M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Sorular-Cevaplar (183)

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Soru: "İnsân-ı kâmil neden meleklerden daha efdaldir?"

Cevap: Şu bakımdan daha efdaldir. Allah melekleri kendisine hiç âsî olmayan ve yef'alûne lâ yü'merûn "emredildikleri şeyleri icra eden" varlıklar olarak yaratmıştır. Melekler vazifeli varlıklardır.

Benzetmek gibi olmasın- diyelim ki bir jeneratör çalışıyor, vazifesi nedir?

Çalışıp elektrik üretmektir. Dönüyor dönüyor, çalışıyor, elektrik ve enerji sağlıyor. Yaratılışı odur. Yapılış gayesi odur. Meleklerin de vazifeleri vardır. Yaratılış şekli öyle olduğundan o vazifeleri yaparlar. İnsanoğluna ise Allah hem iyi olma kabiliyeti vermiştir; akıl vermiştir, kalp vermiştir hem de yanında kötülüğe kayacak imkânlar, tehlikeler vardır. Nefis vermiştir, şeytanı musallat etmiştir. Dünyada ayağına takılan, onu yoldan çıkaracak çeşit çeşit şeyler vardır. Binaenaleyh iyi de olabilir, kötüye de gidebilir. Aklının, kalbinin gösterdiği istikamette çalışıp fedakârlıklar yapıp da kendisini zorlayarak iyi tarafa gittiği zaman daha büyük bir gayret sarf etmiş olduğundan, yaratılışında iyiye de kötüye de meyil olduğu halde iyi tarafı tercih etmiş olduğundan insân-ı kâmil meleklerden de üstün oluyor.

Soru: Resim olan bir yere melek girmez. Bir evde resim olsa kirâmen katibîn melekleri de girmez mi? Onların sevap ve günahları nasıl yazılır?

"Resim olan yere melek girmez" derken "rahmet melekleri girmez" demek istenir; azap melekleri girer. Oradaki melekten kasıt rahmet melekleri, rahmet getiren melekler; "Kula iyilik getiren, hayır getiren rahmet melekleri girmez." demektir. Kirâmen kâtibîn kişinin yanında dolaşır, her yerde bulunur; sevaplarını, günahlarını yazarlar. Ayrıca insanın vücudunda bulunan 360 tane melek vardır. O melekler ondan ayrılmazlar. Âzâlarını korurlar, vazifelerini yaparlar. O melekler ondan ayrılmazlar. "Rahmet melekleri gelmez, ev rahmete ermez, evde rahmet âsârı görülmez." demektir. Yoksa günah işlediği zaman azap meleği gelir. Eceli gelmişse Azrail aleyhisselam gelir. Cebrail gelir, Diğer melekler gelir, vazifeli olanlar gelir.

Şâfiîler'in Cuma namazı kılabilmeleri için cemaatte 40 Şâfiî olmak gerektiği için onlar Cuma'yı terk edebilirler mi?"

Şâfiî mezhebinin Cuma namazının îfâsı için başka şartları var, bizim Hanefîler gibi değil. Daha başka prensipleri var. Onların da yine terk etmemeleri lazım. Çünkü Peygamber Efendimiz; "Şâfiî olan terk edebilir." gibi bir şey söylememiş. Öyle bir kapıyı açacak gerekçe yok. "Mazeretsiz üç Cuma'yı terk eden kimsenin kalbi mühürlenir." diye bildirmiştir. Onların da Cuma'yı terk etmemeleri, tedbirlerini kendi mezheplerine de riayet ederek sağlamaya çalışmaları gerekir.

"Cuma namazının sıhhatinin şartlarından biri de şehirde kılmak." deniliyor. Bundan bahseder misiniz?

Cevap: Eskiden yerleşme yerleri çok küçüktü, nüfus azdı. Mesela Medine-i Münevvere küçücük bir köy halindeydi. Şehirden maksat, içinde memuru, kadısı, vazifelisi bulunan yerdir. Mesela dağda yaylada beş tane çadır bir araya gelmişler. Tabi buna "oba" diyoruz. Şehir olmuyor. Gazetelerde filan okuyorsunuz; "Mezra" diyorlar. Yoksa yerleşik şeyler. İslâmî mânada bizim köylerimiz bile bugün birer şehir gibidir. Çünkü memurları vardır, vazifelileri vardır. Belki bazı köyler bu tanıma girmez ama çoğu girer. Bazen de sonradan belediye oluyor, giriyor. O bakımdan o zamanki durumlardan biraz daha farklıdır. O zamanki şehir kavramını bu günkü şehir kavramıyla karıştırmamak lazım. İçinde kadılık bulunan, içinde devletin memurunun olduğu, İslâm devletinin memurunun olduğu yer şehir sayılmış, orada Cuma namazı kılınmıştır.

Bugün de bizim memleketimizde cami olan, içinde devletin müessesi olan ve "Cuma kılınsın." diye müsaade edilmiş olan yerler şehir hükmündedir. Diyelim ki bizim burası, Sapanca'dan ayrı, biraz uzakta bir yer. Ama Cuma kılınmasına müsaade edilmiştir. O zaman burası şehir sayılır, yerleşme yeridir; imkânları vardır, beton binaları vardır, çadırlarla konulup göçülen bir yer durumunda değildir. Cuma namazı için müsaade edilen yerler köy gibi de olsa şehir sayıldığından kılınıyor. Belediye de olsa nahiye de olsa kılınabiliyor.

Namaz kılarken pantolonu çekmenin mahzuru var mıdır?

Vardır, mekruhtur. Hatta çok fazla çekerse biliyorsunuz "Amel-i kesîr namazı ifsad eder." Çok olmamasına dikkat etmek lazım. Müslümanların bu gibi durumlardan kurtulması için çekmeye lüzum kalmayacak şekilde bir pantolon giymesi tavsiye olunur. Namazı bozmaz ama mekruhtur. Olmasa daha iyi.

Soru: Kur'ân-ı Kerîm'de sûrelerin esrârı var. Mesela Vâkıa sûresini okuyan fakirlik görmez. Bu sûreleri okuyan herkes bu lütfa erer mi?

Allah'ın vaadi haktır, okuyan erer. Sahabe-i kirâm öyle yapmışlardır. Tabi duaların kabul olmama durumları da vardır. Bazı ibadetler, bazı dualar kabul olunmaz. O kabul olmama mahzurlarından salim olmak lazım gelir. Mesela Allahu Teâlâ hazretleri, ihlâs ile yapılmadığı zaman bir ibadeti kabul etmeyeceğini beyan ediyor. Binaenaleyh kişide ihlâs yoksa o amel kabul olmayacaktır. Bağlantısı ana şebekeden kesiktir. Şartı yerine gelmemiştir. Âyet-i kerîmede bildiriliyor:

İnnemâ yetekabbelu'l-lâhu mine'l-müttekîn. "Allah, müttakî kulların ibadetlerini, hayırlarını kabul eder." Takvâdan yoksun insanlarınkini kabul etmez, reddedebilir. Mesela riyakârınkini kabul etmez, ucup sahibininkini kabul etmez, kibirlininkini kabul etmez. Bu gibi ayıplardan salim olmak şartıyla herkes bu sûrelerin sırrına erer. Yani bu sûrenin o hassası tamamdır da kişide genel olarak kabul olunmama durumları varsa, yolu kesikse kabul olmuyor. Tabi onunki sûreden dolayı değil ihlâssızlıktan, riyâdan dolayı kabul olmuyor. "Herkesinkini kabul eder ama kabul edilmeme cezalarına uğramış olanlar müstesna." demek lazım. Amellerinin kabul edilmeme cezasına uğramışlardan olmamak lazım.

Onlar kimlerdir?

"İhlâssızlar, takvâsızlar, riyâ ucup ve kibir sahipleri hadîs-i şerîflerde bildirilen kusurları olanlar."

Onun için tasavvuf çok önemli oluyor. Mesela namaz.

Namaz kabul olur ama kimden kabul olur?

Mesela bazı kimselerinkini Allah kabul etmiyor. Namazı onu Allah'tan uzaklaştırmaktan başka bir işe yaramıyor. Oruç kabul olur hem de Allah kat kat sevap verir ama bazı kimselerin orucunu da kabul etmiyor; onlar için oruç akşama kadar aç ve susuz kalmaktan başka bir işe yaramıyor. Gece ibadeti çok sevaplı, çok makbuldür ama bazı insanlarınkini kabul etmiyor. Hadîs-i şerîften biliyoruz ki; "Adamın yediği haram, içtiği haram, her şeyi haram. Ondan sonra elini açmış, 'Yâ Rabbi! Yâ Rabbi!' diyor, bir şeyler istiyor. Her şeyi haramken Allah onu nasıl kabul etsin?" diyor. Demek ki haram lokma yemişken kabul olmaz. Sonra biliyoruz ki Allah, bid'at ehlinin farzını, nafilesini, haccını, orucunu, sadakasını kabul etmiyor; hadîs-i şerîfte bildiriliyor. Adam bid'at ehliyse dinde uydurma yapmış, sünnette olmayan şeyler çıkarmışsa onu da kabul etmeyecek. O zaman tabi, bu genel kabul olmama kusurları bulunan bir insanın ibadeti ve duası kabul olmayacak." demektir. Onlardan salim olmak lazım. Tasavvufu bilmek lazım, amellerin kabul olma şartlarını bilmek lazım. İnsan onları bilmedi mi çok yazık olur. "Allah niçin orucu kabul etmiyor? Allah niçin namazı kabul etmiyor?"

İhyâ'yı okuyun. İhyâu ulûmü'd-dîn'i okuyun. Bu sebepleri orada gayet güzel anlatıyor. Veya biz böyle söyledikçe not alın.

Bak işte bid'at ehlinin duasını, ibadetini Allah kabul etmiyormuş. Bu hatırınızda kalsın. Buna benzer şeyleri de böyle hatırınızda tutun.

Üniversite öğrencisiyiz, Cuma vaktinde dersimiz var. Ne yapmamız gerekir?

Mümkün olduğu kadar gitmeye çalışacaksınız. Gitmezseniz kusurlu, veballi oluyorsunuz. Kusurun bir kısmı sizi Cuma'ya götürtmeyenlere yüklenir; belki Allah sizi affeder, belki sizi de cezalandırır. Allah yardımcınız olsun. Gitmeye gayret etmek lazım. Üniversitelerde bazı mason hocalar vardır, dinsiz hocalar vardır. Dersi inadına Cuma saatine koyarlar. Bizim fakültede bir dinsiz hoca vardı, hem de ileri derecede mason. Dersine çok önem verirdi. Yoklama yapardı, gelmeyenlere sıfır atardı ve sınıfta kalma durumu olurdu. Mel'unluğundan, domuzluğundan, hainliğinden derslerini tam Cuma saatine koyardı. İşte böyle şeyler oluyor. Tabi bunlarla topluca uğraşmak, mücadele etmek lazım. Bu gibi mel'unlukları, domuzlukları yaptırtmamak lazım.

Görev yapmış olduğum yerde Kâdirî olan bir cemaat var. Onların cehrî zikirlerine katılabilir miyim? "Cehrî zikir yapanın Nakşîliği düşer." diye bir anlayış var, doğru mu?

Hayır, yanlıştır. Öyle şey yok! Zikir cehrî de olabilir hafî de olabilir. Bid'at ehli olmayan, iyi, has bir kardeş topluluğun zikir yaptığını görürseniz katılırsınız. Ulu Cami'ye gittim. Baktım sabah namazından sonra birileri bir şeyler okuyorlar. Yanaşırım, ben de istifade ederim. Hayırlı bir işe, bir ibadete, taate iştirak edilir. Ama bid'at ehli, yalan yanlış iş yapanlar olursa onlara uymak gerekmez. "Nakşîliğin düşmesi" diye bir şey yoktur. Kaldı ki zaten bizim Hâlidî tarikatinin de beş tarikatle bağlantısı, icazeti vardır. Kâdirîlik tarafı da vardır. Onun için böyle düşme gibi bir şey olmaz. Nakşî tarikatinin bazı büyükleri de cehrî zikri tavsiye etmiş ve uygulamışlardır. Onun için bu, yanlış bir söz. Cehrî de olur hafî de olur. Hafî zikrin sevabı çoktur, kalbî zikrin sevabı yetmiş kat daha çoktur. Cehrî zikir de bazen yapılır ve gerekebilir. İnsan ilk başlangıçta iken cehrî zikirle aşkı şevki daha arttığından öyle de olabilir. Biz de tavsiye edebiliriz, onun bir mahzuru yok. Böyle bir şeye katılabilirler. Düşmek diye bir şey yoktur.

Kendisini yenilemek; İslâm'ı yaşamak ve günahlardan korunmak isteyen bir talebe ne yapsın?

Yenilenmenin şartı tevbe etmektir. Tevbe de günahların hepsinden kat'i olarak kesilmektir. İşlemekte olduğu günahlardan kesilecek. İlim yoluna girsin; her gün biraz âyet biraz hadis; din ilimlerinden biraz fıkıh okusun. Okuduklarını da uygulasın. Böylece gayet güzel yenilenir.

Mustaz'af müstekbire rıza gösteren mi yoksa güç yetiremeyen midir? Müstekbirlerin yaptıkları zulme mustaz'aflar da ortak mıdır?

Cevap: Kur'ân-ı Kerîm'de âyet-i kerîmede şöyle buyuruluyor:

İnne'l-lezîne teveffâhümü'l-melâiketü zâlimî enfüsihim. "Nefislerine zulmetmiş, günahkâr bir şekilde iken ölüm kendisine gelmiş, vefat edecek olan insanlar." Kâlû fîme küntüm. "Melekler onlara der ki; 'Ne haldeydiniz? Siz böyle günahkâr durumdasınız. Haliniz neydi?'" Kâlû künnâ müsted'afîne fi'l-ard. "Biz yeryüzünde horlanmış, ezilmiş, zayıf bulunup da üstüne tepesine binilmiş insanlardık." Kâlû elem teküm ardu'l-lâhi vâsiaten fe-tühâcirû fîhâ. "Madem böyleydi, yeryüzü geniş değil miydi? Başka tarafa hicret etseydiniz. O zalimlerin zulmünden kaçıp başka bir diyara göçseydiniz." Fe-ülâike me'vâhüm cehennem ve sâet masîrâ. Bu mazeret olmuyor. "Zayıftık, başkaları bize baskı yaptı, günah işledik de ondan bu durumdayız." diyenler için bu mazeret sayılmıyor. "Bunlar cehenneme gidecekler." Ve sâet masîrâ. "O gidecekleri cehennem ne fena yerdir! Orada ne azaplar görecekler, ne işkenceler çekecekler." İlle'l-müsted'afîne mine'r-ricâli ve'n-nisâi ve'l-vildâni. "Bu cezaya uğramaktan bazı adamlar bazı kadınlar ve bazı çocuklar müstesnadır." Lâ yestetî'ûne hiyleten ve lâ yehtedûne sebîlâ. "Çare bulamayan, çıkış yolu bulamayan, mazeretleri dolayısıyla yerinden gidemeyenler müstesna." Feülâike asa'l-lâhu ve'l-ya'füve anhüm. "Umulur ki Allah onları affeder." Ve kâna'llâhu afüvven ğafûrâ. "Allah çok affedicidir, çok mağfiret edicidir."

Demek ki mustaz'af; "Zayıf olduğu, güçsüz olduğu görülüp de zalimlerin tepesine binmiş olduğu kimseler." demektir. Mustaz'af; mazlum ama tepesine binilmiş, horlanmış, zayıf bulunmuş kimseler. Onların tepesine çıkanlara da "müstekbir" derler; kibirli, zalim kimseler. Okuduğumuz âyet-i kerîmeden anlaşıldığına göre mustaz'afın iki çeşidi var.

"Başka yere göçüp de o kendilerini horlayıp tepelerine binen insanların zulmünden kurtulma gücü olduğu halde gitmeyenler, cehenneme gidecek." "Sıyrılmaya gitmeye gücü yetmeyen, hicret etmeye çare bulamayanlar belki Allah tarafından affedilecektir." deniliyor.

Soruya dönüp gelecek olursak bir kere "Müstekbirlerin yaptıkları zulme mustaz'aflar ortak değildir." Zaten birisi baskıyı yapan ötekisi baskıya uğrayandır. "Rıza gösteren mi güç yetiren mi?" diyor. Rıza göstermek bahis konusu olmaz. Küfre rıza küfürdür, zulme rıza zulümdür. Rıza gösteren kimse onlardan olur. Rıza bahis konusu değil. Güç yetirememek bahis konusu. Veyahut o baskıdan kendisini kurtarıp da Allah'ın sevdiği amelleri işlemeyi başaramamak bahis konusudur. Yoksa bir insan birisinin günahına rıza gösterirse o günahı işlemiş gibi günaha girer.

Bir kimse; "Efendim filanca akrabam Sapanca'nın Taksim Oteli'nde içkili bir düğün yaptı. Dansözler geldi, oynadılar. Su gibi içkiler içildi. Avrupa'dan votka geldi, viski geldi. Adam zengin olduğu, bir tanecik de oğlu olduğu için böyle bir şanlı düğün yaptı. Sapanca böyle bir düğün görmemiştir. Benim de param olsa benim de bir tanecik evladım olsa ben de böyle yapardım." dese günaha rıza göstermiş hatta tasvip etmiş olduğu için aynı günahı o da işlemiş gibi olur. Günaha rıza gösteren günaha girer. Zulme rıza gösteren zalim olur. Küfre rıza gösteren kâfir olur. Öyle şey yok! Rıza bahis konusu değil, güç yetirememek bahis konusu. Güç yetirememekte iki durum var. Başka yere hicret edecek, kendisini o baskıdan kurtaracak. Ona da güç yetmiyorsa artık onları da belki Allah affeder. Yani ibadetini yapıyor, taatini yapıyor ama zorla. Adam zorla başını açtırıyor. Mesela askeri dikmiş başına, köyü kuşatmış; Bulgar. Çağırıyor adamı; "Gel buraya! Senin adın Kostantin!" diyor. "Yok, benim adım Mehmet." diyor. "Yok, senin adın Kostantin, öyle yazacağım." diyor. "Ben eskiden beri Mehmet'im, Mehmetliğimi değiştirmem." deyince öldürüyor. Onun öldüğünü gören ikincisi, baktı başka çare yok; "Senin adın Hristo!" dediği zaman "peki" diyor. Böyle çaresiz olanları belki Allah affeder. Gücü yetenlerin başka yere, selametli yere gidip de Allah'a ibadet etmeye çalışması lazım. Salih, halis bir şekilde ibadetini yapabileceği yere gitmek müslümanlar için gereklidir.

Bir dershanenin yapacağı deneme imtihanı Cuma namazına denk gelirse ne yapmak gerekir?

O imtihan bir seviye imtihanıdır, Cumayı tercih etmek gerekir. Cuma farzdır, deneme imtihanı farz değildir. Bu kadar basit bir şey. Ne üniversiteye girmek farzdır ne başka şey. Cuma farzdır. Her şeyini ona göre ayarlayacak. Gidecek, para verirken söyleyecek. Veyahut Cuma namazı vaktinde deneme imtihanı yapmayan bir dershaneye gidecek. Bu kadar basit.

Cenâb-ı Hak Kur'ân-ı Kerîm'de 'biz' ifadesini kullanıyor, sebeb-i hikmeti nedir?

Ona "azamet sîgası" derler. Arapça'nın özelliğindendir. Arap dilinde ululuk, azamet, celal, büyüklük, izzet göstermek için "biz" sîgası kullanılır. "Çoğul" mânasına değildir, Allah'ın azametini gösterir. Tevazuun çeşitli şekilleri vardır ya. Mesela "âcizâne" diyoruz, "bendeniz" diyoruz.

"Bendeniz" ne demek?

"Köleniz" demek.

Kimsin sen? diyor mesela.

"Bendeniz filancayım efendim!" Yani "köleniz" diyor.

Neden bu?

Tevazu sîgası. Kula yakışan tevazudur. Allahu Teâlâ hazretleri azamet sahibi, kibriya sahibi, celal sahibi olduğundan ona da azamet nûn'u derler. "Biz azîmü'ş-şân" der. Orada çokluk, kesret, cemi bahis konusu değildir. Buna azamet derler. Ayrı bir sîgadır. Arapça'nın özelliği. İngilizce'de buna benzer ne vardır?

İngilizce'de kibarlık için "your" derler. "Your" aslında "siz" demektir. "Sen" demek istediğiniz kimseye dahi "siz" derler. "Kibarlık olsun." diye. Karşısındaki bir kişidir.

"Sizin isminiz nedir efendim, siz nereden geldiniz efendim?"

Etrafında başka kimse mi var?

Hayır. Bir kişidir ama "your" diye hitap ederler. "You" demez "your" der. Yani "siz sîgası." Bazı dillerde böyle şeyler vardır. Bir kişi olduğu halde "siz" diyor. Ayrıca "siz" mânasına gelen kelime yine "siz" olarak kullanılır. Nezaket olarak "sen" kelimesi kullanılmıyor, "siz" kullanılıyor. Orada nezaket olarak bir kişi muhatabına "siz" diye hitap ediyor. Burada da azamet göstermek için bir kişi, mütekellim yani birinci şahıs "biz" ifadesi kullanıyor.

Bu Arapça'nın özelliğidir.

Allah hepinizden razı olsun.

Fâtiha-i şerîfe meâl besmele.

Sayfa Başı