M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Çocuğun Baba Üzerindeki Hakları

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

el-Hamdü lillâhi rabbi'l-âlemin. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:

Fe-kâle'n-Nebiyyü sallallahu aleyhi ve sellem:

Hakku'l-veledi alâ vâlidihî en yuhsine'smehû ve edebuhû ve en yuallimehu'l-kitâbete ve's-sibâhate ve'r-rimâyete ve en lâ yerzukehû illâ tayyiben ve yüzevvicehû izâ edreke.

Sadaka Resûlullah fîmâ kâl ev kemâ kâl.

Aziz ve muhterem kardeşlerimiz!

Allah ibadetlerinizi, taatlerinizi kabul eylesin. Namazlarınızı, niyazlarınızı kabul eylesin. Dünya ve âhirete ait dileklerinizi, muradlarınızı ihsân eyleyip sizleri ve bizleri iki cihanda aziz, bahtiyar ve mesut eylesin.

Kararlaştırdığımız üzere, yatsı namazlarından sonra Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in mübarek hadîs-i şerîflerinden birkaç tane okuyarak tefeyyüz etmek istiyorduk. Bu kararımıza uygun olarak hadis kitabımızdan bir sayfa açtık, karşımıza gelen hadîs-i şerîfi okuduk. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bu hadîs-i şerîfinde şöyle buyurmuş oluyorlar:

Hakku'l-veledi alâ vâlidihî. "Evlâdın, çocuğun babası üzerinde hakkı şunlardır..."

Peygamber Efendimiz evlâdın baba üzerinde hakkını söylüyor. Şaşırtıcı, ilk anda aklımıza gelecek olanın aksine... Elbette baba çocuğunu yetiştirmiştir, onun üzerinde çok hakkı vardır, hukuku vardır. Elbette çocuk babasına saygı gösterecek. Tamam; ama bu hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz başka şey söylüyor.

Evlâdın babası üzerinde hakları nelerdir?

Dikkat edilirse, "vâlidesine" demiyor, vâlidi diyor. Yani "annesi" üzerinde demiyor, "Babasının üzerinde hakkı vardır." diyor. Çoluk çocuk sahibi olan sizlere burada bir hitap var. Çocuğunuz varsa, bir baba olarak sorumluluğunuzu bu hadîs-i şerîf size anlatıyor. Ben de bir çocuk babasıyım. Onun için ben de, sizler de dikkatle dinleyelim ve mûcibince amel eyleyelim inşaallah.

Peygamber Efendimiz diyor ki;

"Çocuğun babası üzerindeki hakları:"

En yuhsine'smehû ve edebuhû. Evvelâ zikredilen; adını güzel koyacak. Olmadık bir isim koymayacak. Gidip bir müşrikin ismini koymayacak. Mânası ters bir isim koymayacak. İşi yanlış yapmayacak. Çünkü ömür boyu o ismi o çocuk taşıyacağı için ismi güzel bir isim olacak. Çocuk utanmasın, ondan arlanmasın; "Hay Allah, koymaz olsaydı!" demesin.

Dün akşam birisi bize geldi, hoca olduğumuzu duymuş; "Hastamız var, dua ediverin!" diye... Pekâlâ, ben de olurum, siz de olursunuz; müslümanın müslüman kardeşine duasını Allah kabul eder. Biz de; "Peki, dua edelim. Ne olacak, dua etmek bizden, şifa Allah'tan... Sakın şifayı benden sanmayın!" diye de söyledim.

Şifayı Allah veriyor. Allah'ın isimlerinden bir tanesi Şâfî, şifa verici... Hastalığı da veren O, şifayı da veren O... Şifayı ne ilaçta, ne doktorda, ne duada aramak lazım; onlar asıl şifanın sebebi değil, şifa Allah'tan. Ama bazen doktoru sebep eder, bazen ilacı sebep eder, bazen duayı sebep eder...

Rivayete göre Hz. İsa hastalanmış. Niye Hz. İsa'dan bahsediliyor?

Çünkü Hz. İsa zamanında tıp çok ileriymiş ve Hz. İsa aleyhisselam iyi olmayacak [hastalara] eliyle meshederek dua ettiği zaman hastalığı geçermiş. Allah onun has peygamber olduğunu, hak peygamber olduğunu göstermek için o mucizeyi ona bahşetmiş. Cüzzam illetine tutulmuş, artık ölmek üzere olan, insanların yanına bile sokulmadığı kimseye elini sürse;

Ve übriü'l-ekmehe ve'l-ebrasa ve uhyi'l-mevtâ bi-iznillâh.

Allah'ın izniyle o hastalığı iyi ettiğini Kur'ân-ı Kerîm'de bildiriyor.

İsa aleyhisselam kendisi hastalanmış. Doktorlar hastalanmaz mı?

Hastalanır. Çünkü şifayı doktor vermiyor ki kendisine şifa sağlasın. Şifayı Allah veriyor. Onun bir delili bu. Eğer şifayı doktorlar verecek olmuş olsaydı, "Kelin merhemi olsa başına sürer." demiş dedelerimiz. Yani kendisi hasta olmazdı. Madem ki kendisi hasta oluyor, demek ki onda çok büyük bir şey yokmuş.

İsa aleyhisselam da peygamber; elini sürdüğü zaman iyi olmayacak hastalıklar iyi oluyor, çok büyük mucizeler görülüyor. Ama kendisi hastalanmış. Çaresini bulamamış. Demiş ki;

"Yâ Rabbi! Hastalandım. Ben senin kulunum, sen benim Rabbimsin, şifa senden..."

Allahu Teâlâ demiş ki;

"Yâ İsa, şöyle dua et!"

Öyle dua etmiş, geçmiş.

Bir başka zaman hastalanmış. Demiş ki;

"Yâ İsâ, dağdaki filanca otları topla, onu iç, iyi olursun."

Hakikaten o otları toplamış, içmiş, iyi olmuş.

Aradan bir zaman geçtikten sonra, bir kere daha hastalamış. Otları toplamış, kaynatmış, içmiş, bu sefer iyi olmamış. Demiş ki;

"Yâ Rabbi! Aynı otu topladım, kaynattım, içtim, bu sefer iyi olmadım."

"Yâ İsa, şifanın benden olduğunu bilesin diye işte böyle yapıyorum."

Yani şifa otta değil, doktorda değil; Allah'ta... Şifayı Allah veriyor.

O kardeşimiz hastalanmış, benden şifa istiyor. Ben dua ederim, siz de edersiniz; "Allah şifa versin, sıhhat âfiyet versin..." Ben de bu mantıkla, bu muhakemeyle dedim ki;

"Namaz kılıyor musun?"

"Kılmanın karşısında değilim, muhabbetim var; ama kılmıyorum." dedi.

Yarım yamalak Türkçe biliyor, Yugoslav... Dedim ki;

"Ben şimdi senin için Allah'a dua edeceğim. Ama ya Rabbim bana; 'Benim sevmediğin herife ne diye dua ettin? Ben ona bela verdim, sen ona iyi olsun diye dua ediyorsun?' derse... Namaz kıl da Allah sevsin, bizim de dua etmeye yüzümüz olsun."

Artık ne yapacak, bilmiyorum.

Adını sordum:

"Adın ne?"

Söyledi.

"Ne?"

Bir daha söyledi. Şaşırdım.

"İstersen yazayım." dedi.

"E yaz bakalım." dedim.

Yazdı: Zâni... Adı Zâni!

"Fesübhânallah! Yanlış olmasın?"

Zânî: Z-a-n-i.

Do you know what is the meaning of your name? "Senin adının mânasının ne demek olduğunu biliyor musun?" dedim.

"Bilmiyorum." dedi.

"Bu ismi kim koydu sana? Anan mı koydu, deden mi koydu? Dostun mu koydu, düşmanın mı koydu?"

Çünkü zâni, "zina eden" demek... Böyle isim konulur mu?

Ya cahilin birisi koydu...

This name is wrong. "Bu isim yanlış. Senin bunu değiştirmen lazım! Hiç olmazsa başındaki Z'yi, S yaparsın; Sâni olur, the second mânasına gelir. Yoksa ananın babanın ikinci oğlu musun?" dedim.

No, seventh. "Yedinciyim." dedi.

Sekiz kardeşlermiş, yedinciymiş. Oradan tutmadı ama...

"Neyse hiç olmazsa 's' yap dedim. Bu isim yanlış." dedim.

Ne diyor Peygamber Efendimiz?

"İsmini güzel koyun." diyor.

Çocuk ömür boyu kullanacak. Adam farkında değil, Arapça bilmiyor; ama biz ismini duyar duymaz şoke olduk. Siz de kıs kıs güldünüz. Öyle isim mi olur?

İsmini güzel yapacak. Annesi babası ismi güzel koyacak.

Kimisi Yağmur ismi koyuyor, kimisi Toprak ismi koyuyor, kimisi Bora ismi koyuyor, Fırtına ismi koyuyor... Kimisi Atilla ismi koyuyor, kimisi Cengiz ismi koyuyor.

Sen Cengiz'in neler yaptığından haberin var mı, Cengiz ismini koyuyorsun?

Cengiz müslüman değildi. Ordular topladı, müslümanlara saldırdı, müslüman diyarının altını üstüne getirdi. Cengiz'in çocukları Bağdat'a kadar geldiler, hilafeti mahvettiler. Müslümanları kestiler, Dicle kıpkırmızı aktı. Koskoca nehir Dicle, bir ucundan öbür ucuna gidilmez; koca nehir kıpkırmızı aktı... Müslümanların kütüphanelerine saldırdılar, bütün kitapları suların içine [attılar;] Dicle mürekkepten bir müddet simsiyah aktı.

Sen kalkıyorsun, çocuğun adını Hülâgü koyuyorsun, Cengiz koyuyorsun... Yani onlar gibi kan dökücü, kesici, biçici olmasını mı istiyorsun çocuğunun?..

Onun için, güzel bir isim koymak lazım. Müslüman bir isim koymak lazım. Mânası hoş olan bir isim koymak lazım. "İsmini güzel yapın." diyor Peygamber Efendimiz. Çocuğun babası üzerinde hakkı... Çocuk babaya gidecek; "Sen benim hakkımı çiğnemişsin, niye bana böyle kötü ismi koydun?" diyebilecek. Bu hadîs-i şerîften o anlaşılıyor.

Tamam, ismini güzel koyduk. Alimlere danıştık, saçma bir isim koymadık, mânasız bir isim koymadık, iyi bir isim koyduk.

Mesela, Rânâ kelimesi... Edebiyatçı olduğumuz için, Osmanlı edebiyatından gazeller, kasideler vesaireler okuyoruz. Yazmış; "Ey gül-i rânâ..." gibi şiirler... Rânâ ne demek?

-Rânâ diye kadına söylüyor.- Arapça lugata bakıyorsun, ne demekmiş: "Ahmak ve bön" demekmiş. Şimdi bu isim konulur mu? Kadına [ahmak] denilir mi?

Kadın mânasını bilse terliği söyleyenin kafasına geçirir.

Rânâ... Biz onu beğeniyoruz, kullanıyoruz. Bir lugatı aç, bak; ne mânaya geldiğine dikkat et.

İsmini güzel koyacak, bir.

İkincisi?

En yuhsin ismehû ve edebehû. "Terbiyesini güzel verecek."

Veremedi; baba mesul. "Anne" demiyor bakın; babası mesul! Yani sizler mesulsünüz, ben mesulüm.

Bu çocuğun terbiyesini güzel veremedik, Kur'an öğretemedik, ilim öğretemedik, namaz öğretemedik, oruç öğretemedik, Allah'tan korkmayı öğretemedik... Geldi 18 yaşına, Avustralya kanunlarına göre hürriyetini elde etti. Evden çıktı, gitti, bir yerde bir daire tuttu. Babasını da dinlemiyor, anasını da dinlemiyor. Var böyleleri...

Geçen gün söyledi bir tanesi, dert yandı:

"Bizim oğlan kafese girmez, kaçtı gitti." dedi.

Neden?

Edebini güzel yapamadık. Ama neden yapamadık? Avustralya'da para mı yok?

Var. Önemini bilmedik, bu hadisleri önceden duymadık. Bize ekmek lazım olduğu zaman arabaya atlayıp nereye kadar gideriz... "Ekmek lazım bize, Lebanese bread lazım..." Hadi bakalım dolaş... Orası kapalıymış, hadi atla arabaya, öbür tarafa... Ekmek lazım...

"Bugün ekmek yemesen, pilav yesen olmaz mı?"

"Hocam ekmeksiz olmaz, ekmek lazım."

Halbuki pilavla da olur, ne olacak... Sadece süt içip de yatmak da olur. Peygamber Efendimiz'in zamanda bir hurma yer yatarlarmış. O da olur. Ama biz alışmışız keyfe, safâya... Olmaz, ille masanın üstünde 9-10 çeşit yemek olacak, o zaman keyfimiz yerine gelecek. Bolluk içindeyiz.

Onu ihtiyaç olarak bildiğimiz için arabaya atlar gideriz de, muhterem kardeşlerim; dinin, edebin, hocanın bir ihtiyaç olduğunu çok kimseler anlamaz, onları sağlamaya hiç çalışmaz da çocuklar kelime-i şehadet getirmesini bile bilmeden yetişirler, Türkçe bir kelime konuşmadan yetişirler; 17, 18 yaşına gelirler...

Bana Geelong'da söylüyor arkadaşlardan bir tanesi:

"Bizim çocuklar evlenme yaşına gelir, yıkanmasını bilmez!" diyor.

Yani "gusül" demek istiyor. Yıkanmasını bilir, âlâsını bilir, balık gibi yüzer de "Gusül abdesti almasını bilmiyor." demek...

O bakımdan babalar -yani sizler, ben- vebal altındayız. Çocuğumuza İslâmî edebi, usûlü, erkânı öğretmekle görevliyiz. Yapmadık; o çocuk rûz-ı mahşerde bizim yakamıza yapışır:

"İşte bu benim babam yâ Rabbi! Sor buna, niye bana edebimi güzel verdirtmemiş? Niye beni güzel yetiştirtmemiş?" diye çeker, sürürler, götürür.

Götürür mü?

Götürür.

Neden?

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Yevme yefirru'l-mer'u min ahîhi. Ve ümmihî ve ebîhi. Ve sâhibetihî ve benîhi. Li-külli'mriin minhüm yevmeizin şe'nün yuğnîhi.

"O gün öyle bir acayip gündür ki -Peygamber Efendimiz o günü anlatırken gözyaşı dökülüyordu.- o gün kişi kardeşinden kaçar, anasından babasından kaçar, eşinden kaçar, çoluk çocuğundan kaçar..."

el-Ahillâu yevmeizin ba'duhum li-ba'dın adüvvun. "O gün samimi dostlar birbirine düşman olurlar."

Fe-izâ nüfiha fi's-sûri fe-lâ ensâbe beynehüm yevmeizin ve lâ yetesâelûn.

İsrafil aleyhisselam kıyamet için Sur'a üfürdüğü zaman nesep, akrabalık, bir şey kalmaz. Kimsenin kimseye bakacak hâli kalmaz. Ve lâ yetesâelûn. Birbirlerini sormazlar bile...

Ben dün sabah bir rüya gördüm, ter içinde uyandım. Bizim hanım uçağa binmiş, başka yere gitmiş; "Acaba nereye gitti?" diye telaşımdan... Dünyada insan soruyor. Nereye gittiğini, ne olduğunu, ne yaptığını sorarız. Kardeşlerimizden bir tanesi iki gün gelmese camiye; "Nerede kaldı bizim mübarek kardeşimiz?" diye merak ederiz. Orada ne diyor Allahu Teâlâ hazretleri?

Ve lâ yetesâelûn. "Birbirlerini arayıp sormazlar."

Akıllarına gelmez ki, akılları başlarından gider! Herkes; nefsî, nefsî... "Benim canım, kendim, halim ne olacak?" diye herkes kendisinin telaşına düştüğü için muhterem kardeşlerim, o gün bir baba evlâdı tarafından yakasından tutulup da Rabbü'l-âlemîn'in huzuruna sürüklenebilir.

Allah etmesin... Bize babalık vazifelerini güzel yapmayı nasip eylesin.

Geelong'daki kardeşler diyorlar ki:

"Hocam, bizim hiçbir şeyimiz yok; bilgimiz yok, mektebimiz yok, doğru düzgün camimiz yok, hocamız yok..."

Yugoslavlar'a gittik; oradaki Yugoslavlar da öyle... Haftada bir buradaki hoca gidiyormuş da, onlara birkaç kelime söyleyecek de... Taşıma suyla değirmen dönmez. Değirmenin çarkının devamlı, hızlı dönmesi lazım. Taşıma suyla dönmez de Melbourne'den haftada bir Geelong'a nasihat götürmekle insanların edeb, erkân çarkı döner mi?

Hiç dönmez. Her gün yanında olacaksın. Her gün öğreteceksin.

Neden anne baba terbiyesi en önemli oluyor?

Çünkü çocuk annesinin, babasının her zaman yanındadır.

Niye okuldaki çocuklar yetiştiği zaman tam yetişiyor, çocuk okula gidince bayağı bir değişikliğe uğruyor?

Çünkü sabahtan akşama her gün öğretmeninin karşısında. "Yan oturdun, şöyle yaptın, böyle yaptın, kalemi aldın, silgiyi verdin... Arkadaşının defterini çizdin, kitabının yırttın. Gel bakalım, aç avucunu!.." 'Çat' cetvel... Çocuk böyle her gün her gün yetişiyor.

Haftada bir, "İyi ol." demekle bir insan iyi olur mu?

Etrafta bir sürü şeytan var... İnsanın gözünden perdeyi şöyle bir çekseler, açsalar; şeytanlar kaynaşıyor. Bu tarafa baksan, günah. "Aman o tarafa bakmayayım, bu tarafa bakayım!" diye bu tarafa çevirsen, burada da şeytan var, burası da günah... Buraya baksan, günah... Başını önüne eğsen, gelir sana toslar. Onun için, taşıma suyla değirmen dönmez.

En büyük ihtiyaç iman ihtiyacıdır. İmanı, edebi, erkânı, ahlâkı sağlayacak malzemeyi bulmak müslümanların ilk vazifesidir. Yapmıyor; yapmazsa kendisi bilir, belâsını bulur, cezasını çeker, yakasına yapışırlar, hesabı sorarlar. Hem de öyle bir günde sorarlar ki cevabını veremeyeceği, çaresini bulamayacağı bir zamanda sorarlar.

"Para bizde çok." diyor Geelonglular. Para çok, para sıkıntısı yok. O işe ihtiyaç duymuşlar yine... Kimisi o ihtiyacı da duymuyor. Kimisi; "Ver parayı da çocuklarımıza diskotek açalım. Başkasının diskoteğine gideceğine bizim diskoteğe gelsin." diyormuş. Öylesini de duyduk...

Onun için, evlâdın baba üzerindeki haklarından birisi; isminin kendisine güzel konulması ve kendisine babası tarafından güzel edeb, terbiye verilmesi.

İslâm'da bir erkek bir ehli kitab kadını alabiliyor da bir müslüman kadın bir ehli kitaba gidemiyor, evlenemiyor.

Neden?

Kadın zayıftır, onun tesiri altında kalır; ailenin reisi erkek olduğundan baskı yapar, çocuk böyle yetişir, şöyle yetişir diye. Beri tarafta erkek güçlü olduğundan çocuğuna hâkim olur diye...

Barbaros Hayrettin Paşa'yı alalım. Kale gibi sağlam, dindar insanlarmış. Anası Rum... Bizim Çanakkale'nin karşısındaki Midilli adasının ahâlisinden Rum kızı... Çünkü padişah emretmiş:

"Sipahiler bulundukları ülkelerin temiz ailelerinin kızlarını nikâhlayabilirler. Nikâhlasınlar da bir kaynaşma olsun." demiş.

Barbaros Hayrettin'in de babası Midilli adasındaymış. Midilli adasını eşrâfından birisinin kızını almış. Kadın ehli kitab, Rum... Baba Osmanlı sipahisi, tertemiz, pırıl pırıl müslüman... Çocuk babaya çekmiş.

Şimdi nasıl oluyor?

Babanın terbiye gücü yok ki; çocuk anasına çekiyor. Eğer bir ehli kitapla evlenmişse yandı...

Bizim Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak, yahudi karısıyla evlenmiş. Başbakanlık da yaptı, tıp profesörü... Bizim arkadaşlar gidiyorlarmış, konuşuyorlarmış da;

"Ben demokrat adamım; cuma günü çocuğumu camiye götürüyorum, cumartesi günü sinagoga götürüyorum." diyormuş, anası yahudi olduğu için...

Sen o çocuktan hayır bekle...

Edebini güzel yapacak.

Sonra?

Ve en yuallimehu'l-kitâbete ve's-sibâhate ve'r-rimâyete. "Evlâdın hakkıdır, çocuğun babası şunları da öğretecek:"

el-Kitâbete. "Katipliği, yazı yazmayı, güzel yazmayı, kompozisyonu, güzel konuşmayı, yani edebi bilgileri [öğretecek.]"

Ve's-sibâhate. "Yüzmeyi öğretecek."

Dinimizin ne kadar ileri görüşlü olduğunu, Peygamber Efendimiz'in bize ne kadar güzel tavsiyelerde bulunduğunu görün. Suudi Arabistan'da "Çocuklarınıza yüzmeyi öğretin." diyor. Endonezya olsa anlarız, binlerce adadan müteşekkil... Ama orada diyor ki; "Çocuğunuza okuma yazma öğretin, yüzmeyi öğretin." İleriye dönük... Müslümanların nasıl böyle ileri görüşlü olduğunu, çocuklarını nasıl ileriye göre yetiştirdiklerini gösteriyor.

Sonra?

Ve'r-rimâyete. "Atıcılığı öğretin."

Çocuk nişancı olsun. Atıcılık; ok zamanında ok atmaktı, mızrak zamanında mızrak atmaktı, cirit zamanınıda cirit atmaktı...

Bir kere Malazgirt'te cirit oyununu seyrettim. İki tane takım karşı karşıya, atların üstüne biniyorlar. Bir taraftan sahanın ortasına kadar geliyor. Öbür taraftan da bir tanesi bir saldırıyor ona... Öbürü geri kaçıyor, o onu arkasından kovalıyor. O ona bir cirit atıyor havada, vurabilirse kazanıyor galiba... Ötekisi bir taraftan arkaya bakarken bazen atın altına saklanıyor vurulmamak için, çeşitli şeyler yapıyor, atını hızlı sürmesi lazım vesaire... Hele atılan mızrak ve ciriti havada yakalayabilirse bu sefer o kazanmış oluyor, hünerli olmuş oluyor. Yani atıcılık... Bir taraftan atı sürüp dururken karşı taraftaki adama bir atacak, saplayacak.

Tabii şimdi ciritin zamanı geçti, atın zamanı geçti, okun zaman geçti. Şimdi geldi, silahın zamanı; şimdi geldi, araba kullanmanın, helikopter kullanmanın, uçak kullanmanın zamanı... Araba kullanmaya yükseldik ama helikopter, uçak kullanması bilen[in] içimizde olduğunu sanmam. Uçak kullanmayı [bilmiyoruz.] Zaten pilot kabinine girince oradaki saatlerin [göstergelerin] çokluğundan [şaşırıyoruz...] Bir kere soktular beni oraya, afalladım. Bin tane [gösterge] var belki, yukarıdan aşağı her tarafı [dolu...] Onların her birisi bir işe yarıyor. Pilot bazen onu çekiyor, bunu indiriyor filan... Ama öğrenmemiz lazım. "Hepimiz pilot olalım." demiyorum da, asrın ilmi neyse [onları öğrenmek lazım.] Bakın Peygamber Efendimiz o zaman için "okuma-yazma" demiş, "yüzme" demiş, "atıcılık" demiş; biz de bugünün önemli ilimleri nelerse çocuklarımıza onu öğreteceğiz.

Demek ki çocuğumuza epeyce bilgiler vermemiz gerekiyormuş, spor da yaptırmamız gerekiyormuş, biraz mücadele sanatını da öğretmemiz gerekiyormuş. Çünkü atıcılık biraz karşılıklı mücadele, silah kullanma demektir.

Şimdi Peygamber Efendimiz'in hadisi bir noktaya geldi:

Ve en lâ yerzukehû illâ tayyiben. " Çocuğunu ancak helal, temiz rızıkla beslemesi..."

Çünkü çocuk küçükken bilmez ki babasının ne getirdiğini... Çaldı mı getirdi, rüşvetten mi getirdi, hırsızlıktan mı getirdi, arsızlıktan mı getirdi, nereden kazandı? İçki mi sattı? Kumarda mı yuttu?

Paranın, gelen rızkın helal olması lazım.

Baba evlâda helal yedirmedi... Evlat babasının yarın davacısı olur; "Bana helal yedirmedi yâ Rabbi!" diye... Onun için helal rızık kazanmaya, Allah'ın sevdiği yoldan kazanmaya çok itina ve ihtimam eylememiz gerekiyor.

Ve sonuncusu, tabii buradaki gençlerin hepsinin hoşuna gidecek:

Ve yüzevvicehû izâ edreke. "Buluğa erdiği zaman da babanın onu evlendirmesi lazım."

Baba onu evlendirecek.

Neden?

Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;

Şırâruküm uzzâbüküm. "Sizin en kötüleriniz, bekârlarınızdır."

Neden?

Kanı kaynar, delikanlıdır, sağa bakar, sola bakar, günaha girer. Dosdoğru bir şey... Şimdi bunu gençler darılacak diye söylemeyelim mi?

Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîfleri içinde var.

Evlinin namazı bekârın namazından 82 kat daha sevaplı olur." diyor Peygamber Efendimiz...

Neden?

Evlinin bir derdi yoktur, durumu bekâr gibi değildir. O tabii huzur içinde Allahu ekber dedi mi, Allahu Teâlâ hazretlerinin huzurunda olduğunu bilir. Ötekisinin aklı bir karış havadadır. "Delikanlı, başında kavak yelleri esiyor." derler. Kavak uzun olduğu için, "Yukarılardan neler neler esiyor..." derler.

Onun için, çocuğu suçlu duruma düşürmeden, günahlara düşürmeden, haram yedirtmeden, zina ettirtmeden evlendirmek lazım.

Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

"Eller de zina eder."

Nasıl?

Elin zinası tokalaşmaktır vesairedir...

"Gözler de zina eder." diyor Peygamber Efendimiz. Bakar, günaha girer.

Zaten buradaki ahâlinin işi, kendisine baktırtmaktır. Zaten süslenme sanayii, kozmetik sanayii nedir?

Kadını süsleyip püsleyip "başkası baksın" diyedir.

İslâm öyle değil. İslâm kadını kapatmıştır, sokakta kadını süslememeyi tercih etmiştir.

Yirminci yüzyıl kadını süslemeyi esas alıyor, arz etmeyi esas alıyor. Adam zengin, parası var, pulu var, kumaş almaya gücü yeter; mini mini etek...

Yahu bu fukaracak aşağı tarafını örtecek kumaş mı bulamadı?

Hayır, teşhir etmek esas olduğundan [yapıyor.]

Pekâlâ, baloda uzun etekli [elbise] giyiyor. Önünden bakıyorsun; nispeten güzel, eteği uzun... Arkasına bakıyorsun, [beline] kadar açık...

Neden?

İlle bir yerini gösterecek.

Bakıyorsun orası kapalı, burası kapalı; yandan yırtık... Niye? Gösterecek veya ön tarafı V yaka gibi açık... Veya göbeğine kadar açık... Çünkü İslâmî zihniyet yok. Çünkü esas olan göstermek, teşhir etmek oluyor.

Burada teşhir etmek olunca tabii o zaman günah ihtimali de çok olur.

Bizim dinimiz dobra dobradır, dinde utanma yoktur. Allah'ın emrini söylerken, "Utanıyorum, sıkılıyorum, söylemeyeyim bari, yutkunayım, işaretle [anlatayım...]" denmez. Çocuklarınızı erken evlendirin, erkence evlendirin, bitsin. İnsanın en mühim meselelerinden birisi evlenmektir. Evlendirin, olsun bitsin. Ciddi işlerle meşgul olsunlar. Havâilikle vakti geçmesin.

Çocuğunuzu evlendirin; kızınızı da evlendirin, erkeği de evlendirin. Dinine, imanına, ahlâkına güvendiğiniz bir kimse gördünüz mü kızınızı siz teklif edin. "Ben seni beğendim; benim kızım var, gel, istersen vereyim!" deyin. Çünkü; "Eğer o isterse, hele vermezseniz büyük fesat olur, çok bozgunculuk olur." diyor Peygamber Efendimiz...

Bizim dinimiz evlilik hususunda çok serbesttir, çok hürdür, gayet büyük kolaylıklar [getirmiştir.] Çok büyük sevaplar vermiştir. Onun için, çocuklarınıza ömrünün yarısını bekâr geçirttirmeyin! 30 yaşına, 35 yaşına, 37 yaşına geliyor... "Amerika'ya da gideceğim, doktora da yapacağım, falan da edeceğim..." E ne oldu; bu kartaldı, tohuma kaçtı, hâlâ evlenecek... 15 yaşında evlendirseydin evlenirdi, 40 yaşına geldi; 25 senesi [geçti,] yazık değil mi?..

Olmaz.

Eğer bir baba çocuğunu evlendirmezse, o çocuk da bir edepsizlik yaparsa vebal babayadır. Peygamber Efendimiz söylüyor, ben söylemiyorum.

Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şerîfinde böyle söylüyor:

"Çocuk büyüdüğü halde ana baba onu evlendirmez de çocuk bir edepsizlik yaparsa vebal babayadır."

Onun için anneler, babalar çocuklarını evlendirmekte acele etsinler. Ciddi olsun, evlensin; tamam, bitti. Yuvası kuruldu, problemi kalmadı, işine gücüne gitsin, doğan çocuklarına baksın. Tamam, problem olmasın.

Ve en yüzevvicehû izâ edreke. "Buluğa erdiği zaman evlendirmek de babanın görevidir."

Evlendirmediği takdirde çocuğun da ona sorması, yakasından tutup da hesap sorması hakkı olmuş oluyor. O bakımdan bu hususta siz de dinimizin gösterdiği serbestlikte olun. Çocuklarınızı evlendirin. Böyle uzun zaman [bekâr] bırakmayın.

Hatırlıyorum; analarımız, babalarımız, nenelerimiz genç evlenirlermiş. Buluğa erdikten sonra köylerde uzun zaman böyle [bekâr] kalmaz. Bu şehirlerin modası... Soruyorum:

"Evli misin?"

"Yok, evli değilim."

"Kaç yaşındasın?"

"35 yaşındayım."

"E ne yaptın şimdiye kadar?.."

40 yaşında, 45 yaşında, hâlâ evlenmemiş... 45 yaşında bir insan evlenmezse nasıl müslüman kalmış o? Yani kusur işlemeden nasıl kalmış?

Zor biraz...

O bakımdan, çocukları genç yaşta evlendirmeli. Evlendirirsin; o ona çayını hazırlar, imtihana çalışırken yardım eder, okulu da daha iyi bitirir.

Okul çağında evlendirirsin, olur biter. Benim kanaatim bu. 12 yaşından sonra evlendirmeli. Hadi 14 diyelim, 15 diyelim... Fazla uzatmayı, 20'yi geçirmeyi pek uygun görmüyorum ben... Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîflerinden onu anlıyorum.

Şimdi bu Batılılar da diyorlar ki;

"Çocukları çabuk evlendirmeyin!"

Çünkü onlarda flört serbest... Onların kızına birisi gelip de; "Bu akşam seni dansa götüreceğim, benimle bu akşam yemeğe çıkar mısın?" dediği zaman, ananın babanın ağzı kulaklarına varıyor, memnun oluyorlar. "Vay, bizim kızı birisi artık lokantaya götürdü, dansa çağırdı!" diye... Onların dünyası başka dünya, bizimki başka...

Diyorlar ki;

"Çocuğu erken evlendirirsen olmaz. Çocukların delikanlılık çağı altın çağdır, ne kadar uzun olursa o kadar iyi..."

Ne kadar uzun olursa günahı o kadar çok olur; işin doğrusu bu! Ne kadar uzadıysa günahı o kadar çok olur. Onun için çocuklarınızı erken evlendirin ki; gözler de zina eder, bakar, günaha girer. Evet, bakmasa çok sevap ama... Şurada günahlı bir şey var, kendi nefsine hâkim olup da bu tarafa baksa; bir haramdan Allah korkusu için gözünü çeviren insana Allah öyle bir iman tadı, lezzeti verir ki o tadı o kişi damağında hisseder, güzel müslüman olur. Bir kere böyle bir haramdan başını çevirse çok büyük lezzet duyar, çok büyük kâr eder. Ama tabii bu riskli bir iş, herkes bunu yapamaz. Onun için çocuklar anaya babaya âsi oluyor. Onun için 18 yaşına geldi mi kopuyor gidiyor. Muhitin [tesirinden] dolayı... Bu hususta realist olun, çocuklarınızı erkenden evlendirin ki günah kapıları kapansın, günah ihtimali kalmasın.

Bu güzel nasihatlerle dolu hadîs-i şerîfi bir kere daha okuyalım, bir kere daha mânasını derli toplu söyleyelim, hatırınızda kalsın:

"Evlâdın baba üzerinde hakkı; isminin güzel konulması, edebinin güzel yapılması, babasının o kimseye okuma-yazma, yüzme ve silah kullanmayı öğretmesi, onu ancak helal gıda ile beslemesi ve büluğa erdiği zaman da onu evlendirmesidir."

Çocuğun bunlar hakkıdır. "Geç evlendirdi!" dedi mi, anasından babasından davacı olabilir.

İkinci hadîs-i şerîf:

Hakîkun bi'l-mer'i en tekûne lehû mecâlise yahlû fîhâ ve yezküru zünûbehû ve yestağfiru'llâhe minhâ.

"Kişiye yakışık alan, yakışan, doğru olan şudur ki; onun kendi kendine oturduğu zamanları olmalı. Yalnız, kimse olmayan bir yerde kendi kendine oturduğu zamanları olmalı. Bu zamanları içinde o kişi yaptığı günahları düşünmeli, onlar için tevbe ve istiğfar eyleyip Allah'tan affını istemeli."

Bu hadîs-i şerîften anlıyoruz ki; bizim her gün şöyle bir zamanımızı, kendi kendimizi murakebe ve muhasebe edip, hatalarımızı, kusurlarımızı düşünüp; "Yine bugün şu işim yanlış oldu, yine bu işim yanlış oldu... Estağfirullah yâ Rabbi! Affet yâ Rabbi!" diye kendimizi bir sorguya çekip hesabını düşündüğümüz; zikirle, tefekkürle meşgul olacağımız bir zamanın olması lazım.

Derviş olmayanlarda umumiyetle yoktur. Sabah kalkarlar, işe giderler; akşam gelirler, yemek yerler, televizyon seyrederler, uykuları gelince yatarlar; sabah yine işe giderler. Böyle bir fâsit dairenin içinde ömürleri tükenir gider. Kendisini dinlemeye, içini anlamaya, duygularını tahlil etmeye zamanı olmaz. Ama dervişlere hocaları diyor ki; "Siz şöyle bir zaman tenha, sakin bir yerde bir kenara çekilin. Gözünüzü kapayın, tefekküre dalın, dünyayı, âhireti düşünün." Onlar belki biraz yapabilirler. Demek ki dervişliğin o hareketleri Peygamber Efendimiz'in tavsiyelerine uygun imiş.

Üçüncü hadîs-i şerîfi okuyorum:

Hakkun alâ külli müslimin en yağtesile fî külli seb'ati eyyâmin yevmen yağsilü fîhî re'sehû ve cesedehû.

"En aşağı -nihayet- yedi günde bir yıkanmak her müslümanın boynuna borçtur."

Haftada bir yıkanmak boynuna borçtur.

Nasıl yıkanmak?

Yağsilü fîhî re'sehû ve cesedehû. "Yıkandığında başını da yıkar, vücudunu da yıkar."

"Haftada bir başını, vücudunu güzelce yıkaması müslümanın üzerine borçtur." diyor Peygamber Efendimiz. Haftayı geçirmeyecek; çünkü o zaman borçlu oluyor.

Tabii iki defa yıkanırsa veya her gün yıkanırsa daha iyi... Sizin burada şimdi şartlarınız güzeldir. Çünkü evlerinizde sıcak su vardır, soğuk su vardır, su kesilmez. Bizim üç gün su gelmez İstanbul'da, sular kesilir. Ondan sonra bir açarsınız bir [ses] çıkar. Ondan sonra bakarsınız, bir çamur gelir. Ondan sonra bakarsınız, depolar dolmuş. Tencereyi kaynatırsınız, dibinde çamur birikir... Burada tabii yıkanma [imkânları] güzel. Ama düşün Suudi Arabistan'ı, başka ülkeleri, fakir ülkeleri... Efendimiz'in koyduğu şartı görün: "Haftada bir yıkanması lazım." diyor, "Daha fazla uzatmayın." diyor. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bunu suyun az olduğu Suudi Arabistan'da söylemiş. İpin kuyudan eller yara olacak şekilde, uğraşa uğraşa çekildiği zamanda söylemiş. Bizim büyüklerimiz de elhamdülillah, ona göre evlerimize, mahallelerimize, şehirlerimize hamamlar yapmışlar, -Turkish Bath diyorlar- sıcacık, güzel, keselenerek, sabunlanarak yıkanmışlar.

Cuma günü yıkanırsa tabii sevabı daha çok olur. Çünkü cuma günü yıkandığı zaman 10 günlük günahı affoluyor. Cuma günü hem de Cuma toplantısına temiz gelmiş oluyor. Herhalde ondan sevabı çok oluyor.

Onun için, hepimiz temizliğe mümkün olduğu kadar çokça dikkat edelim, sevgili ve muhterem kardeşlerim!

Allah'ın selâmı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun. Rabbimiz Teâlâ sizi iki cihanda aziz ve bahtiyar eylesin.

Fâtiha-i Şerîfe mea'l-Besmele.

Sayfa Başı