M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Her Yönüyle Savaşa Hazırlanın!

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Muhterem kardeşlerim!

Allah'ın selamı, rahmeti, bereketi, ihsânı, ikramı dünyada, âhirette üzerinize olsun. Allah cümlenizi iki cihanda hayırlara erdirsin.

Allah'ın üzerimizde sayılamayacak kadar nimetleri var; hamd ü senâlar olsun, Allah daim eylesin. Nimetlerden sonra nikbete, makbuliyetten sonra mahrumiyete düşürmesin. Bize en büyük şerefi müslüman olmakla, iman bahşetmekle vermiştir. En büyük izzet ve itibar odur. Ayrıca şu şerefle iftihar ediyor ve bu sorumluluğun ağırlığını da bütün şuurumuzun gücüyle hissediyoruz:

Allah bizi buraya sırf yaşayalım diye göndermemiş; görevli bir ümmet olarak göndermiş.

Küntüm hayra ümmetin uhricet li'nnâsi. Allah celle celâlüh bizi insanlar için özel bir misyonla, görevle görevlendirilmiş bir topluluk eylemiş.

Ve lillâhi'l-izzetü ve li-resûlihî ve li'l-mü'minîn.

İzzet müslümanlarındır, müslümanlara yakışır ve müslümanlarda olmalıdır! Cihanın adaletinin, sulhunun, sükûnunun, huzurunun sağlanması ve korunması görevi de sorumluluğumuzdur, üzerimizdedir. Bir başkasının vesayeti ve sultası altında yaşamak, bizim izzetimizle kâbil-i telif değildir.

Onun için son derece sorumlu olduğumuzu görüyorum ve etrafımızdaki olayların da son derece planlı ve elimle tutacak kadar yakınımızda, "uzansam neredeyse yakalayacağım" kadar müşahhas bir merkez tarafından İslâm'ın aleyhinde çalışmalar yapıldığını âdetâ görüyorum. Yani Allah'ın verdiği müsaadeyle Allah'ın düşmanları, imanın hasımları, müslümanların rakipleri son derece organize olmuş güçler halinde ve son derece şerli bir güç ve kuvvetle çok yakınımızda bulunuyorlar... Canavarın solukları; soluklarının sıcak nefesi, çirkin kokusu duyuluyor. Onun için, müslümanın her zaman içinde olması gereken uyanıklığa bütün müslümanları davet etmek istiyorum.

Zaten bizim tarikatimizin prensiplerini koyan Abdülhâlık-ı Gucdüvânî Efendimiz birinci madde olarak Hûş der dem prensibini koymuş ki; her nefes alış-verişte şuurlu olmak, gafil olmamak; lehv üzere olmamak, boş bir hal üzere, batıl üzere olmamak, uyumamak. Ana prensibi bu... Her bir nefesi alıp verirken bile Allahu Teâlâ hazretlerinin huzurunda olduğunu hissederek, hayatın kendisine yüklediği sorumlulukları bilen bir insan olarak yaşamak lazım.

Bu konuşmalarda şunu vurgulamak istedik ki; savaş ihtimali -olasılığı- ile değil, vakıası ile karşı karşıyayız! Yani ihtimal ile değil, vakıa ile karşı karşıyayız; olasılık değil, olgunun içindeyiz.

Muhterem kardeşlerim!

İslâm'ın azılı tarihî hasımları var ve bunlar bertaraf edilmemiş; aksine onlar İslâm vazifesini, İslâm'ın irşat, tebliğ ve korunmasını; i'lâ-yı kelimetullahı yüklenmiş olan güçleri, ecdadımızın asil çalışmalarını sendeletmiş durumda...

Biz 70 yıldır çok büyük bir fiilî harbin içine girmemiş bir topluluk olarak yaşadık; tek tip –Fruko şişesi imal eder gibi, yarım da demeyeceğim, çok daha aşağı nispette- aydın yetiştiren bir eğitimin içinden geçtik. Tarihî misyonumuzu da, çizgimizi de, istikametimizi de, dostumuzu da, düşmanımızı da tanımadık. "Dost, dost..." diye diye nicelerine sarıldık; azılı düşmanlar çıktı! Sadık dostumuzu doğru tespit edememiştik. Son tecavüzler ve hırıltılar, diş göstermeler, bize düşmanlarımızın hakiki çehresini gösterdi. Bu bakımdan, bir musibet bin nasihatten daha hayırlı olduğu için "Bunda da bir hayır var, hikmet var." diyoruz.

Ben geçen 70 yılın mücadelesini biliyorum. İlk önce İslâm her şeyden silinmiş, tarih kitaplarında İslâm tarihi bile okutulmaktan korkulmuş. Gazetelerde İslâmî romanlar bile tefrika edilmekten devlet gücüyle, baskısıyla kaldırılmış bir ortamın içinden; "'Allah' diyenler suçüstü; tesbihleriyle, takkeleriyle yakalandı." diye gazetelerin haber verdiği durumlardan; Medrese-i Yûsufiyelerde ömrünü geçiren müslümanların yaşadığı çilelerden sonra derin, rahat nefes alma imkânlarının yavaş yavaş, -milletin gücüyle, zoruyla, isteğiyle, çalışmasıyla, duasıyla, Allah'ın da duaya icabet etmesiyle- adım adım kazanıldığını biliyorum.

Ama bu zamanın ve şu anda içinde yaşadığımız zamanların, yine de meselenin ciddiyet ve vahametiyle orantılı olarak hızlı bir şekilde değerlendirilmediğini görüyorum. Yani zaman var -sonra çok ihtiyaç duyulacak boş zaman, ferağ zamanı- bu zaman, vahametin ciddiyetiyle mütenasip bir şekilde hızlı değerlendirilmiyor.

Her zaman söylediğim bir husus var:

Bazı kardeşlerimiz Mehdi aleyhisselam'ın gelmesini, kıyametin kopmasını düşünüp titriyorlar. Hayatlarını ve faaliyetlerini dondurmuşlar. Arabasını tamir etmiyor, boya etmiyor; çürütüyor. İnşaatını bırakmış, alışverişini bırakmış, pasif bir şeye yönelmiş.

Ben onlara gülüyordum ve kendilerine de söylüyordum, diyordum ki;

"Siz büyük kıyameti bekliyorsunuz; üç yıl, beş yıl, on yıl, elli yıl, yüz yıl, bin yıl sonra gelecek bir olaydan titriyorsunuz ama size bir an kadar yakın mesafede bulunan bir başka kıyamet var; kendi özel, şahsî kıyametiniz, küçük kıyametiniz…

Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;

İzâ mâte'l-insânü fe-kad kâmet kıyâmetühû. "Bir insan öldü mü onun kıyameti kopmuş demektir."

Başka kıyameti ne beklesin? Öldü mü işi bitti demektir.

Onun için çok daha fazla hazırlanmak lazım. Dervişliğin; tarikatin dervişe verdiği aksiyonun, hızın esası, kaynağı da budur. Yani "Her an ölebilirim!" [düşüncesidir.]

Rabiâ-yı Adeviyye'nin sabaha çıktığı zaman nefsine;

"Ey nefsim, akşama yetişemeyeceksin. Bu günün son günündür; Allah'ın rızasına uygun geçir." dediği gibi, bir acelecilik ve bir toptan pazarlık ile "Ana meseleleri görerek çalışmak, şuur içinde olmak." meselesini kardeşlerimiz kavramıyor; rehavet içerisinde... Bu rehavet karşı taraftan da empoze ediliyor.

Bakın, bir Rum kadını "Şimdiye kadar 3000 Anadolulu gence frengi aşılayabildim." diye sevinebiliyor. Kuzey'deki Nataşaların da görevinin bu olduğu, çok net olarak doktor kardeşlerimiz tarafından ifade ediliyor. Yani Karadeniz kıyılarından Doğu Anadolu kasabalarına, şehirlerine kadar yayılan değişik bir tür, çok kalleşçe, sinsice bir savaş...

Dört bir tarafımız ve cümle cihan düşmanımız! İçimizde de düşmanlar var. Hem hudutlarımızın içinde düşmanlar var hem de bedenimizin içinde düşmanlar var. O halde kademe kademe düşmanlarla muhasara edilmiş olan insanlarız. Gerçekten eğer İslâm'da ümit kesme yasağı olmasaydı, bu durum karşısında, bu kadar menfî düşman karşısında bir başkası bunalıma düşebilirdi. Ama ümitsizliğe düşmek bize;

Lâ taknetû min rahmeti'llâh diye âyet-i kerîme ile yasaklanmış.

Sonra bir şey daha biliyoruz, bu da çok önemli: Bir müslümanın sırtını –hiçbir vechile– dünya üzerinde bir gayrimüslim hiç bir tarz ile yere getiremiyor; öldürmekle bile... Çünkü öldürdüğü zaman şehit ediyor. Hiç bir şekilde bir müslümanı zarara uğratmak mümkün değil... Kalırsa zaten, kazanmışsa, yenmişse zaten gazi oluyor; o, onun için daha iyi...

Bu toplantının ve konuşmaların hiç kâfi olmadığını itiraf edelim. Yani konuşmalar -konuşmaların kendi iç kaliteleri bir tarafa- bu meseleye hazırlanma konusunda sadece bir küçük numunedir, küçük bir gösteridir, küçük bir ışıktır.

Savaş konusunda camiamızı, milletimizi ve ümmetimizi ikaz etmek için klasik cihat kitaplarının dışında, çok daha pratik bir kitap hazırlamak gerektiğine kâniyim. Bir komisyon hazırlanıp bu yapılmalı diye düşünüyorum.

Şimdi savaşla iç içeyiz; savaşın olgusu, vakıası içindeyiz. Çevremizde her an bir takım şeyler olabilir. Bir an gözünüzü yumun, kendinizi Nevşehir'de, İstanbul'da değil de Güneydoğu Anadolu'nun bir köyünde, kasabasında düşünün... Ben oradan kardeşlerimi -oranın yerleşik ahalisi- dinliyorum, benden göç için izin istiyorlar;

"Müsaade edin, biz bu kasabadan kalkalım, falanca yere gitmek istiyoruz." diyorlar.

Demek ki Anadolu'nun bir takım kısımları seyahat edilemez, yaşanılamaz durumda... Fiilen bu böyle ve askerî harekât devam ediyor. Askerî karakollar bombalanıyor, devriyeler pusuya düşürülüyor; kışlalar roketatarla taranıyor. Onlar da mukabil hareket yapıyorlar. Yani bu işin şakasının olmadığını; hatta terör ve anarşi denilen bir değişik savaşın büyük şehirlere de bulaştırıldığını görüyoruz, biliyoruz.

Bu savaşın şimdiye kadar gördüğümüz şekilleri üzerinde mutlaka müteyakkız olmalıyız! Net kanaatlere sahip olmalıyız; hazırlıklı, tedbirli olmalıyız!

Türkiye'nin bu yıl [1993] Ağustos ayı içinde savaşa gireceğine dair senaryolar var. Yani tahminler, sinsi, menfur planlar, projeler, ihtimaller, hayaller... Olur veya olmaz... Tehdit veya kendi yandaşlarına işaret veya ihtimal... Ama her ne olursa olsun mutlaka ilk yapacağımız şey: "Savaş olmasın!" diye bir savaş vermemiz gerekiyor. Yani savaşı çıkartmamak, savaşın içine bulaşmamak gayretinde olmalıyız. Çünkü savaş bizim aleyhimize... Barış İslâm'ın yayılması için çok daha güzel...

Eğer Yugoslavya'da savaş çıkartılmamış olsaydı; biz oraya vaizlerimizi göndermiştik, dostlar edinmiştik, arkadaşlar, gelen gidenler vardı, iyi münasebetler kurmuştuk. Belki bu münasebetleri geliştirerek orada İslâm'ın tekrar canlanmasına yarayacak çalışmaları yapmak içindeydik. Hakikaten de harp olmasaydı bizim için çok daha iyi olurdu. Oradaki müslümanlar için çok daha iyi olurdu. Ama düşman boş durmuyor. Plansız, gafil, projesiz değil... Zaten müslümanları orada yerleştirmenin, karıştırmanın, azınlıkta tutmanın planlarını yapmış ve zaman zaman, defalarca katliama mâruz bırakmış. Tabi tehlikeyi gördüğü için şimdi de karşı tedbirleri alıyor ve biz pek de bir şey yapamıyoruz.

Demek ki aslında savaş olmasa mâsum, kültürel münasebetler halinde, hatta ticarî münasebetlerle çok daha güzel çalışmalar yapılabilir. O halde taktik, strateji olarak savaşın çıkmamasını sağlayacak iç ve dış tedbirleri almamız gerekiyor. İlk çalışmamızın var gücümüzle bu yönde olması lazım.

Bu beynelmilel saha kuvvete dayanan bir sahadır. Birlik ve beraberlik içinde olmaktan başka bir çare yoktur. Yani Kur'ân-ı Kerîm'in emrini sizler ve bizler uygulayacağız:

Ve eiddû lehüm mesteta'tüm min kuvvetin. Gücümüzün yettiği kültürel, sosyal, ekonomik, ticarî, askerî, politik her türlü silahı, gücü, kuvveti kullanacağız ve karşı taraf bu yekparelikten, bu hazırlanılmış olmaktan korkacak; "Aman ben bunlara bulaşmayayım! Ben bunlara çatmayayım!" diyecek, yolunu değiştirmek zorunda kalacak.

Bir mühim nokta var; onu çok net olarak tespit ettim ve müjde olarak size söylüyorum:

Bu adamlar çok korkak! Fevkalâde korkak!.. Çünkü yaşamak istiyorlar. Yaşamak isteyen insan korkak olur. Müslüman da olsa korkak olur. Hayatlarından başka bir amaçları olmadığı için çok korkak... Onun için de büyük çaplı kanlı bir savaşı hiçbirisi istemiyor. Bunu bildikleri için oturdukları yerlerden burunları kanamadan, çeşitli entrikalarla, sinsi ve daimî kan kaybına yol açacak metotlarla bizleri yıpratmaya çalışıyorlar.

İspanya'daki boğa güreşlerinde boğa İslâm'ı sembolize edermiş. Matadorların onu yaralayıp kanını akıta akıta sonunda burnundan soluyarak çökmesini sağlayan oyunları da İslâm'a karşı yapılan çeşitli tedbirleri sembolize edermiş.

Agâh Oktay Bey söylemişti: Papalık müslümanlarla çarpışmak için ticaret yollarını vurmak ve ekonomilerini çökertmek tedbirini dahi koyuyor. Yani "Bunları çökertmek için ticaretlerine imkân vermeyelim, yollarını keselim, Rodos'u alalım; gemiler rahat gidemesin, ticaretleri engellensin, kazançları olmasın." diye.

Onun için ben dergilerimizde âcizâne, nâçizâne bir kampanya açtım ki;

"Hasımlarımızın hiçbir malını almayın!"

Ölecek misiniz onların bir şeyini almadığınız zaman? Aç mı kalacaksınız, açıkta mı kalacaksınız?

Kendi kendine yeterli, her türlü imkâna sahip olan nadir ülkelerden biriyiz. Suyumuz yeter, gıdamız yeter; her şeyimiz yetebilir. Katiyen -sizin malınız olmayan- başkasının malını almayın! Başkasının malını almak ona bahşişte bulunmak demektir; kan vermek, can vermek, kuvvet vermek demektir. Ne arabasını alın… Kendiniz yapın!.. Kendimiz bir araya gelelim, parçalarını toplayarak İSPA marka bir araba yapalım. Ama onların hiçbir şeyini almayalım!

Ne radyosunu, ne saatini, ne otomobilini, ne gıdasını, ne kumaşını alın; hiçbir şeyini almayın!.. Zaten ekonomik bakımdan çıkmaz içindeler; etraftan borç arayıp duruyorlar. Avrupa'nın ekonomileri en sağlam ülkeleri sarsıntı içinde... İslâm âlemi onlardan alışveriş yapmamakla bile onları çökertebilir. Bu noktanın üzerine tekrar dönelim.

Hayatınızda prensibiniz olsun: Aldığımız mal bir müslüman kardeşinizin malı olsun; bir müslümanın ürettiği mal olsun! Katiyen başkasının malını almayın; yurt içinde veya dışında... Katiyen evinizin içine lüzumsuz eşya doldurmayın! Katiyen milyonları ıvır zıvıra yatırmayın; işe yarayan şeye yatırın!

Bir savaş olduğu zaman evinizi bırakıp gideceksiniz. Bakın, "Güvelenmesin diye üzerindeki ilaçları bile duran çarşafları biz açtık!" diyor Yugoslavya'da gezen, olaylara katılan, gören kardeşlerimiz... Yani hiçbir şeyini alamadan evi bırakıp gitmek zorunda kalıyor. O halde yükte hafif olacaksınız, pahada ağır ve kötü şartlarda işinize yarayan şeyleri alacaksınız. Bu fevkalâde önemli...

Boykot yapmak, malını almamak, ticaret yapmamak... Bunu açıkça da söylersiniz:

"Ey Fransa! Madem ki sen Ermenistan'ı destekliyorsun; bundan sonra senden hiçbir şey almıyorum! Gelip yalvarıncaya kadar, pabucumun altını yalayıncaya kadar senden bir şey almayacağım!" diyebilirsiniz.

"Ey Almanya! Bundan sonra senin hiçbir şeyini kullanmayacağım!" diyebilirsiniz.

O malın alternatifini ararsınız. Müslümana muzır olmayan bir başka malı özellikle alırsınız.

Biz bazı deterjan markaları üzerinde bunun denemesini yıllar önce dergilerimizde yaptık. Hiç de o deterjan firmasından bir maddî menfaat istemeden... Hatta o şahıs belki bunu bilmez bile; bizim ona yaptığımız iyiliğin farkında bile değildir. "Şu markayı kullanın!" dedik. Bana zarflar geliyor, mektuplar geliyor, içi şişkin… Meselenin şuurundan haberdar değil. Yok efendim, çamaşırı iyi yıkamıyormuş da, şöyle oluyormuş da, böyle oluyormuş da... "Niye bizi buna alıştırıyorsunuz?" Yani milletin bu işin öneminden haberi yok!..

Katiyen müslüman olmayanın malını almayın! Eğer o sahada müslümanın malı yoksa onun üretimine geçin! Altına mesela bir İSPA damgası basılsın, o kullanılsın...

Sonra, dost ve müttefik bulma ve arama çalışmalarını mutlaka süratle yapıp tahakkuk ettirmek zorundayız. Bu çok önemli bir noktadır.

Dikkat edilirse bizim Türkiye içinde bile ittifak hâsıl olmamıştır; olanlar da dağılmıştır. Müslümanlar parça parçadır, rakip rakiptir, grup gruptur, hasım hasımdır... Gıybetçidir, iftiracıdır, dedikoducudur; İslâm ahlâkına yakışmayan durumdadır. Liderleri komplekslidir ve meselelerin şuurundan habersizdir.

Onun için müslümanların mutlaka ittibasında bir sorumluluk taşıması lazım. Salih ve uygun olmayan bir kimseye ittiba etmek, ona omuz vermek vebaldir.

Men kessera sevâde kavmin fe-hüve minhüm. Kim uygun olmayan bir grubun içinde yer alıyorsa onlardan sayılır. Onların hesabına yazılır gider...

Onun için katiyen;

Lâ tâate li-mahlûkin fî ma'sıyeti'l-Hâlık. "Allah'a isyanda hiçbir -daha yukarıdaki- başa itaat edilmez. Allah'a isyanda kula itaat çok büyük rezalettir, kepazeliktir; İslâm'a yakışmayan bir şeydir.

En faziletli cihat, zalim yöneticinin -âmirin, idarecinin, sultanın, melikin- karşısında hak sözü söylemektir.

Eğer Saddam'ın etrafında onu destekleyen şuursuzlar olmasaydı, Saddam Irak'a bu kadar zarar veremezdi! Eğer falanca ülkede, filanca ülkede an'anevî, mânasız, budalaca bağlılıklar olmasaydı, İslâm âlemi böyle kepaze duruma düşmezdi; perakende duruma gelmezdi.

Onun için mutlaka tabanı birleştirmeye çalışmak lazım. Mutlaka yurt içinden ve dışından samimi, takvâ ile müzeyyen, ahlâk-ı hamîde sahibi insanlarla bütünleşmek lazım. Biz bunu -itiraf ediyorum- hiç yapamadık. Yani hudutlarımızın dışında -içeride yapamadık ki dışarıda yapılsın- kardeşlerimizle bütünleşme olmadı.

Bence Irak'ın problemlerinin çözülmesi, Türkiye ile birleşmesiydi. Kral Faysal ve Nuri Said Paşa zamanında Menderes'le bu düşünülmüştü. Ama her iki taraf da ihtilalle bertaraf edildi. Bunu düşündükleri için her iki taraf da böyle cezalandırıldı. Ama onları devirenler de hayır görmediler... Ama en iyi çare eskiden olduğu gibi birleşmesiydi. Şimdi ben bunu -belki bazıları dudak bükecekler ama- yine söylüyorum; problemin çıkışı bundan başka bir şey değildir.

Niçin Suriyeliler Hafız el-Esed'e ittiba ediyor, yaptıkları ortadayken? Niçin Saddam'a itaat ediyor? Niçin filanca ahali falanca nâehil yöneticiye körü körüne, taparcasına, itirazsız itaat ediyor; ona itaati Allah'a itaatten daha öne getiriyor? Niye onu putlaştırıyor?

Bizim aleyhimizde yazı yazanlar, çizenler; putlaştırmaktan, şirkten, vesaireden bahsederler... Ama hiç bu konudan bahsetmezler. Asıl fiilen İslâm âlemini parçalayan nokta budur; buna hiçbir şey yapmazlar. Biz insanları nefis terbiyesine, tezkiye-i nefse, mârifetullaha götürmeye çalışıyoruz. Talebenin bize muhabbetini şirk diye tahrip etmeye çalışırlar... Yapacaksan asıl git, sen ötekilerle uğraş!..

Üçüncüsü: Düşmanı parçalama çalışmalarını mutlaka yapmak lazım. Bu büyük bir politika işidir. Tabi müstakil politika güdebilecek politikacıların, siyasilerin işidir. Düşmanın ana vasfı birleşmektir. Peygamber Efendimiz;

"Benî Asfar'ın güzel bir takım vasıfları vardır. Onlar ittifak ederler; -şöyle yaparlar, böyle yaparlar- meliklerini bile icabında tedib ederler." diye onların bu vasıflarına bir hadîs-i şerîfinde işaret ediyor.

Onların tarih boyunca bizlerle yaptığı savaşlar hep ittifakla, bir araya gelerek yapılmış savaşlardır. Onlar kuvvetli düşmanın karşısında birleşmeyi daima yapmışlardır. Ama ehl-i tevhid olan müslümanlar katiyen bu güzel şeyi yapmıyor. Birlik ve beraberlik değil de bölünme, bölünme içinde... Zaten bölünmüşüz, bir Türkiye kalmış; Türkiye'yi de bölüp -hatta müslüman olan bazı kimseler- "Bir de Kürdistan olsun, bir de bilmem ne olsun..." diye düşünebiliyorlar, bunu ideal edinebiliyorlar. Daha başka şeyler düşünebiliyorlar.

O halde biz birliği sağlamaya, müşterek noktalar bulmaya çalışacağız. Karşı tarafın birliğini parçalayıcı bir takım tedbirleri komisyonlar, politikacılar düşünsünler, taşınsınlar, çarelerini bulsunlar.

Bizim en büyük kusurumuz irşat, tebliğ ve işbirliği çalışmalarını ihmal etmemizdir! Osmanlı'nın da en büyük kusuru budur. Sulh içinde insanları yaşatmak önemli değildir. Hele Yıldırım Bayezid'in, kendisinin karşısında hayranlık duyan esirlerine;

"Gidin, çarpışın, yine bana gelin..." demesi bana hüner değildir gibi geldi. Bunlar nefsanî işlerdir. Onlara;

"Biz sizinle herhangi bir zafer için çalışmadık; zaferi Allah veriyor. Mühim olan doğru yola gelmenizdir. Ben sizden dilerim ki Allah'ın kulu olasınız; âhirette ebedî saadete eresiniz. Benim için mühim olan odur." diyebilmeliydi.

Mücahit komutan, cihadın maksadının insanlara Hakk'ı götürmek olduğunu söyleyebilmeliydi ve onlar buradan ülkelerine müslüman gidebilmeleri lazımdı, gidebilmeliydiler... Osmanlı bunu yapmadığı için ve içindeki gayrimüslimlerin teslisini bile kafalarından silecek çalışmalar yapmadığı için onun cezasını çekiyor. Bu bir ilâhî cezadır. İrşat ve tebliğ çalışmalarını vaktinde yapmadığı için kendi içinde beslediği insanların hıyanetine uğradı.

Mükâfat verirlerdi ve gönül hoşluğu ile [müslüman olurlardı.]

Lâ ikrâhe fi'ddîn. Evet, "Dinde zorlama yoktur!" ama teşvik vardır. Çocuğunuz güzel bir şey yaptığı zaman "Aferin!" demek vardır. İşçiniz başarı kazandığı zaman mükâfat vermek vardır. Anket güzel doldurulduğu zaman sürpriz bir hediye vermek vardır. Bunlar güzel şeylerdir. Bunlar yapılmalıydı. Ben bunların iyi yapılmadığı kanaatindeyim.

"Savaşın Olmaması İçin Savaş" başlığı altında, "Savaşın Olmamasına Gayret" bâbı içinde, sivil savunmaya ve askerî teşkilatların tecrübelerinden faydalanmaya önem vermeliyiz. Ben bu hususta herkesin kendi mıntıkasındaki mekanizmayı öğrenmesini, ilgili şahıslarla tanışmasını temenni ediyorum. Çünkü bu gürültü patırtı koptuğu zaman bu işlerin artık öğrenilme imkânı da kalmaz. Şimdiden sivil savunmacı görevli kimdir, askerî [görevler] nedir? Bir bölgenin savunması nasıl olur? Düşman gelirse sivil halkın ne yapması lazım gelir? Kendimiz nasıl organize olabiliriz? Nerelere çekilebiliriz? Nerelerde savunabiliriz? Bunları düşünmek lazım! Müslümanlar mutlaka, sığınaklar ve emniyetli sığınma bölgeleri düşünmeli... Her bölge için, burada oturan her kardeşimiz kendi mıntıkası için "Düşman nereden gelebilir? Kendileri nereye sığınabilir?" diye düşünmeli...

Yugoslavya'daki mücahitler diyorlarmış ki;

"Ah bizim evlatlarımızı emniyet içinde bırakabileceğimiz bir yerimiz olsa, ne kadar güzel çarpışırdık!"

Bu olmadığı için mücahit bir hafta çarpışıyormuş; ondan sonra evine gidiyormuş, çoluk çocuğunun açlığıyla, problemiyle uğraşıyormuş. Ondan sonra tekrar gelip çarpışıyormuş.

Bu işlerin önceden mutlaka düzenlenmesi lazım! Alet, araç-gereç ve silahların mutlaka hazırlanması lazım! Evde bir müzik setinin olması yerine bu gibi durumda kullanılabilecek bir şeyin olması çok önemlidir. Silahlanma da sivil çerçeve içinde mümkün olduğu kadar yapılmalıdır. Ruhsatlı av tüfeği mi olur, hangi şekilde olursa... Mümkün olan yüksek seviyede mermi vesaire deposu da yapılmalıdır.

Burada konuşmacılar çok acı bir şey söylediler -yüreğime hançer gibi saplandı- hâlâ kafamda ve yüreğimde saplantı duruyor. Diyor ki;

"Gelişmiş silahlara sahip müstevliler gelişmemiş ülkelerde ne kadar zulümler yaptılar... Ateşli silahlara sahip olanlar nasıl karşılarındakileri mağlup ettiler..."

Evet, bu böyledir. Avrupa 1490 küsurda -ondan önce de müslümanlar gitmiş ama ispat edilmiş bir şey- Amerika'ya oluk oluk hapis kaçkını, ip kaçkını, kazık kaçkını insanlar gidince orada Kızılderililer'i, İnkâlar'ı, Aztekler'i nasıl mahvettiler? Medeniyetlerini nasıl yıktılar; zenginliklerini, servetlerini nasıl alıp getirdiler? İngilizler'in ve Avrupalılar'ın Avustralya'yı bulduğu zaman Aborjin denilen yerli ahaliyi nasıl katliama uğrattılar? Afrikalılar'ın sömürgeciler tarafından nasıl öldürüldükleri, nasıl köle olarak kullanıldıkları düşünülüyor.

Onun için milletçe ve devletçe, askerce ve sivil olarak, silahın mutlaka en mükemmelini yapacak durumda olmamız lazım. Ben, her şeyin bırakılıp en mükemmel silah yapma çalışması içine milletçe girilmesi gerektiği kanaatindeyim. Büyük stokların hazırlanması gerektiği kanaatindeyim. Belki Batılılar'da olmayan mükemmellikte -çok masraf istese dahi- silahların aranıp bulunması, yapılması; mevcut silahların özellikleri yan yana konulup onları aşacak özellikte silah yapılması gerektiği kanaatindeyim. Mesela onun menzili 1,5 km ise sizinki 2 km olmalı. Onun menzili havaya doğru şu kadar feet ise sizinki daha fazla olmalı.

Mesela dediler ki; "Kalaşnikof mermisi şu işi yapıyor ama kalekon mermisi ondan çok daha hafif... Bu güzel, ağırlık tasarrufu vesaire var. Ama tahribatı çok daha büyük."

İnsan aradığı zaman en güzel olanını bulabilmeli...

Ben biliyorum ki nükleer güce sahip değiliz. Belki sahipsek bile onu bir bomba yapacak duruma getirmiş değiliz. Yapmışsak bile galiba milletçe deneyle denemiş değiliz. Sanıyorum buna emperyalist güçler tarafından fırsat verilmedi. Ama biz konvansiyonel silahlarla çok mükemmel teçhiz olunursak, onlar ölümden korktukları için biz onları yeneriz.

Mesela Bosna-Hersek'e bir silah yardımı yapabilirsek Sırplar'ı Macar hududuna kadar sürerler. Çünkü onlar ölümden korkuyor; bizimki şehitliğe can atıyor. Şehit olmaya gidiyor. Geliyor bana… Ben kaç tane gencin sorusuna muhatap oldum;

"Hocam müsaade edin, Bosna-Hersek'e gideyim." Veya "Şuraya, buraya gideyim..." diyor.

Muhterem kardeşlerim!

Bize milletçe, millî eğitimde öyle afyonlu şeyler yutturulmuş ki biz herkesi dost sanmışız. En son dünya politikasındaki değişme ve gelişmelerde de Rusya'yı uslandı ve dağıldı sandık... O da bir ayrı görüntü ve ayrı yanlış algılama ve izlenim, yanlış teşhis... Rusya, Afganistan'da bir savaşın darbesini yedi. Kendi sisteminin çıkmazları içinde bocaladı. Kendisine yük olan safraları attı. Ama kendi has hudutları içinde daha kuvvetli olmanın çalışmasını yapıyor ve etrafındaki hıristiyan ülkelerle dostluk bağları kurarak, müttefiklerle bütünleşerek, daha iyi kenetlenerek kuvvetleniyor. Bu bizim için yine aynı tehlikedir. Bulgaristan'daki katliamların arkasında da yine Ruslar vardı. Bugün Kafkasya'daki katliamın arkasında da yine onlar vardır.

Ben Ermeniler'le mücadeleyi -ilk başladığı zaman- bir nimet olarak görmüştüm. "Bu fırsattan istifade ederiz; Nahcivan ile büyük Azerbaycan arasındaki koridoru alırız, böylece direkt bir bağlantımız olur." diye düşünüyordum. Bu yapılamadı. Bence burada çok karagözlü olup bu işi başarmak lazımdı. Nasıl olsa savaşı onlar başlattı diye orada canlarına okumak, ciğerlerini sökmek lazımdı! Fakat taktik ve strateji olmadığı için bu sağlanamadı.

İkinci bir koridor; Gürcistan'ın kuzeyinde, Dağıstan'ın güneyindeki vadidir. Bu, Şeki'den –[Mehmed Zahid] Hocamız'ın vatanı olan yerden- Bakü'ye kadar uzanır. Bu da Gürcüler'in ve Ermeniler'in kontrolünde olduğundan bundan da istifade mümkün değil. Yani Sarp sınır kapısından Batum'a, oradan doğuya yönelerek, dağların arasında mevcut olan bir geçitten faydalanarak nispeten Bakü'ye kadar gidebilirsiniz. Bu da tesahüb edilemedi.

Ayrıca bunun kuzeyinde Osetya'dan, Çeçenistan'dan geçen, Batum'un kuzeyindeki Soçi vesaire limanları ile Hazar denizi kıyısındaki Mohaçkale tarafını bağlayan bir başka koridor var. O koridoru da Rusya iki taraftan kırmak ve kesmek istiyor. O da tabi Birleşik Devletler Topluluğu içine alınmış bir arazi olduğu için oradan koparmak zordur ama stratejik olarak bu kanalların açılmasından başka çare yoktur.

Çin elçisinin "Yakında komşu olacağız!" derken; "Siz Türkistan'a kadar geleceksiniz, böylece hem-hudut olacağız." demek istiyor. Tabii korkuyor. Çin yönetimi "Türkiye'nin Çin hududuna kadar gelmesi, Çin'in hududundaki Türkler'e de müspet tesir eder." diye korkusundan Çin Türkistanı'ndaki, Sing Yank eyaletindeki nüfus kesafetini kendi lehine değiştirme çalışması yapıyor.

Bizim tabi mü'min kardeşlerle bütünleşmemiz gerekirken, bütünleşeceğimiz en kolay malzeme Azerbaycan ve Orta Asya'daki has müslümanlardır. Çok temiz müslümanlardır, bozulmayanları vardır. Tabi o babaların, o dedelerin evlatları kısa zamanda ıslah olurlar. Bizim onlarla bütünleşmenin çaresini bulmamız gerekirdi; yapılmamıştır.

Her ne pahasına olursa olsun İran'ı halletmek zorundayız. İran bizim Pakistan'la bütünleşmemizi, Afganistan'la bütünleşmemizi, Güneydoğu Asya'daki 350 milyon müslümanla bütünleşmemizi sağlayacak yol üzerinde bir koca taştır. Büyük bir mânidir. Şuradan girerek, buradan girerek; "Onların içinde @'dan fazla Türk ırkından insan var. Bir takım sünnîler var. Şiîlerin içinde de İmam Humeyni dolayısıyla fikirlerinde, tarihî [görüşlerinde] biraz değişme olanlar var." deyip bunu ne yapıp yapıp halletmemiz lazım!

Yunanistan'la dostluğu, Avrupa devletleriyle dostluğu düşünüyorsuz; onlar şirk içerisinde değil mi? Onlar küfrün içerisinde değil mi?..

Le-kad kefere'llezîne kâlû inne'llâhe sâlisü selâseh.

Le-kad kefere'llezîne kâlû inne'llâhe hüve'l-mesîhü'bnü Meryem.

diyen insanlar kâfir değil mi?..

Onlarla ittifakı düşünüyor; İran'la düşünmüyor. "İran'la bütünleşmeyelim!" diye kıyametler kopartılıyor, provokasyonlar yapılıyor. İran'la ne yapıp yapıp o hudutların serbest çalışmasını, geliş gidişin sağlanmasını önemli bir olay olarak görüyorum. Bu hususta da çalışmalar yapmak gerektiğine kâniyim.

Askerler derler ki;

"En iyi müdafaa, hücumdur!"

Biz böyle, "Gelsinler bakalım, nasıl savunacağız!" diye düşünmek gibi pasif bir duygu içinde olacağımıza, elimize silahı aldığımız zaman "Yâ Allah!" diye nerelere saldırabileceğimizi de düşünmeliyiz. Diyorlar ki;

"Trakya dümdüz bir arazidir. Rus tankları oradan kalkar buraya kadar gelirse şu olur... Suriye'nin tankları şuradan [gelirse] şöyle olur, böyle olur..."

Niye sen onun gelmesini bekliyorsun? Sen git. Tabii hudutları sen tut. Çaresini sen düşün.

Onun için böyle stratejilerin, planların, önemli yerlerin tespitini çok önemli faaliyetler, harp olmadan önceki faaliyetler olarak görüyorum.

Yugoslavya'nın, Kafkasya'nın elimizde bir Türkçe haritası yoktur; utanç verici bir durumdur! Bir araştırma enstitümüz yoktur. İLKSAV'da Dış Türkler'le ilgili kurduğumuz enstitülerin mutlaka çalışır hâle gelmesi lazım! Ayrıca bir de Savaş Stratejisi Enstitüsü kurmamız lazım! Stratejik Araştırmalar Enstitüsü kurmamız lazım. Haritalar, çeşitli şeyler orada bulunmalı...

Hangi şehrin nerede olduğunu bilmiyoruz. Mesela Karayina bölgesinde Hırvatlar Sırplar'a hücum etmiş... Haritaya bakınca "Haa!" dedim; "Normal... Zaten şimdiye kadar durdukları kabahat bu aptalların! Karayina bölgesi Venedik'e yakın taraf; yani Bosna-Hersek'in batısında... Hırvat Sırp'ı orada içinde barındırırsa ahmakların ahmağı olur. Madem ayrı bir devlet kurmak istiyor, elbet oraya saldıracak, her ne pahasına olursa olsun... Çünkü orası batısı... Ortada Bosna-Hersek var. Batıda yine Sırp var, doğuda Sırp var... Öyle şey olur mu?.. Tabi Hırvat buna razı olmayacak, her ne pahasına olursa olsun saldıracak.

Harita yok, düşünce yok, bilgi yok, görgü yok, çalışma yok, enstitü yok, tahlil yok, takip yok, nüfus sayımı yok... Oradan dost yok, tanıdık yok, bildik yok... Tabii böyle gafletler, tembellikler, ataletler, cahillikler olunca bir şey olmuyor.

Tıbbî tedbirlerin, hastanelerin, vesairelerin düşünülmesi lazım.

Savaştan önce -bir kere- halkımıza savaş korkusunu yenmesini öğretmemiz lazım. Çünkü savaş bizim için iki güzellikten birisini kazanma vasıtasıdır. İki yolun da sonu cennete gider: Şehit olmaktır; şehitlik en yüksek mertebedir. Gazi olmaktır; zafer kazanıp İslâm'ı bir adım daha ileri götürmektir. O bakımdan, bizim bir kere savaşla ilgili soğuk duygularımızın mutlaka izale edilmesi ve müslümanların savaş konusunda, cihat konusunda, şehadet konusunda mutlaka isteklendirilmesi lazım... Neyin sevap olduğunu, neyin günah olduğunu mutlaka onlara öğretmek lazım. Bu bir.

İkincisi; bence savaş, savaştan önce kazanılıyor veya kaybediliyor gibi... Yani ben kendi kendime düşündüm, "Bir vecize koyayım ortaya!" dedim, aklıma bu geldi:

"Savaş, savaştan önceki hazırlıklarla kazanılır veya kaybedilir."

Önceden iyi hazırlanmış olan kazanır; hazırlıksız yakalanan, -Hazırlıksız yakalanana askerî bakımdan "Baskın tarzında yakalanmış." deniliyor.- tabii cezasını çeker. Çünkü hiçbir hazırlığı yok.

Bosna-Hersek'teki kardeşlerimizin ikmal yolu yok. Yardım alma imkânları Hırvatlar'ın kontrolündeki bölgelerden geçiyor. Kendi iç hazırlığı yok. Silahını yapma imkânı yok. Böyle savaşa hiç hazırlanmamış, savaşı hiç düşünmemiş bir grup insan... Allah yardımcıları olsun... İnşaallah umulmadık bir yerden Allah yardım eder.

Ve men yettakı'llâhe yec'al lehû mahrecen ve yerzukhü min haysü lâ yahtesib. "Takvâ ehli olursa Allah ummadığı yerden tahmin edilmeyen bir lütuf ihsan eder."

Allah takvâ sahibi eylesin...

Şunu çok net olarak görüyorum ki; savaşta niyetin çok büyük önemi var, zafere de tesiri var. Sahabe ordusu bile sayısının çokluğundan zafer kazandığını sandığı zaman hezimete uğradı. Başında Peygamber olan ordu bile kendilerine;

A'cebetküm kesretüküm diye âyet-i kerîme ile bildirilen bir kusur içine düştükleri için...

"Sayınızın sizi hayran bırakması, kendinizin, sayınızın çokluğundan zafer kazandığınızı sanmanız…" demek oluyor.

Demek ki insan Allah rızası için yapacak, sonucun Allah'tan olduğunu bilecek. Zafer önemli değil.

Eski mücahitler;

"Bu düşmanla çarpışmayalım, bunların adedi fazla..."

"Hayır! Peygamber Efendimiz bizi buraya düşmanın çokluğunu veya azlığını düşünsünler diye göndermedi; bizim vazifemiz çarpışmaktır! Yeneriz veya yeniliriz... Sonuçla ilgili mütalaa bizim için önemli değildir. Madem buraya geldik, bunlarla çarpışmamız emredildi. O halde çarpışacağız!" zihniyetinde idiler.

O bakımdan, bunların halkımıza güzel öğretilmesi lazım. Halk bunu bilmiyor, biz de bilmiyoruz. Ekseriyetle bilinmiyor.

Savaşı yapacak kimsenin kemâli çok önemli, fikri çok önemli... Kâmil insanlardan kâmil işler çıkar. Nâkıs insanlardan kâmil iş çıkmıyor; güzel bir cihat da çıkmıyor. O bakımdan cihat edecek kimselerin hiç olmazsa komutanlarının, başındaki insanların insân-ı kâmiller olması lazım. Bunun başka çaresi yok... İnsân-ı nâkıslar olursa Afganistan'daki savaştan sonraki durum olur. Nakıslardan büyük zararlar gelir.

Gördüğümüz bir şey var ki; eskiden savaşlar cephede oluyorken ve ahali az zarar görüyorken, günümüze doğru yaklaştıkça yapılan savaşlarda askerden çok sivillerin öldüğü; sivillerden zayiâtın -17 lerden �'e çıktığını görüyoruz. Asıl siviller öldürülüyor. Çünkü askerin elinde silah var. Adam ölmek istemediği için ona sataşmıyor; gidiyor öbür taraftan çökertmeye çalışıyor. Arka taraftan kuyusunu kazarak moralman çökertmek istiyor veya desteğini kopartmak istiyor.

O bakımdan, savaş sadece erkeklerin işi değil; bu çok net olarak görülüyor. Çok net olarak görüyorum ve duyan hanım kardeşlerimizin de olduğunu bildiğim için bastıra bastıra söylüyorum:

Kadınların ve çocukların bile savaşa hazırlanması lazım!

Bizim hanımlarımızın koşması bile yoktur. Savaş olsa bir yerden bir yere gidemez bile!.. Tıkanır. Ben bile merdivenlerden hızlı çıktığım zaman tıkanıyorum. İmamlığa geçtiğim zaman âyetin sonuna kadar nefesimle tamamlayamıyorum. Bu, idmansızlıkla olmaz.

Mevdûdî'nin askerleri sabah namazından sonra koşuyormuş... Sabah namazından sonra koşulmaz. Her şey Resûlullah'ın emrettiği zamanda yapılır. Sabah namazından sonra zikir vaktidir, zikir yapılır. Zikirden sonra koşarsın... Öğleden önce koşarsın, öğleden sonra koşarsın. Senin koyduğun kaide Resûlullah'ın koyduğu kaidenin önüne geçmemeli.

Kadınımız da nefesinin açılması için, kilosunun atılması için, koşabilmesi için, şunun için, bunun için yetiştirilmeli... Evde hanım hanım duruyor ama şimdi artık karate, tekvando, yakın savunma sporları dâhil hepsini öğrenmeli. Yanında bir silahı bulunmalı. Şurasında -sağ ayak bileğinin üstünü, dış kısmını göstererek- bir bıçağı bulunmalı. Pıspıslar var şimdi, pıs diye sıktığı zaman karşı tarafı bayıltıyormuş; onlardan bulunmalı.

Bir şey daha öğrendim bu konuşmalarda; zaten biliyordum da, kararım kesinleşti:

Düşmana teslim olmak olmuyor çünkü onların ahde vefası yok! Tarihte de, mesela bir kaleyi teslim almak için otururlar, anlaşırlar;

"Tamam, kadınlara, çocuklara dokunmayacağız. Kaleyi teslim edin. Mücahitler çıksın. Elinde alabileceği kadar şeyler alsın..."

Avusturya'da, Osmanlı-Avusturya savaşlarında böyle anlaşmalar yapılmıştır. Kaleyi teslim aldıkları zaman kadın, çocuk, erkek, küçük, büyük hepsini öldürmüşlerdir. Onların ahde vefası yoktur. Haçlılar Anadolu'ya, Kudüs'e sefer yaptıkları zaman fethettikleri her kalede kadın, çoluk, çocuk, ihtiyar; hepsini öldürmüşlerdir. Çünkü onların ana zihniyetini Kur'ân-ı Kerîm bize bildiriyor ama biz Kur'ân-ı Kerîm'i bilmiyoruz.

Zâlike bi-ennehüm kâlû leyse aleynâ fi'l-ümmiyyîne sebîl.

Adamlar kendilerinden olmayanlara her şeyi yapabilecekleri kanaatinde... Hâlbuki bizde; papaza dokunulmayacak, savaşmayan kimseye dokunulmayacak, arazi tahrip edilmeyecek, şu yapılmayacak, bu yapılmayacak... İnsanlık var, medeniyet var. Onlarda kanun, kaide; kalleşlik.

Adamlar bir kere devletler hukukunu kendi aralarında hukuk olarak kabul edip öteki barbarlara şamil saymadıkları için elbette çifte standart prensipleri, bu adamların... Elbette sana kendi aralarında uyguladıkları ahkâmı uygulamayacaklar. Ne diye şikayet edip duruyorsun? Sen de yap karşılığını, tedbirini sen de ona göre koy...

Bunların ana prensipleri çifte standarttır. Ana prensipleri ahde vefasızlıktır. Hiçbir sözüne güvenilmez. Biliyorsunuz, "Benî Asfar'ın gadri" diye Antakya'daki Melhame-i Kübrâ onların gadriyle alakalı olacak. Dost görünecekler, müttefik görünecekler; ondan sonra hıyanet edecekler. Bu kalleşlik onların tarihî kafalarında, yapılarında, ahlâklarının içinde vardır. Ona göre davranacaksınız.

"Gavurdan dost, domuzdan post olmaz!" demiş dedelerimiz; tecrübeye dayalı bir söz. Onların bu [özelliğini] iyi bilmemiz lazım! Bu bilinmeyince olmuyor.

Onun için kadınların da teslim olması yoktur. Kadınları öldürmek yasak. Yani bizim, düşmanın eline geçmesin diye bir kurşun sıkmamız olmuyor. Onların eline düşmesi de olmuyor. O zaman bir tek çare kalıyor: Kadınların da canını verinceye kadar çarpışması... Bunun için de yetişmesi lazım. Kadın da mücahide olacak. Kadın da oturacak, kalkacak; kendisini savunmasını ve ölünceye kadar, son nefesini verinceye kadar mücadele etmesini öğrenecek. Çocuklar da... Büluğ çağına ermiş çocuk da ne yapacağını, nasıl davranacağını bilecek. Bunları öğretmek zorundayız. Bedenen yetiştireceğiz. Bedenen kabiliyetli olacaklar. Fikren cesur olacaklar.

Bizim tıp ilmine mensup kardeşlerimiz kurslar açmışlar; hanımlardan rağbet az olmuş. Öğrenecekler! Gelecekler; hastabakıcılık mı, ameliyat mı, pansuman mı, iğne yapmak mı, şunu mu, bunu mu; neyse, çeşitli meslekleri öğrenecekler! Başka çaresi yoktur. Silah kullanmayı da öğrenecekler! Silahı görünce, patladığı zaman, "Ay, kulaklarım!" deyip silahı yere atmayacak. Silah bir de yerde patlayıp kendisini yaralamayacak. Alışkın olacak. Başka çaresi yok...

Bir de;

Muhterem kardeşlerim!

Dervişliğin ben çeşitli şekillerde tarif edilebileceğini düşünüyorum.

Dervişlik, ölüme hazırlıklı olma mesleğidir.

Her an ölebilir; o halde ölüme hazırlıklı olmalıdır.

Bir de, ölen insanların ölüm durumlarına bakıyorum da… Ölümün çeşitleri vardır. Allah bize güzel bir ölümle ölmeyi nasip etsin. Nasıl olsa öleceğiz, bir defa öleceğiz; Allah bu ölümün güzel bir tarzda olmasını nasip etsin. Ölümden korkmakla, kaçmakla, titremekle ölüm de geriye gitmiyor. O halde ölümün şekli şemaili çok önemlidir. İnsan zamanı geldiğinde düşmana eğilmeden, taviz vermeden, düşmanın önünde zelil olmadan, düşmanın kendisini hor etmesine fırsat vermeden güzel bir ölümle ölmeyi de bilmelidir.

Emin olun, bakıyorum anarşist kızlara; "Bunlara kim öğretti bunları?" diye… Polisle, askerle çatışmaya giriyor. "Şu anarşist, ölü olarak ele geçti." Kız, dairede kıstırılmış; teslim olmuyor, çarpışıyor! Bu önemli bir husus...

Buraya toplandınız. Umumiyetle gençler geliyor. Biz aslında talebeler için yapmadık bu programı... Bu, talebe eğitim kampı değil... Talebe eğitim kampını daha başka yerde yapardık. Ama umumiyetle gençler bu meseleleri biliyor ve geliyor; müteşekkiriz. Onların da enerjisi var, parası az... Ne yapalım, bizim de paramız az... Onun için faaliyetleri parayı böyle bölüşerek yapmak zorunda kalıyoruz. Hepsini biz versek, sizi misafir etsek; ama yok... Bence bu paralar ne olacak? Fazla olduğu zaman zaten "Faysal Finans'a mı yatırayım, Albaraka'ya mı yatırayım, bankaya mı yatırayım, arsa mı alayım?.." deniliyor. Olanı yeter; olmayanı da Allah yolunda feda olsun...

Buradan döndükten sonra ne olacak?

Buradan döndükten sonra, gittiğiniz yerde -nerede oturuyorsanız, ne iş yapıyorsanız- savaşa her yönüyle hazırlanacaksınız:

1. Bir savaş olmaması için gayret faaliyetleri içine bütün gücünüzle gireceksiniz.

2. Eğer savaş olursa... İhtimaline karşı en iyi bir şekilde hazırlanacaksınız. Tabi hazırlıklı olmanın en başında; Allah'ın huzuruna çıktığı zaman mahcup olmayacak bir durumda olmak ve her türlü günahtan kesilip, tevbe-i nasuh ile tevbe edip Allah'ın yoluna girmek geliyor.

Gittiğiniz yerde çalışacaksınız.

Eğer sizin kasabanızda bizim bir derneğimiz, vakfımızın bir şubesi yoksa, yazıklar olsun size!..

Bir köy bile olsa mutlaka bir derneğiniz, bir düzeniniz olacak ve bu meseleleri konuşacaksınız, düşüneceksiniz... Hepinize görev düşüyor. Bu bir büyük yüktür; sosyal yüktür, ümmetin, insanlığın, faziletin yüküdür; Allah'ın yüklediği bir yüktür. Bu yükten hepiniz bir parça sırtlayacaksınız ve gittiğiniz yerde çalışacaksınız.

Buradan "Tatil bitti, çalışmaya gidiyoruz!" diye düşünüyorum.

Allah hepinizden razı olsun...

Sayfa Başı