M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 26-27.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzubillahimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdülillahi rabbilâlemin ve'l-âkibetü li'l-müttekîn vesselâtü vesselâmü alâ seyyidinâ muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn.

İ'lemû eyyühe'l-ihvân enne efdale'l-kitâbi kitâbullah ve enne efdale'l-hedyi hedyü muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerra'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesin bid'ah ve külle bid'atin dalâleh ve küllü dalâletin fi'n-nâri. Ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl kâle rasûlullahi sallallahu aleyhi ve sellem;

İzâ ehaze ehadüküm madce'ahû li-yerkude fe'l-yekra' bi-ümmi'l-kitâbi ve sûretin fe-innellâhe yüvekkilü bihî meleken yehübbü me'ahû izâ hebbe.

Sadaka Rasûlallah fimâ kâl.

Şeddâd b. Evs'in naklettiği bu hadisi nakletmeden evvel akşam dinlediğim bir hadiseyi size de duyurmak isterim.

Suud hükümeti Arabistan yani her devletten üç beş profesörü bazı şeyleri onlarla görüşmek üzere davet etti hacca. Bizim memleketten de işte tanıdıklarımızdan üç beş arkadaş var idi. Onlardan birisi akşam aramızda idi de;

"Kimler var?" dedik.

"İşte şu da var bu da var, Japonlar da var." [dedi.]

Müslüman mı?

Müslüman. Dört tane Japon profesörü.

Konuşmuşlar;

"Ne var ne yok memleketinizde, nasılsınız?

Demişler;

"Bu sene 22 bin Japon'u müslüman kaydettik."

Yirmi iki bin Japon'u müslüman kaydettik, müslüman oldular. Yirmi iki bin Japon!

Japonya'yı biliyorsunuz dünyanın ta neresindeki bir devlet. Orada ki şimdi o müslüman kardeş o da Japon. Müslüman olmuş ve diğer kardeşlerini Müslümanlığa davet ediyor.

Ey baba! Sen evladını ne yaptın?

Sen evladını ne yaptın, komşuna ne hizmetin oldu?

Vatandaşına nasıl yardım ettin?

Bu memleket senin memleketin değil mi?

Senin evladın nasıl oluyor da İslâm dinini tanımıyor bilmiyor ve İslâm dininden uzak kalıyor?

Bu ecnebi Müslümanlığı böyle benimsemiş ve müslüman yapmak için de profesörleri de cemiyetler halinde çalışıyor da sen müslümanın ne yaptığı var ben müslümanın ne yaptığı var?

Allah kusurlarımızı affetsin.

Yiyip içip yaşamaktan mı ibaret bizim hayatımız?

Hani sevgili babalarımız, annelerimiz, ninelerimiz, dedelerimiz?

Onların gittiği yere biz gitmeyecek miyiz sanki?

Bu paraları nerelere koyacağız, bu servetlerden ne halimiz olacak?

Şân-ı şöhret hepsi burada. Gözünü kapattıktan sonra bunların hesabı çok acı ve çok ağır tabiatiyle.

Onun için Allah hepimize intibahlar nasip etsin de o gavurluktan dönmüş müslümanların yaptığının bir zerresini de bize nasip etsin Cenâb-ı Hak.

Bu Cenâb-ı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in mübarek sözlerinden birisi;

İzâ ehaze ehadüküm madce'ahû li-yerkude. Tabii hepimiz akşamları uyumak mecburiyetindeyiz. Hayatın şeysi bize.

Bu yatağa nasıl girilir?

İşte uykumuz gelip paldır küldür yatarız.

Öyle mi olması lazım yoksa Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in tavsiyelerine uyarak mı yatmak lazım?

Bir çok tavsiyeleri vardır, buradaki, tavsiyelerinden bir tanesi. Bizim hatırımızda olan tavsiyelerden bazısını size nakledeyim.

Müslüman olan kimse abdestli dahi olsa, yatsı namazından evvel abdest almıştır ama geceleri biraz oturur abdest daralır, taze bir abdest alsın, hiç olmazsa dört rekât namaz kılsın. Eğer biliyorsa birinci rekâtta Âyete'l -Kürsî'yi okusun altındaki iki âyetle beraber; ikinci rekâtta Âmenerrasûlü'yü okusun üstündeki âyetle beraber; üçüncü rekâtta Sûre-i Hadîd'in başından okusun altı âyet; dördüncü rekâtında da her sabah okuduğumuz Hüvellâhüllezî lâ ilahe illâ hû. Sûre-i Haşr'ın sonu[nu okusun.]

E bunları bilemiyorsa?

Kul yâ eyyühe'l-kâfirûn, Kul hüvellah, Kul Eûzüler de kafi.

Ama [her hâlukârda] bir namaz kılar da öyle yatar; namazlı olarak ve abdestli olarak yatmış olur.

Cenâb-ı Peygamber diyor ki;

"Bir insan yatarken." Fe'l-yekra' bi-ümmi'l-kitâbi. "Yatmazdan evvel evvela Fâtiha okusun."

Çok var bu hususta da bu bir tanesi: Fe'l-yekra' bi-ümmi'l-kitâbi.

Ümmü'l-kitâb Fâtiha'dır, yani kitapların anası. Bütün Kur'an onun içerisinde mündemiç, bütün Kur'an Fâtiha'ın içinde mündemiç. Fatiha'nın tefsirini [öğrenmek lazım.]

Şimdi bir efendi gelmiş, Fâtiha'yı türkçe olarak ezberliyor, ben ezberledim diyor.

Böyle şey olmaz, böyle cahillik olmaz. Onun aslını okumalı.

Hz. Ali efendimiz diyor ki; "Ben Fâtiha hakkında, Fâtiha'nın izahı hakkında 40 deve yükü yazı yazarım."

Öyle kısacık bir şeydir, yedi âyetten ibarettir ama mânası çok geniştir. Bütün Kur'an'ın âyetleri onun içerisinde mevcuttur. Onun için Cenâb-ı Peygamber de;

Fe'l-yekra' bi-ümmi'l-kitâbi. "Evvela Ümmü'l-kitâb olan Fâtiha'-ı Şerîf'yi bir oku." [buyurdu.]

Mânasını da düşün biraz; Allah'a hamd ediyorsun ve Cenâb-ı Hakk'a hamdinden sonra, O'nun sıfatlarını saydıktan sonra kendisinin mâlik-i yevmi'd-dîn, âhiret gününün de sahibi. Dünyanın sahibi nasıl dünyanın sahibiyse, dünyadaki bütün mevcudâtı, eşyayı yaradan O ise, âhiretin de sahibidir, yani dünyanın ve âhiretin sahibidir.

O'na karşı ibadet ettikten sonra O'ndan istiâne eder yardım isteriz.

Çünkü niye [yardım isteriz]?

Âciziz. Hiç bir şeyde kendi kendimize yapacak bir kudretimiz yoktur. O yardım etmedikten sonra hiçbir şeye muvaffak olamayız. İkincisi;

İhdina's-sırâta'l-müstakîm. "Doğru yolu bize ver yâ Rabbi!"

O "Doğru yolu bize ver" derken, biz hıristiyanların yolunu taklit edersek, onların yollarını daha güzel görür, iyi görür isek [halimiz nice olur!]

Çünkü akıllılar baksana hocaefendi göklerde uçuyorlar adamlar. Bütün beşeriyetin bugün füzesine verdikleri sanayi önümüzde hepsi. E bunlar akıllı değil mi? Bu kadar aklın neresine itiraz edeceğiz?

Ha dün dersimizde Cenâb-ı Peygamber dedi ki; "Cenâb-ı Allah zülcelâl hazretleri kulu sevdi mi gökteki meleklere sevdirir, sonra da yerdeki insanlara sevdirir."

Ama biliyoruz ki yerdeki insanlar toptan bir adamı sevdikleri görülmemiş. Seveni de var sevmeyeni var. Başta peygamberlerimiz, sevenleri olduğu gibi sevmeyenleri de mevcut idi. İşte o kadar muharebeler oldu bilmem neler oldu, sevmeyenlerin hareketleri...

E bunlar? Bunlar niçin [sevmiyor,] insan değil mi ki [onlar?] Cenâb-ı Hak gökten indiriyor da "Sevin!" diyor da biz seviyoruz o sevmiyor?

Sıfır denilen bir rakam var ya, sıfır, sağa geçince, birin yanına gelince 10 olur, 100 olur, 1000 olur, 10 bin olur, 100 bin olur... gider.

Sola korsanız o sıfırı?

Sıfır sıfır... 100 tane sıfır koyun hep yine o sıfırdır. Hiç kıymeti yoktur, yani solda hiç kıymeti yoktur.

Anlayabiliyor musunuz bunu?

Bir de insanda iman yok mu hiç kıymeti yok. Ancak insanın kıymeti iman ile ölçülür.

Allah bu imanı hepimize nasip etsin.

Onun için "Ümmü'l-kitâb'ı oku da öyle yat." diyor Cenâb-ı Peygamber.

Ne var Ümmü'l-kitâb'ın içerisinde?

İşte bunlarla beraber, İhdina's-sırâta'l-müstekîm. Sırât-ı müstekîm İslâm dinidir. Sırât-ı müstekîm İslâm dinidir, "İslâm dininin yolunda beni yâ Rabbi durdur, ben o yolun yolcusu, İslâm dininin yolcusu olayım." [demiş oluyoruz.]

İslâm dininin yolcusu nedir?

Allahu Teâlâ'nın emirlerine mutî yasaklarından uzak kalan kul demektir. Emirlerine mutî yasaklarına içtinâb eden bir insandır.

Nedir o?

Allah'a mutî müslüman bir kuldur.

Mesela hıristayanlarda da vardır belki iyi insanlar?

Fakat iman olmadıkça iyiliğin kıymeti olmaz. Ne kadar iyilik varsa yap imanın olmayınca hiçbir kıymeti yok. İman ile ölçülecek hiç biri iyilik de yoktur.

Onun için sen evvela yatarken şu Ümmü'l-kitâb'ı oku. De ki;

İhdina's-sırâta'l-müstekîm. "Yâ Rab! Beni İslâm dini üzerinde yaşat ve İslâm dini üzerinde ölen ve bana bu hususta ne gibi yardımlar lazımsa o yardımları yap da ben İslâm olarak yaşayayım ve İslâm olaraktan da âhirete ayrılayım."

Bunu iste. Sonra İslâm dinini isterken de alt tarafında ğayri'l-mağdûbi aleyhim ve leddâllîn diye iki âyet koymuş iki tane kelime. "Yâ Rab! Bu benim istediğim İslâm dininin yolu sakın hıristiyanlık ve Yahudilik yolu olmasın Yâ Rab!" Yahudiliğin yolunu istemem, İslâm'a muğayir olan hıristiyan yollarını da istemem. Bunu her gün 40 defa okuyoruz. Kırk defa her gün okuyoruz da yolumuza bakarsak acaba benim yolum İslâm'ın yolu mudur yoksa hıristiyanın yolu mudur diye bir tefekküre varamıyoruz.

Allah kusurlarımızı affetsin.

Onun için her gün hareketlerimizi de takip edeceğiz; "Acaba yolum hıristiyan yolu mudur İslâm yolu mudur?" İslâm yolundan ayrıldıysam derhal tevbe etmek lazım.

Bir kere bu Ümmü'l-kitâb'ı okuyacağız fakat kafi değil.

Ya?

Ve sûratin. "Bir de sûre okuyacağız."

Ne biliyorsak. Sûre deyince, âyet başka sûre başka. Sûre deyince mesela;

Kul hüvellâhu ehad. Allâhüssamed. Lem yelid ve lem yûled. Ve lem yekün lehû küfüven ehad bir sûredir, [sûrelerin] en kısası. İnnâ a'taynâ bir sûredir. Ama Sûre-i Bakara da var, diğer Sûre-i Âl-i İmrân da var, var da var... bir sürü sûreler var.

"Onlardan birisini oku." Sûreyi tayin etmedi ama "Fâtiha'nın arkasından bir sûre oku." dedi. Herkes demek ki haline göre vaktine göre bir şey okusun. Vakti müsait olan Sûre-i Bakara'yı okur, başka sûreleri okur. Ha vakti müsait olmayan da hiç olmazsa Kul hüvellah'ı, Kul eûzüleri okur.

Okuyunca ne olur?

Fe-innellâhe yüvekkilü bihî meleken. "Allah celle ve alâ o kuluna bir melek müvekkel eder."

Onun emrine verir; "Ey melek! Sen bu adamın yanında yat bakalım, başında dur bakalım."

Yehübbü me'ahû izâ hebbe. "Onu daima istiğfar eder, tespih eder, onun muhafazasına memurdur."

Uyandıkça o da onu muhafaza eder, yani gerek haşerattan gerek başka çeşit mûzî, eziyet veren şeylerden korumalarıyla beraber onunla beraber o da hareket eder; o sağa dönerse o da döner, sola dönerse o da sola döner.

Onun için yatarken mutlaka abdestli olup yatmayı vazife bilmeli. Elhamdülillah suyumuz bol memleketimizde, eh elhamdülillah sıcak odunlarımız kömürlerimiz de bulunuyor az çok. E buna göre şükretmek üzere yatarken abdesti alır iki rekât, dört rekât, sekiz rekât, on rekât [kılmalı.]

Peygamberimiz sekiz rekât, on rekât, on iki rekât filan kılarlarmış.

Bu kadar bir namaz kılıp öyle yatmalı, hiç olmazsa dört rekât diyorlar.

Yine bir Cenâb-ı Peygamber buyuruyor ki;

İzâ ehazte madce'ake. "Yatacaksın artık yatma vakti geldi." Fe-kul. "Yine de."

Ne diyeceksin?

Eûzü bi-kelimâtillâhi't-tâmmâti min ğadabihî ve ikâbihî ve şerri ibâdihî ve min hemezâti'ş-şeyâtîni ve en yehdurûne.

Mahluk yalnız biz değiliz, Allahu Teâlâ'nın o kadar mahlûku var ki görmek bilmek mümkün değil.

Mesela doktorlarımızın bize söyledikleri mikroplar, onlar da Allah'ın mahlûku ama görüyor muyuz?

Görmüyoruz.

Görmediğimiz halde doktorun sözüne itimat ediyoruz da o mikroplardan sakınmaya çalışıyoruz; doktor isterse yahudi olsun. Yahudi doktor; "Ha sende ortalıkda [olan] şu mikrop var, bundan korun." diyor ona itimat ediyoruz.

E Allahu celle ve alâ'nın ve O'nun Resûlünün dediklerine itimat etmezse bir insan, bel bağlamazsa ne olur o insanın hali? Sonra müslümanın hali nasıl olacak?

Yatarken bu duaları okuyacağız çünkü görmediğimiz bilmediğimiz bir çok mahluklar var; kimisine şeytan derler, kimisine cin derler, kimisine peri derler, görmüyoruz onları, onların da insanlar üzerinde zararları olabiliyor da onun için Cenâb-ı Hakk'a diyoruz ki;

Eûzü bi-kelimâtillâhi't-tâmmâti min ğadabihî ve ikâbihî ve şerri ibâdihî. "Gadabından, ikâbından ve ibâdının şerlerinden; senin yarattığın kullarının içinde şerliler de var, o şerli kullarından." Ve min hemezâti'ş-şeyâtîni. "Bir de şeytan denilen mahluklar var ki onları göremiyoruz onların da insanlar üzerinde ezası vardır."

Hemeze, hümezeti'l-lümeze var ya, Veylün li-külli hümezeti'l-lümezeh. Bu hümezeden, lümezeden ki insanları incitici hareketleri var. Şeytanlar gerek ruhen [zarar veriyor;] bir çok insanlarda ruhî hastalıklar oluyor, doktorlara gidiyorlar bir türlü tedavi olamıyorlar, şifa bulamıyorlar; hocalara gidiyorlar mümkün olmuyor hepsi için.

Binaenaleyh demek ki bu şerr-i ibânın ve şeyâtînin insanlar üzerinde bir tesiri var, onlardan korunmak ve sakınmak için diyeceksin ki;

Eûzü bi-kelimâtillâhi't-tâmmâti min ğadabihî ve ikâbihî ve şerri ibâdihî ve min hemezâti'ş-şeyâtîni [ve en yehdurûne.]

Öğren. Dua kitapları pek çok şimdi. Bu dua kitaplarının hepsinde yazılıdır bunlar. Bunlardan oku ve bu duayı yap öyle yat.

Fe-innehû lâ yedurruke. "Bu duayı yaptığın vakit bunların hiç birisi sana zarar veremez."

[Bu duayı] okudun yaptın mı ne şeytanı zarar verir, ne cinni, ne perisi, ne de başka ibâdı zarar veremezler ve tabii zarar vermek de ellerinden gelmez.

Bu hadis Velid b. Muğîre'den [rivayet edilmiş].

Bunlara karşı ben okumuyorum yatmıyorum da bir şey olduğu da yok dememeli. Bakın bugün çok da okumayan, yapmayan, bilmeyen çok; namazı da yok bir şeysi de yok, yatar paldır küldür, sabahleyin de paldır küldür kalkar işine gider.

Bunlara sakan aldanma, sen Cenâb-ı Peygamber'in sözüne bak, o ne diyorsa yap.

O yapmıyormuş da!?

Yapmazsa yapmasın bana ne, ama ben Peygamberimin sözünü dinler ona uymaya çalışırım. Çünkü Müslümanlık peygamberine iktidâ ile olur, peygambere iktidâ edemedikçe, uyamadıkça, ona tâbi olamadıkça kuru kuruya Müslümanlık olmaz.

Onun için şimdi buyuruyor ki;

İzeddehene ehadüküm. "[Sizden birisi] koku süründüğü, yağ süründüğü [zaman]."

Birisi ikram etti yahut kendin sürüneceksin.

Fe'l-yebde' bi-hâcibeyhi. "Evvela kaşlarına sür, gerek koku gerek yağlanma olsun."

Burada çünkü yağlanma da diyorlar, sıcak memlekette de yağlanma güneşin hararetine karşı insanlara muhafız oluyor, ondan dolayı ekseriyetle yağlanırlarmış böyle.

"Evvela kaşlarını yağla. Fe-innehû bi'sudâ'i. "Bu kaşları koku ile yahut başka şeyle yağlamak baş ağrısını giderir."

Sudâ'. "Baş ağrısı."

Ve zâkileke evvelü mâ yenbütü alâ ibni âdeme mine'ş-şe'ari. "İnsanoğlunda ilk biten tüy de kaş olmuş." İlk biten tüy kaş.

İzâ eddeyte zekâte mâlike. Bu iki ibaredir burada. İzâ eddeyte, umuma hitaptır; izâ eddeyti karşısında Ümmü Seleme var, ona hitap.

Onun için Ümmü Seleme o zaman gitti, orada eddeytei diyordu, şimdi bugün âmmeye hitaptır.

İzâ eddeyte. "Sen ödediğin vakitte, yaptığın vakitte."

Ne?

Zekâte mâlike. "Malının zekatını verdiğin vakitte." Fe-kad ezhebte anke şerrehû. "O malın şerri senden gider."

Malın şerri olur mu diyeceksin?

İnsanların şerri, şerîri olduğu gibi malın da şerri var çünkü Kârun'u bugün yerin altına sürükleyip yuvarlayan şerli mal, hâlâ gidiyor işte. Bu yananların, yangınların, hırsızların bilmem bir çok şeylerin başlıca sebepleri zekatın yerlerine verilmemesinden ileri gelir.

Allah muhafaza etsin.

Onun için Cenâb-ı Peygamber diyor ki; Eddeyte zekâte mâlike. Malının zekatını veriyor musun, sigorta ettin malını, malın sigorta oldu korkma bir şey olmaz senin malına.

Yanıyormuş!..

Yansın varsın. Olursa o da hayırdır senin için.

Niçin?

Seni dünyaya bağlanmaktan kurtarmış işte ne olacak! Dünyada ömrün, paraların peşinde koşuyordun kurtuldun şimdi ondan da, dön Allah'a artık Allah'a.

Fe-kad ezhebte anke şerrehû. "O malın şerrinden kendini kurtarmış olursun."

Çünkü zekatı verilmeyen malların büyük şerlerinden birisi gözlerimizi yumduktan sonra gerek mezarda gerekse âhiret gününün hesabında koskoca yılanların bizi eza etmesine vesile olacak. Dolanacak boyunlarımıza; "İşte ben senin o malınım! Hani saklıyordun saklıyordun biriktiriyordun, işte o malınım ben senin!" diyecek ve şuramızdan buramızdan ısıraraktan bizi perişan edecek.

Onun için zekatını verdin mi hem dünyada kurtarmış olursun yakayı hem de âhirette kurtarmış olursun.

Zekatı vermemenin iki tane ağır cezası var. Birisi memlekete karşı hıyanetliktir; memleketin fakir fukarasını hesaba katmamak, onlara olan saygıyı göstermemek. Bu en büyük, en büyük çirkinliktir. Memleketin zuâfasını görmemek, onların elinden tutmamak, onlara yardım etmemek en büyük bir çirkinliktir, en büyük felakettir. Onun için sen 40'da birini vereceksin, 40'da birinle bu memleketin fukarası refaha kavuşacak. Bunu saklıyorsun, bu fakirin daha fakir olmasına demek göz yumuyorsun, razı oluyorsun. E öyle olunca Allahu Teâlâ da bir mahluk daha halk ediyor ki o da senin burnundan getiriyor bunu ve getirir de.

Bu gökten gelmedi, onu yaradan Allah'tır. O kuvveti, o kudreti, o cesareti veren de yine Allah'tır ona.

Sebebi?

Bir cezaya bir cezalıya halk edecek işte, bir belalıyı halk edecek. Sen deme ki bunlar nerden geldi diyerekten. Bize amelimizin cezası yani.

İzâ eddeyte'z-zekâte. Yine ayrı bu, "Sen malının zekatını verdiğin vakitte." Fe-kad kadayte mâ aleyke. "Sen kendine lazım olan vazifeni yapmış oluyorsun."

Zekatını vermekle vazifen neyse, İslâm'ın vazifesi, yardım, Allah'a kulluk, mahlûkuna yardım, onu yapmış olursun.

Ve men ceme'a. "Kim ki topluyor para." Mâlen harâmen. "Ama haramla topluyor parayı."

Müslümanların hukukuna tecavüz ederekten, mesela bugün faizi hiç kimse hesaba katmaz; "Allah haram etmiştir!" diye korksan kafi ama onu, faizi bugün korkmadan herkes yapıyor artık. Bu faizin en büyüğü bir kere haram oluyor malı. Malını haram ettiğin vakit de, bir kazan sütün var. Bu bir kazan sütün içine gelse ufacık bir fare düşse; yağın var, bir kazan yağın var gelse içine bir farecik düşse ne olacak bu farecik?

Yahut bir parça sidik akıtsa birisi ne olur o kazanın sütü?

Berbat olur.

Binâenaleyh ne kadar helalin varsa da haramın karışınca hepsini berbat eder.

Allah muhafaza etsin.

Ve men ceme'a mâlen harâmen. Böyle faizlerle ve hukûku nâsa riayet etmeyerek toplanan paralarla." Sümme tasaddaka. Bundan sonra geliyor, "Gel ben sana zekat vereceğim, al bakalım." Bol bol zekat sadaka hayr u hasenât... "Oo! Ne iyi adam!"diyor.

Maşallah!.. Yâ.!..

Lem yekün lehû fîhi ecrün. "Ona hiçbir ecir yoktur bu yaptığı hayırlardan."

Hiçbir zerre kadar ecir yoktur bu yaptığı hayırlardan.

Allah muhafaza etsin.

Ve kâne aleyhi ısruhû. "Üzerine günahı var."

Onun için asıl işin kökü lokmanın helal olmasıdır. İnsanların ibadet ve taat etmelerinde lokmanın helalliğinin çok tesiri vardır. Lokmalarda haram karışınca çocuklar bakıyorsun bozuk çıkıyor, evlerde rahatlık huzur olmuyor.

Sebebi?

Lokmalara haram paralar karışıyor, o haram paralarla beslenen çocuklarda işe yaramıyor vesselam.

Allah affetsin cümlemizi.

Onun için helal lokmaya çok dikkat etmek lazım, bunun için eski anneler, hanımlar kocalarına derlermiş ki;

"Efendi! Ben açlığa tahammül ederim ha! Sen kazancına dikkat et de paranın içerisine haram karıştırma."

Hanımlarda ha şunu isteriz bunu isteriz, eğer bir takadi de yetmiyor gücü de yetmiyor[sa] bu sefer işte hileye mileye kalkıp hanımların, evin hatırı olsun diyerekten günahları irtikâb ediyor ki, eski anneler, hanımlar böyleymiş. Onun için kanaat, kenzün lâ yefnâ, tükenmez bir hazine olmakla beraber insanların da saadet selametine başlıca vesiledir.

İzâ ezzene'l-müezzinü. "Şimdi müezzin başladı Allahuekber Allahuekber diye ezanı okumaya."

Büyük bir nimettir.

Fe-hüve amûdullahi. "Müezzin Allah'ın bir direğidir."

Dinin bir direğidir yani. Amûd, direk.

Niye direk diyor?

Çünkü bütün kubbeler, duvarlar, şeyler hep o direk üzerine durur. Direğini aldın mıydı, direk bugün betondan yapıyorlar, şundan bunlardan yapılıyor. Bu direği aldın mı nasıl göçme hasıl oluyorsa, demek ki müezzinler ezanı okumazsa din de çöker. Onun için müezzinleri amûdullah, Allah'ın dininin direkleri diyerekten tavsiye buyurmuşlardır. Müşebbih, teşbih burada. Teşbih, yahfuzu'l-binâe. "Nasıl [direk] binayı, altını üstünü muhafaza ediyorsa, müezzin de müslümanların vakitlerine böylece muhafaza eder."

Neden?

Mine'l-belâi'n-nâzil. "Gökten nazil olacak belalar vardır bu belalara ezanlar karşı gelir."

Bu belalara ezanlar karşı gelir bir.

e'l-hâciri mine'l-hakkı kemâ fî hadîsi enes. İzâ ezzene fî karyetin

izâ üzzine fî karyetin emenehallâhu min azâbihî. "Bir köyde ezan okunursa Allahu Teâlâ o köyü ezanın hürmetine azaptan muhafaza eder."

Şimdi eskiden müslümanlar bu ezanı okuyup da bu devlete nail olmak için gayret gösterirlermiş. Bedava ama, para da yok. Sırf Allah rızası için ezanı ben okuyayım da sevabına nail olayım diyerekten. Bugün paralarla ezanlar okunuyor, bu paralarla okuduğumuz ezanlara bile dikkatsizlik olduğu görüle gelmekte. Halbuki büyük bir nimet.

Ve izâ takaddeme'l-imâmü. "Ezanı okudu müezzin efendi, cemaat toplandı imam efendi de geçti yerine. Tekaddeme'l-imâmü fe-hüve nûrullahi. Cenâb-ı Peygamber bak ne güzel teşbih ediyor. "O da Allah'ın bir nurudur." diyor, cemaatın önüne geçmiştir.

Bu hepimize her zaman bir derstir. Biz yalnız beş vakitte imama uyup arkasından yat yat, kalk kalk bunu biliyoruz. Halbuki asıl buradaki nizam uyma nizamıdır. Büyüklerine uyup ona tâbi olmak nizamıdır. Nasıl ki namazda Allahuekber dediği vakitte rükuya varıyoruz, Allahuekber dediği vakitte secdeye varıyoruz. Bu Allahuekber yerine ne derse onu da yapmak vazifesiyle mükellef iken, Allah esirgesin yani çok acıdır ki, yahudinin hahamının sözünü yahudi dinler, İslâm cemaati hocasının sözünü dinlemez ve hocasına pâye de vermez, kıymet de vermez, hiçe de sayar.

Onun için bugün imam hatip mekteplerine giden çocuklarımızı bir çok bedbaht kimseler var ki onları caydırmak için, "Ölü mü yıkayıcı olacaksın, şu mu olacaksın? Aptal herif, haydi git bak başka mekteplerde doktor ol, mühendis ol, kimyager ol, şu ol bu ol." diye aldatırlar ve çocuklar genç tabii, arkasını bilemiyor işin, [bilse] dönmez. "Ben baba gitmeyeceğim oraya." diye zorlananlar da oluyor böyle.

Sebebi?

Bilmiyor ki imam nûrullahtır. O nûrullahı kesbetmek için, kazanmak için ne kadar servet versen olmaz işte, o Allah'ın bir nimeti.

Ve ize's-teveti's-sufûfu. "Saflar sıralandı imam önlerine geçti." Fe-hiye erkânullâhi. "Bu safların düzelmesi de erkan, Allah'ın erkanı, rüknü olaraktanda." Binâenaleyh fe-badirû ilâ amûdillahi. "Siz müezzin olmaya gayret edin." Va'k-tebisû min nûrillahi. "Allah'ın nurundan da nur almaya çalışınız."

İmam efendi durur öne, Cenâb-ı Hak'tan yüz rahmet tepesinden aşağı iner, görmeyiz biz onları, geride kalan cemaate peyderpey taksim olur. Sağ daha mûteber, sol daha biraz daha aşağı, saflar birinci saf ikinci saf böyle gider. Onun için ön safta imamın arkasında yer alabilmenin sevabı da ona göre fazladır.

Ve kûnû erkânellahi fi'l-ardı. "Binaenaleyh siz yeryüzünde Allah'ın erkanı olarak namazlarınızı saflar halinde cemaatle edaya çalışınız."

Ezanın ne faydası var?

.

İzâ ezzene'l-müezzinü. "Müezzin Allahuekber Allahuekber dedi mi." Harace'ş-şeytânü mine'l-mescidi. "Şeytan artık orada barınamaz."

Birinci şeysi neden barınamaz?

Allahuekber'in nuru onu yakar. O nurdan yakılmamak için kaçmak ister kaçar, bir de onu duymamak için kaçar. Allah'ın büyüklüğünü duymamak için kaçar.

Harace'ş-şeytânü mine'l-mescidi. "Mescitten şeytan kaçar."

Çünkü [ezan] şeâir-i islâmiyedendir; ta 1300 küsür, 1400 senedir o Allahuekber sedâsı [devam ediyor.] İlk ezanı, Cebrail aleyhisselam, Âdem aleyhisselam dünyaya indikten sonra okumuştur. Âdem aleyhisselam dünyaya gelmiş, yalnız, korku da gelmiş kendisine biraz. Kimse yok, garip, Cebrail aleyhisselam gelmiş, Allahuekber Allahuekber diyerekten Adem aleyhisselam'ın yanında bir ezan okumuş, ilk ezan ordan kalma bize. Ya!..

"Binâenaleyh ezan okunduğu vakitte şeytan mescitte duramaz." Lehû husâsun. "Bir süratle kaçar." Fe-izâ sekete'l-müezzinü rece'a. "Bitti ezan, artık korkusu kalmaz. Korkusu kalmayınca yine döner gelir." Fe-izâ ekâme'l-müezzinü. "Bu sefer Allahuekber Allahuekber diye kâmet başlar. Kâmet başladığı vakitte yine duramaz." Harace mine'l-mescidi. "Yine gider." Ve lehû durûtün. "Öyle kaçar ki –afedersiniz- yellenerek, yani korkusundan kaçar ki o ezanın nurundan kendini kurtarsın. Bitti mi ezan." Rece'a. "Yine gelir." Gelir, hattâ ye'tiye'l-mer'e'l-müslime fî salâtihî. "Namazındaki müslümana gelir işte malından, dünyasından, evinden barkından, şusundan busundan vesveseler verir ona."

Vesveseler verir o da şimdi o vesveselere kapılaraktan acaba üç mü kıldım dört mü kıldım, okudum muydu okumadım mıydı diye bir şeye düşer.

Fe-yedhule beynehû ve beyne nefsihî. "Kalbiyle nefsi arasına şeytan dahil olur da." Lâ yedrî ezâde fî salâtihi ev nekasa. "Dört mü kıldım beş mi kıldım üç mü kıldım şaşırır." Fe-izâ vecede zâlike ehadüküm. Yine Cenâb-ı Peygamber ümmetine acıyaraktan; "Ha baktınız ki böyle bir vesvese var içerisinde, şaşırdınız üç müydü dört müydü beş miydi diyerekten bir şey veremiyorsunuz." Fe'l-yescüd secdeteyn. "Hüküm verirsin, üçse bir eklersin dört olur, selamdan sonra iki secde daha yaparsın"

Gayri onu Allah kabul eder, eksikse de fazlasa da.

Fe'l-yescüd secdeteyn ve hüve câlisün kable en yüsellime. "Selam vermeden evvel." diyor burada, sonra yüsellim. "Ondan sonra selam verirsin." diyor.

Halbuki bizim mezhebimize göre selam verir de ondan sonra [secde yapar.] Ona ait hadisler de yine ayrıdır.

İzâ erâdellâhu bi-abdin hayran. "Cenâb-ı Hak bir kuluyla hayır murat ediyorsa, bir kul ile hayır murat ediyorsa." İste'melehû. "Onu istîmal eder."

Tabii bu müphem bir söz, ashâbı kiram bundan bir şey anlayamamışlar demişler ki;

Yâ rasûlallah me's-ta'melehû. "Nedir bu istîmal diye." [sormuşlar.] Kâle yehdîhi ile'l-ameli's-sâlihi. "Onu ona, ameli sâlihe hidayet eder, bu artık iyi işler işlemeye başlar; namazında, niyazında, ibadetinde, hayrında, hasenâtında iyi işleri bulur." Kable mevtihî. "Ölmezden evvel bu iyilikler kendisine nasip olur." Sümme yakbiduhû alâ zâlike. "Bu iyilikler üzerine de ruhu kabz olur."

Demek ki Cenâb-ı Hak bundan hayır murat etti mi onu hayırlara delalet etmiş oluyor.

İzâ eznebe'l-abdü. "Şimdi günahlar var ya, beşeriyet iktizası günah işlediği vakitte kul ne olacak?" Nükite fî kalbihî nükdeten. "Kalbinde bir siyah leke hasıl olur." Kalbinde bir siyah leke hasıl olur.

Sonra?

Fe in tâbe. "Aklı başına geldi, 'Tevbe yâ Rabbi! Nasıl oldu da ben bunu yaptım!' diyerekten tevbe ettiği takdirde." "O temizlenir, silinir, yıkanır temizlenir." Fe-in âde. "Fakat bir tane daha yaptı, bir daha yaptı derken." Zâdet. "O karartı lekeler, siyah lekeler çoğala çoğala." Hattâ fî kalbihî. "Kalbi istilâ eder, kararır kalp."

Kalbin karardığı vakitte, kellâ bel râne. "O rân denilen katmerli siyahlık oraya yapışır kalır." Ondan sonra kendini toplamanın imkanı olmaz. Vaaz etsen kulağına girmez, söylesen kulağına girmez. "Bu beyazdır." desen, "Karadır." der, "Neresi beyaz bunun?" der. "Karadır." desen, "Yahu beyaz görmüyor musun?" der. Bu kadar tersine döner işler yani.

Allah muhafaza etsin.

Onun için günahların ağırlığı çok fenadır. Günah işlememek mümkün değil, belki işler insan ama derhal arkasından tevbeyi yapıp bir daha yapmamaya çalışmalı. Hiç yapmassan daha âlâ.

Niçin?

Günahları yapmaktan en büyük şey gaflettir. İnsan gaflete düştüğü vakitte ne yaptığını bilmez, yapar günah. Ama o gaflete düşmemek için kendin Allahu Teâlâ'nın kulu olduğunu ve Allahu Teâlâ'nın murâkabesi altında bulunduğunu unutmamak lazım. O senin gözcün yani. Râsıd, gözcün. Seni gözlüyor, hiç meleklere lüzum yok, deftere kitaba hiç lüzum yok, Allahu Teâlâ hepsini biliyor: Ya'lemü's-sirra ve ahfâ.

Melek açıktakini bilir içtekini bilmez ama Allahu Teâlâ içtekini de biliyor. Niyetin neyse onu da biliyor. Niyet saklı bir şeydir, onu kimse anlamaz ama Allah onları da biliyor. Yapacağım, şunu yapacağım bunu yapacağım, ne gibi kuruntuların da varsa onların hepsini bilen Allah'tır. Bunu öyle bil ki Allahu Teâlâ'nın nezâreti altındasın.

Binâenaleyh nasıl olur da artık Allahu Teâlâ'nın yasak ettiği günahlara irtikap eder insan?

Yine buyurmuş;

İzâ erâdellâhu azze ve celle bi-abdin hayran. Yukardaki geçen hadisin bir başka nevi. "Cenâb-ı Hak bir kuluyla hayır murat ediyorsa." "Asselehû." Ashâbı kirâm yine bundan da bir şey anlayamamışlar da. Yani assel, "Asel, bal gibi yapar onu."

"Ne demek bal gibi yapar? Nedir o? demişler."

Kâle yühebbibuhû ilâ cîrânihî. "Komşularını, akrabasını, dostlarını ona sevdirir, onu severler yani." Akrabası, dostları, ahbapları, komşuları onu severler.

Niçin?

Bu sevgiyi icap ettirecek hareketleri var, amelleri var ondan dolayı komşusu da memnun, akrabası da memnun, dostu da memnun, herkes memnun ondan. Bu memnuniyet içerisinde bakarsın ruhu kabz olunur o da öylece gider.

Demek ki Allahu Teâlânın sevdiği kullarının şeysi [ahlakı] nasıl olacak?

Kendisini sevdirecek.

Dün Fuad [Çamdibi] Bey geldi, bu Beşiktaş müftüsü, şimdi tekâvüttür ya, o çok yanıldı. Dedi, bir büyük şey vardı elimizde dedi, ziyaret şeysi o da kalktı ortadan dedi. Parasız pulsuz ama ecir çok büyük, mükafatı çok büyük. Biribirlerine dostlar gidip geldikçe oradan aldıkları zevklerle beraber o rahmeti ilahiyeyi geliyor orada. Allahu Teâlâ seviyor kullar biribirini ziyaret ettikçe. O ziyaret edenlere, rahmetini bol bol akıtıyor üzerine Cenâb-ı Hak bunların.

Ondan dolayı şimdi müslümanlar da artık vakit bulamıyor ki, sabahleyin erkenden işe, gece yarısı eve.

E ne zaman dostunu ziyaret edeceksin?

Allah bilir işte! Halbuki böyle olmamalı. İnsan büyüklerini daima sevdiklerini ziyaretle mükellef, onun altında büyük fevâid var.

İzâ erâdellâhu bi-abdin hayran. "Cenâb-ı Hak bir kuluyla hayır murat ediyorsa." Fakkahahû fi'd-dîni. "Onu dinde fakih kılar."

Dinde fakih kılar, dinin inceliklerine âgah olur, dinini iyi bilir. Dinini iyi bilir, bildikten başka onun ahkamının nelere bağlandığını da hepsini bilir, yani içini de bilir dışını da bilir.

Fakkahahû fi'd-dîni. "Fakih olur dinde." Ve zehedehû fi'd-dünyâ. "Dünyaya da metelik vermez o zaman."

Dinde fakih oldu mu dünyaya metelik vermez kendisini Allah'a verir.

Ve bessarahû uyûbehû. "Ondan sonra kendi ayıplarını görür olur, başkasında ayıp aramaz."

Başkasının ayıbını görmeye çalışmaz, kendi ayıbı kendisine kafidir insanın.

Onun için Allahu Teâlâ'nın hayır murat ettiği kimselerin üç sıfatı burada zikrolundu; birisi dininde fakih olur, dinini beller, öğrenir ona göre amel eder. İkincisi, dünyadan elini eteğini çeker, rızkına, kısmetine razı olur. Çalışmaz değil, çalışır da dünyaya kıymet vermez; kazanır mazanır saklamaz, müslümanların yardımına kullanır. Ve bessarahû uyûbehû. "Bir de ayıplarını kendisine gösterir."

Haset gibi, kin gibi, kibir gibi kötü ahlaklardan... Ooo bunlardan kurtulmak çok zor.

Onun için Allah kusarlarımızı affetsin de iyi ahlakların sahibi olmak nasip etsin cümlemize.

Yine buyurmuşlar ki;

İzâ erâdellâhu bi-abdin hayran. "Cenâb-ı Hak bir kuluna hayır murat ediyorsa." Accele lehû ukûbete zenbihî fi'd-dünyâ. "Onun yaptığı günahların cezasını çabuk verir."

Kabahatsiz insan yok fakat sevdiklerinin cezasını çabuk verir.

Yahu ben, peki gavur da neler yapıyor da hiçbir şey yok, cezayı gördüğü yok. Ben bir günah işledim bak hemen ceza yapıştırdı?

Sevdiğinin alameti, ki bir daha yapmasın.

Ve izâ erâdellâhu bi-abdin şerran. "Eğer hayır murat etmiyorsa, -Allah esirgesin-" Emseke aleyhi ukûbete zenbihî. "Günahının cezasını bırakır." Hattâ yuvâfîyehû bihî yevme'l-kıyâmeti. "Kıyamet gününe, o da öyle ha." Ke-ennehû ayrun. "Bir merkep gibi sanki, hiç kıymeti yok."

İzâ erâdellâhu bi-abdin hayran. "Yine Cenâb-ı Hak celle ve alâ bir kuluyla hayır murat ediyorsa." Ce'ale sanâyi'ahû ve ma'rû hû fi ehli'l-hifâzi. Sanâyî, ihsan, ikram, iyilikler. "Bunu bir insan, Allah'ın hayır murat ettiği insanlar bu gibi iyiliklerini yapacağı vakitte, ihsanlarını, ikramlarını atiyelerini." Fî ehli'l-hifâzi. "Dindar, şâkirîn olan kimselere yaparlar."

Allah'ın nimetlerine şükredebilen şâkirîn zümresinin hakkıdır bu ikramlar.

"Ama hayır murat etmiyorsa onun da iyilikleri, hayırları, hasenatları Allah'ın nimetlerine şükretmeyenlerin eline gider, yani boşa gider."

Ce'ale sanâyi'ahû ve ma'rû hû fi ğayri ehli'l-hifâzi. "Hifâz, yani ehli kamil, kamil [olmayan] insanların eline girer." buyurmuş.

Bir tanecik daha, sıra[daki];

İzâ erâdellâhu bi-abdin hayran. "Yine Cenâb-ı Hak bir kuluyla hayır murat ediyorsa." Ce'ale ğınâhu fî nefsihî. "Onun zenginliği nefsinde olur."

Yani kâni'an bi'l-kifâf. "Kanaat eder Allah'ın verdiği az da olsa." Lâ yettebi'u fî talebi'r-rızkı. "Rızkına talep etmekle kendini yormaz, yorgunluğa sürmez." Ve leyse lehû illâ mâ kudreh. "Bilir ki Allah ne takdir ettiyse o olacak."

Sabahleyin erkenden, sabah namazında daha erken çarşıya gidiyor, dükkanına gidiyor, işine gidiyor, neden yahu?

Biraz otur, çoluk çoğunla namazını kıl, duanı yap, çoluk çocuğunla iki lokma ekmeğini de ye öyle git.

Ama geç kalırız efendi, müşterileri kaçırırız.

Kaçmaz müşterin merak etme!

Sabah gece akşam oluyor, akşam vakti akşamdan evvel evine gelmek lazım. Akşamdan evvel evine gelsin çoluk çocuğuyla beraber sofrasında otursun yemeğin yesin.

Yok, taa yatsılara kadar, yatsıdan sonraya kadar çarşıda oturur.

Nedir bu yük yahu?

Sana takdir olunandan beş para fazla senin eline geçmez. Akşama kadar beklersin orada ama takdirden başka eline bir şey geçmez. Bunun tecrübeleri de çok etrafta vardır, tecrübeleri meşhurdur.

Onun için bu, ce'ale ğınâhu fî nefsihî. "Nefsinde böyle zengin kılmış Allahu Teâlâ, o bilir ki yormaz kendisini yani, ibadet taate sarf eder vaktini." Ve tukâhu fî kalbihî. "Korkusu da yüzünde değil [kalbindedir.]"

Yüzünde değil, sarığında cübbesinde değil, pabucunda değil. Bazı insanlar sofuvari giyinirler; ayaklarına şalvarlar, pabuçlarında eskiden şeyler giyerlerdi öyle şap şap diye, işte sırtında şeysi, başında kocaman sarık, bir de taylasan atar arkasına, sofu bir adam... Herkes onun elini öper, ayağını öper, hürmet eder.

Fakat bu öyle değil. Ve tukâhu fî kalbihî. "Korku kalbinde olsun."

Korku bu çobanın[ki gibi kalbinde olsun.] Çoban hikayesi çok hoşuma gider.

Çoban çoban işte, koyun güdüyor. Koyun güderken Hz. Ömer ondan koyun istiyor da, sonra da ona diyor ki "İşte kurt yedi deyiverirsin." filan. Hani falan hikaye.

"Ya Allah'ı ne yapayım?" diyor. "Efendiyi kandırmak kolay, kurt yedi diyeceğiz yahut öldü diyeceğiz bir şey diyeceğiz kandıracağız ama Allah'ı ne yapalım?" diyor.

Çoban ama Allah'tan korkusunu kalbinde koymuş Allah onun.

Öteki de kılığın kıyafetin yerinde ama bu korku içinde olmazsa kaç para eder?

Ve izâ erâdellâhu bi-abdin şerran. "Eğer şer murat ettiyse Cenâb-ı Hak." Ce'ale fakrahû beyne ayneyhi. "Onun artık fakirlik gözünde böyle gözünün önüde sanki aç kalacakmış, açlıktan ölecekmiş gibi gözünden böyle fakirlik tüter bir tarafa."

Ne kadar parası çok olursa olsun fakirlik gözünden [gitmez.]

Bunu da okuyalım kafi gelsin.

İzâ erâdellâhu bi-abdin hayran. "Cenâb-ı Hakk'ın hayır murat ettiği kullarından birisi de bak ne güzel!" Feteha lehû kufle kalbihî. Şimdi hepimizde bir kalp var, bu kalbin üzerinde bir de kilit varmış. Kalbin üzerinde birde kilit var. "Bu kilidi Cenâb-ı Hak açar."

Nedir bu kilit ama?

Kalbin üzerinde bu kilidi gördüğümüz yok yani yok ama diyor ki;

Bessara basîratehû. "Bu kalbin gözü de var."

Bu başın nasıl gözü varsa bu kalbin içinde de bir göz var. Burada nasıl kulak varsa bu kalbin de bir kulağı var.

Biz bir kurban kestirdiydik bir çobana bir sene de, çoban kurbanı kestikten sonra, "Bu ölmedi." dedi.

Ne zaman ölecek?

"Şimdi bak göstereyim." dedi, orada bir yeri varmış onun oraya bıçağı dürttü, dürter dürtmez hayvan bitti, "İşte bu onun kalpcağızıdır." dedi.

Demek ki o bizim bilmediğimiz bir kilit var içeride, nedir o?

Körlük! Bu kilit körlükten, hakkı görememezlik. Hakkı görememezlik, hakkı tanımamak, hakkı bilmemek o körlükten ibaret geliyor.

Cenâb-ı Hak hayır murat ederse o körlüğü gideriyor, ne yapıyor?

Basîretini açıyor.

Merâtibe'l-kemâl. "Kemal mertebelerine ulaştırıyor. Fe-innehû izâ hebbet riyahu'l-eltâf. "Cenâb-ı Hak çok böyle her zaman için lütuf [veriyor.]" Lütuf rahmetleri, yağmurları, rüzgarları her zaman akmakta. Her zaman akmakta, işte bu rahmeti ilahiyeden sürülmüş tarlalar istifade eder, dağlar istifade edemez, taşlar istifade edemez. Kaya diyoruz ya, mermer diyoruz, bunun üzerine de yağmur yağar fakat hiç faydası yok akar gider, akar gider. Ama sürülmüş, hazırlanmış bir tarlaya rahmet inerse onun altında o saklanır, toprak da iyi kemale gelir, ektiğin vakitte güzel mahsul alırsın. Binaenaleyh Cenâb-ı Hak bu rahmetini yerlere nasıl veriyorsa gönüllere de aynı şekilde veriyor.

Gönüllere vermesinin başlıca sebeplerinden birisi sabah vakti erken kalkmak, bir; ikincisi camiye gelmek, iki.

Şimdi rahmeti ilahiye nâzil olur ama şimdi bu kubbenin altına rahmet inmez. Ne kadar yağmur yağarsa yağsın buraya rahmet gelmez çünkü üstümüzde kubbe var korunuruz bu rahmetten. Binaenaleyh o rahmeti ilahi ne kadar çok olursa olsun yatağında yatan, namazını evinde kılanın üstüne inmez. Camiye gelirsen, beş vakit namazı camide kılarsan amûdullâh, nûrullah, ondan iktibas edersin, Allah'ın lütfu olarak da büyük ecirlere nail olursun.

Binâenaleyh kuflu kalbihî, kalbin açılması Allahu Teâlâ'nın emirlerine inkıyat ile olur. Keyfine mi, o uykusuna kıyamıyor, rahatına kıyamıyor, o dedik basireti bağlandı.

Allah muhafaza etsin.

O zaman, inkeşefe'l-hucubu'l-eşkâl an a'yuni'l-kulûb. "Kalplerden perdeler kalkar. Kalbe Allahu Teâlâ'nın nuru indi mi kalplerden perdeler kalkar." Ve fâdati'r-rahmeh. "Rahmeti ilahi taşar oradan artık." Taşar, galeyana gelir, ve eşraka'n-nûri. "Nur başlar içeriden yayılmaya." Ve'n-şeraha's-sadr. "Gönül genişler rahatlar."

Neden?

Kalp açıldı.

Kalbin kilidi neydi?

İşte bunlardı onlar da açıldı.

[Kapalı kalpten] Allah muhafaza etsin.

Ve ce'ale fîhi'l-yakîne. "Orada bir de yakîn hasıl eder Cenâb-ı Hak."

Yakîn; ilme'l-yakîn, ayne'l-yakîn, hakka'l-yakîn, üç tane de yakîn var.

Bizim rahmetlik hoca bize şöyle öğretti ben de size öyle öğreteyim:

Oğlum baklava çok güzeldir, işte hamuru açarsın, cevizini korsun, şusunu korsun fırına verirsin kızartırsın, tatlısını dökersin... Anlattım ya, sen de bir yakîn hasıl oldun baklavaya. Ama yakîn o kadar, biliyorsun ki ha şu baklava böyle olurmuş.

Baklavacı dükkanın önünden geçerken; "Gel gel bak, işte gör, hani ben sana tarif ettiydim, işte buna diyorlar, bu baklava. Ha tepside bakarsın baklava ama bilmiyorsun ne olduğunu yine, kırmızı pembe bir şey. Ha bu da ayne'l-yakîn oldu şimdi.

Bir de, "Gel bakayım otur şuraya, getir bakayım bize bir tabak baklava." Bir de yersin bakarsın, ha şimdi tam hakka'l-yakîn oldu.

Anladın ki şimdi, herkes dese ki bu baklava değil, yok inanmaz artık. Şimdi tattı bir kere tadını, ondan sonra dünya bir araya geliyor;

"Yok yahu, baklava öyle olmaz böyle olur."

Yok yok, herkes yanlış ben doğruyum.

Binâenaleyh Allah hayır murat ettiği insanlarda bu yakîni verir, yani görmüş gibidir.

Ve ce'ale kalbehû viâe. "Kalp muhafaza edici bir ambar olur." Vâiyen. "Ne gelirse burasına saklar, hıfz eder."

Kur'an'ı mesela şimdi bir kere okumakla hafız olan insan var. Bir kere okumakla hafız olanlar var; Buhârî'nin ilk cüzünde onlar yazılıdır hep. Kimler böyle bir kere okumuş hafız olmuş, iki kere okumuş hafız olmuş, üç kere okumuş hafız olmuş, bizim çocuk senelerden beri gider olamaz. Allah'ın hikmeti.

Bu kalp böyle ne duyarsa alır. Bugün de insanların arasında böyle hafızası kuvvetli insanlar vardır duyduklarını zabdederler.

Ve ce'ale kalbehû selîmen. Fakat, fakat kalbinin selamete gelmesi bu da Allahu Teâlâ'nın yine lütfuna bağlı, ki emrâd-ı kalbiyye[den kurtulmaktır.] Selamet, kalpte selamet kalp hastalığına tutulmak değil, kalp sağlam da ama orada haset var, kibir var, kin var, zulüm var, şu var bu var... daha yüzlerce. "Onlardan kalp selim olur, hiç birisine iltifat etmez." "Ben de Allah'ın bir kuluyum." der büyüklük taslamaz, kimseyi incitmez, kimseyi rahatsız etmez, hakkına razıdır.

Fe-kalbehû selîmen mine'l-emrâdı'l-kalbiyyeh. "Kalbin hastalıklarından salim kalp."

Ve lisânehû sâdıkan. "Konuşurken daima doğru konuşur."

Kaçamak söz söylemez, kimseyi aldatmaz, sâdık, doğru söz söyler.

Hatırımda biraz kalmış galiba, bu sâdıklığın ne olduğunu bir adam bilememiş, "Bunu bana kim öğretir?" diye başlamış aranmaya. Demişler, filan yerde filan zât onu sana öğretir.

Gitmiş, odasına girmiş bakmış ki koca bir yılan içeride yatıyor, korkmuş çekilmiş.

Gel gel demiş. Oturmuşlar, ne o derdin?

Efendim, ben sadâkatın ne olduğunu anlayamadım bilemedim de onu öğrenmek için geldim.

İyi pekâlâ!

O gün Cuma imiş. Cuma ezanlarının da vakti yaklaşmış; "Haydi demiş Cuma'ya gidelim de sonra."

Efendim demiş, Cuma'ya nereden gideceksin, ta cami üç beş saat ötede ilerde, şimdi ezan okunacak nerdeyse?

Kalk kalk demiş.

Kaldırmış onu, bir de bakmış bir o camiye girdik biz.

Bu Allahu Teâlâ'nın [ikramıdır,] bunlara inanmamak akıl işi değil yani. Bugün gavurların teyyaresi bak üç saatte bizi Mekke'ye götürüyor, yarın belki bir saatte de götürecek.

Eski zamandaki evliyalar gidiyormuş da oo diyorduk, olur mu acaba bu?

Pekâlâ bak, yüzlerce insanı dolduruyoruz içine, eşyasıyla beraber üç saatte oraya atıyor bizi. Bu beşerin kuvveti, Allah'ın kuvvetine karşı neler olmaz!

Girmişler camiye, kılmışlar namazı, "Haydi gidelim bakalım." demiş.

"Yok, dur bakayım!" demiş.

Dur bakalım demiş, caminin kapısında durmuşlar, cemaat boşalmış, demiş ki; "Cemaat çok, cemaat çok ama sâdık yok." demiş. Cemaat çok sâdık yok oğlum demiş.

Allah kusurumuzu affetsin.

O dün gelen misafir dedi ki bana; "Bir hadis okudum ben bir vakit, hiç aklım ermedi." dedi.

Görmüş ki o hadiste; "Bir zaman camilerin içi dinsizlerle dolacak, secde edecekler camide."

[Kendi kendime] dedim ki; "Yahu dinsiz camiye girmez, secde eden de gavur olmaz elbette müslümandır."

Aklım ermedi, kaldı öyle diyor.

Şimdi öğrendim ki dinsizlerin secde ettiğini. Din, müslüman dini yukarıda okuduk ya, sırâta'l-müstakîm denilen müslüman dini öyle kuru lafla olmaz yani, kuru lafla olmaz.

Mâsiyeh, maâsiye iştirak... Bir adam günah işliyor, o günahı işleyeni sen teşvik ediyorsun veyahut yardım ediyorsun.

Aynı günah sana da yazılır mı yazılmaz mı?

Küfre yardım eden küfrün içine girer mi girmez mi?

Küfrün yardımcısı olan insan, o da secdeden başını kaldırmıyor.

Ne oldu sana, o kafirin yardımcısısın ya, nasıl müslümansın?

Müslüman gavurun yardımcısı olur mu?

Müslüman müslümandır gavur gavurdur.

Şimdi bir hayât-ı peygamberî hakkında bir kitap getirmişler, şöyle bir açayım dedim, gelişi güzel bir yer açtım, orada hendek muharebesinin bir kısacık bir yerini okuyordum, gözlerim yaşardı okuyamadım altını.

Hendek muharebesi mâlum düşman intikamını almak için büyük bir kuvvet topladı geldi, Medine'nin etrafına geliyor. Cenâb-ı Peygamber duydu o büyük kuvvetin geldiğini, "Kuvvetimiz kısa, onların karşısına çıkmak gücümüz yok." dedi, "Ne yapalım, bak geliyor müşrikler?"

İşte herkes bir fikir beyan etti biraz. Cenâb-ı Peygamber daima ashabıyla müşâvere ederdi.

Ne yapalım?

Herkes bir fikir beyan etti, o arada Selman da dedi ki;

"Yâ Resûlallah! Bizim memlekette böyle olduğu vakitlerde biz hendek kazardık kendimizi öyle müdafâ ederdik."

Beğendi Resûl-i Ekrem bu fikri, "Haydi biz de kazalım hendeği." dedi, gittiler hendekleri kazdılar.

Yalnız çok bir büyük hata olmuş, hadisedeki bu hendekler muhafaza edilmemiş. Bu hendekler muhafaza edilseydi de bugün oraya ziyarete gittiğimiz vakitte o hendekleri görüp de o vakit canımızda daha canlı olurdu. Orada beş tane cami var, şimdi yan yana, onları biz cami zannediyorduk halbuki onlar kumandan yerleriymiş, kumandanların yerleriymiş, oradan idare ediyor ordularını.

Hendek kazılmış şimdi, onlar da gelmişler; gelmişler hendeğin karşısında saf tutmuşlar, bir tarafta müslümanlar diğer tarafta onlar, fakat hendekten geçemiyorlar. Derken, içlerinden herifin birisi becerikli, atını hendekten müslüman tarafına atlatmış.

Atlattıktan sonra karşısına dövüşecek adam istiyor, kimse çıkamamış. Pehlivan bir adammış, kuvvetli bir adam, kimse karşısına çıkmamış. Her seferinde Hz. Ali efendimiz demiş ki;

"Ben çıkayım yâ Resûlallah!"

Hz. Ali efendimiz de küçük, daha genç. Peygamberimiz kıyamamış, otur otur; üçüncü seferinde bakmış ki yine başka çıkan yok;

"Al şu Zülfikar'ı" demiş, Allah yardımcın olsun, git." demiş

Duasını etmiş, "Yâ Rabb! Bedir'de filanı elimden aldın, Uhud'ta da Hamza'yı aldın elimden. Ali'yi bana bağışla!" demiş.

Şimdi, "Sen kimsin?" demiş.

Ötekilerin üzerinde siperler var böyle hani kalkan, kılıç geldiği vakitte parçalanmasın diye demirden, şeyden nedense kalkanları var, önünü pek güzel göremiyor; "Kimsin sen?" demiş.

O sorgu âdet.

"Ben demiş, Ali b. Ebî Tâlib, Ebû Talib'in oğluyum."

Haa! Sen mi o! Senin babanı ben iyi severim, o benim ahbabımdır. Senin gibi gençle ben dövüşmek istemem demiş, bana ağır geliyor. Sen gençsin, daha çocuksun, benimle dövüşecek gücün kuvvetin yok senin, sen çekil git buradan demiş.

Hz. Ali efendimiz demiş ki; "Senin ben bir sözünü duydum. Diyorsun ki sen, "Ben üç şeyden birisini kabul ederim." Sana birinci teklifim, ıslah ol, Allah ve Resûlünü kabul et.

"Onu yapamam!" demiş.

"Öyleyse çekil git buradan, İslâm'a zararın olmasın!" diyor.

Onu da yapamam, korkak derler sonra bana iftira atarlar.

"E öyleyse çık karşıma!" demiş.

"Ama sen atlısın ben piyadeyim!" diyor, onu da atından indiriyor. Adam da şeyli olduğundan, "Ha ben böyle bir adamım!" gibilerden atının bacakları kırıyor, haydi diyor.

İşte orasını bir toza dumana karıştırıyorlar, Hz. Ali efendimize bir patlatıyor, kalkanı parçalanıyor Hz. Ali efendimizin, fakat Hz. Ali efendimiz de ona mukabil bir tane de o vuruyor onun canını cehenneme yollayıveriyor. Başlıyor arkasından Allahuekber Allahuekber diyerekten tekbir getirmeye, Cenâb-ı peygamber diyor ki; "Gitti gavur."

Ha şimdi Allahu Teâlâ affetsin.

İşte sadâkat...

Sonra adam demiş ki; "Sâdık, sâdıktan her şey korkar." demiş.

İşte şu yılanı görüyon ya şurada demiş, bak kımıldayabiliyor mu?

Kımıldayabiliyor mu, kımıldayamaz demiş. Ateş yakmaz, su boğmaz, hiçbir şey olmaz. O sadâkati elde etmek lazım.

Allah cümlemizi bu sâdıkların zümresine ilhak eylesin.

O sadâkettendir ki amellerde devam var. Bir insan bir zaman ibadete koyulur, sonra bakarsın ki gevşer. Ha o, o demek sadâkatsizliğinin alameti oluyor.

Üçüncüsü;

Ve halîkatehû müstekîmeten. "Yaradılış, hilkat deniliyor ya, bu hilkat yaradılış hılkatinde de istikamet vardır."

Yaradılışında da istikamet vardır çünkü o yaradılış çok mühim.

Bu ilk gece, evlenme gecesinin ilk gecesi çok mühimdir. O gecenin gafletle geçirilmesi hiç doğru bir şey değildir. O gece Allah'ın vereceği bir çocuk senin o geceki şeyine bağlı, hareketine bağlı. Teyekkuz olmalı, işe; "Yâ Rabbi! Bizim bu aramıza şeytanı sokma." [dersin,] bismillahla işe başlarsın, bismillahla bitirirsin. Gelinin bir çok, bu evlenme hususunda Osman [Başpehliban]'ın yaptığı bir kitap var, evlenenlere mutlaka [onu vermeli, evlenen herkes] onu evvela bir kere okumalı.

Ve halîkatehû müstekîmeten. "Yaradılış itibariyle hilkati istikamette olur." O çobanın hali gibi. Sırâtı müstakîme müdavim olur, ahitlerine de devam eder, ahit yani sözünde durur. Sözünde, verdiği sözü bozmaz.

Ve ce'ale üzünehû semî'aten. "Üzünü, kulakları hakkı dinler." Ve aynehû. "Gözleri de." Basîraten. "Cenâb-ı Hakk'ın âyetlerini görerekten ondan ibret alır."

İbret alır, her şeye bakar her şeyden ibret alır. Onun için o büyüğün dediğin gibi;

Bir göz ki ibret olmaya nazarında

Ol düşmanıdır sahibinin bâş üzerinde.

Hangi şeyi görürsen gör onlar Allahu Teâlâ'nın mahlûkâtıdır, mevcûdâtıdır, yaratmıştır onların hepsini, onların hepsinden ibretler almak lazım gelir.

Allahu Teâlâ cümlemize de o ibretleri alan gözler versin bize.

Bir tane daha okuyayım bu da çok hoş.

İzâ erâdellâhu bi-abdin hayran. "Bir kul ile Cenâb-ı Hak hayır murat ediyorsa." Erdâhu bimâ kaseme lehû. "Az ve çok Allahu Teâlâ'nın taksim ettiği rızka razı olur."

Kimsenin malında gözü olmaz, bu zenginmiş yaşıyormuş da ben de fakirmişim böyle sürünüyorum olur mu bu?

Bunu demez; "N'yapayım, Allah'ımın takdiri böyleymiş." der.

Ve bâreke lehû fîhi. "Bu taksim onun hakkında mübarek olur."

Binâenaleyh biz şimdi Halep'ten geliyorduk, yollarda köylere rast geliyoruz tabii, köylerde bir takım evler var; Bizim bu Urfa taraflarında da var bunlar. O evler çadır gibi böyle, topraktan yapılmış gayet basit yani. Herkes kendisi bile yapar onları yani, hiç ustaya bile lüzum yok, çadır, topraktan yapmış.

Ben onları bilemedim, "Acaba bunlar nedir?" ufacık ufacık çünkü. Dediler ki; "Onların hepsi evdir. Hepsi evdir, onların içerisi de gayet güzeldir ve rahattır, dayalı döşelidir." dediler. E gayet basit ama, çok basit. Şimdi Allahu Teâlânın takdirine razı olan insan, herkes onu pekâlâ yapabilir her yerde.

E apartmanlar var, bu güzel apartmanlarda güzel yerde oturmak varken, benim gücüm yetmiyor ona ne yapayım?

Şimdi o apartmanda oturanı kaldırıp atayım da orada ben mi oturayım diyeyim ya?!

E benim de taksimim böyleymiş, ben de bir kubbe yaparım öyle, girerim içerisine, soğuktan kendimi muhafaza etmek yahut yağmurdan kendimi muhafaza değil mi [maksat]?

Pekâlâ işte oldu! O orada o apartmanda otursun ben de burada oturayım. Cenâb-ı Hak ona öylesini vermiş bana da böylesini vermiş, der hakkına razı olur. Kimseye tecavüz etmez, kimsenin hakkına tecavüz etmez.

Bu da yine çok mühim!

İzâ erâdellâhu bi-abdin şerran. Bu da dikkate şayan! Burada hayır murat eden adam taksime razı, burada da şer murat edilen adamın hali.

Haddara lehû fi'l-ben. "Ona da çamuru hoş gösterir." Çamuru hoş gösterir. Leben, çamur, toprak.

Ve't-tîni hattâ yebniye. Başlar binacılığa, ev yapmaya yani."

Ev yapmak güzel gösterildi kendisine, sanatlı da, işi gücü de, yapar. Para kazanacak bu yoldan yahut işinde şey yapacak işte.

Ha Allahu Teâlâ yahmilühû ale'l-binâi ve yeşğulehû zâlike an edâi'l-vâcibât. Kolay değil bu işlerle uğraşmak, Allahu Teâlâ'nın emirlerini yapmak. Çıkarsın binanın tepesine, orada tak tuk tak tuk, e ezan vakti gelir, işin bitmez. Bak içeride mesela çalışıyorlar, ezan vakti geliyor hiç umurunda değil, o takırtısını yapıyor filan.

Ha iyi bir şey değil. Onun için Cenâb-ı Peygamber demiş; "Allahu Teâlâ'nın şer murat ettiği adamlar binacılıkla uğraşırlar." İşinde gücünde...

Ravileri, Taberânî Evsat, Taberânî Kebîr, İbn Hatîb Hz. Câbir'den.

İkinci bir daha var, o da diyor ki; Hasan b. Süfyan, Ebû Yâlâ, Taberânî Evsat, Beyhakî'nin [Şuabu'l-imân.] An Muhammed b. Beşîrin; İbn Adiyyin an Enes.

İki tane rivayeti var bunların.

İzâ erâdellâhu bi-abdin Hevin, hakaret, horluk, sevilmemezlik.

Nasıl olur ya! Bak ne güzel şu binalar! Şimdi şu binalarla o yolda gördüğümüz çamurdan yapılmış binalar da bir olur mu ya? Memlekete süs veriyor, güzellik veriyor rahatlıklar da veriyor?!

Sen bırak onları başkasına. Memlekete lazım bugün fabrika, memlekete lazım bugün tayyare, memlekete lazım bugün top tank şu bu...

Sen bunları bırakıyorsun bu binalarla memleketi süslüyorum diyorsun ama ne kıymeti var ya?!

Yarın düşmana mı hazırlayacaksın bunları? Düşmana karşı bu memleketin müdafahası için en evvel bunlar lazım!

Buralara kimse yanaşmıyor ama kimse yanaşmıyor, e neden?

Ev çabucaktan yapılır, paraları alır cebine atar, keyfine bakar ama öteki çok paraya bağlı, çok emeğe bağlı.

Bu bu yaşa kadar yaşıyor da bu gavurla bizim aramızda ne fark var yani? O yapsın da biz neden yapamayalım? Onun zekasından daha ne eksik zekamız var?

E canım onlar şöyle böyle...

Çok bahaneleri var ama çalışınca [hepsi olur.]

Dedelerimiz neden her icadı yapabilmiş, o zavallı Fatih gemiyi karada yürütmüş de, koca topları icat etmiş de, o koca kaleleri kırıp da bu memleketleri bize teslim etmiş de biz neden tank yapamayalım, tayyare yapamayalım, şunu yapamayalım bunu yapamayalım?!

Tembelliğimizin ve kafasızlığımızın alâmeti! Bunları düşünsek o gavur bunu yapacak yarın bize taaruz ettiği vakit de sen; "E sana para verelim de ver bize!" [dieyceksin!]

Yağma mı var sana verecek o zaman! Verse de çürüğünü verecek, bozuğunu verecek, üç gün sonra hepsini atacaksın kenara...

Onun için Allah uyanıklık versin de bu paraları topraklara harcayacağımıza demirlere harcayalım da, ileriye doğru olacak her türlü müdafâsına hazırlanan başlıca kulların arasına bizi de kabul etsin de, en mühimi razı olduğu ve sevdiği kullarından ayırmasın.

Maksat gaye, ilâhî ente maksûdî ve rıdâke matlûbî. Ev yap, teyyare yap, tank yap ama hepsinin gayesi Allah rızası olsun. Eğer Allah rızası olmazsa gavurun yaptığı gibi öylece hiç işe yaramaz, soldaki sıfıra benzer. Eğer iman olmazsa ne yaparsak yapalım; memlekete tayyere de doldursak, topla tankla doldursak iman olmayınca hiç kıymeti yok. Onu yine kullanacak insandır, bu insan da imanlı olması lazımdır, dedelerimizin yaptıklarını biraz göz önünde tutmak lazım.

Size kısacık bir şey aktarayım. Acemistan'a Sa'd b. Ebî Vakkas hazretleri, sekiz bin asker, gidiyor acem ordusunun devletinin karşısına;

"Biz geldik seninle muharebe etmeye ey acem, ey şah!"

Yahu deli mi bunlar be! Söyleyin şunlara, bak pabuçları yok, arkalarında entareleri yok, ceplerinde paraları yok, arkalarında yiyecek bir şeyleri de yok. Gösterin bizim ambarlarımızı, ne kadar ne istiyorlarsa verelim de alsınlar gitsinler. Bir de ordularımızı gösterin de görsünler de, "Bu orduyla harp olur mu?" desinler, akılları başlarına gelsin.

Gezdiriyorlar, gelin bak size bir gösterelim; orduyu gösteriyorlar, tankları gösteriyor, topları gösteriyor, erzakları gösteriyor filan, depiş depiş...

Diyorlar ki gördük. Hepsi mübarek olsun, sizin olsun. Bizim gayemiz ne sizin malınız ne sizin şununuz bununuz. Biz sizin İslâmlığınızı istiyoruz, oluyor musunuz olmuyor musunuz onu söyleyin bize?

Sekiz bin kişiye 200 bin kişi var karşısında ordu, tanklı manklı!

Diyorlar ki, yok!

Eh haydi dövüşelim!

Pekâlâ!

Bak şimdi artık onların tankları fil. O zamana kadar fil yok tabii, Araplar fil görmemişler. Arabistan'da ne arar fil! Atlar da görmemiş, hepsi süvari bunların.

Şimdi atlar filleri görünce başlamışlar kaçışmaya... Korkunç, koca bir hayvan tabii.

Bakmışlar ki suvarilikle olmayacak bu iş, atları atmışlar geriye, piyade olaraktan başlamışlar okçularla fillerin gözlerine ok atmaya... Filin derisine batmıyor ki ok, kocaman bir deri, mermer gibi bir şey, batmıyor. Gözüne, tak gözüne, tak gözüne, babayiğitler de sokulmuş kemerlerini kesmişler fillerin, tak diye üstünden aşağı yuvarlanmışlar. İçinde tabii askerler var, onlar da aşağı düşünce kılıçları yiyince filler başlamış kaçışmaya. Kaçışınca, o koca orduyu da çiğneyerekten onları da peşlerine takaraktan berbat perişan olmuşlar, defolup gitmişler...

Sekiz bin kişi ama 200 bin kişiyi nasıl perişan etti! Allah'a iman lazım, iman olduktan sonra Allah da yardım ediyor işte! Onlara bir korku veriyor, bir şey oluyor oluyor işte. Ama bu iman olmazsa ne olursa olsun! Gökler tayyareyle dolsa yerler de tanklarla dolsa fayda etmez, illâ iman illâ iman.

Dünyayı biz zaptetsek, farzedelim ki biz de bir Fatih olduk, biz Yavuz olduk fethettik dünyayı, dünya bizim emrimizde âmâde ama iman olmazsa ne olacak?

Hiçbir işe yaramaz, azabından başka bir kârı yok.

Allah cümlemizi affetsin. Bu imanı kamil olan, ihdina's-sırâta'l-müstekîm diye her gün okuduğumuz sırât-ı müstakîme sahip olan ve onun yolunda duran müslümanlardan etsin cümlemizi.

el-Fâtiha.

Sayfa Başı