümme rufiat ileyye sidretü'l-müntehâ. "Sonra bana perdeler kaldırıldı, Sidre-i Müntehâ gösterildi." Fe izâ nebkuhâ mislü kılâli hecera ve izâ verakuhâ mislü âzâni'l-fîleh. "Meyvelerin hecr kabakları gibi büyük ve yaprakların da filin kulakları kadar iri olduğunu gördüm." diyor.

Kâle hâzihî sidretü'l-müntehâ. "Cebrâil aleyhisselam; ‘Burası Sidre-i Müntehâdir.' dedi."

Peygamber Efendimiz; oradan dört nehir çıktığını ve onların cennetten geldiğini sonra Beytü'l-Ma'mur'u gördüğünü söylüyor.

Kâle: Hâze'l-beytü'l-ma'mûr. Onu görünce Cebrâil aleyhisselam: "Yâ Resûlallah! Bu Beytü'l-Ma'mur'dur!" diyor.

Ve izâ hüve yedhulühû külle yevmin seb'ûne elfe melekin. "Bu Beytü'l-Ma'mur'a her gün yetmiş bin melek girer."

İzâ haracû minhü lem yeûdu ileyh. "Dışarı çıktıkları zaman, bir daha bu meleklere tekrar Beytü'l-Ma'mûr'a girmek nasip olmaz." Her gün 70 bin melek giriyor, öbür taraftan çıkıyor, bir daha girmek nasip olmuyor.

Allah'ın meleklerinin çokluğuna bakın! O Beytü'l-Ma'mur yaratıldığından bugüne kadar her gün yetmişbin melek giriyor, bir daha girmek nasip olmuyor. Beytü'l-Ma'mur'un yeryüzüne mukabil yerinde de Kâbe-i Müşerrefe vardır. Melekler Beytü'l-Ma'mur'u tavaf ederler, mü'minler de Kâbe-i Müşerrefe'yi -nasip olursa giderlerse- tavaf ederler.

Sümme ütiytü bi-inâin. Bi-inâin min hamr. Ve inâin min leben. Ve inâin min asel. Fe-kâle: Hiyel-fıtratü'llletî ente aleyhâ ve ümmetüke. "Bana üç tane kap getirildi" "İçinde cennet şarabı olan bir kap" Ve inâin min leben. "Cennet sütü olan bir kap" "Cennet balı olan bir kap."

Ben sütü aldım.

"Cennet şarabı mı, cennet balı mı, cennet sütü mü?" diye tercih sunuluyor

Efendimiz o kapların içinden cennet sütünü almış onu içmiş.

Fe-kâle: Hiyel-fıtratü'llletî ente aleyhâ ve ümmetüke. "O zaman Cebrâil aleyhisselam demiş ki: ‘Bu süt senin ve ümmetinin üzerinde bulunduğu fıtrat-ı asliyeyi sembolize ediyor."

Demek ki biz, bizim ümmetimiz ve Peygamber Efendimiz fıtrat-ı asliye üzere yaratılmışız. Hilkatin kanunlarına, tabiatına uygun, tâbi bir ümmetiz. Resûlullah da öyle. Olağan dışı, garip veya acaip değil; tam insanoğlunun hilkatine, fıtratına uygun bir halimiz var.

Mesela Peygamber Efendimiz, beşerin serveri olduğu halde, meleklerden üstün olduğu halde beşer gibi yaşamış, beşer gibi hastalanmış, iyi olmuş, yorulmuş, dinlenmiş, terlemiş, üşümüş. Ticaret yapmış, kazanmış, harcamış, borca girmiş. Evlenmiş, çoluk çocuğu olmuş, çocukları vefat etmiş, acılarını görmüş. Ümmeti kendisini kabul etmiş, kabul etmeyenler olmuş, kabul etmeyenlerin ezasına tahammül etmiş. Kimisi taş atmış, ayağını yaralamış, kimisi dişlerini kırmış; kimisi "Anam babam sana fedâ olsun ey Allah'ın Resûlü!" demiş. İşte böyle, hayatın tabi hâli ve hâleti üzere bir yaşantı.

Resûlullah efendimiz tabi haliyle..

Şimdi acaba bir insan, olağanüstü hareket ederse mi Allah'ın sevgili kulu olur?

Bazıları dediler ki;

"Ben bundan sonra hiç gündüzleri yemek yemeyeceğim, her gün oruçlu olacağım!"

Bir başkası dedi ki;

"Ben bundan sonra kadınların yanına yanaşmayacağım, evlenmeyeceğim, zevklere asla bulaşmayacağım, hep onlardan uzak yaşayacağım!"

Birisi de dedi ki;

"Ben bundan sonra bütün geceleri sabahlara kadar hiç uyumayacağım, ibadet edeceğim!" Sevap böyle kazanılır sandı.

Peygamber Efendimiz'e bu haber gelince;

"Ben sizin Allah'tan en çok korkanınızım ama sizin bu düşündüğünüz gibi hareket etmiyorum, tabii hareket ediyorum. Bazı günler oruç tutuyorum, bazı günler tutmuyorum. Gecenin bir kısmında yatıyorum, bir bölümünde kalkıp ibadet ediyorum. Evlenmişim, çoluk çocuğum var, ailem var, evim var.

O zamanın insanları Peygamberimiz'in haline bakıp, dediler ki;

Mâ li-hâze'r-resûle "Bu ne biçim peygamber; " Mâ hâzâ illâ beşerün mislüküm ye'külü mimmâ te'külûne minhü ve yeşrabü mimmâ teşrabûn. "Bu sadece sizin gibi bir insandır; sizin yediklerinizden yiyor, sizin içtiklerinizden içiyor."

"Bunun yanında melekler gezmeli değil miydi? Olağanüstü cennetleri, bahçeleri olmalı değil miydi? Onlardan koparıp yemeli değil miydi?"

Peygamber Efendimiz'in beşer peygamber olduğunu, fıtrat peygamberi olduğunu anlayamadılar. Bilmem siz anlayabiliyor musunuz? Yani tabiilik içinde, Allah'ın yarattığı huylar ve haller içinde Allah'a güzel ibadet etmek.

Mademki Allah insanı erkekli dişili yaratmış, evlenmek normal. Nikâh normal de, zina haram. Yemek yemek normal de, haramdan yemek yasak, aşırı yemek yasak. Uykulu yaratılmış; uyuması normal de, uykusundan fedakârlık yapıp Allah'ın rızası için kalkıp abdest alıp da namaz kılmak sevap. Yani kendi tabiatinin yükünü, yorgunluğunu hissederek ona rağmen Allah'ın yolunda gitmeye çalışmak, nefsini yenerek Allah'ın sevabını kazanmaya çalışmak güzel. İşte bu güzelliği anlayabilmek lazım.

Dünya üzerinde fıtrata en uygun olan din İslâm dinidir. Öteki dinlerin hepsi ifratta, tefritte, yanlış yolda...

Sonra Peygamber Efendimiz, Allahu Teâlâ hazretlerini hiçbir beşere nasip olmayacak bir şekilde, âşikâre gördü. Rabbinin huzuruna kabul olundu.

Şeş cihetten ol münezzeh Zü'l-Celâl,

Bî-kem ü keyf âna gösterdi cemâl.

Bu anlatış harika bir anlatış!

"O altı cihetten münezzeh olan Allah; mekândan, zamandan münezzeh olan âlemlerin Rabbi; yukarıda, aşağıda, önde, arkada, sağda, solda denilmesi, mekân izafe edilmesi caiz olmayan âlemlerin Rabbi, keyfiyetsiz, kemiyetsiz nasıl gösterdiyse kuluna kendi cemâlini gösterdi."

Bî-huruf u lafz u savt ol pâdişah,

Mustafâ'ya söyledi bî-iştibah.

"Harfler olmadan, ses olmadan, kelime olmadan, o âlemlerin Rabbi o Resûlullah Peygamber Efendimiz'le şeksiz şüphesiz konuştu."

Ama senin benimle konuştuğun, benim sizinle konuştuğum tarzda değil. Anlaşılmaz bir şekilde, tatmayanın bilmeyeceği bir şekilde görüştü, konuştu.

Âdem aleyhisselam'ın sıfatı Safiyyullah'tır, Peygamber Efendimiz'in de sıfatı Safiyyullah'tır. Çünkü safî demek, süzme demek; süzülmüş, ıstıfâ edilmiş demek. Âdem aleyhisselam'ı Allahu Teâlâ hazretleri evvelki mahlukattan ıstıfâ edip çamurdan yarattı, Âdem Safiyyullah oldu. Peygamber Efendimiz'i de peygamberlerin içinden süzüp, seçip, safî kılıp peygamberlerin serveri eyledi.

Nuh aleyhisselam'ı tufandan korudu, Peygamber Efendimiz'i de her çeşit sıkıntılardan korudu; Peygamber Efendimiz de Neciyyullah'tır.

Musa aleyhisselam'a Tur Dağı'nda vahyetti, konuşma oldu, Musa Kelîmullah'tır. Peygamber Efendimiz'e de Kelîmullah şerefi nasip oldu, hem de yüz yüze, mekândan münezzeh âlemlerin Rabbi sessiz, kelimesiz, harfsiz konuştu. Konuşmanın en güzeliyle, yüz yüze, müşâhede halinde konuştu, Peygamber Efendimiz Kelîmullah'tır.

Allahu Teâlâ hazretleri, İbrahim aleyhisselam'ı Halîlullah seçti, kendisinin samîmî dostu kıldı. Peygamber Efendimiz de Halîlullah'tır. Bir de Habîbullah kıldı, sevgili peygamberi kıldı.

Bütün peygamberlere tek tek, ayrı ayrı bahşettiği ikrâmâtının hepsini, toptan Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e ihsan eyledi.

Böyle görüşmelerden sonra Allahu Teâlâ hazretleri, elli vakit namaz kılmayı Efendimiz'e emreyledi. Bu beş vakit namaz kılmak Miraç gecesinin yadigârıdır, o zaman Allah'ın peygamberine emri ve farzıdır.

Bildiğiniz muamele ki bu huzura kabul olunduktan sonra Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz dönerken, altıncı semâda Musa aleyhisselam'a uğradı.

Fe-kâle: Bime ümirte? "Mûsâ aleyhisselam dedi ki: ‘Ne emrolundu sana yâ Muhammed? Huzura girdin, çıktın; Allah sana ne emretti?' diye sordu." Kultü: Ümirtü bi-hamsîne salâten külle yevmin. "Her gün elli vakit namaz kılmakla emrolundum yâ Mûsâ!" diye cevap verdi Peygamber Efendimiz. Kâle: İnne ümmeteke lâ testetîu hamsîne salâten külle yevmin ve innî vallâhi kad cerrabtü'n-nâse kableke ve âlectü Benî İsrâîle eşedde'l-muâleceh, ferci' ilâ rabbike fes'elhü't-tahfîfe li-ümmetike. Mûsâ aleyhisselam; "Bak, senin ümmetin günde elli vakit namaz kılmaya güç yetiremez yâ Muhammed! Vallâhi ben senden önce aralarında yaşadım, denedim, bu insanların halini huyunu biliyorum. Benî İsrâil'i yola getirmek için senden daha fazla çareler, ilaçlar aradım. ‘Has müslüman olsunlar.' diye onlar için çok çalıştım. Bu elli vakit namazı yapamazlar, mümkün değil. Rabbine geri dön ve bu ibadetin miktarını hafifletmesini söyle!" dedi.

Fe-raca'tü fe-vedaa annî aşren. "Ben de Rabbime döndüm, ‘Yâ Rabbi! Musa aleyhisselam böyle söylüyor, elli vakti azalt." dedim. O indirdi, kırk vakit oldu. "Tekrar geri dönmeye giriştim ama Musa aleyhisselam yine: ‘Buna da güç yetiremezler, git daha azaltmasını iste!' dedi. "Yine Rabbim'e geri dönüp, müracaat ettim; on daha indirdi, yani otuz vakit oldu." "Tekrar döndüm Rabbime, tekrar on daha indirdi, kaldı yirmi." "Tekrar döndüm Rabbime, nihayet on salât kaldı." Tekrar döndüm Rabbime, dilek diledim, istedim ki azaltsın. "Allahu Teâlâ hazretleri her gün beş vakit namazı emretti. "Fe-raca'tü ilâ Mûsâ." Rabbin ne emretti?" deyince: Kultü: Ümirtü bi-hamsi salevâtin külle yevmin. "Günde beş vakit namaz kılmakla emrolundum yâ Musa." dedim. Kâle: İnne ümmeteke lâ testetîu hamse salevâtin külle yevmin. "O zaman Musa aleyhisselam yine: ‘Senin ümmetin günde beş vakit namaz kılmaya da güç yetiremez.'" "Dön de Allah daha hafifletsin, ümmetin için bu beşi de indirsin." dedi. Kultü: Seeltü Rabbî hatte'stahyeytü minhü. "Peygamber Efendimiz o zaman buyurmuş ki; ‘Ben Rabbimden çok istedim, şimdi utandım artık. Tekrar gidip de ‘daha da azalt' demeye utanıyorum." Velâkin erdâ ve üsellim. "Peygamber Efendimiz; ‘Bu beş vakte razıyım, bunu kabul ediyorum.' dedi." Fe-lemmâ câveztü. "Musa aleyhisselam'ı da geçip artık dönüşe geçtiği sırada" Nâdâ münâdin: "Arkamdan bir ses işittim, bir nida geldi ki:" Emdaytü ferîdatî ve haffeftü an ibâdî. "Farzımı yerine getirttim, emrimi tutturdum, kullarımdan da yükün fazlalığını kaldırdım."

Yani Allahu Teâlâ hazretleri şöyle buyuruyor:

"Emrim emirdir; elli vakit emretmiştim, elli vakit tamamdır. Kullarımdan yükü hafiflete hafiflete beş vakte indirdim ama elli vaktin sevabını vereceğim!"

Süleyman Çelebi de, bu hadisleri okumuş mübarek, nur içinde yatsın. Çok zarif insan, çok seviyorum, Allah razı olsun. Ne diyor:

"Kim beş vakit namazı ihlâs ile kılarsa Allah ona elli vaktin sevabını verir, ihsan eder."

Elli vaktin ecrin eyler Hak atâ.

Bu, hadîs-i şerîfe de uyuyor.

Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şerîfinde de şöyle buyurmuş:

Aziz, muhterem ve sevgili kardeşlerim!

el-Hasenetü bi-aşri emsâlihâ. "Allah her iyiliğe en aşağı bire on verir."

Beş vakit kılıyorsun, bire on verirse ne oluyor?

Elli oluyor. İşte oradan da anlaşılıyor ki nereden baksak ortaya çıkıyor ki Allahu Teâlâ hazretlerinin üzerimizdeki lütfu çok. Ve namaz bizim için çok şerefli bir ibadet.

es-Salâtü mi'râcü'l-mü'min. "Namaz mü'minin miracıdır."

Heves ediyoruz, zevkle dinliyoruz. Gözümüzün önüne ne sahneler geliyor, ne nurlu haller düşünüyoruz ki Peygamber Efendimiz yedi kat semâyı geçip Arş'ı, Kürsü'yü geçip meleklerin "Daha öteye gitsem yanardım!" deyip durakladıkları yerlerden ötelere varıp yetmiş bin hicab ref olup Allahu Teâlâ hazretlerinin huzuruna kabul olunuyor; konuşuyor, nida ediyor, ümmetini diliyor, dualar ediyor.

Allah bize günde beş defa bu Miracı nasip etmiş ve kendisi davet ediyor. Minarelerden Hayye ale's-salâh! Hayye ale'l-felâh! "Allah'ın bu davetine gelin!" diye nida olunuyor. Müslümanların bu beş vakit namazın kıymetini bilmesi lazım! Aşk ile şevk ile davete icabet etmesi lazım! Huzûr-u Rabbü'l-İzzet'e namazla çıkması lazım, divana durup dua etmesi lazım.

İnsana senede bir defa Miraç Kandili nasip oluyor ama namazın günde beş defa mü'minin miracı olduğunu hiç unutmayın! Namazı bundan sonra, böyle aşk ile şevk ile kılmaya gayret edin.

Bu hadîs-i şerîf Buhârî ve Müslim'de, Mâlik b. Sa'saa'dan rivayet edilmiştir. Çok rivayetler var, çok detayları var, sabaha kadar anlatabiliriz. Müşteri olursa biz de satarız, metâımız var.

Bezirgânım metâım çok,

Alana satmağa geldim!

Hepsi sahihtir ve hepsinin nice nice sırları vardır.

Allah namazın kadrini, kıymetini anlamayı, onun miraç olduğunu sezmeyi, o miracı her gün o zevk ile şevk ile kılmayı nasip eylesin.

Sayfa Başı