M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Sorular-Cevaplar (185)

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Böyle bir savaş gerçekleşirse sizce primer sebep ne olabilir? Yani ilk sebep, asıl sebep nedir?

Dünya üzerinde çeşitli güçler var. Bunlar birbirleriyle rekabet ediyor hatta dost bile olsalar rekabet ediyorlar. Güçleri görmek lazım. Mesela Almanya. Almanya'nın bir tarihi, kültürü var; ideali, mâzisi, istikbale ait görüşleri var. İngiltere ile çatışıyor. Bir zaman geliyor para politikalarında Fransa ile de çatışıyor. Bir para politikası üzerinde bütün Avrupa yani Avrupa Topluluğu, kendisinin içinde bulunduğu ülkeler sarsıldılar. Amerika bir vergi koydu, "Amerika Avrupa'ya savaş açtı." denildi. Avrupa'dan gelecek mallara 0 vergi koydu, ortalık karıştı. Amerika'nın Ortadoğu petrollerinde, petrol kuyularını paylaşmak konusunda geçtiğimiz yüzyılın sonundan bu tarafa İngiltere ile rekabeti vardı. Bunları görmeniz lazım; kim ne tarafı ne bakımdan tutuyor, kim ne tarafa ne bakımdan düşman, bunları iyi tahlil etmek lazım. Biz müslüman olduğumuz için bu adamların düşmanıyız; bir.

Bütün sanayinin, modern hayatın ihtiyaç duyduğu hammaddeler bizim ülkelerde olduğu için bizi yağmalamak istiyorlar, bizi elleri avuçları içine almak istiyorlar, iki.

Buraların eski sahiplerinin evlatları olduğunu sanan kimseler buraları almak istiyorlar; bizim Balkanlar'ı almak istediğimiz gibi, nostaljik bir sebep.

Ermenistan Van'ı alıp Adana'ya kadar gelip İskenderun'dan Akdeniz'e, Karadeniz'e açılmak istiyor.

Sırplar Balkanlar'da bir tek müslüman bırakmamayı istiyor. Hatta Anadolu'dan da gitsinler istiyor. Nereye gitsin? "Nereye giderse gitsin, defolsun." demek istiyor.

Bizim de buna karşı yapacağımız bir şeyler olmalı. Sebepler psikolojik olabiliyor; tarihî, ekonomik veya siyasî olabiliyor. Bizden korktukları için olabiliyor. Sırp liderleri diyorlar ki; "Nedir bu müslümanların hali öyle? Her tarafa yayılıveriyorlar." Bakıyorsun hıristiyan müslüman oluveriyor. Bunu engellemenin yolu, kesme. Koyun gibi keseceksin, pırasa doğrar gibi doğrayacaksın. Salacaksın nehirlere; nehirler götürecek cesetlerini. Çareyi burada buluyor.

Sonra, "Gelişen bir Türkiye, 50-60 milyon, yarın öbür gün başımıza bela olur." diye düşünüyor. Bir de Ortaasya Türkî Cumhuriyetleri çıktı. "Bunlar önünde sonunda birleşirler, dost olurlar bize bir oyun ederler." diye şimdiden dağıtmanın çaresine bakıyorlar. Rus generali; "Türkiye bizim menfaatlerimizle çok fazla oynamaya kalkarsa asarız keseriz." gibi laflar söylüyor.

Dostu düşmanı göreceksiniz. Diyelim ki elinizde, çantanızda yüz bin lira para var, bankadan çektiniz; öyle elinizi kolunuzu sallaya sallaya sokakta yürüyebilir misiniz? Yoksa; "Bankada birisi beni görmüştür, arkamdan gelir, kafama bir şey vurur, çantayı çalar kaçar." diye çare mi düşünüyorsunuz?

Elinizde zenginlik oldu mu, zenginliğin peşinde olan bir düşman, o zenginlikleri yağmalamak isteyen insanlar var demektir. Nostaljik sebepler, tarihî, dînî, siyasî sebepler olur ama nedeni ne olursa olsun neticede topun ağzında olan birisi olursun.

Kafkasya'daki yeni Türk devletlerinin, hükümet başkanları veya cumhurbaşkanlarının İslâmî hareketleri var mı? Biraz bilgi verir misiniz?

Onlar yılların komünistleri ve Rusya'nın seçtiği insanlar. Biz Türkiye'den ihraç etmedik ki. Zaten ihraç metamız yok. Biz yerli ihtiyacı bile karşılayamıyoruz; İslâm ülkelerinden de alıp göndermedik. Çoğu Rusya'da seçilen, Ruslar'ın seçip de oralara getirdiği yahudi insanlar.

Muttalibov. Azerbaycanlılar, Azerbaycan Halk Hareketi olarak bunu başlarından attılar. Geçen gün gazetelerde vardı: "Ermenilerin katliamlarının çoğundan onun hükümeti sorumlu." diyorlar. Komünist Rusya'dan aldığı direktiflere dayanarak demek ki suçlu görünüyor. Şimdiki Elçibey biraz daha iyi durumda görünüyor. Ama öteki devletlerin başkanlarının, "Ruslar'dan bağımsız, Ruslar'a tam düşman, Ruslar'ın karşısında Türkiye'nin yanında yer alabilir, bu hususta canını feda edebilir insanlar olduğunu düşünmek çok erken, çok saflık olur." Her şeyi böyle normal, tabii çizgisinde düşünmek lazım. İnsanı insan yapan eğitimidir. Müslüman yapan, hırıstiyan yapan, komünist yapan kafasıdır, zihniyetidir. O zihniyet komünist gibi yaşadıktan sonra adının nurlu olması fark etmez. Davranışlarına bakacaksınız, yapmak istediklerine bakacaksınız, gözünüzü açacaksınız. Halktan gelme bir İslâmî baskı vardır; müslümanlara karşı bir kardeşlik duygusu vardır ama halk halktır, yönetimler yönetimdir. Bugün dünyanın birçok yerinde basit halk tabakalarını yukarıdaki yönetimler idare ediyor. İsrail de Filistinliler'i Gazze'de vesairede yönetiyor. Avrupa'da, Almanya'da iki milyon Türk var; Almanlar yönetiyor. Türkiye'de bu kadar müslüman var; bir başörtüsünü sorununu halledebilmiş değil. Türkiye'yi başörtüsüne dost olmayan, sakala dost olmayan insanlar yönetiyor. Biz baskı yapıyoruz; İslâmîleştirmeye çalışıyoruz. Onlar seçimlerde müslüman oluyor; seçimlerden sonra değişiyor. "Karakolda doğru söyler mahkemede şaşar." dediği gibi, "Benim bacım haram yemez, hamama gider bohça çalar." dediği gibi birazcık konuşturduğunuz zaman İslâmî bir şuurunun ve kaygısının olmadığı âşikâr. Hatta İslâm'a düşman olduğunu görüyorsunuz; Türkiye'de bile durum böyle.

O bakımdan bir yerde yaşamak ve ticaret yapmak mühim değil. Yönetime hâkim misiniz, değil misiniz? Yönetiyor musunuz, yoksa yönetiliyor musunuz? Önemli olan budur. Çoban mısınız, koyun musunuz? Koyunsanız bir gün postunuza otururlar; bir gün etinizi kızartma yapabilirler. Çobansanız sürüyü sevk edersiniz. Onun için o ülkelerin yönetimlerinin tamamen müslüman olduğunu, bizim kafada olduğunu düşünmek için daha erkendir. İhtiyatlı olmak lazım. Kalplerinde bir iyimserlik vardır ama adamlar ölçüp biçiyorlardır. @-45'i Rus olan, Rusya ile komşu bir Kazakistan, Kızıl Ordu birliklerinin kışlalarının henüz içinde durduğu bir ülke sana ne kadar dost olabilir? Özbekistan ne kadar dostluk yapabilir? Bunları realist olarak düşünmek, ona göre hareket etmek lazım.

Sovyetler Birliği dağıldı, kardeşlerimiz özgürlüklerine kavuştu. Türkiye olarak biz bu durumu önceden düşünemedik ve hazırlıksız yakalandık. Kardeşlerimiz sahipsiz kaldı. Bu durum olumlu bir gelişme midir? Neler yapılabilir?

Ben Sovyetler Birliği'nin dağıldığını tam kabul edemiyorum; şeklen dağıldı ama onlar "Yeniden Yapılanma" dediler. Yani evlerini revize ettiler, dekoru değiştirdiler. Kendilerini yormayacak, daha rahat bir sistem aradılar, bu sistemi ortaya çıkardılar. Beş ayrı cumhuriyetin reisicumhurları kendi rızalarıyla buraya geldi; anlaşmalar yaptılar. Ruslar'ın başındaki adam "Çok memnun oldum." diye beyanat verdi. "Hiç memnun olmadım." deseydi benim daha çok hoşuma gidecekti ama "Çok memnun oldum." dediğine göre şimdi ben, "Bu anlaşma neyin nesidir?" diye kendi kendime soruyorum. Kardeşlerimizin özgürlüğüne kavuşmasını isterim ama cân u gönülden tam kavuştuğunu söyleyemeyiz. Çünkü her şeyi tam mânasıyla hür olarak yapamıyorlar. Sovyetler Birliği'nin ne nispette dağıldığını, kardeşlerimizin ne nispette özgürlüğe sahip olduğunu çok iyi tahlil etmek gerekiyor. İlk önce bunları iyi incelemeliyiz, yakından tetkik etmeliyiz. Tabi bir takım avantajlar elde edilmiştir. Mesela seyahat edemiyorduk; ediyoruz. Ama oradan öğrenci istedik; hiçbir öğrenci buraya gelemedi. Göndermediler, vize vermediler. Vize onların elinde. Biz oraya gitsek orada bir kardeşimizin oturum alması bin bir türlü müşkülatla mümkün oluyor. Her şey o kadar kolay değil. Bunu böyle bilip ona göre çalışmak lazım.

Biz üniversite öğrencileri olarak mezun olduktan sonra nasıl bir hayat sürmeliyiz?

Bu konuşma bütünüyle bu sorunun cevabıydı. Bir kere, "Kendinizi ciddi yetiştirmeniz lazım." demiştim. Yabancı dil bileceksiniz, mesleğinizde mahir olacaksınız. Önce bir birlik beraberlik teşkil edin ve birbirinize bu soruları sorun.

Mezuniyetten sonra askerlik var, evlenmek, iş kurmak, mesleğinde ilerlemek var. Bunların hepsi İslâmî benliğinizi koruyacak tarzda yapılmalı.

İstanbul Teknik Üniversitesi Gıda Mühendisliği birinci sınıfta öğrenciymiş. Tıp fakültesine geçmek istiyorum.

Ben başlanılan bir şeyin bitirilmesini uygun görüyorum ve bir insanın hayatında bir seneyi az görmüyorum. Bir sene geçecek, bir dahaki sene imtihanlara girecek, sonra tıp fakültesi. Gıda mühendisliğine başlamış, bir bitirsin. Bu meslekte nasıl hizmet yapabilir, baksın. Elbette bu meslek ihtiyaç olarak görülmüş ki, Türkiye'de bir kullanım sahası var ki bu mühendislik dalı kurulmuş.

Benim üniversiteye gittiğim zamanda yoktu. Yeni bir dal, önemli bir dal. Şöyle söyleyeyim; harp olsa bir çuval atarsınız bir kenara, bu çuval bittikten sonra ne yapacaksınız? Mesela, "İki sene, üç sene beş sene dayanacak gıda var mıdır, yok mudur? İnsanın tam beslenmesi için neler yapmak lazım? Nasıl bir üretim yapmak lazım?" Bunları araştırabilir. Bu meslek dalı çok güzel; müslümanların lehine kullanılabilir. Sebat etmesini tavsiye ederim.

Konuşmanız sırasında İran İslâm Cumhuriyeti'nin müslüman yapılmasından sünnî yapılmasını mı kastediyorsunuz? Bu konuyu biraz açar mısınız?

Müslüman yapılması… Biz esas itibariyle, Kur'ân-ı Kerîm'in doğru anlaşılmasını müslümanların sünnet-i seniyye yolunda yürümesini istiyoruz. Abuk sabuk müslümanlık istemiyoruz. "Müslümanım" diyen insanın haline bakıyoruz; "Ne biçim adamdır, gerçek müslüman mı, salon müslümanı mı, folklor müslümanı mı, gerçekten Allah ın rızasını düşünen hakiki bir müslüman mı?" bunları anlamak istiyoruz. Tezatları varsa tezatlarından kurtulmasını istiyoruz. "Hem 'müslümanım' diyor hem faiz yiyor. Hem 'müslümanım' diyor hem içki içiyorsa bu ne biçim iş?" diye onu düzeltmeye çalışıyoruz.

İran ile olan durumumuz çok önemli. Ben birkaç yazımda da, konferansımda da bu meseleye işaret ettim. İran'da nüfusun E'i, yarıya yakın bir miktarı Türkçe konuşan, Türk ırkından kardeşlerimizdir. Sünnîler de vardır Türkler'in bir kısmı şiîdir; bir kısmı güney Azerbaycan olarak şimdiki Azerbaycan'ın bir parçasıdır. "İran oraya sahip olmuş." deniliyor. İran Orta Asya'ya ve Güneydoğu Asya'daki İslâm yoğunluğuna giden yolu işgal eden bir ülkedir. Biz Davos anlaşmalarıyla Yunanistan ile bile flört ederken, "dostluk yapacağız" derken İran gibi bu kadar önemli konumu olan bir ülkeyle de oturup akıllıca bir şeyler, bir işbirliği yapmalıyız. Devlet olarak düşünmeliyiz. Zaten devlet eskiden düşünmüş OECD dediğimiz bölgesel işbirliği teşkilatını kurmuş ama Batılılar telaşlanmasın diye İngiltere'yi de almış. Doğru düzgün bir şey yapıldı mı yapılmadı mı? Tabii bunun faaliyetlerinin altına bir toplama çizgisi çekip ne yapıldığını düşünmek lazım. Bir şey yapılmak isteniyor da "yapılmasın" diye sonra sulandırılıyor, engelleniyor mu, yapılamıyor mu? Neden yapılamıyor? Düşünülmesi lazım. İran meselesinin şu veya bu şekilde halledilmesi lazım.

Biz itikat bakımından da İran'daki bozuklukları düzeltmek hususunu düşünüyoruz. Ankara'da bir toplantı yaptık. Alevîler'in Hz. Ali ile Câferîler'in imam Câfer-i Sâdık ile Bektâşîler'in, Türkiye'deki Râfızîler'in Hacı Bektâş-i Velî gibi saydıkları kimselerle ilgisinin ne derecede olduğunu vurgulamaya çalıştık. "Hz. Ali nasıl bir insandı siz nasılsınız? İmam Câfer-i Sâdık nasıl bir kimseydi siz nasılsınız?" diye konferansta bahis konusu ettik. "Şu çizgiye gelin." demek istedik. O da bir görev. Bazı kimseler ilgi duydu. Hatta İran elçiliğinden bazı kimseler geldi; "Câferîliği bir de biz anlatalım." dediler. Biz onlara "Kur'an çizgisinde ne durumdasınız?" demiş oluyoruz. Onlar da bize bir şey demek istiyorlar ama olsun. Konuşa konuşa, yavaş yavaş meseleleri çözebiliriz.

Kabak iki tarafın da başına patlayabilir. Karşı taraf bizi dost görüyor da onu düşman görüyor değil. İkimizi de düşman görüyor. Sonra komşumuzdur. Biz o ülkeden demiryolunu, karayolunu geçirip Orta Asya'ya ulaşmak zorundayız. Bir takım güzel anlaşmalar yapmaya mecburuz. Onun için İran'ı önemli bir ülke olarak görüyorum. Tabii İran olsun, Türkiye olsun, Türkiye'deki bozuk inançlılar olsun hepsinin hakiki, has halis müslümanlar olması için çalışma yapmak gerektiğini düşünüyorum. Elbette öyle bir çalışma yapacağız. Bizde de kusurlar vardır, bizim de müslümanlığımız sakattır biz de gevşek müslüman durumunda olabiliriz. Kendimizi de düzeltmemiz lazım. Başkalarının da düzelmesi lazım.

Ordu, polis teşkilatı PKK'nın yaptığı zulümden güvenlik güçlerinin kadınların rahimlerine silah namlusu, cop soktukları gibi işkencelerden müslümanların bahsetmesi ve bunlarla alakadar olması gerekmez mi?

Zalime, zulme razı olmak onun zulmüne ortak olmaktır.

Niçin müslüman camia Kürtlere yapılan zulümle Bosna kadar alakadar olmuyor?

Burada mesele Bosna meselesi gibi değil de onun için. Bir insan meseleyi sadece şu anki durumuyla düşünürse yanlış karara varabilir. Bunu Türkiye içinde ve Türkiye dışındaki olaylarla ve olayların Türkiye içindeki gelişmesiyle beraber düşünürsek ve bu olaylara kimlerin sahip çıktığını, kimlerin kışkırttığını düşünürsek meselenin hiç Bosna-Hersek'e benzemediğini görürüz. Bu meselede Türkiye'nin muhtelif yerlerinde zulmü yapan bizzat PKK'nın kendisidir. "Kürtlerdir" demiyorum PKK'nın bizzat kendisi bu hareketi başlatmıştır. Türkiye'nin her yerinde eylem yapıyorlar. Bir treni nehire uçurduğunuz zaman içindekinin senin kardeşin olmasını, benim yakınım olmasını düşünüyor mu? Uçuruyor. 20 tane aracı yakıyor. Radyolink hattını berhava ediyor; burada bir süpermarkete bomba koyuyor. Çetinkaya mağazasını yakıyor; bunlar zulüm değil mi? "Bunları Kürt yaptı." demiyorum. Benim Kürtler'den çok yakın kardeşlerim, ihvanım, dostlarım, başımın tâcı sevdiğim insanlar var. Ama PKK yapıyor. Yakalananların itiraflarından çıkan sonuçlar var. O halde meseleyi; "Bosna-Hersek'te Sırplar'ın müslümanlara yaptığı zulmü, polis ve ordu Kürtler'e yapıyor." diye söyleyemezsiniz.

Bir şehirde kocaman bir eylem oluyor; bombalar patlıyor, bir çok polis ve asker ölüyor. Mesele çok daha derin boyutludur. Eski İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu bizim tanıdığımız, merhabamız olan bir kimsedir. Diyarbakırlı'dır, Kürt asıllı bir kardeşimizdir. Ama o kendisi "PKK'nın arkasında Ermeni var. PKK kuruluncaya kadar Asala örgütü vardı ama PKK kurulduktan sonra Asala örgütü hiç ortada görünmüyor." dedi. Çünkü bu iş ona yüklenmiş, onunla bütünleşmiş. Meselenin arkasında Ermeniler varsa Kürtler bu işe alınmasınlar. Şöyle bir ihtimali kabul ediyorum. Türkiye'yi parçalama ve Türkiye'nin topraklarından bir kısmı üzerinde bir Ermenistan kurma; Kars'ı, Van'ı almak İskenderun'a kadar çıkmak, GAP bölgesine, petrol imkânlarına sahip olmak çalışması içinde Türkiye'yi bölmeye çalışan bir grup var. Ama buna karşı yapılan hareketlerin içinde acaba bazı mâsum vatandaşlar da hiç suçu olmadığı halde mağdur oluyor mu? Sanıyorum hükümet mensupları da böyle bir yanlışlığın olmaması için çok yumuşak hareket ediyorlar, yoksa çok daha sert hareket edebilirler. Ve doğrudan doğruya; "Sen Kürtsün." diye herhangi bir kimseye herhangi bir yerde bir yanlış yapılmıyor. Milletvekillerinin, bakanların içinde Kürt olanlar var. Kürt asıllı olan şirketlerin sahipleri var. İstanbul'da, Ankara'da, Ege'de oturan var. Bunlara doğrudan doğruya bir şey yapılmıyor.

Büyük bir fitnedir ama bu yazıyı yazan kardeşimizin görüşlerine ben iştirak etmiyorum. "Kürt halkına zulüm yapılıyor." diye olayı bu kadar dar görmek mümkün değil; çok yanlış bir görüş. Arkasında sol var. Önce ağaları yok ettiler. "Bu ağalar halkı sömürüyor." diye oranın sosyal yapısını bozdular. İşler ufaktan başladı. Hiçbir zaman "Müslüman imamları, cami cemaati on kişiyi öldürdüler, bir camiye saldırdılar." demiyor ki. Onun için meselenin yurtdışı boyutlarıyla araştırılması lazım. Nitekim Kuzey Irak'taki Kürt liderler bununla uğraşmakta iş birliği yaptılar. Hatta bir tanesi; "Bu adamlar Kürt bile değil, Kürtçe bile bilmezler." dedi. Bunlara da kulağımızı mı tıkayacağız? Kendisi Kürt olduğu halde böyle diyor ve iş birliği yapıyor. Onun için bu söz biraz yanlış kanaate sahip bir kardeşimizin sözüdür. Bu mesele böyle değildir. Ufak tefek sorunlar olabilir. Zulme hiçbir yerde hiçbir şekilde rızamız yoktur. Yanlışlık olabilir; ufak tefek olaylar olabilir. Tabii muhakeme edilecek; suçsuz olanlar serbest bırakılacak. Ama adam elinde silahla yakalanmış; şu kadar insanı öldürmüş ise, "Burada bir zulüm yapılıyor." diye söylenmesi, anlaşılması mümkün değildir. Güneydoğu Anadolu petrol bölgesi olması dolayısıyla Türkiye'den koparılmak isteniyor. Avrupa gazeteleri, mecmuaları yazıyor. Bir Ermenistan kurmak arzuları var. Kürtlere de bir şey verebilirler. Ayrı bir ülke; "Bu da senin olsun." diye. Sen Türkiye'de bakanlık bile yapabiliyorsun. Reisicumhur bile bir ara söylemişti; "Benim de babamdan, dedemden Kürtlerle alakam var." demişti. Malatya'da, Erzincan'da şurada burada pek çok Kürt var. Türkiye'de ne rahatsızlık gördüler ki yani ne rahatsızlık oldu, yaşamalarında ne sıkıntı oldu ki bu gürültüyü patırtıyı çıkarıyorlar. Mantıklı bir açıklaması yok. Olabilir; görevlendirdiğin polisin, askerin kendisinin şahsî ahlâki yapısı var. Ufak tefek hatalar yapılabilir. Yakalananlardan kadınların da bu işe girdiğinin delili çıktı. Kadınlar da harıl harıl terörün içinde faaliyette bulunuyorlar. Olayın tüm boyutlarıyla geniş bir çerçeve içinde görülmesi lazım geldiği kanaatindeyim.

Sokakta gidiyorsunuz birisi geliyor bir omuz atıyor; "fesübhanallah" diyorsunuz. Adam hakaret ediyor "fesübhanallah" diyorsunuz. Bir yumruk atıyor; o zaman siz de yumruk atmaya başlıyorsunuz. Şimdi "Vay sen bana niye yumruk attın?" denmez mi? PKK'nın eylemlerinden önce Kürtler'e bir baskı mı, zulüm mü vardı? Onlar işi zorlaştırdıkça, faaliyete geçtikçe, faaliyetini ilerlettikçe karşı taraf da tedbir alıyor. O bölgede sadece Kürt yok ki; Türk var, Arap var. Ne münasebet; "Şurası ona verilecek." diye bir şeyi öbür taraf nasıl kabul etsin, elbette etmez. Hem daha önceden biz Türkiye'de herhangi bir şekilde hiç kimsenin Kürt olması dolayısıyla bir ters çalışma yapıldığını görmedik. Ama 35, 40 yıldır hatta Menderes zamanından Kürtçülük için bir çalışma yapıldığını çok net biliyorum. Hatta Doğubank'ın ilk defa Kürdistan'ı korumak için kurulduğunu sonra da Menderes zamanında kapattırıldığını biliyoruz.

Ermenice konuşan insanlar var. Telsizle konuşuyorlar beri tarafın dinlediğini anlayınca başlıyorlar Ermenice konuşmaya. Hadi bakalım şimdi de anla; "Küfrediyorlar." diye gazetelerde yazdı. Bu iş böyleyken; onlar böyle 30-40 yıldır bu işi yaparken, Kürt halkına zulüm yapıldığını söylemek tamamen karşı tarafın ağzını kullanmak olur." Kardeşimizin meseleye dikkatli bakması lazım.

Biz tam evlenmeyi düşünüyorduk siz bu konuşmanızda harpten darptan bahsettiniz şimdi gelin de evlenin.

Korkunun ecele faydası yoktur; bir şey değişmez. Faaliyetler aynen devam eder. Bunu hadîs-i şerîften bir misalle söyleyeyim. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki; "Elinizde bir fidan olsa bunu dikmeye geçmiş olsanız dikeceğinizde kıyamet kopmaya başlasa dikmeye devam edin." Çünkü fidan dikmek sevaplı bir iştir. Evlendiğiniz zaman da bir kızın korumasını üzerinize almış olacaksınız. Onu yardımsız bırakmak mı erkeklik yoksa yanınıza alıp korumak mı?

Robotlar hakkında izlediğimiz video filmde görüldüğü gibi robotların çalışma alanlarında insanlar çalıştırılmamaktadır. Bu da demek oluyor ki robotların girdiği alanlarda insanlar devre dışı bırakılmaktadır. Bunu insanların tembelleşmesi ve işsizlik açısından açıklar mısınız?

Bütün sanayide otomasyona ve robotlaşmaya gidilirse insanların istihdamı problemi çıkar, bütün ülkelerde böyledir. Ama insanların güzel yapamayacağı, bozuk yaptığı bir takım şeylerin de bu çeşit cihazlarla yapılması gerektiği ortadadır.

Radyo ve televizyon kurma çalışmalarınız vardı şu anda ne durumda bilgi verir misiniz?

Araştırma ve temellendirme çalışmaları içindeyiz.

Bütün bu gelişmelerden bugünkü yöneticilerimiz ya gafil ya her şeyi biliyorlar ya da bilerek bir şey yapmıyorlar. Bizim dışımızdaki halkımızı bu konulara nasıl duyarlı hale getirebiliriz?

Meseleleri topyekûn ve bir karalama içinde görmek doğru değildir. Bir meseleyi önce anlamaya çalışmak, anlamak için de tahlil etmek lazımdır. "Yöneticilerimizin hepsi gafil, hepsi hain, idarecilerimizin hepsi ajan." gibi sözler acemice yapılmış genellemelerdir. Her yerde sizin gibi düşünen, sizin gibi gören iyi insanlar vardır, tahlil etmek lazım. İyisini kötüsünden ayırmak lazım. Buğday tanesini samandan ayırmasını bilmezseniz yemek yiyemezsiniz. Samanla buğdayı ayırmasını bilmek lazım.

Söylediğiniz gibi birçok çalışmalar yapmamız gerekiyor. Böyle girişimlere atılmak isteyen bir kişi olarak yapacağımız faaliyetlerdeki büyük finansman kaynaklarından bahsedebilir misiniz?

İşin en önemli noktalarından birisi de finans kaynağıdır, işin finansmanıdır. Elbette bir işin yapılması için para lazımdır. Ama ben sizin moralinizi yükseltecek bir şey söyleyeyim. Biz grup olarak, İskenderpaşalılar olarak, girdiğimiz teşebbüslerin hepsine sıfırdan başladık. Vakıflarımıza, şirketlerimize sıfır sermayeyle başladık; borçla başladık. Negatif sermayeyle başladık; çalışarak bir nokta elde ettik. Neden? Azim bir sermayedir; akıl bir sermayedir. Dürüstlük bir sermayedir. Onlar da bizim sermayemiz. Siz dürüstseniz; bilgili ve azimliyseniz size finansman sağlayacak birçok insan bulabilirsiniz. Ama bu vasıflardan yoksunsanız elinize finansman imkânları geçse, babanızdan miras kalsa bile har vurup harman savurursunuz. Paranız olsa bile onu kullanmasını bilemezsiniz. Onun için şunu da söyleyeyim ki; "Siz bu işleri yapacaksanız yapın, ben size para veririm." demiyorum. Çünkü benim param yok.

Şahsen değil de bir takım sosyal çalışmaları yapmak için benim paraya ihtiyacım sizden daha fazla.

Para meselesi çok önemli değil; bilgisi olan bir insana nasıl olsa bir sermayedar ortak olabilir. Onun için birçok bilgili insan bugün ayda on bin, yirmi bin lira maaş alıp uzmanlık sahalarında, böyle müesseselerde çalışabiliyorlar. Sonra küçük sermayeler birleştiği zaman ciddi yekun tutar.

Allah hepinizden razı olsun.

es-Selamü aleyküm ve rahmetullahi ve berakatüh.

Sayfa Başı