M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Sorular-Cevaplar (184)

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Soru: Efendim, Bosna'ya gitmek?..

Cevap: Ben, bizim kardeşlerimizin Bosna'ya gittiği zaman çok büyük fayda sağladıklarını sanmıyorum. Afganistan'a gittikleri zaman da büyük ölçüde öyleydi. Umumiyetle onlara yük oluyorlar. Çünkü dillerini bilmezler, arazilerini bilmezler... Ama moral veriyorlar. Türkler'i seviyorlar; Türkler'in oraya gelmesinden moral buluyorlar. Tabi bunların da onlara verecekleri bazı şeyler olabilir. Münasip durumda olanlar gidebilir. Ama herkesin gitmesi gerekmez. Çünkü İslâm âleminin her tarafında savaş var, her yerde hizmet var... En yakın yerleri öncelikle kollayıp ondan sonraki uzak yerlere de yardım elini uzatmak lazım.

Hocaefendilerin ifadeleri beni fevkalâde titretti ve heyecanlandırdı ki;

"Batı'da, Mağrib'de bir müslüman kadın esir olsa -cümle cihan halkının- Maşrık'taki bütün insanların ellerinde ne kadar parası varsa verip, ne yapıp yapıp yine o kadını kurtarmaları gerekir! Bunu yapmadıkları takdirde vebal altında kalırlar, sorumlu olurlar. Allah onları mesul tutar!" diye bildirildiğine göre, ona göre çalışması lazım. Elbette bütün gayreti gösterecek...

Soru: "Bosna-Hersek üzerinde, Sırplar'ın üzerinde bir defa bile Türk jetleri uçsa Bosna-Hersek'te Sırplar bu zulmü yapamaz!" diye düşünüyorduk; yanlış mı?

Cevap: Yanlıştır. Böyle palyatif tedbirlerle bu işler hallolmaz. Bunun öncesi vardır, ortası vardır, devamı vardır, sonu vardır. Düşmanı tanımadan olmaz. Düşman sadece Sırp değil ki! Bütün Rus gemileriyle Tuna nehri boyundan, Ukrayna'dan, Beyaz Rusya'dan, Birleşik Devletler Topluluğu'ndan, Romanya'dan, Bulgaristan'dan yardım geliyor... Bir jet uçarsa onlar da bir füze fırlatırlar. Ben meseleyi bu kadar basit bir mesele olarak algılamayı yanlış olarak görüyorum.

Soru: Bosna-Hersek için maddî çalışma, bir kampanya yapıyor mu

yapabilir mi vakfımız?

Cevap: Yapıyor. Zaten birikmiş paralar var. Zaman zaman gönderiyoruz. Bunlar teknik detaylardır. Yani oraya yardım yapılacak ama yapılacak yardımın nasıl olacağını mütehassıslar bilir. Böyle jetle mi olur, komando ile mi olur, neyle olur; onu yapar.

Soru: Hazırlık için ruhsatsız kaçak silah alabilir miyiz?

Cevap: Hayır, kaçak silah almayın! Her şey usulüne uygun olsun. Sivil savunma uzmanlarıyla tanışın. Askerlerle tanışın.

Maalesef Türkiye'de zaman zaman askerle millet karşı karşıya gelmiştir, getirilmiştir. Milletin askere kırgınlığı olmuştur; askerin millete yan bakışı olmuştur. Bunun bitmesi lazım. Bunun çözülmesi lazım. Çünkü düşmanın elde ettiği faydalardan birisi de sizin bütünlüğünüzü parçalamaktır. Yani siz parça parça parçalandığınız zaman, o şıkır şıkır oynayacak demektir. O bakımdan bu meseleleri düşünmeli.

Soru: Polis mi olsam, başka bir iş mi yapsam?

Cevap: Yapılacak işler çoktur. En faziletlisi dinini öğrenmek ve öğretmektir. Polislik de bir meslektir. Kendi mizacına ve yetişmesine ve kabiliyetlerine bağlı bir şey…

Soru: Ben Kuzey Kafkasya'da bulunmuştum. Yine oraya dönmek üzere olan birisi olarak sizi bir başka alaka ile dinlemiş bulunuyorum. Bazı direktifleriniz olması ihtimaline binâen bunu belirtmek istedim.

Cevap: Bizim Kafkasya'daki mücadeleleri bilmediğimiz ortada... Çok az biliyoruz. Gazetelerden biliyoruz, gazetelerin yazdığı kadarıyla biliyoruz. Tarafların hangisi bize yakındır, hangisi uzaktır, ondan haberimiz yok! Bunların bir kere mutlaka istihbarat yönünden, yani haberi doğru almak, dostu düşmanı doğru tanımak yönünden çözümlenmesi lazım. Yardım edilecek tarafa mutlaka yardım etmemiz lazım. Yardımı da zerre zerre değil, vurduğu zaman götürecek kadar kuvvetli yapıp oradaki işi bitirmek lazım. Çünkü Kafkasya'da durduramazsanız düşmanı, Bosna'da durduramazsanız o zaman daha yakınlarda, daha dezavantajlı hallerde [düşmanı karşılarsınız.]

Soru: Diğer cemaatlerle ittifak kurup beraber hareket edebilir miyiz?

Cevap: Çevrenizdeki çeşitli cemaatleri, kafa yapılarını, seviyelerini, hatta düşman grupları düşünürsünüz... Çünkü basında ve televizyonda günlerdir "Kahrolsun Şeriat!" diye bağıran insanlar çıktı karşımıza... Bunlar Sırp dölü müdür, neyin nesidir? Onların burada beşinci kolu mudur, müttefiki midir?..

Şeriat, İslâm demek! �'u müslüman olan bir ülkede İslâm'a "Kahrolsun!" diyebilir mi bir insan?! Bu kadar şuursuz olabilir mi?! Bunlara kim dedirtiyor, nasıl dedirtiyor?.. Bunlar sonra savaş olursa kimin tarafında yer alırlar? Dışarıdan Yunanistan, Bulgaristan saldırırsa bunlar ne yapar?.. Bunları bilmek lazım.

Belki soylarını kurcalasan Ermeni çıkacak, belki başka şey çıkacak... Irken kimseyi suçlamıyorum ama davranış olarak müslümanı parçalamak, arkadan hançerlemek, halkı birbirine kırdırmak çalışması gibi çalışmalar yapılıyor. Hatta bir takım gazeteler de hıyanet içinde...

Soru: Annem, babam çalışmak için Arabistan'a gitmemi istiyorlar.

Cevap: Olabilir. Suudi Arabistan güzel bir yer, sevaplı bir yer ve bir takım şeyler yapabilir. Annesi, babası da istediğine göre olabilir.

Soru: Gençlerin, özellikle öğrencilerin maddî durumları zayıf. Evlenme esnasında da bunlara hediye olarak kap-kacak vesaire yerine çadır, bıçak, silah gibi şeyler hediye edilebilir.

Cevap: Kap-kacak da önemli, ötekiler de… Telaşa düşmeden hazırlıkları şuurlu yapmak lazım.

Soru: Diğer cemaat ve liderler İslâm aleyhine yaklaşan bu tehlikelerin farkında değil mi?

Cevap: Gazeteleri okuyorsunuz. Bizim yıllardır söylediğimiz şeyler şimdi artık onlar tarafından da söyleniyor. Birçok kimse, köşe yazarı, "Birlik beraberlik zamanıdır; tefrika zamanı değildir!" diyorlar. Birleşmeleri için bir güzel zemin... İnşaallah ileriye dönük olarak olur. Hepsi taşın sert olduğunu, ateşin yaktığını, suyun boğduğunu yavaş yavaş anlamaya başladılar.

Soru: Bizim bu çalışmalarımızı, sözlerimizi ve hazırlıklarımızı hafife alanlar var. Onlarla karşılıklı konuşuyoruz...

Cevap: Polisler bir cinayeti bir parmak ucunun izinden tespit edebiliyorlar. Bir saçın bıçağa yapışmış telinin mikroskopla incelenmesinden, damlayan bir kanın tahlilinden, bir delilden çıkartıyorlar.

Ben bizim müslümanlara hayret ediyorum ki böyle küçük delillerden bile "leb" demeden leblebiyi anlamaları lazım gelirken; kulaklarının dibinde davul çalındığı halde, gümbür gümbür olaylar üstüne geldiği halde hâlâ hafife almak, herhalde ağustos böceği zihniyeti olsa gerek... Kışın anlayacaklar!..

Soru: Emekliliğim doldu. Şoförlük yapıyordum. Şimdi ne yapabilirim?

Cevap: Biz böyle bu kadar detay üzerinde şahsen bir şey söyleyecek durumda değiliz. Ama kardeşlerime şunları tavsiye ediyorum: Kendisinin sevdiği, ilmine, irfanına itimat ettiği, kendisini tanıyan beş-altı arkadaşla bir özel istişare heyeti kursun. Onunla meselesini müzakere etsin. Bana getirmesine lüzum yok. Çözsün yani... Şoförlük mü yapacak, başka bir şey mi, başka bir şey mi…

Genel bir kaide:

Yakın arkadaşlarından, kendi özel hâlini bilen -fıkıh bilgisi olsun- beş kişiyle istişare etsin. Böyle bir istişarenin sonucuna biz razıyız.

Soru: Bir harp halinde hassas bölgelerde bulunan illerden cemaat olarak iç bölgelere çekilme yapılabilir mi? Yoksa birkaç yakın il ile aynı hassas bölgede mücadele mi vermek gerekir? Cemaatten bu durumda iç bölgelere çekilmeler olursa, sayı az olursa, bulunduğumuz yerleri terk etmemek mi lazım? Nasıl hareket etmeliyiz?

Cevap: Ölümden kaçılmıyor, kaçılmaz, kaçılmamış... Ama tedbirler alınıyor. Şık ihtimal olarak söylenilen -birinci şık, ikinci şık...- hepsine gerek var. Böyle bir durum olduğu zaman çoluk çocuğunuzu köyünüz olan, amcanızın, dayınızın olduğu falanca yere gönderirsiniz -o daha âsûde bir yerdir- ama siz orada görevinizi yaparsınız. Hepsi yerine göre, bölgesine göre düşünülecek şey... Ben değil bazı şehirleri korumak, bazı yerlere hücum etmeyi bile düşünürüm! Yani ne diye terk edeyim?

Soru: İslâm'ı yaşamak istiyorum ama ailem karşı çıkıyor. Evlatlıktan reddedeceğini söylüyor. Aileme nasıl davranmam lazım?

Cevap: Dua etsin ama hakkı söylemeye devam etsin. Hakkı işlemeye de devam etsin. Çünkü annenin, babanın İslâmî yaşamaya karşı çıkmaya hakkı yoktur. "Hakkımı helal etmeyeceğim!" diyerek de böyle bir gelişmeyi engellemesi onlar için vebal ve günahtır. Bunu güzelce anlatması lazım. Yani bin tane, milyon tane hakkın olsa, helal etmeyeceğini söylese;

"Sen benim babamsın, evet, benim üzerimde hakkın var; annemsin, üzerimde hakkın var ama Allah'ın hakkı bahis konusu olunca kulların hakkı bahis konusu bile olmaz. Çünkü size de bütün hakları veren yine Allah'tır. Binâenaleyh, siz bunu ters istikamette kullanırsanız ben de boynumu büker, Allah'a sığınırım ama sizin dediğinizi yapmam. Siz bu işle günaha girmiş olursunuz. Bir de evlat kaybetmiş olursunuz. Siz öyle yapmayın. Siz bu günahı terk edin. Çünkü yanlış yoldasınız. İsterseniz bir hocaya, bir bilene sorun..." diye nasihat edin.

Ama edebi, sevgiyi, saygıyı hiç ihmal etmeden, terk etmeden yapın bu işi ki ikna etmeniz mümkün olsun.

Soru: Bizim en büyük dezavantajımız, bilim ve teknik bakımından hasımlarımızdan geri olmamız. Yarı aydınlar bunun sebebinin dinimiz olduğunu düşünüyor. Böyle olmadığını biliyorum fakat yine de bilim ve teknoloji konusunda yeterli olmadığımızı düşünüyorum.

Cevap: Bizim gerilememize sebep olanlar bizi şu anda İslâmî yönden tenkit edenlerdir, o zihniyettir. Bizim yürüyüşümüzü engelleyen, kalkınmamızı baltalayan, bütünlüğümüzü dağıtan; bizim kültürel değerlerimizi tahrip eden, bizim sosyal bünyemizi mikrop gibi içeriden kemiren bu insanlardır. Biz bundan çok daha fazla dindarken İstanbul'u almışız. Yani din gericilik olsaydı Fatih Sultan Mehmed'in İstanbul'u asla alamaması lazım gelirdi. Din geriliğin sebebi olsaydı İslâm dini zuhur ettikten kısa bir zaman sonra üç kıtaya yayılamaz; İslâm alimleri dünyanın en meşhur, en büyük şahsiyetleri olamaz; yazdıkları eserler Avrupa üniversitelerinde okunmaz ve üniversitelerine Avrupa'dan öğrenciler gelmezdi. Krallar müslüman emirlere "Ne olur, benim evladımı üniversitenize kabul edin. Eti sizin, kemiği benim!" diye yalvarmazdı; eğer İslâm gericilik olsaydı, teknik bakımdan geri kalmak dinden dolayı olsaydı...

Teknik bakımdan geri kalmak dinsizlikten, moral bozukluğundan, kültürel dejenerasyondan olmuştur. Körü körüne Batı'yı taklit edenlerden olmuştur. Onların belâsını hâlâ çekiyoruz.

Osmanlı Devleti'nin parçalanmasına sebep olanlar da beşinci kol gibi içeride çalışıp, onlardır. Hâlâ da muzırlıklarının radyasyonu bize zarar vermektedir. Onlar olmasaydı çok daha iyi olurdu.

Ve izâ kîle lehüm lâ tüfsidû fi'l-ardi kâlû innemâ nahnü muslihûn.

Kur'ân-ı Kerîm'in üçüncü sayfasında Allah bu tipleri bize bildiriyor:

"İnsanların bir kısmı kâfirlerdir. O kâfirlere 'Yeryüzünde fesat çıkartmayın!' dersiniz. Onlar, 'Biz fesat çıkarmıyoruz; biz ıslah edicileriz.' derler." diyor.

O onların kuruntularıdır; işin aslı böyledir.

"Dervişlik, miskinliktir."

"Dindarlık, gericiliktir."

Peki, tarihte niye öyle olmadı? Niye Şeyh Şamil Kafkasya'da Ruslar'a senelerce Azak denizi kadar kan döktürttü durdurttu?.. Niye İslâm alimlerinin kitapları Avrupa'da okundu?..

Avrupa'nın rönesansı ve reformu müslümanların tesiriyledir, müslümanların bahşişidir. Avrupalılar'ın Amerika'yı bulması müslümanlardandır. Onların kılavuzları müslümanlardandı ve "Afrika'nın büyük bir İslâm imparatorunun çocuğu 200 gemi ile deniz içindeki nehirlerden faydalanarak bir başka kıtaya gitmiştir." diye, Amerika'yı müslümanların bulduğunu vesikalar söylüyor şimdi... Yani gitmiş ve geri gelmiş. 200 gemi gitmiş, üç gemi geri gelmiş. Ya telef oldu yollarda ya da gidenler orada kaldı. Orta Amerika ve Güney Amerika'ya müslümanların Kolomb'dan çok önce geldiği; Kolomb'un da zaten "Müslüman gemiciler bir yerler buldu, oralarda bir şey var." diye kraliçelerini öyle ikna ettiği, tarih kitaplarından biliniyor.

Yani Batı'nın her türlü gelişmesi İslâm sayesinde olmuştur. Ama bunu Batılılar bilir, bizim mutaassıp devrimbazlar bilmez!

Dr. Sigrid Hunke'nin Avrupa'nın Üzerine Doğan İslâm Güneşi diye bir kitabı vardır; Avrupa'nın nasıl geri bir durumda iken müslümanlardan feyz alıp, istifade edip rönesans ve reformu yaptığını orada görebilirsiniz.

Soru: Çalışma ve faaliyet alanlarımızı başyazılarınızdaki hedefler doğrultusunda yapmak için izin verilmiş oluyor mu?

Cevap: Zaten niye yazıyoruz?..

Allah doğruyu, hakkı göstersin; işletsin. Sadece bilgi, insana vebaldir.

el-İlmü bilâ amelin vebâlün.

Biliyor, yapmıyor; vebaldir. Bilecek, yapacak... Elinden geldiğince yapacak, hem de ötekilerden çok daha fazla çalışarak...

Bugün Amerika Japonlar'ın ekonomik istilası altında... Japonlar Amerikan şirketlerinin bile hisse senetlerini alıyorlar. Amerika'yı ve Avrupa'yı ekonomik yönden sarsma çalışmaları içindeler ve dünyanın yedi süper devletinden birisi durumundalar. Bunu sağlamaları aşırı çalışmalarındandır; 29-30 yaşında sürmenaj olup ölmelerindendir. Amerika'nın Newyork şehrinde, Manhattan iş merkezinde Amerikan iş yerlerinin ışıkları saat 6'da sönerken Japonlar'ınki 4 saat daha devam eder, 10'da söner. 4 saat daha fazla çalışarak o [başarıyı] sağlarlar.

Onun için sizler de şuursuz halkımızın karşısında, onların yanında en aşağı 4 saat, 6 saat veya 8 saat daha fazla çalışarak başarı hususunda fiilî gayretlerinizi göstermiş olacaksınız.

Allah hakkı göstersin, hakkı işletsin, rızasını kazandırsın. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kul olarak varmanızı nasip eylesin.

Bi-hürmeti esrâr-ı sûreti'l–Fâtiha!

Sayfa Başı