M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Bakara 193-195. âyetleri

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtühû!

Allah'ın lütfu, keremi, ihsânı, ikrâmı, rahmeti, dünyada ahirette üzerinize olsun.

Bakara sûre-i şerîfesinin 193. âyet-i kerîmesinde Cenâb-ı Hak buyuruyor ki;

Ve kâtilûhüm. "Ey mü'minler, ey müslümanlar! Onlarla, yani müşriklerle savaşın, mukâtele edin!" Hattâ lâ tekûne fitnetün. "Fitne mevcut olmayıncaya kadar, ortadan kalkıncaya kadar onlarla savaşın!" Ve yekûne'd-dînü lillâhi. "Ve din Allah için oluncaya kadar çarpışın, savaşın!" Fe-ini'ntehev. "Eğer bırakırlarsa, müslümanlarla savaşmalarını sona erdirirlerse." Fe-lâ udvâne. "O zaman hiçbir düşmanlık yapmak câiz olmaz, hiçbir düşmanlık yoktur." İllâ ale'z-zâlimîn. "Ancak zalim olanlara düşmanlık yapılabilir."

Şimdi, bu âyetin kelimelerini üzerinde durarak açıklayalım.

Cenâb-ı Hak buyuruyor ki;

Ve kâtilûhüm. "Onlarla çarpışın!"

Hattâ burada, "şu oluncaya kadar" mânasına bir amaç, bir hedef, bir nokta tespit edilip "o noktaya ulaşıncaya kadar" mânasına geliyor. Hattâ lâ tekûne fitnetün. "Fitne mevcut olmayıncaya kadar, fitne ortada kalmayıncaya kadar onlarla çarpışın!"

Fitne nedir? Karışıklık. Burada ne kastediliyor?

İbn Abbas radıyallahu anhümâ'nın ve diğer tefsir ilminde derin, mübarek, muhterem zâtların izahlarına göre; burada fitneden murat şirktir. "Fitne mevcut olmayıncaya kadar, yani şirk ortadan kalkıncaya kadar çarpışın!" Bu fitne nedir; şirk.

Mekke'nin müşriklerinin, Arabistan'ın, Peygamber Efendimiz'in karşısında şirki tutup mücadele eden, İslâm'a, müslümanlara saldırıda bulunan, savaş açan, müslümanları işkenceye tâbi tutan, hatta şehit eden insanların bu kaba saba, akıl mantık, din iman dışı halleri ortadan kalkıncaya kadar onlarla çarpışın! Çünkü onlar bu müşrikliklerinden, imansızlıklarından dolayı, İslâm'a değil de putlara inandıklarından dolayı bu savaşları yapıyorlar. "Madem onlar saldırdılar, bu kadar bu işleri yaptılar; o halde siz de bu fitne ortadan kalkıncaya kadar, onların çıkarttığı bu karışıklık, bu fitne yok oluncaya kadar onlarla çarpışın!" diye Cenâb ı Hak emrediyor. Fitne yok oluncaya kadar...

Ve yekûne'd-dînü lillâhi. "Ve din Allah'ın oluncaya kadar." Yani, "Dindarâne davranış, ibadetler, taatler, yaşam tarzı Allah'ın emrettiği şekilde, Allah'ın razı olduğu şekilde oluncaya kadar, o hâle gelinceye kadar, bu adamlar putperestliği bırakıp da Allah'ın ahkâmına itaat edinceye kadar onlarla çarpışın!"

Tabii âyet-i kerîmelerden biliyoruz ki; İnne'd-dîne inda'llâhi'l-İslâm. "Allah yanında geçerli olan asıl din İslâm'dır."

İnsanlar din nâmına doğru kaynaklı, başlangıcı doğru, sonradan bozulmuş veyahut başlangıcından beri yamuk, bozuk olan bazı inançlara sahipler. Peygamber Efendimiz'in peygamberlikle vazifelendiği zamanda dünya üzerinde durum böyle. Pek çok inançlar var. Cahiliye Arapları'nın inancı, putlara tapmak. Hatta Kâbe'nin içinde 360 tane put olduğu söyleniyor. Çeşit çeşit putlar olduğu, Lât'ı, Uzzâ'sı, Menât'ı; hatta her kişinin evinde putu olduğunu ve o putuna karşı ibadet ettiğini İslâm tarihinden, açıklamalardan biliyoruz. Medine'de de öyle, Mekke'de de öyle. Bu saçmalıklar var.

Bunun yanında Peygamber Efendimiz'in görevlendirildiği mıntıkada hıristiyanlar da yaşıyor, yahudiler de yaşıyor. Onlara Allah peygamber gönderdiği için, kitap indirdiği için bir cizye, vergi vererek İslâm'ın üstünlüğünü kabul etmeleri şartıyla onlara yaşam hakkı verildiği halde, küfre böyle bir hak tanınmamıştır. Çünkü akıl ve mantık çok net olarak onların yanlışlığını gösteriyor. Bunların kökeni doğru olduğundan, İslâmiyet böyle bir ayrım yapmış. O kökü doğru olan Hıristiyanlığın ve Yahudiliğin de nerelerinin hatalı olduğunu beyan ederek, "Şu noktalarda yanılıyorsunuz, şunları düzeltin! Şu inançlarınız yanlış, bunlardan vazgeçin!" diyerek onları tâdil etmek, tamir etmek, düzeltmek, doğru yola çekmek amacı güdülmüş.

Bu münasebetle tefsir kitaplarında delil olarak veya bilgi olarak sunulmuş olan hadîs-i şerîfleri okuyalım.

Yekûne'd-dînü lillâhi. "Din, dindarlık, ibadet, taat, kulluk sadece Allah'a yapılıncaya kadar, şirk bırakılıncaya kadar onlarla savaşın!" buyuruluyordu.

"Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e bir kişi geldi, sordu, dedi ki;"

Ani'r-racüli yukâtilü şecâaten. "Bir adam, kahramanlık taslamak için, bahadırlık duygularıyla çarpışıyor."

Bu edâda, bu havada, bu zihniyette olan adamlar vardı. Efe, kabadayı, bahadır... Bunlar bir hedef gösterildiği zaman çarpışıyorlar. Peygamber Efendimiz'e çeşitli ihtimalleri soruyor.

Ve yukâtilü hamiyyeten. "Bir adam da, 'Ben filanca kabilenin taraftarıyım. Bizim kabile kazansın, karşı kabileyi yenelim!' diye çarpışıyor."

Hamiyyet yani kabilecilik, taraftarcılık yapıyor. Haktan taraf için değil de, bir grup insanın himayesi için, onun taraftarı olmasından dolayı kaynaklanan bir çarpışma.

Ve yukâtilü riyâen. "Bir adam da riya ile çarpışıyor. Riyakârlıkla, yani inanarak değil de gösteriş olsun diye çarpışıyor."

Eyyü zâlike fî sebîllillâhi. Bu adamlar netice itibariyle müslümanların ordusunda çarpışıyor. Bu kafada şu şu şu tipte insanlar çarpışıyorlar. "Bunların hangisi Allah yolunda çarpışmış sayılır?" diye Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e sordular.

Peygamber Efendimiz çok açık bir şekilde şöyle buyurdu:

Men kâtele li-tekûne kelimetullâhi hiye'l-ulyâ. Fe-hüve fî sebîlillâhi.

Bu, Sahîhayn'da Ebû Mûsa el-Eş'arî radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş sahih bir hadîs-i şerîf.

"Bir kimse ki Allah'ın sözü en yüce olsun, üstün gelsin; Lâ ilâhe illâllah üstün gelsin, Allah'ın ahkâmı uygulansın, buyruğu tutulmuş olsun diye çarpışıyor." "İşte o Allah yolundadır!"

Ötekiler niyetlerine göre muamele görürler. Niyeti kabilesini korumak olduğu için, sevap alamaz. Niyeti kahramanlık taslamak olduğu için, hiç ecir sevap alamaz. Savaşta çarpıştığı halde, zahmet çektiği halde, yaralandığı halde, belki de öldüğü halde... Riya için olunca zaten hiçbir amel makbul olmuyor. Amelin güzel olması, yapılan işin güzel olması İslâm'da yetmiyor; yapılan işteki niyetin de güzel olması gerekiyor. Hem iş güzel olacak, ibadet olacak, sevaplı iş olacak; hem de iyi niyetle yapılacak. Art niyetle, kötü maksatla, aldatmak, kandırmak için yapılmayacak. Öyle olunca kıymeti olmuyor.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in vazifesi de neydi?

Yine sahih hadis kitaplarında var:

Umirtü en ukâtile'n-nâse hattâ yekûlû lâ ilâhe illallah. "Ben insanlarla, onlar Lâ ilâhe illallah 'Allah'tan başka tanrı yoktur.' deyinceye kadar çarpışmakla emrolundum." Fe-izâ kâlûhâ asamû minnî dimâehüm ve emvâlehüm illâ bi-hakkihâ. "Lâ ilâhe illallah derlerse benden canlarını, mallarını korumuş olurlar."

"Ben onlara savaş açmam, onları müslüman sayarım. Ancak ortaya çıkan durumlarda İslâm'ın ahkâmı neyi gerektiriyorsa İslâm hukukuna göre onlara haklarını veririm, haklarında yaparım."

Ve hisâbühüm ala'lllâhi. "Ve hesaplarını da Allah'a bırakırım." Hesapları Allah'a kalmıştır.

"Kalplerindeki niyetlerin iyi mi kötü mü olduğuna ben hüküm vermem. O Cenâb-ı Hakk'ın hesap edeceği bir şeydir. Niyetleri iyiyse ecir alırlar. Değilse Allahu Teâlâ hazretleri ona göre cezalandırır."

Peygamber Efendimiz'in böyle davranması, tabii peygamberâne bir davranış ve çok güzel, çok uygun bir davranış. Sonunda da çok faydası oldu. Kabileler İslâm'ı bilmedikleri için, böyle sözle Lâ ilâhe illallah deyip bu sebepten İslâm'a girenler, Kur'an'ı okudukça, İslâm'ı iyi tanıdıkça sonunda hâlis muhlis müslüman oldular; kısa zamanda malını canını Allah yolunda verecek insan hâline geldiler. Çünkü ortamı görüyorlardı, gerçeği anlıyorlardı. Uzaktan bilmedikleri, tanımadıkları zaman soğuk iken veya tam duyguları gelişmemişken, yakına gelip de görünce seviyorlardı.

Demek ki, -yukarıda geçen âyetlerde de belirtildiği gibi- şirk ortadan kalkıncaya kadar ve din de Allah'ın dini olarak, emirleri kabul edilinceye kadar müşriklerle savaşılacak. Eğer bu yapılırsa, o zaman tamam.

Fe-ini'ntehev. "Onlar bırakırlarsa, sona erdirilerse..." Bu sona erdirmek nedir? "Şirkten dolayı başlattıkları mücadeleleri, kavgaları sona erdirirlerse, bu saçma ve ters muhalefetlerini bırakırlarsa..."

Fe-lâ udvâne. "Onlara hiçbir düşmanlık yok!" Udvân, "adâvet, düşmanlık" mânasına bir mastardır.

Hiç bir düşmanlık yok ama...

İllâ ale'z-zâlimîn. "Ancak zalimlere var!"

Zalim kimdir? Zalim; İslâm'ı kabul etmeyip yine fitneye devam etmek suretiyle hareket edenlerdir.

Tabii onlara cezası verilir. Böyle zalimlik yaptığı zaman tamamen anlamsız bir tarzda serbest bırakmak değil... Zalimlik nedir? Şirktir. Müşrik olmaları, şirkte devam etmeleri zalimliktir. Ondan dolayı çıkarttıkları fitneler de zalimliktir. Zulüm aslında adaletin aksidir. Yani adaletle, hakkâniyetle hareket etmiyorlar, şirkten dolayı İslâm'a saldırıyorlar. Ancak onlara düşmanlık vardır. Ondan başka, hiçbir şekilde başka kimselere düşmanlık yapılmaz.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in bütün hayatı boyunca yaptığı ne kadar çok savaş var... Prof. Hamidullah Bey, -Allah mükâfatlandırsın- o savaşlarda öldürülen insanların hesabını yapmış; çok az miktarda -belki birkaç yüz kişi- öldürülmüş. Çok az zâyiat olmuş. O kadar fetihler yaptığı halde, gelip müşriklerin kalesi olan Mekke'yi bile fethettiği halde hiç katliam yaptırmamış. Bu, İslâm'ın insan kazanmaya ne kadar önem verdiğini, öldürmekten ziyade diriltmeyi, itmekten ziyade kucaklamayı, kaybetmekten ziyade kazanmayı istediğini müşahhas, çok açık seçik olarak gösteren bir şeydir.

Ama tabii, inat edenler karşılığını görür. Mekke'nin fethinde de birkaç kişi yine silahını çekti, karşı çıktı. O zaman onlara da karşılığı verildi. Çünkü; [Bir kötülüğün cezası, ona denk bir kötülüktür.] Kural budur. Başka bir âyet-i kerîmede geçiyor bu. Kötülüğün cezası verilir. Çünkü nizâm-ı âlem yani toplumun düzeni, âlemin, dünyanın nizâmı adaletle, hakkâniyetle harekete bağlıdır. Hakkâniyetle hareket etmeyen mutlaka cezalandırılacak ki caydırıcı olsun.

Onun için, bütün hukuklarda bir ceza hukuku bölümü vardır. Bütün devletlerde kurallara uymayanlar çeşitli şekillerde cezalandırılır. "Trafik" dediğimiz seyrüseferde arabaların gelip gidişi de kurallara bağlıdır. Kurallara uymayanlar polis tarafından durdurulur, çeşitli cezalara çarptırılır. Çünkü görüyorsunuz; otobüsler uçurumlara yuvarlanıyor, nice insan ölüyor, nice mal telef oluyor. Demek ki kötülüğün karşılığını vermek adalet oluyor.

el-Bâdi' azlem. Kötülüğü ilk çıkartan daha zalim olmuş oluyor. Evet, kötülüğün karşılığında karşılık veren de bir kötü iş yapmış gibi oluyor; ama asıl zalim olan başlatandır. Başlatmasaydı o iş olmayacaktı.

Bunun arkasından 194. âyet-i kerîmede Allahu Teâlâ hazretleri buyuruyor ki;

eş-Şehrü'l-harâm, "haram ay" demek. "Haram" burada sıfat olarak kullanılıyor. Yani, içinde Allah'ın emirlerine aykırı hareket etmenin yasak olduğu, hürmetli, izzetli, kıymetli ay.

eş-Şehrü'l-harâmü bi'ş-şehri'l-harâmi. "Haram aylar, ona mukabil kısası yapılır, denkleştirilir."

Haram ayda bir suç işleyene, haram ayın hürmetini çiğneyene, haram aydaki kurallara uymayana haram ayda kurallara uyulmayarak cezası verilebilir.

Ve'l-hurumâtü kısâsun. Allah'ın diğer "Şöyle yapmayın, böyle yapmayın." diye haram kıldığı şeylerde de, karşı taraf bir haksızlık yaparsa; böyle anlamsız, mantıksız bir şekilde, "Aman, haram aylardayız! Aman, Allah bunu yasaklamıştır!" diye eli kolu bağlı durmak yoktur. Yapmasaydı... Yaparsa onun karşılığı verilir. Kısas, "karşılık" mânasına geliyor.

Karşı taraf, eğer Araplar'ın cahiliye zamanında da geleneksel olarak savaşmadıkları hürmetli aylarda hürmeti anlamazlar, dinlemezler de müslümanlara saldırırlarsa, müslümanlar ne yapacak? O zaman müslümanlar da karşılık verecek.

Nitekim bu umumî hükme bağlı olarak müslümanlar Medine-i Münevvere'den umre yapmak üzere altıncı hicrî yılda, Zilkâde ayında Mekke-i Mükerreme'ye Kâbe-i Müşerrefe'yi ibadet maksadıyla ziyarete geldiler. Müşrikler ne yaptılar?

Zilkâde ayı haram aylardan. Zilkâde, Zilhicce, Muharrem haccın yapıldığı hürmetli haram aylar. İzzetli, devletli, kıymetli; savaşmanın, yol kesmenin, çarpışmanın, hırsızlığın kesinlikle yapılmadığı aylar. Araplar'da âdet öyle. Kan davası olan iki kabileden birbirini gördüğü yerde öldürenler, o ay girdi mi, yolda birbirlerini görseler başlarını çevirip görmezden gelirlerdi. Bu aylarda suç işlememeye dikkat ederlerdi. Cahiliye Arapları'nın içinde bile öyle bir terbiye yerleşmiş. Neden? O "hac" denilen mübarek ziyaret, ibadet rahatlıkla yapılabilsin diye. Tâ İsmail aleyhisselam, İbrahim aleyhisselam'ın zamanından beri Kâbe-i Müşerrefe haccediliyor. Haccedilme zamanında da bu yollarda emniyetin sağlanması böylece topluma iyice kabul ettirilmiş.

Ama Peygamber Efendimiz ve ashabı Medine'den silahsız olarak çıkıp da umre yapmaya gelince, müşrikler Harem-i Şerîf'in hududunda, Hudeybiye'de -Mekke'nin kutsal hudutları oralardan başlıyor- taşla, oklarla savaşmaya kalkıştılar. O zaman Peygamber Efendimiz de karşılık verecekti. Hatta Hz. Osman radıyallahu anh'ı Mekke'ye elçi olarak konuşmak üzere gönderdi. Hz. Osman'ın Mekke'de elçi olmasına rağmen şehit edildiğine dair bir haber gelince, Hudeybiye'de ashabıyla anlaşma yaparak, sözleşme yaparak, bey'atlaşarak savaşacaklarına dair karar aldı. Ama sonradan öldürme olayının asılsız bir rivayet olduğu anlaşılınca, yine savaşmadı.

Peygamber Efendimiz Mekke'nin kutsal sahasına ve Zilkâde ayının haram, hürmetli ay oluşuna riayet ediyor. Müşrikler bozuyorlar, bozunca tabii Peygamber Efendimiz'in karşılık vermesi hakkı doğuyordu. Ama sonradan Hudeybiye antlaşması yapılınca, ertesi sene geldi ve umresini yaptı. Bu ne oldu? Evvelki senenin kısası olmuş oldu. "Kısasa kısas" derler ya, karşılığı olmuş oldu. Onlar sokmak istemediler. Peygamber Efendimiz de bir sene sonra o aylarda böylece umre yapmış oldu. O haram aylarda yapılan haksızlığın karşılığını yine haram aylarda vermiş oldu.

eş-Şehrü'l-harâmü bi'ş-şehri'l-harâmi ve'l-hurumâtü kısâsun. Allahu Teâlâ hazretleri kısas etti, yani onu ona denkleştirdi.

Bu hususta başka rivayetler de var. Arap müşrikleri Peygamber Efendimiz'e müracaat edip; "Bu haram aylarda savaşmayı kaldırsak." demişler. Peygamber Efendimiz de; "Pekiyi." buyurmuş. Müşrikler bu "pekiyi" denilmesinden, razı olunmasından faydalanarak, haram ayların içinde anlaşmayı değiştirmeyi tasarlamışlar. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme inmiştir, diye de buyuruluyor. "Haram aylara böyle riayetsizlik olursa, o zaman karşılığı verilecek!" diye bildirilmiş oluyor.

Müslümanlardan da, "Şimdi Mekke-i Mükerreme'ye gidiyoruz, haram aylardayız, orası da Harem bölgesi. Orada müşrikler bize karşı koyarsa çarpışacak mıyız? Bu çarpışmanın olmaması lazım, çünkü orası kutsal saha." gibi düşünceler olduğu için, Allahu Teâlâ hazretleri böyle buyuruyor.

Fe-meni'tedâ aleyküm fa'tedû aleyhi bi-misli ma'tedâ aleyküm. "Size karşı kim haddi sınırı aşar, aşırılık yaparsa, kuralları çiğnerse siz de onların çiğnediği kadar, size karşı yaptıkları aşırılık kadar onlara karşılık verin, ey müslümanlar!"

Öyle buranın hürmetli olması dolayısıyla, "Geri duralım!" demeyin! Eliniz kolunuz bağlı durmasın! Öyle bir şey yaparlarsa siz de aynısıyla karşılık verin.

Dikkat ederseniz, bi-misli ma'tedâ aleyküm, "onların aşırılıkları kadar" ifadesi var. Çünkü daha fazlası yapılsa bu sefer bu taraftan o tarafa aşırılık olacak. Çünkü İslâm hem haram ayların hürmetini çiğnemeyi istemiyor, hem de Harem mıntıkasını, Mekke-i Mükerreme'nin hürmetini çiğnemek istemediği için, onların yaptığı kadar yapıp karşılık vermek emrediliyor.

Allahu Teâlâ hazretleri âyet-i kerîmenin devamında; ve't-teku'llâhe, "Allah'tan sakının!" buyuruyor. Çünkü mü'minler, Allahu Teâlâ hazretlerinin emirlerini tutarlarsa mükâfatlanır. Emirlerine aykırı hareket ederlerse Allahu Teâlâ hazretleri cezalandırır. Cenâb-ı Hakk'ın cenneti, cehennemi var. Mahkeme-i kübrâsı var. Mizan ve terazi var. Cenâb-ı Hak, daha âhiretteki o hesaplar olmadan -Firavun'u, Nemrut'u tepelediği gibi- dünyada da haksızları, müşrikleri tepeler ve cezalandırır. Ve't-teku'llâh. Onun için Allah'a karşı gelmekten sakının. Allah'ın cezasına uğramaktan sakının. Allah'ın emirlerini çiğnemekten sakının! Allah'ın kahrına, cezasına uğramamaya dikkat edin!

Va'lemû. "Ve biliniz ki." Enna'llâhe mea'l-müttakîn. "Allah müttakî kulların yanındadır."

Severek, destekleyerek, onların cephesinde, onların yanındadır. Onlarla beraberdir.

Âyet-i kerîmelerden biliyoruz ki, Cenâb-ı Hak her yerde hâzır ve nâzırdır.

Ve hüve meaküm eyne mâ küntüm. "Her nerede olursanız olun, Allahu Teâlâ hazretleri sizin yanınızdadır."

Fe-eyne mâ tüvellû fe-semme vechullâhi. "Yönünüzü nereye dönerseniz dönün, Cenâb-ı Hakk'ın vech-i pâki oradadır."

Yani her yerde Cenâb-ı Hakk'ın âsârını, kudretini, sanatını müşahade eder. Mü'min bunu biliyor.

Allah müttakîlerle beraberdir. Onun için müttakî kul olmak lazım.

Kur'ân-ı Kerîm'de Cenâb-ı Hak böyle iltifat olarak; "Severek yanındayım, onların taraftarıyım, onlarla beraberim." diye, üç zümreye bu ifadeyle, enna'llâhe mea'l-müttakîn gibi buyurmuş.

İnna'llâhe mea's-sâbirîn. "Allah sabredenlerle beraberdir."

Her insanın her hâlini görmesi, bilmesi, işitmesi, her insanın yanında olması... O umumî beraberlik. Kâfirin de, münâfığın da, muhlisin de, iyinin de, kötünün de tabii Cenâb-ı Hak her zaman, her yerde yanında. Ama bu beraberlik, "muhabbetli taraftarlık" mânasına. İnna'llâhe mea's-sâbirîn. "Allah severek sabırlıların yanındadır, onun tarafındadır." Onları seviyor, onların yanında bulunuyor. Zulmedenlerin tarafında değil, sabredenlerin tarafında...

Bir kimse, Allah'ın sevdiği kul olması için ne yapması lazım? Buradan anladığımız kesin sonuç ne? Sabredici olmak lazım!

Cenâb-ı Hakk'ın mukadderâtı vardır. Mesela, insana çok iyi kul olduğu halde hastalık gelir. Eyyûb peygamber Allah'ın sevdiği, Kur'ân-ı Kerîm'inde medh ü senâ eylediği mübarek bir peygamber. Ama hastalık gelmiş. Gelir mi? Gelir. Çünkü insanoğlu için hastalıklar ve diğer olaylar hayatın cilvesidir. Allah'ın imtihanıdır, mukadderâtın, alın yazısının tezâhürüdür. Onun karşısında sabredecek. Demek ki hastalık gelince sabredecek, üzücü olaylar başına geldiği zaman sabredecek.

Mesela Allah saklasın, yakınlarına üzücü bir olay olur. Mesela çok sevdiği annesi, babası vefat eder. İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn. Ne yapacak? İsyan mı edecek?

Arabesk müzik parçalarında saçma sapan şeyler yazıyorlar, söylüyorlar. "Allahım bunu da mı bana yapacaktın?!" Tabii yapacak, ne var yani? Aslında felsefî bakımdan derin bir şekilde düşünse, her şeyin gayet güzel olduğunu olduğunu anlar. "Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler!" der. Ama bazısı canının istemediği bir şeyle karşılaştığı zaman itirazı basıyor, isyan bayrağını açıyor, küstahlaşıyor, terbiyesizleşiyor.

Tabii, İslâm'da bu yok; kadere ve böyle üzücü olaylara karşı sabır var. İnna'llâhe mea's-sâbirîn. "Hiç şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir. Severek onların taraftarıdır, onların yanındadır."

Sabır başka neye olur? Cenâb-ı Hakk'ın emirlerini tutmakta sabır olur. Cenâb-ı Hak emrediyor: "Haram yemeyin. Zina etmeyin. Hırsızlık yapmayın." diyor. Fakir, ihtiyacı var vs. Olsun, yine yapmayacak.

Zalim yönetim, Firavun, Nemrut, Allah'ın ibadetini engelliyor. İnancını baskı altına almaya çalışıyor. Dönecek mi imanından? Hayır, dönmeyecek! İmanından dolayı gelen sıkıntılara, ibadetlerini yapmaktaki sıkıntılara sabredecek. Bu da çok güzel.

Sonra diyorlar ki; "Bu beş vakit namaz çok."

Ne olsun?

"Tenzilat olsun."

Senede iki defa bayram namazına geldiğini başa kakıyor, minnet etmeye kalkıyor!

Cenâb-ı Hak bir ilaç olarak bir müslümanın günde beş defa namaz kılmasını buyurmuş. Çok hikmetli, çok güzel... Sabahleyin ibadetle başlıyor; sabah namazı. Yatarken ibadetle yatıyor; yatsı namazı. Gündüz dünya işlerine dalıp da Allah'ı unutmasın diye,gündüzün ortasında öğlen namazı. Tam ticaretin sonuna yaklaşıldığı zaman, herkesin dükkânını kapatıp evine döndüğü, çarşı pazar, panayır halkının kabilesine döndüğü zaman; ikindi namazı. Eve gidince, hava karardığı zaman akşam namazı. Hepsinin zamanı uygun, hepsinin önemi, hikmeti var.

Namaz güzel, oruç güzel, hac güzel, zekât güzel, cihat güzel, her şey güzel... Allah'ın emirlerini tutmakta sabredecek.

Bir imtihan daha var hayatta: Günahlar çok tatlı.

Ayyaş bir kimseye demişler ki; "Sen kırk vakit namaz kılarsan, ondan sonra namaz kılmaya alışırsın, kılarsın."

Adam yılışık yılışık gülmüş; "Sen birkaç vakit bir bırak; bak o zaman namazı bırakmak ne kadar tatlı, hiç kılmak istemezsin." demiş.

Şeytan günahları tatlı gösterir, içkiyi lezzetli gösterir. Haramı isteye isteye yaptırtır, günaha koşturtur, kumar oynatır, zina ettirir, her türlü kötülüğü yaptırır. Ama bunların hem kişiye, hem aileye, hem topluma, hem nesle, hem mala, her şeye zararı olduğu kesin! Engellenmesi lazım.

Bir televizyon kanalı bir gün ceza yemiş. Televizyondaki şahıs, cezayı veren makamın başkanıyla konuşuyor. "Niye ceza verdiniz?" diye soruyor. "Çünkü siz şunu şunu yayınladınız. Burada çocukları ayyaşlığa, sarhoşluğa özendirme ana fikri olduğundan yasakladık." diyor.

Bak, işte İslâm onu yapıyor. İçki bütün kötülüklerin anası olduğundan, İslâm içkiyi içirtmemeye çalışıyor. Siz yarım yapıyorsunuz. İçki serbest, imali serbest, satışı serbest, içilmesi serbest... Ondan sonra "reklamı yapıldı" diye ceza veriyorlar, yarım kalıyor. İslâm yarım yapmaz. İslâm yaptığı şeyi kökünden, temelli halleder. Sivrisineği tek yakalayıp da öldürmeye çalışmaz; bataklıkları kurutur, kötülük olmamasını sağlar.

İbadetlere devamda da, nefsin, şeytanın çıkardığı birtakım mâniler var. Allah onlara karşı da sabredilmesini seviyor.

Allah sabredenlerle beraberdir. Hem ibadetleri yapmakta, hem günahlardan kaçınmakta, hem de mukadderâtın cilveleriyle karşılaştığınız zaman sabredeceksiniz, bir.

Enna'llâhe mea'l-müttakîn. "Allah müttakîlerle beraberdir." Onun için takvâyı öğrenip uygulayacaksınız. Müttakî müslüman olacaksınız. Kurtuluşun yolu, müttakî müslüman olmaktır.Ve'l-âkıbetü li'l-müttakîn. Sonuçta hüsn-ü hâtimeye erişip nâil olup da Allah'ın sevdiği kul olarak âhirete gitmek, müttakî kul olmakla mümkündür.

Onun için, bu müttakî kul olmak nasıl olur, takvâ neyin nesidir, Allah'tan korkmak sakınmak nasıl olur; bunun teferruâtını öğrenin!

Demek ki Cenâb-ı Hak, emirlerini düşünüp taşınıp O'na âsi olmaktan, isyan etmekten, kullukta yanlış iş yapmaktan sakınanlarla severek beraber.

Bu âyet-i kerîmede "muânaka" dediğimiz bir şey var. Ya âyet-i kerîmenin ortasında, Ve enfikû fî sebîlillâhi ve lâ tülkû bi-eydîküm ile't-tehlükeh diye durulur; yahut da, ve ahsinû'da durulur. Bu, yan yana gelen durumlardan ikisinden birisi tercih edilecek diye bir okuma kuralı.

Ve enfikû. "İnfak ediniz."

İnfak, "Malını, varlığını Allah'ın emrettiği yönde sarf etmek, harcamak, vermek." demek.

Ve enfikû fî sebîlillâhi. "Allah yolunda infak ediniz." Yani paranızdan ayırın, İslâm için sarf edin, Allah için harcayın. Allah'ın yolunda, Allah'ın dini yüce olsun diye, iman yayılsın diye, İslâm güçlensin diye, müslümanlar güçlensinler diye. Müslüman çocuklar eğitimlerini tamamlasınlar diye. Müslüman ordu kâfir ordusuna galip gelsin diye. Müslüman ülke geri kalmışlıktan kurtulsun, yükselsin diye. Her ne ise, Allah yolunda kesenin ağzını açın. Maddî fedakârlıklar, vazifeler, vergiler, zekâtlar, yardımlar, hayrât ü hasenât ne ise bunları yapın. Parayı sarf edin.

Ve lâ tülkû bi-eydîküm ile't-tehlüketi. "Ellerininizle kendinizi tehlikeye atmayın!"

Ve ahsinû. "İyilik yapın." İnna'llâhe yuhibbü'l-muhsinîn. "Allah sabredenlerle severek beraberdir." "Allah müttakîlerle severek beraberdir."

Ve inna'llâhe le-mea'l-muhsinîn. "Allah muhsin kullarla beraberdir."

Ve ahsinû. "İyilik yapın." İnna'llâhe yuhibbü'l-muhsinîn. "Allah muhsin kulları sever."

Muhsin; "yaptığı şeyi güzel yapan, kulluğunu da güzel bir şekilde icrâ eden, götüren, iyi bir kul olan" mânasına da gelir. Topluca hayatını iyi bir kul olarak geçiren kula da "muhsin" denir. Bir de mesela, cebinden para çıkarıyor, bir fakire bir para veriyor. O anda iyi bir iş yapıyor. Buna da "ihsan" deniliyor. Ya kısmî olarak, teferruat hareket olarak bir şeyi yapmak; ya da topluca, bütünüyle, umumî manzara olarak her şeyini güzel yapmak.

Bu âyet-i kerîme üzerine anlatacağımız bir olay var. O olay şu:

İstanbul'da kabri bulunan Ebû Eyyûb Hâlid b. Zeyd el-Ensârî radıyallahu anh hazretleri... Peygamber Efendimiz'i evinde misafir etmiş, onun için "Mihmandar-ı Peygamberî" diye lâkaplı. - Mihman, Farsça "misafir" demek. Mihmandar, "evine misafir alan, misafir ağırlayan" mânasına.- Peygamberimiz'i ilk önce evinin üst katında oturttu. Sonra Efendimiz'in isteğiyle Efendimiz alt kata geçti.

İslâm orduları Emevîler zamanında, Abdurrahman b. Velid komutasında İstanbul'u fethe geldi. Bu ordunun içerisinde de, yaşlı olmasına rağmen Ebû Eyyûb el-Ensârî hazretleri vardı. Bu yaşlı zâtın bu orduda işi ne?

Şimdi askere belli bir çağda insanları alıyorlar. Belli bir yaştan sonra -galiba 45 yaşında- askerlik çağından çıkartıyorlar. Yoklama yapmıyorlar. Artık o, askerlik devresinden daha yukarıdaki yaşlara ulaşmış, askerlik çağının dışına çıkmış oluyor.

Ama Ebû Eyyûb el-Ensârî yaşlı iken, "Allah yolunda cihat edin!" âyet-i kerîmesi gelince, dedi ki; "Getirin benim bineğimi, atımı, silahımı, zırhımı; her şeyimi hazırlayın, ben cihada gideceğim!"

Dediler ki; "Sen zaten Resûlullah'ın sevdiği bir kimse idin. Bu zamana kadar çok hayırlı, sevaplı işleri zaten yaptın. Yaşlandın, evde otur; cihadı biz gençler yapalım."

"Bu âyet-i kerîmede, 'Cihadı gençler yapsın, ihtiyarlar otursun!' demiyor. Ben de cihat edeceğim!" dedi.

Abdurrahman b. Velid'in komutasında İstanbul şehrine geldi.

Aslında İslâmpol, İslâmbul şehrine geldi. Çünkü eskiden şehrin adı Kostantinapol, "Kostantin'in şehri" mânasına idi. Fatih Sultan Mehmed; "Artık Kostantin'in devleti yıkıldı, devri geçti, İslâm şehri oldu. Kostantinapol değil, İslâmpol'dur bundan sonra." dedi. Pol, polis, Rumca'da "şehir" demek. "İslâmpol" dedi. İslâmbol olarak bir müddet söyledi.

Hatta ben hatırlarım; küçük çocukken bizim Çanakkale'de, köyde "İslâmbol'a gittim, İslâmbol'dan geldim." derlerdi. Yani ismi şuurlu olarak devam ettiriyorlar. Ben onu galat sanırdım. "İstanbul" demesini bilmiyorlar sanırdım. Ama sonradan okuyunca, çocukluk çağından sonra işin şuurunu, nüktesini anladım. Fatih Sultan Mehmed isim değiştiriyor.

Ben de dikkat ederseniz "seyrüsefer" diyorum, "trafik" demiyorum. Böyle Batı'dan gelmiş çeşitli kelimeleri kullanmıyorum, Türkçelerini kullanıyorum. Bizim kendi kelimemiz varken ne diye onların kelimesini kullanalım? Kendi öz kültürümüze ait kelimelerin birer birer ölmesini, dilimizden çıkmasını acı bir olay olarak düşünüyorum. Bizim de bu hususta şuurlu olmamız lazım!

Hatta bir Batılı şarkıcının şarkısı var, "Kostantinapolis değil, İstanbul" diye. Ama İstanbul değil, aslı İslâmbol; İslâm şehri yani şehr-i İslâm demek.

İslâmbol'a geldi. Şehri savunan askerler, Bizans askerleri surun dışına çıkmışlar, arkalarında sur, bu Arap ordusunun karşısında mevzilenmişlerdi, saf tutmuşlardı. Arap ordusundan bir mübarek zât onlara hücum etti ve onların saflarını yardı, çarpışa çarpışa ta içeriye kadar, safın arka tarafına kadar safta gedik açtı, ilerledi. Ötekiler, bunun bu tek ferdî hücumunu görenler; "Allah Allah! Lâ ilâhe illallah! Kendi kendini tehlikeye atıyor bu adam!" dediler. Ölecek. Çünkü tek başına gitti, arkadaşlarıyla toplu bir hücum değil, tek bir hücum diye. "Böyle şey olmaz, olmamalı!" gibilerden tenkit ettiler.

Bunun üzerine Ebû Eyyûb el-Ensârî hazretleri demiş ki; "Bu âyet-i kerîmenin mânası, sizin anladığınız gibi değil. Bu âyet-i kerîmeyi biz daha iyi biliyoruz. Çünkü bu âyet-i kerîme biz Medine'nin yerli müslümanları, ensar hakkında indi. Biz Peygamber Efendimiz'i Medine'ye çağırıp hicret etmesini rica ettikten sonra ona yardım ettik, İslâm güçlendi. Savaşlarda müslümanlar kâfirleri, müşrikleri yendi. Mekke de fetholdu. Ondan sonra İslâm galip olunca; 'Acaba ihmal ettiğimiz işlerimizin, tarlalarımızın başına mı gitsek?' diye Peygamber Efendimiz'e sorduk. O zaman Allahu Teâlâ hazretleri bu âyet-i kerîmeyi inzal buyurdu."

Enfikû fî sebîlillâhi ve lâ tülkû bi-eydîküm ile't-tehlüketi. "Allah yolunda mallarınızı sarf edin, cimrilik yaparak kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın!"

"Kendi kendini tehlikeye atmak, böyle düşmana saldırmak değil. Allah yolunda sarf edilmesi gereken paraları sarf etmeyip kesede tuttuğu zaman insan tehlikede oluyor. O mânaya geliyor. Kendisini tehlikeye atmak işlerinin, güçlerinin, mallarının başında durup cihadı terk edip onlarla uğraşmaktır." diye açıklama yapmış. "Bu şekilde indi, âyet-i kerîmenin sebeb-i nüzûlü buydu." diye buyurmuş.

Kendisi de cihat edip nihayet orada vefat edince, oraya defnedildi. Sonradan kabri üzerinde, çevresinde Eyüpsultan camisi yapıldı.

Demek ki âyet-i kerîmeyi, "müslümanlara faydası olmayacak bir tarzda kendisini tehlikeye atarak düşmana saldırmanın doğru olmadığı" mânasında anlamak istemişler. Ebû Eyyûb el-Ensârî de; "Hayır, bu âyet-i kerîme onu göstermiyor. 'Malla, ticaretle, bağla, bahçeyle, ziraatle uğraşıp Allah yolunda cihadı terk etmek, insanı manevî bakımdan tehlikeye sokar.' mânasınadır." demiş.

Çünkü Allah'ın rızasını elinden kaçırır. Evet ticaretle ziraatle dünyalığı kazanır; ama Allah'a karşı, dinine karşı vazifeleri yapmadığı için Allah'ın sevgisini, rızasını, mağfiretini kaybeder. O zaman kendisini tehlikeye atmış olur. Çünkü cehenneme gider, cezaya uğrar. Bu mânada.

Tabii, sebeb-i nüzûlün özel bir olaydan dolayı olması, âyetin ifade ettiği hükmün genel olmasına mâni değildir. O bakımdan, genel olarak da savaşta insanların kendisini böyle lüzumsuz tehlikeye atmasının mekruh olduğunu fıkıh kitapları yazmıştır.

Ben askerlik yaptığım zamanları hatırlıyorum. Askerlikte de düşmanla çarpışılacağı zaman, komutan vardır, komutan hücumun zamanını belirtir veya siperde beklerken ateş edeceği zamanı kendisi belirler, o zaman ateş edilir. Çünkü topluca hareket edildiği zaman sonuç daha güzel alınıyor.

Ama bir fayda varsa, tek başına çarpışmaktan da müslümanlara, İslâm'a, savaşın sonucuna güzel bir tesir olacaksa; güzel bir numune, mesela askerin heyecanlanması, cûşa gelmesi gibi şeyler olacaksa, o zaman onun da faydası vardır.

Âyet-i kerîmenin başka mânaları da söylenmiş. "Harcamada israf edip Allah yolunda harcamayı çok çok yapıp da ondan sonra kendisinin yiyecek, içecek bir şey bulamaması, ondan dolayı tehlikeye düşmesi istenmiyor." diye de anlaşılmış. Enfikû fî sebîlillâh, Allah yolunda para harcanacak. Hepsini verirse çoluk çocuk ne yiyecek? Aç kalacak, açık kalacak. "Böyle bir tehlikeye atmayın." mânasına olduğunu da anlatan, düşünen kimseler olmuş.

Böylece demek ki iki üç türlü anlama var. Ama hepsi birden mümkün olabilir. Çok kesin olarak ortaya çıkıyor ki; insanlar İslâm için, cihat için mallarını infak edecekler. Dünyanın her zamanında, her yerde para önemli.

Filistin'deki olaylara televizyondan bakıyorum. Bir baba ile oğlu bidonun arkasına saklanmış, sinmişken, çarpışmıyorken, takır takır çocuğu da babayı da öldürdüler. Korkunç bir olay! Şimdi büyük bir infial var. Karşı tarafa taş atıyorlar. Öbür taraf da her türlü techizatını kuşanmış, uzaktan, taşların gelemeyeceği mesafeden mermileri atıyor. Zavallılar silahsız; elli kişi şehit oluyor. Ondan sonra da tam bir tepki bile olmuyor! "Yapmayın, etmeyin!" demek makamında olan süper devletler, "İki taraf anlaşsın!" diyorlar; ama haksızlığın durması konusunda, aynı şey karşı tarafa olsaydı yapacakları davranışın yüzde birini bile göstermiyorlar! O da tabii onların vebali...

Allah yolunda infak edecek ki müslümanlar her yönden kuvvetlensin.

Ve eiddû lehüm mesteta'tüm min kuvvetin. Düşmana karşı gücünün yettiği her silahı, her zaman müslümanın edinmesi lazım!

Bosna'da bu olsaydı, Boşnaklar bu kadar telefat vermezlerdi. Çeçenistan'ta bu olsaydı, Çeçenler bu kadar telefat vermezlerdi. Müslümanlar her yerde, Allah yolunda para harcamayı tam yapmamanın cezasını çekiyor.

Afganistan'da da öncelerden Allah yolunda paralar çok yerinde, güzel şekilde harcansaydı, eğitime harcansaydı, kalkınmaya harcansaydı o büyük bâdirelere uğranılmayacaktı, ülke harabeye dönmeyecekti. Yüz binlerce Afganlı ölmeyecekti. Şimdi Rusları attılar, kendi aralarında ihtilafları toparladılar, bir sürü şey oldu; ama ne kadar harap oldu ülke, ne kadar geri kaldı...

Mutlaka bu masraflar yapılacak. Türkiye olsun, Türkiye dışında olsun, yabancı ülkelerde olsun, müslümanların keselerinin ağzını açması lazım.

Biz Avustralya'daydık, orada kaç tane cami açıldı. İsveç'teyiz. Yine burada, inşaallah bir cami yeri olsun diye uğraşıyoruz. Amerika'da mektuplaşıyoruz, haberleşiyoruz, kardeşlerimiz bir cami yeri almak gayretindeler. Her zaman bu çeşit çalışmaların desteklenmesi lazım.

Ve ahsinû. "İhsan yapınız." İhsan, hem para olarak, "para vermek" mânasına, hem de davranış olarak "iyi davranışta bulunmak" mânasına gelen şümullü, kapsamlı kelime. "Her hususta iyilikle muamele edin. Yaptığınız her işi güzel bir tarzda yapın, en güzel tarzda yapın!" diye Allahu Teâlâ hazretleri emrediyor.

İnna'llâhe. "Hiç şüphe yok ki Allah." Yuhibbü'l-muhsinîn. "Yaptığı her şeyi güzel yapan, iyi yapan kulları sever." buyuruyor.

Bundan dolayı biz, kardeşlerimize bir üniversite hocası olarak, bir eğitimci olarak, onların daha önemli olan şeyleri kavramaları ve o tarafa doğru daha çok dikkatlerini ve gayretlerini sarf etmeleri bakımından her zaman söylüyoruz: Herkes hangi işi yapıyor ise, o işi en mükemmel, en güzel tarzda yapmaya, böyle muhsin olmaya dikkat edecek. İhsan edici, güzel yapıcı kul olmaya gayret edecek.

Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîfinde; "Kurban kesiyorsunuz, keskin bıçakla kesin. Hayvanı kıtır kıtır, kör bıçakla ezâlandırmayın. Kurban edeceğiniz yere rıfk ile, yumuşak yumuşak götürün." tarzında tavsiyeleri var.

Mesela yazı yazacaksa insanın yazdığı yazının harflerine dikkat etmesi, ziraat yapıyorsa yaptığı ziraati güzel yapması, esnaflık yapıyorsa her şeyi ölçmesini tartmasını güzel yapması, hocalık yapıyorsa hocalığı güzel yapması, talebelik yapıyorsa öğrenciliğini edepli güzel yapması... Her şeyde geçerli. Bütün hususların güzel tarzda yapılması; her işin güzellik yönü, estetik yönü, güzel yapılması yönü çok önemli. Onu öyle yapmaya gayret etmesi lazım! Çünkü Allah böyle emrediyor.

İnna'llâhe yuhibbü'l-muhsinîn. Burada, "Allah muhsinleri sever." diye buyuruyor. Başka ayetlerde de;

Ve inna'llâhe le-mea'l-muhsinîn. "Allah muhsin kullarla beraberdir, severek onların yanındadır." buyuruyor.

Onun için, her işimizi güzel yapmaya gayret edelim. Allah'ın selamı. rahmeti, bereketi üzerinize olsun.

Sayfa Başı