M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 169-170.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzubillahimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdülillahi rabbilâlemin ve'l-âkibetü li'l-müttekîn. Vessalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn.

İ'lemû eyyühe'l-ihvân enne efdale'l-kitâbi kitâbullah ve enne efdale'l-hedyi hedyü muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerra'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesin bid'ah ve külle bid'atin dalâleh ve külle dalâletin fi'n-nâri. Ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl kâle;

Elâ inne külle müskirin harâmün ve külle muhadderin harâmün ve mâ eskera kesîruhû harume kalîlühû ve mâ hammamera'l-kalbe fe hüve harâmün.

Ebû Nuaym Enes b. Huzeyfe radıyallahu anh'dan rivayet etmiş.

Geçenki dersimizin son hadisinde, bütün ameller, Cenâb-ı Hak'tan hayır yahut miskal ile şer yapan mislini görecektir. Yani insanın ne hayrı kaybolur ne de şerri kaybolur.

Bugünkü dersin arkasında gelecek ki ehli cennet cennete girdikten sonra bir üzüntü yaşayacaklar. Bunda ihtilaf olmuş, "Cennete girdikten sonra üzüntü yoktur." denmiş, fakat okuduğum kitabın sahibi bunu ispat ediyor, "üzüntü olacaktır" diyor. Çünkü insan cennetteki ehli kemalin, kemalât mertebelerindeki devletlerini görünce kendisinin o devlete niçin erişemediğinin sebebi yaptığı isyanlar, kusurlar olduğunu bilince ona nedamet edecek, "Niçin ben vaktiyle bu hataları, kusurları işledim?" [diyecek] ve o nedametinden dolayı bayılacak. Bayılacak, o ayıldıktan sonraki hadisesi ayrı.

Onun için bir miktar, zerre kadar, yani en ufak yapılan hayır ve en ufak işlenen şer hiçbir zaman kaybolmayacak. Yani hareketinizi ona göre tanzim ediniz ki hayrınız da karşınıza çıkacak şerriniz de karşınıza çıkacak. Demeyiniz ki biz tevbe ettikten sonra o şerler, günahlar silinir. Fakat o zulmeti kaybetmek kolay bir şey değildir. Onun için insan daima müteyakkız olarak günahlardan uzak kalmaya bakmak lazım.

İşte şimdi hac mevsimi, hacca gidilirken de Cenâb-ı Hakk'ın emri olaraktan;

Fe-lâ rafese ve lâ füsûka ve lâ cidâle.

Şu üç şeyi Cenâb-ı Hak tembih ediyor: Refes, ağızdan çıkan kötü sözler; füsûk ameller, kötü olan ameller. Bu ameller ki Allah'a isyandır, dolayısıyla günahlar. Bunlardan çok uzak olun diyor. Hatta mücadele ediyor insan, "Yok öyle değildir böyledir" demek bir mücadeledir ya, bunu da yapmayın. O yolunuz, hedefiniz rızâullahtır. Rızâullaha giderken bunların hepsini terk etmek lazım, ufak da olsa ayrılmak lazım.

Onun için şimdi bugünkü dersin üstündekinde de [geçtiği gibi] Cenâb-ı Hakk'ın dünyada insana verdiği en hayırlı şeylerden birisi yakîn, birisi de afiyet imiş. Yalnız şuraya şârih demiş ki,

İnne'l-belâe hayrun mine'n-ni'ami. "Bela nimetten hayırlıdır."

Bela nimetten hayırlıdır. Şimdi bak bunu çözmek biraz zor olmaz. Nimetler insanları şımartır, icabında hakkı da unutturur insanlara. Dalmıştır nimetin içerisinde, ooo!.. zevkinde sefasındadır. İcabında Allah'ı bile unutmuştur. Bir kılacağı namaz vardır bakarsın onu da öyle bir dürüst [kılamaz.] Nimete gark olmanın cezası.

Belalar insanları kamçılar, Allah'a yaklaştırır, zorla, "Aman Yarabbi!" dedirttirir. Çünkü sıkıyı görünce mecbursun Allah demeye... Şükürden mahrum kalmaktansa, belalara sabır mükafatlara sabırdır. Onun için siz yakîn ile afiyeti isteyin.

Yakîn malum ya, şurası yakındır orası uzaktır. Yakîn olmak üç türlüdür. Bir yakın var, aynı biliyorsun. İşte ben anladım ki bu camidir, tarif ettiniz, şöyle olur böyle olur, anladınız. Buna ilme'l-yakîn diyorlar. İlim ile size böyle bir şeyin cami olduğu anlaşıldı. İlerden gösterdiler işte bak. Bir de hakka'l-yakîn, içine giripte bir de ibadet ederse o hakka'l-yakîn. Bunu bir yemekle de şey yaparlar. Mesela baklavayı tarif ederler ilme'l-yakîn hasıl olur. Gösterirler ha, ayne'l yakîn hasıl oldu şimdi, gördünüz. Bir de yedirirler hakka'l-yakîn hasıl olur.

Şimdi dinde de bir yakîn size hasıl olmalıdır. İlme'l-yakîn biraz zayıftır, ayne'l yakîn ortadır, hakka'l-yakîn herkese nasip olmaz, büyüklere mahsustur. Ama bu yakîn demek içerisini nur ile doldurmak demektir. İçiniz nur ile dolarsa nurun olduğu yerden zulmet gider. Gündüz gelince gece nasıl gidiyorsa, güneş doğunca karanlık kayboluyor ortadan, nur gelince zulmet gider. Zulmet gidince insan hakikati görür ve anlar.

Onun için siz Allahu Teâlâ'dan yakîn isteyiniz.

Niçin?

İçiniz nur ile dolsun da o nur ile yolunuzu güzelce bulasınız.

Bugünkü dersimize de zikrediyor;

"Her müskir haramdır."

Müskir yani sekir. Sekir insanın aklını örten şey. Aklı kendi manasıyla hareket edemiyor. Hareket kabiliyetinden mahrum.... Hamir dediklerinin sebebi, kadının başını örtmesi, kendisini göstermiyor örtünün içerisinde kalıyor. Bundan dolayıdır ki hamir aklı örten şey. Akıl serbest kalmıyor, artık bu içkinin tesiri altında insan yaramazlıklar yapıyor.

Bunun hangisi olursa, küllü. İşte üzümden yapılır, hurmadan yapılır, buğdaydan yapılır, neden yapılırsa yapılsın hepsi haram.

Külle müskir ve külle muhadder. "Her haşiş ki."

Ot, afyon gibi veya emsali neler varsa... Tabi adlarını bilmiyoruz şimdi birçok icatlar var ki, bunlar insanı hareketten uzak tutuyor. Mesela deri altından iğne yapıyormuş, içmiyor ama derinin altına yaptığı bir iğneyle bir sarhoşluk kendisine geliyor. Bu da içkinin içerisindedir ki muattal hareketi'l-âzâ. "Azalarını hareketini tâtil ediyor." Mesela bir vakit geliyor doğru dürüst yürüyemiyor, doğru dürüst konuşamıyor. Bunlar haram olan şeyler.

Ve mâ eskere kesîruhû. Bir şey var ki mesela ancak bir okka içince sarhoş oluyor. Eskere kesîruhû. Bir okka içiyor sarhoş oluyor, bir kadehle, iki kadehle, beş kadehle olmuyor. Mesela herkesin tabiatına göre farz edelim ki on kadehle ancak sarhoşluk kıvamı kendisine geliyor.

Ve mâ eskera kesîruhû harume kalîlühû. "Madem ki bunun on tanesi seni sarhoş etti, bunun bir damlası da haramdır."

Mani olanlar olmuş, boza hattızâtında ekşidiği vakitte bir şey yapmaz ama çoğu yapar. Sigarada... Sigarada bugün bir şey yapmaz ama çok iç, beş on tanesini birden biribiri üzerine iç bak nasıl sarhoş yapıyor adamı. Hele ramazanda!

Bizim bir arkadaşımız vardı, sigaranın tiryakisi adam, hemen orucu bozar bozmaz püf püf püf... iki tanesini üç tanesini biribiri üzerine üfleyince yığılıp düştü kaldı oraya, sarhoşlandı. Binâenaleyh çoğu madem ki sarhoş yapıyor azı da haramdır. Onun azı da, az bir damla demektir, o da haramdır.

Ve mâ hammamera'l-kalbe. Kalp ki en güzel bir yer. Şimdi burada, bu tabii öteki de, içki de yapıyor bunu ama bu kalbi perdeleyen şey. Kalbi perdeleyen şey hubbu dünyadır. Dünya sevgileri kalbi perdeler. Kalbi perdeleyen her sevgi, o da haramdır. Çünkü bütün hedef [Allah'a gitmektir.]

Şimdi buradan hacca gidiyoruz, gaye neresidir?

Kâbe'dir.

Kâbe'ye gidecek bir adam Bağdat'ta, Basra'da, Riyad'da, şurada burada eğlenir de Kâbe'ye gidişi kaybederse, onun nasıl ki zâyi olmuştur emekleri, dünyadaki gaye de Allah'a gidiştir. Dünyadaki gaye, buraya gelişten gaye Allah'a gidiştir. Allah'a gidişi engelleyen her şey, ki kalbin kapanması ile oluyor o. Kalp kapandı mı hedefi göremiyor, hedefi göremeyince de ondan sonra yanlış yollardan yürüyor.

İşte bunlar da haramdır demiş.

Allah hepimizi affetsin.

Kalbi hele;

Lâ yenfe'u mâlün ve lâ benûne illâ men etellahe bi-kalbin selîmin.

Kalbi selim, hastalıklardan âri olan bir kalp.

Hastalıklar çeşitli. Kalbî hastalıklar var mesela, ne diyorlar doktorlar onların isimlerine?

Hasta, kalbi hasta oldu muydu işe yaramıyor o adam; yürüyemiyor, çıkamıyor, koşamıyor.

Niçin?

Kalbi hasta.

İkinci kalp hastalıkları manevî hastalıklardır, ahlaksızlıktır; haset, riyakarlık, kibir, ucup... emsali olan hastalıklar kalbin manevî hastalıklarıdır ki kalbin nurunu setretmiştir. Nasıl ki lambanın ışığının üzerine bir perde gererseniz ışık dışarıya nasıl çıkmıyorsa, kalp de bu kötü huylar dolayısıyla nurunu kapamış, dışarısını göremez olur.

Onun için onları da bu kötü ahlaklardan muhafaza etmek lazım.

Elâ inne raha'l-islâmi dâiratün kîle fe-keyfe nasna'u yâ resûlallah. "İslamiyet bir değirmene teşbih edilmişte, değirmenin taşı nasıl böyle dönüyor, İslamiyette böyle bir dönüş üzerinedir."

Mesela bundan 1300 sene evvelki İslamiyeti bugün bulamıyoruz.

Niçin?

Dönüyor geceli gündüzlü bu. Bazen iyi devrelere rast geliyor bazen bozuk devrelere, bazen gece bazen gündüz.

"Ne yapalım?" demişler.

İnsanları, yani Resûlullah'ın zamanındaki gibi insanları bulmak bugün mümkün değildir. Onlar meleklerden üstün insanlardı.

A'ridû hadîsî ale'l-kitâbi.

Çünkü birçok insanlar gelecek ki menfaatlerinin iktizası, benim sözümdür, [hadîs-i şerîftir] diyerekten size sözler söyleyecekler. Halbuki ben öyle söz söylememişimdir. Ama kendi menfaatlerinin, çıkarlarının iktizası onu bana isnat edecekler. Zaman böyle bir zaman gelecek.

Efendimiz ne güzel bak ifade ediyor!

"Böyle bir zaman geldiği vakit." A'ridû hadîsî ale'l-kitâbi fe-mâ vâfakahû fe-hüve minnî ve ene gultühû. "Öyleyse siz o söylenen sözlerin ben[im sözüm olduğundan] şüphe ettiğiniz vakitte o sözü Kur'ân-ı Azimüşşân'a arzedin." Eğer Kur'ân-ı Azimuşşân'da ona delil varsa o benim sözümdür, Kur'an onu eğer men ediyorsa, muhalifse Kur'an'a o benim sözüm değildir.

Bu sözler tabii bugün tespit edilmiş. Bugün elhamdülillah günlerin en iyisi diyeceğiz bu cihetten, çünkü hepsi tespit edilmiş, bozuk sözler ayrılmış iyi sözler ayrılmış, devrimize gelinceye kadar hepsi kitaplara düzgün olarak geçmiştir.

Allah razı olsun, onu, onları tertip eden büyüklerimize. Mesela Buhari hadisi, Müslim hadisi, [Ebû] Davud, Tirmizi, Nesâî, [İbn Mâce,] bunlar hep Kitâb-ı Sitte deniliyor, bunların içindeki hadislerden şüphe edilmez. Bazı hadisler vardır ki işte onları bunlar seçmişler yani ayırmışlar şimdi, bu söz peygamberim miydi değil miydi?

Onu anlayacak o büyükler anlamışlar bunlar peygamberin sözü değildir diyerekten ya zayıf demişlerdir, yahut büsbütün şey alaraktan dışarı çıkarmışlardır.

Binâenaleyh benim sözlerimin hepsinde değil ama, mesela, "Bu söz bakalım, Buhârî'de söylenilen bu söz acaba Kur'an'a uygun mu?" denmez o. O hadîs-i sahîhler, Peygamber ne dediyse;

Ve mâ âtâkümü'r-rasûli fe-huzûhü. "Peygamberin dediğini alın, nehyettiğinden kaçın."

E bunların hepsini biz Kur'an'a arzedersek Kur'an'da hepsinin karşılığını bulamayız. Binâenaleyh hadîs-i sahîhlerde Peygamber ne dediyse onun dışına çıkmamak lazım. Kur'an'da bu varmış yokmuş, o aranılmaz, ancak hadisliğinde şüphe olunan hadisler Kur'an'a arz olunur.

Elâ tes'elûnî mimme dahiktü. Elâ tes'elûnî, li-me tes'elûnî demektir. "Niçin bana sormuyorsunuz ki." Mimme dahiktü. "Niçin güldüm ben, niçin güldüm?"

Efendimiz sallalahu aleyhi ve sellem tebessüm etmişler de, "Bu tebessümümün sebebini sormuyorsunuz." demiş.

Acibtü min kadâillahi li'l-abdi'l-müslimi. "Bu tebessümüm Allah'ın müslim kulu için vermiş olduğu kazâi hükümlere taaccübümden nâşidir ki." Küllemâ kadallahu lehû hayrun. Cenâb-ı Hak müslüman bir kuluna ne hükmettiyse muhakkak hayırdır." Ve leyse küllü ehadin kâne kadâullahi lehû hayrun. Ama herkes için değil. İlle'l-abde'l-müslimi. "Müslüman kulu için." Kaza, belâ, fakirlik, zenginlik... neyse onun için hayırdır. Sabreder [sevap kazanır]."

Elâ tesme'ûne u'büdû rabbeküm ve sallû hamseküm ve sûmû şehraküm [Ve eddû zekâte emvâliküm] ve etî'û zâ emriküm tedhulû cennete rabbiküm.

Yine buyuruyor...

"Niçin dinlemiyorsunuz? Dinleyin, kulak verin!" U'büdû rabbeküm. "Bir kere sizi halk eden hâlik-ı zülcelâle ibadette kusur etmeyin, ibadet edin."

U'büd. Allah'a mutî kul olmaktır ki vacibtir.

Âyet-i kerîme;

Yâ eyyühe'n-nâsü'büdû rabbekümüllezî halakaküm. "Sizi halkeden Allahu celle ve alâ'ya ibadet ediniz."

Efendimiz ne buyurdu?

U'büdû rabbeküm. "Rabbınıza ibadet edin."

Niçin?

Sizi işte o topraktan yaratıyor her gün. Her gün yaratılan bugünkü insan topraktan yaratılıyor.

Halakaküm min tînin. "Sizi ben topraktan yaratıyorum."

Niçin görmüyorsun topraktan yaradılışını?

Anan baban vesile oluyor geliyorsun ama hilkatinin mebdei yine topraktır.

O topraktan yenilen gıdalarla olan kanlar dolayısıyla Cenâb-ı Hakk'ın fabrikası bak şu insanı meydana getiriyor. O kan göz oluyor, kulak oluyor, ağız oluyor, burun oluyor, kafa oluyor, yarası oluyor yara iyi oluyor.

Niçin?

Allahu Teâlâ'nın hılkatini sana gösteriyor.

Ondan sonra sen demeki, "Öldükten sonra nasıl dirilir bu insan?

Şu yer üzerinde yaşadığımız yer, ateş miydi?

Nar-ı beydâ [idi.]

Ateş demek, bir ağacı yakarsın, kesersin yeşilken canlıdır, kestin mi ölmüştür o. Öldükten sonra bir de yakıyorsun onu, ister kömür olsun, ister kül olsun, ölünün ölüsü artık. Bu ölünün ölüsü olan şu dünyayı;

I'lemû ennallahe yuhyi'l-arda ba'de mevtihâ. "Öldükten sonra bak nasıl diriltti Cenâb-ı Hak bu yeri."

Önceden üzerinde bir şey bitmezken, üzerine basamazken, ateşti basamıyordun, fakat onu soğuttu, bak toprak haline getirdi, bugün nasıl diriltti? Hergün üzerinde yaşayan bütün diriler oradan taayyüş ediyor, oradan gıdalanıyor.

İşte bu senin ölü dediğin arzı dirilten Allah, kocaman bir yer, seni beni niçin diriltmesin, ne şüphe ediyorsun ondan?

Öyleyse sen o seni yaratan ve seni öldükten sonra diriltecek olan Allahu celle ve alâ için u'büdû. "İbadetten başka bir şey yapmayacaksın."

İbadet ki ibadet nurdur, cennetteki derecelerinizde ibadetiniz nispetinde olacaktır. Cennete herkes girecek, mü'minler, girecek ama dereceleri ibadetleri nisbetinde olacak. Herkesin cennetteki alacağı derece buradaki ibadetine bağlı.

Ve sallû hamseküm. Cenâb-ı Hak ibadetten sonra beş vakiti de tembih ediyor: Ve sallû hamseküm.

Çünkü ibadetin çeşit nevileri var. O çeşit nevilerinden başlıcası, en efdali, en güzeli beş vakit namazdır.

Ve sallû hamseküm. "Beş vakit namazı da kılınız."

Hem ibadetlerinizi [yapınız] hem bu beş vakit namazı da kılınız.

Ve sûmû şehraküm. "Ramazan ayındaki orucunuzu da hiç tereddütsüz güzelce tutunuz." Ve eddû zekâte emvâliküm. "Bir de mallarınızın zekatını da verin."

Daha?

Ve etî'û zâ emriküm. "Sizin başınıza geçen amirlerinize de [itaat edin.]"

Ne diyorlar onlara?

Ulü'l-emr diyorlar.

"Bu ulü'l-emirlere de itaat ediniz ki." Tedhulû cennete rabbiküm. "Böyle ibadetinizi eder, namazınızı kılar, orucunuzu tutar, zekatlarınızı da verirseniz, hactan bahsetmedi burada, o da onun içinde dahildir, o zaman büyüklerinize de, ulü-l-emirlerinize de itaat ederseniz cennet sizin için hazırdır vesselam."

Elâ tesuffûne kemâ tesuffü'l-melâiketü inde rabbihâ yütimmûne's-sufûfe'l-evvele ve yeterâssûne fi's-saffi.

Bu hergün kıldığımız şu namazı, her zamanda söylediğimiz halde ne hikmettir safların düzgünlüğüne riayet edilmez. Şöyle eğer geriye bakmadan namaza duracak olursak kambur kumbur durulmuştur. E bunu her gün kılıyoruz, her gün de biliyoruz ki şu safların düz olması dinin, namazın erkanından, âdâbındandır.

Yine Efendimiz burada tavsiye ediyor;

"Saflarınızı meleklerin saffı gibi yapınız." Melekler Hz. Allahu celle ve alâ'nın huzurunda nasıl muntazam duruyorlarsa; korku, havf, haşyet intizam içerisinde duruyorlarsa, siz de öyle durun. Sonra saff u evvelde, ön safta boş yer varken arka safta durmak kerahet olur. Evvela ön safı doldurun boş yer kalmasın, sonra arkadaki safı doldurun, sonra sonra en gerisine kadar düşersiniz. Bunları yapmadıkça namazda, safların bozukluğu nisbetinde gönüller bozuk olur. Gönüllerin doğruluğu safların doğruluğuna bağlıdır. Safların doğruluğu gönüllerin doğruluğunun alameti olur.

Elâ la'netullahi ve'l-melâiketi ve'n-nâsi ecmaîne. "Allah'ın laneti, meleklerin laneti bütün insanların laneti şu insanların üzerine olsun ki." Alâ meni'n-takada şey'en min hakkî. Bu çok mühim bir şey. "Allah'ın laneti, meleklerin laneti, bütün insanların laneti benim hakkımdan bir şey eksiltenlerin üzerine olsun."

Peygamberin hakkı kadar büyük hak hiç kimsede yok; ne ana hakkına benzer, ne baba hakkına benzer, ne hoca hakkına benzer, hiçbir hak[ka benzemez...] Çünkü bu dünyanın kuruluşu onun yüzü suyu hürmetinedir, yaşayışı onun yüzü suyu hürmetine, yarın ahirette gireceğimiz bütün nimetler devletler onun yüzü suyu hürmetine... Onun için onun hakkı her hakkın üstündedir.

"O haklardan birisinde kusur ederse." Mimmâ vecebe tazîmuhû min emrihî. "Onun emirlerinden birisine tazim [vaciptir.]

Sünnet mesela, onun şeyleri sünnetlerdir. O sünnetlere tazim etmez, o sünnetleri tahkir eder, onun sünnetini tazim etmez, sünnetini tahkir ederse... Hatta şimdi sünnetler de iki kısma ayrılır: Bir sünnetler vardır ki müekkettir ve ravileri tevsık üzerine onu rivayet etmişlerdir. O sünnet olduğu halde bu sünnetin münkiri İslamiyetten çıkar.

Onun sünnetine tazim çok lazımdır.

Ve sıfâtihî. "Sıfatına." Ve esmâihî. "Onun isimlerine hürmet edecek."

Hürmetin başlangıcı, Muhammed [ismi anılınca] sallalahu aleyhi ve sellem [demek] en ufak bir hürmettir. Otururken edebini ona göre kullanmak, konuşuşunu ona göre kullanmak filan hep bunlar beşer emaneti. "Ehl-i kıbleden isyan sahiplerine lanetin cevazını buradan çıkarmışlar. Peygamber lanet ediyor. Allah da lanet ediyor ya!

Elâ la'netullahi ale'z-zâlimîn diyen Allah değil mi?

Allah'ın lanet ettiğine peygamberin de lanet ettiğine elbette sen de ben de lanet ederiz.

Ondan dolayı demiş ki;

Ve alâ men ebâ ıtratî ve alâ meni's-tehaffe bi-velâyetî. Peygamber sallalahu aleyhi ve sellem'i sevmek, sevdiğini sevmek, sevmediğini sevmemek..." Peygamberin sevdiğini sevmek sevmediğini sevmemek peygambere sevgiden ileri gelir. Peygamberini seven peygamberinin sevdiğini sever, sevmediğini sevmez. İmanın, İslâm'ın alametlerinden birisidir.

Ve alâ men zebeha li-ğayri'l-kıbleti. "Kıbleden gayrıya bir şey kesiyorsa ona da lanet olsun."

Yani Allah'ın isminden gayrisinin ismine, mesela li-mûsâ li-îsâ li'l-ka'be ve li-muhammed. "Bunu ben Muhammed sallalahu aleyhi ve sellem'e, Kâbe için, İsa aleyhisselam'ın ruhu için, Musa aleyhisselam'ın ruhu için, salibin hakkın için, şunun hakkı için, bunun hakkı için, gelen bir kumandan geliyor onun hakkı için... bunlar hepsi haram. Kesilen yalnız Allah için kesilir.

Sevabı?

İstediğine gönder sevabı ama keserken Allah için keseceksin. Kimsenin şeysine olmaz.

Ve alâ meni'n-tefâ min veledihî ve alâ men berie min mevâlîhi ve alâ men seraka min menâri'l-ardı ve hudûdihâ.

Bir de köylerde arazilerin hudutları var ya, alametler var. Adam oraya direk dikmiştir, taş koymuştur, burası senin, burası benim demiştir. Birisi gelir gece vakti onu bir adım öteye atar, öteki gelir bir adım beriye atar, işte bu hudutları değiştirenlere de Allah lanet etsin. Bir karış toprağa tenezzül ediyor, hakkına riayet etmiyor. Yani haksızlık yapanlar da, hakka riayet etmeyenler de lanete, peygamberin lanetine uğruyor.

Ve alâ men ahdese fi'l-islâmi hadesen. İslâm'da cinayet işliyor, adam öldürüyor, kulağını, bacağını kesiyor..." Ev âvâ muhdisen. "Yahut bir hırsızı bir zalimi, bir bâğiyi, bir katili saklıyor, buna da Allah lanet eder." Yani saklayana da lanet eder.

Ve alâ nâkihi'l-behîmeti ve alâ nâkihi yedihî ve alâ men ete'z-zükrâne mine'l-âlemîne. "Bu hayvanlarla cinsi muânet yapanlar, elleriyle nefislerini teskin edenler, lûtî kavmine müşâbih ameller işleyenler." Ve alâ men tehassara ve lâ hasûra ba'de yahya. "Kudreti varken evlenmeyenler, kudreti var, her şeysi var evlenmiyor." Ve alâ raculün teennese. "Bir erkek kendini kadına benzetiyor." Ve ale'm-raetin tezekkerat. "Kadın da kendini erkeğe benzetiyor."

Pantolon giyiyor, saçını erkek saçı gibi yapıyor, nasıl yapıyorsa... kadına benzeten erkek, erkeğe benzeten kadın.

Ve alâ men etâ imraetehû ve'b-netihâ. "Karısı ile kızını bir alıyor."

Hem karısını alıyor, karının üvey kızı var onu da alıyor.

Ve alâ men ceme'a beyne'l-uhteyni. "İki kardeşi bir nikaha alıyor." İllâ mâ kad selefe ve alâ muğavviri'l-mâi'l-musâbi. "Akan suları yok ediyor, boş yerlere çeviriyor." Ve ale'l-müteğavviti fî zılli'n-nezâli. "Gölgeliklere –affedersiniz- def-i hâcet yapıyor."

Herkesin gelip istifade edeceği gölgeliğe gelmiş def-i hâcet yapıyor. Onlara da lanet var yani. İnsan demek bunu da hesaplamalı... Buraya birisi gelir bu gölgelikte biraz oturup dinlenmek ister, burada bu pisliğin şeysi yoktur diye yapmamak lazım.

Ve alâ men âzânâ fî sübülinâ. "Yollarda bize eza edenlere."

Yolda eza, halkı, kalabalığı sıkıştırıyor, yahut boş yere saatlerce atı arabasıyla yolda durur, konuşacak bir iş var yapacak ama halkın arkası geliyor. Şimdi mesela trafik diyorlar, trafik tıkanıveriyor. Bu trafiği tıkanmaya boş yere sebep olanlar da onları da lanetliyor Peygamber Efendimiz. Durma, herkesin hukukuna riayet et. Herkesin hukukuna riayet et, senin işin varsa onu sonra yap, herkesi engelleme! Bak Peygamber sallalahu aleyhi ve sellem'in müslümanlara nasihati ne güzel, eğer insanlar tatbik etseler.

Ve ale'l-cârrîne ezyâlen. "Çok bol evsab giyiyor."

Şimdi gurur alameti, sürüklüyor yolda, yerleri sürükleyerek zenginliğinin yahut kendi kuvvetini tanıtacak bir kılık. Her yerin kendisine göre var, orada öyle bu yerde de buna göre.

Ve ale'l-mâşşîni ihtiyâlen. "Çok çalımlı yürüyor."

Gurur üzerinde çalımlı yürüyenlere [de lanet ediyor].

Ve ale'n-nâtıkîne esfâran bi'l-hanâ. "Kitap üzerinde mücadele yapıyor."

Kendisine göre şeyler bulup, dediydi demediydi diyerekten kitap üzerinde mücadele yapıyor.

Ve ale'ş-şâhibîne fudâlen. "İçki içiyor, Allah bunlara da lanet ediyor."

Fudâl, hamr manâsına.

Ve ale'l-ma'kûsi niâlen. "Ayakkabısını da ters giyiyor, sağı sola solu sağa."

Bunlara da ne hikmettense hepsini bunların böyle açıkça lanet ediyor.

Elâ hel müşemmirun li'l-cenneti lâ hatara lehâ. "Siz cennet için hazırlanıyor musunuz?"

Soruyor Efendimiz, "Cennet için hazırlanıyor musunuz?"

Cenâb-ı Hak size hazır etmiş, siz de şimdi cennet için hazırlanın. Yani orası sizin yeriniz, ama oraya girebilecek kabiliyet ve istidadı kendiniz de hazırlayın. Orası sizin yeriniz.

Lâ hatara lehâ. "Katiyen şek yok."

Bu cennet var, yani cennet hazır bekliyor sizi, fakat siz ora için hazırlanın, vakitte varken hazırlanın.

Hiye ve rabbi'l-kâbe. "Kâbe'nin hakkı olan Allah hakkı için ki." Nûrun yetele'leü küllühâ. "Cennet nurdur, nur alemidir."

Nur alemidir, yetele'leü. "Böyle şimşek gibi etrafa ziya saçmaktadır, ziya vermektedir." Ve reyhânetün tehtezzü. "Gayet kokusu varmış ki burunları böyle titretir." Ve kasrün meşîdün. "Öyle köşkleri vardır ki ne yıkılır ne bozulur, ne de rengi değişir ne de sıfatı değişir gayet güzel." Ve nehrun mutarrad. "Öyle suları vardır ki çok geniş, çok güzel." Ve fâkihetün kesîratün nadîhatün. "Öyle bir meyvaları vardır ki çok olmakla beraber katiyen kemallerine halel gelmemiştir."

Gayet kemalde, gayet güzel.

Ve zevcetün hasnâü cemîletün. "Gayet güzel de hanımları, zevceleri vardır." Ve hulelün kesîratün. "Üzerlerine giydikleri en aşağı bir kat, en çok 70 kattan fazla giyerler. Fakat üstündeki esbab altındaki esbabın görünmesine mani olmaz."

Yetmiş kat giyindiği halde üstündeki ne ise en altındaki de öyle görünür, hatta iliği de görünür. Yani esbablar derinin altındaki kemiğin içindeki iliği de gösterecek derecede şeffaftırlar.

Cennet sekiz kapılı fakat kapılar girinceye kadar var, cennete girdikten sonra kapılar kalkar, çünkü çıkış yok. Kapılar girmek içindi, girildikten sonra çıkış olmadığı için kapılar ortadan kaldırılır. Bu cennet yani tavsif etmeye dilimiz varmaz, çok güzel bir yer. Bir suyunu tavsif edeyim size:

Köşkümüz var, oturduk, önümüzden gayet geniş dere akıyor ama berraklığını nasıl anlatırım bilmem. Çok berrak. Aynı derenin içerisinde bir tarafından su döküyor, bir tarafından bal akıyor, bir tarafından su akıyor, bir tarafından şarap akıyor. Arada bölgü yok, biri diğerine katiyen karışmaz. Canın isterse iki akar, canın isterse sekiz akar, kaç çeşit istersen o kadar akar. Bunların hepsi Firdevs denilen cennetten çıkar. Meyvalarının hududu yoktur, o kadar çok olmakla beraber meyvaları, her yudumunun tadı diğerine benzemez. Her tanesinin değil, her yudumunun tadı diğerinin tadından üstündür. Bu kadar güzel bir yer.

Fakat bu cennetin dışında bir cennet daha var, ismi kitapta yok. Bu cennetin dışında bir cennet daha vardır ki o cennete cennetü'l-ulliyyin derler. O cennette yemek yok; ne su var, ne meyva var, ne güzel hanım var... O cennette zevke gelecek hiçbir şey yok, orada yalnız müşahede var. Orada müşahede var, orası Cenâb-ı Hakk'ın müşahede yeri. Onun için o müşahedenin aşıkları[nın] hedefleri hiçbir şey değildir. Meyvaları önlerine yığsanız, zevklerin envaini önlerine yığsanız başlarını çevirip de bakmazlar. Gözleri müşahede-i ilahiyede... O müşahede nimeti o kadar zevkli bir nimettir ki insana bütün evzâkı unutturur, bütün zevke ait neler varsa, o müşahedenin karşısında hiçbir zevk hatırınıza gelmez.

Dünyada da misali vardır, insanın çok sevdiği bir güzeli görünce başka şeyleri insan unutuverir. Çok sevdiği güzeli görünce başka birçok şeyler hatırından çıkıverir.

E bu varlıkların sahibini, kainatın sahibini, mevcudatın sahibi, bütün eşyanın sahibi, Hz. Allah'ı müşahede ediyor, buna kıyas kabul eder mi?

Onun için bu cennetin ehli buradan çıkmak istemezler. Yani öteki cennetteki yaşayanların arasına girmek katiyen istemezler. Çünkü dâr u dünyada iken de hedefleri Allah idi. Hedefleri Allah olduğu için ahirette de hedefleri yine Allah. Burada da zaten onlar dünyanın nimetlerine iltifat etmemiştir. Sabrı, kanaati kendilerine libas edinmişler, bütün gayeleri hakkın müşahedesi.

İşte o kitabın sahibidir ki yüce Allahu Teâlâ çok büyük mahluk yaratmış. Çok büyük mahluk, onun için insanların kamilleri meleklerden de daha efdal demişler.

Sebebi?

İnsanda bir ruh vardır, insanın insanlığı o ruh iledir, o ruh alimdir. O ruh alimdir, her tarafı ilimle doludur, her tarafı gözdür, her tarafı kulaktır, her tarafı dildir o varlığın. O varlığa insan bu dünyadayken erişirse cennette yaşar gibi yaşar o, dünyası da cennettir, ahireti de cennettir.

O okuduğum Abdulaziz Debbağ hazretlerinin kitabında, adama bir soru soruyorlar, bir meseleyi. Adam biraz tereddüt ediyor, kendisinden bin sene evvel ahirete intikal eden Hasan Basri hazretleri Basra'dan diyor ki, "Mesele budur." Adam cevap veriyor. Birisi Fas, birisi Basra. Arada kıyamet kadar yer var.

[Bunun aslı] nedir?

Ruh için uzaklık yok, ruh için mesafe yok, ruh için korku yok. Ruh ateşe atsan yanmaz, ruh ne kadar dertleri tattırsan faydası yok, o hiçbir şeyden müteessir olmaz. Onun, ruhun hedefi hep Allah. Binâenaleyh vücutta ruh galebe çaldı mı sahibi Allah'tan başka bir şey aramaz, mal mülk varlık filan hepsi gözünden çıkar gider.

Ama ne zaman?

Ruh ne zaman vücuda hakim olursa.

Onun içindir ki bu büyükler bütün emellerini buraya çekmişler, o galebeyi kazanmaya çalışmışlar.

Allah bizleri de onları sevenlerden ve o zümreye dahil olanlardan eylesin.

O şimdi zevce-i hesnâlar, cemîleler ufak, bu bizim gibi şeyler için yani. Ehl-i kemal onlara dünyada da iltifat etmiyor ki orada etsin.

Ve hulelün kesîratün fi makâmin ebedin. Fî makâmin ebed ki burası ne kadar saltanat olursa olsun, ne kadar varlığın olursa olsun...

Bak dün arkadaşımız burada Cuma namazını kıldı, sabahleyin bize Yasin-i Şerif'i okudu, namazı kıldı, akşama -Allah esirgeye- sağ tarafı tutmaz olmuş. Hiç, bir an var, bir an yok işte. Bazısı temelli çekip gidiyor. Bu sefer konuşamıyor, bakamıyor, elleri ayakları oynamıyor, hiçbir hareketi yok, cenaze gibi yatmış.

Nedir?

Burası ibtilâlar alemidir; herkese bir çeşit, bir günü diğerine benzemez ama ebed alemi ki orada hiçbir kaygı yok, dert yok, mihnet yok, felaket yok, sıkıntı yok, bir şey yok yani...

E böyle bir yeri kim istemez yani?

İstemeyenin herhalde aklı yoktur.

Fî makâmin ebedin fî hıberatin. "Gayet kıymetli, gayet güzel..."

Bu yeri kim istemez yani?

Böyle gayet kıymetli gayet güzel bir yerdir burası.

Ve nadratün fî dârin âliyetin.

Nadrah, çok fazla, güzel, sevimli bir yer.

Vücûhün yevmeizin nâdıratün.

Nâdırah, yani böyle baktıkları vakitte hayretlere düşüyor, baygınlıklar geçirilecek şekilde güzel bir yer.

Selîmetin. "Orada hiçbir arıza yok."

Arıza denilen şeylerin hiçbirisi yok, her şeysi selamette.

Behiyyetin. "Gayet de yüksek..."

Bu methiyeleri böyle ashâb-ı kirâm dinlediler dinlediler dediler ki;

Nahnu'l-müşemmirûne lehâ yâ rasûlallah. "Biz hepsimiz hazırız oraya!"

Kâle. "Efendimiz buyuruyor." Kûlû inşâallah. "İnşallah deyiniz."

Yani hüsn ü hâtimeye bağlıdır bu işler. Hatime güzel olmazsa, hüsn ü hâtime ile insan ahirete göçemezse bu güzel nimetlerden mahrum kalır. Hüsn ü hâtime ile göçebilmek de kimsenin tasarrufunda değildir. İnşallah, Allah dilerse olur. Ne kadar büyük adam olursan ol, veli olursan ol.

Veliler iki derecedir; birisi küçük veli, birisi büyük veli.

Büyük veliler kim?

Peygamberlerin vekilleridir, onlara korku yoktur. Onlar lâ havfün aleyhim ve lâ hüm yahzenûn sırrına mazhardırlar, onlar selamete geçerler. Fakat küçükleri ki her zaman hatadan da salim olmazlar onlar, onlar için tehlike ve ondan sonrakiler için tehlike daima mevcuttur.

Yalnız şu var, bütün ameller, yaptığımız her çeşit ameller ya kabul olunur ya olmaz, bilemeyiz artık.

Acaba yaptığımız şu ibadetleri, okuduğumuz Kur'an'ları, yaptığımız hasenatları Allah kabul etti mi ki acaba?

Bilemeyiz.

Pek güzel yaptık ama, kusursuz yaptıkta yine bilemeyiz kabul etti mi?

"Evet etti" diyemeyiz ama Resûlullah sallalahu aleyhi ve sellem için getirilen salât ü selam katiyen reddolunmaz. Ameller şüphe üzerinedir fakat salât ü selamlar katiyen reddolmaz. Onun için elinden ne kadar geliyorsa çok salât ü selam getir.

Sonra şunuda bil ki cennetteki melekler, cennetin muhafazı olan melekler yegane ibadetleri, zikirleri Peygamber sallalahu aleyhi ve sellem'e salât ü selamdır. Cennet meleklerinin bütün vazifeleri salât ü selamdan ibarettir. Salât ü selam ettikçe, cennet mütemadiyen genişlemededir. Cennet öyle bir yer ki mütemadiyen büyümede. O salât ü selamların nispeti ne kadar çok olursa cennet o kadar çok genişliyor. Durma yok, mütemadiyen genişlemek üzeredir.

Şurada bir misal vermiş, nasıl diyor aç bir hayvan, arpasını gösterirsin seninle beraber arkandan koşar gelir. Ona aşıktır. Cennet salât ü selamın sahibi Resûlullah'a aşıktır. Cennet Resûlullah'ın nurundan olmuştur. Onun nuru onun salât ü selamının aşıkıdır, salât ü selam oldukça mütemadiyen boyuna yayılıyor. Hudutsuz yayılma da var, ta ehli cennet cennete girecek, ehli cennet cennete girdikten sonra Cenâb-ı Hak ehli cennete tecelli edecek, bu tecelli de o zaman sübhanallah diye melekler tesbihe başlayacaklar. Tesbihe başladığı vakitte herkes yerini almış bulunacak. Ondan sonra genişleme yok.

Allah cümlemizi affetsin de bu güzel cennetinin aşıkları arasına bizleri de kabul etsin. Bizi de o cennetine giren, rızasını kazanan kullarının arasına kabul etsin.

Bu dünya işte bak, kaç bin sene olmuş şimdi, ne evliyalar gelmiş, ne enbiyalar gelmiş, ne güzel insanlar, alimler, fazıllar gelmiş fakat bugün hiçbirisi yok burada, hepsi gitmiş yerlerine. Bize de yok yarın burası, ne olursak olalım burada biz de gideceğiz. Binâenaleyh bizim gideceğimiz yer mezarlık değil. Biz mezarlığın adamı değiliz, biz Allah'ın kuluyuz, Allah'a gideceğiz! Onun için kendini hayvan yerine sokma, hayvan gibi toprakların altında çürütme kendini. Kendine sahip ol, sahibine gidecek bir duruma getir kendini, Allah'a git! Aya gitmek hüner değil, hüner Allah'a gitmektir. Ay insanın bir zerresi olmaz, insanın gözünün zerresi değildir ay. İşte koca bir taştan ibaret bir yer, bir ülke, içi ateşten ibaret, neyse ne. Fakat insanın gözüne değmez, kirpiğine bile değmez. Onlarla uğraşacağına şu hılkati veren Allahu celle ve alâ'yı tanımak istiyorsan bak kendi hılkatine bir kere! Ne kudret vermiş sana topraktan Cenâb-ı Hak! Topraktan seni yaratmış da bak sana ne kudret vermiş. Bu kudreti veren Allahu Teâlâ'nın kudretini düşün de artık bu dünyaya bu kadar bel bağlayıp da Allah'ın yolundan çıkma! Allah'ın yolundan çıkmak zulmetin iktizatıdır ki zulmet küfre mucip olur. Zulmet küfre muciptir. Allah'ın ibadetine gidersen nuruna karışırsın, nurunun karşılığı da cennet. Zulmetin mukabili cehennem, nurun mukabili cennet.

Cehennemden size bir tanecik bahsedeyim.

Cehennem yakıcı bir yer değil ha! Yani sanki mesela bir ateş yanar kavrulur gider, öyle bir yer değil bu. Orada hayat var, o hayat var ama gayet yakıcı bir hayat, azaplı bir hayat, bazı dünyada da olur ya, Allah affetsin, insanın başına bir felaketler gelir de koca dünya o zaman dar gelir. Felaketler felaketler üstüne... Bu ahiretteki cehennem de böyle, felaketlerin felaketi olan yer ama ölüm yok içinde, ölme yok. Bu ölme olmadığı için yeşillik yok, su da yok. Fakat şimdi tabii insanın canı su isteyecek, hararet basmış yanıyor. Yeşillik yok dedik, bir gölgelik gideyim azıcık barınayım diyecek. Ta uzakta su gibi birşey görecek, şuradan gideyim bir su içeyim diyecek. Demek bak, hayata bak şimdi cehennem hayatı var. Gidiyor oradan bir meyva görmüş, ondan bir alayım da yiyeyim diyor gidiyor, bir yapışıyor ağzına atar atmaz öyle bir yanıyor ki o geldiği, mesela bir saatte gittiği yeri beş dakikada katedecek kuvvette katıyor ona. Katıyor, içerilerini böyle perişan ediyor. Cennetin mukabilindeki o zevke bak, bir de buradaki felakete bak.

Hangisini ister insan?

Elbette, Allah bizi affetsin de bu cehennemin yüzünü de göstermeden [cennetine koysun.]

Ama ne yazık ki bütün cennet cehennemin arkasında. Cennete giderken cehennemden geçilecek de, o köprüden geçilecek cennete öyle gidilecek.

Allah öyle yapmış nizamı. Tesbihi çekiyoruz sübhanallah, elhamdülillah, allahuekber. Tam köprünün bir timsalidir o. Üç tane tehlike karşısında, yokuş çıkıyor, düzlüğe varıyor ama gayet kılıçtan keskin. Kılıçtan keskin kıldan ince derler, bir de bayır aşağı iniyor ki o cehennem köprüsünün misali olaraktan. O çok kötü bir yerdir. Oradan kurtulabilmek Allah'ın inayetine mazhar olanlar içindir ki, bugün köprü var burada, köprünün üstünden otomobille geçiliyor bir, yayanlar geçiyor, tayyareylen de geçiliyor. Buradaki ameline göre o köprüden öyle geçilecek. Amelin bozuksa yedi yerde sorguya tutacaklar o köprünün üzerinde. Manalarını iyi dinle, bak kaç yerde nasıl sorgular var insanlara. Ahiret işi bu, kolay bir iş değil.

Allah cümlemizi affetsin de tevfîkât-ı samadaniyesine mazhar olan sevgili bahtiyar kullarının zümresine ilhak etsin. Lâ ilâhe illallah deyip, Allah'a şöyle içinden bağlanan kullarınla beraber Cenâb-ı Hak bizi haşreylesin...

Lillâhi'l-Fâtiha.

Sayfa Başı