M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Bakara 211-212. âyetleri

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Bakara sûre-i şrîfesinin 211. âyet-i kerîmesine Rabbimiz Tebâreke ve Teâlâ emirle başlıyor:

Sel benî İsrâîle. "Benî İsrâil'e sor!"

Benî İsrâil, yani İsrâiloğulları. "Benî İsrâil" denilince, "Yakub aleyhisselam'ın, İshak aleyhisselam'ın evlatları" mânasına yahudiler kastediliyor.

"Onlara sor!"

Kem âteynâhüm min âyetin beyyinetin.. "Ben Azîmüşşân onlara açıklayıcı âyet olarak nice nice belgeler verdim."

"Gözleri açılsın, gerçekleri görsünler, imana ersinler, imanları kuvvetlensin diye onlara neler neler verdiğimi onlara bir sor!" diye, emir ile başlıyor.

Tabii Benî İsrâil'in Mûsâ aleyhisselam ile başlamış olan hikâyeleri ve başlarından geçen olaylar, davranışları, hataları, kusurları, günahları, yaptıkları işler, Bakara sûresinin daha önceki âyet-i kerîmelerinde çok geçmişti. Onların hepsini Cenâb-ı Hak bize bir bir hatırlatmıştı.

Musa aleyhisselam'ın eli bir mucizeydi, asâsı bir mucizeydi. Elini koynuna sokup çıkardığı zaman ışıl ışıl nur saçardı, pırıl pırıl bembeyaz, pürnur bir halde olurdu. Bu olağanüstü bir durum, bir mucize.

Asâsını yere attığı zaman asâsı ejderha, yılan olurdu. Hatta Firavun, "Bunları yensinler, bunlar mağlup olsun!" diye, Musa aleyhisselam ve Harun aleyhisselam'ı yenmeleri için ülkenin bütün sihirbazlarını çağırttırıyor. Firavun'un huzurunda onlar çeşitli sihirlerini yapıyorlar, ortaya koyuyorlar ve büyük gösteriler yapıyorlar. Halkın gözleri fal taşı gibi açılıyor. Onların bu böyle başarılı, göz kamaştıran, göz aldatan, aklı çelen gösterilerinden Musa aleyhisselam kendisi de telaşlanıyor. Ama Allahu Teâlâ hazretleri; "Yâ Musa, elindeki asâyı at yere!" buyuruyor. Asâ, yani dayandığı değnek; koyunları kışaladığı, koyun güderken kullandığı değnek. Musa aleyhisselam elindeki asâyı yere atınca, Allahu Teâlâ hazretleri bir mucize olarak o asâya bir kuvvet vermiş, bir olağanüstü hal ihsan etmiş oluyor; bütün o sihirbazların yaptığı gösterileri, halkın gördüğü şeylerin hepsini alıyor, yutuyor, yok ediyor.

O zaman bakıyorlar ki kendilerinin yaptıkları gösteriler, oyunlar, hileler, tuzaklar, ağlar, ipler, bağlar, hepsi yutuldu, yok oldu. Sihirbazların kendileri secde edip imana geliyorlar. Hatta Firavun kendilerini tehdit ettiği halde, "Benim iznim olmadan siz iman etmeye mi kalkıyorsunuz?! Sizi keserim, hurma ağaçlarına asarım! Ayaklarınızı, ellerinizi çaprazlama keserim, çeşitli işkenceler yaparım!" diye tehdit ettiği halde, diyorlar ki; "Ne yaparsan yap, neye karar verirsen ver! Sen yaptığın zulümleri bu dünya hayatında yaparsın. Biz Rabbimize iman ettik, bu yoldan artık dönmeyiz!"

Eli ve asâsı; apaçık, çok muazzam bir olay.

Sonra, asâsını denize vurduğu zaman denizin yarılması... Arkadan düşman geliyor, Firavun'un ordusu geliyor. O esnada sıkışmış durumdalar, denize gidemiyorlar, arkadan düşman geliyor, çaresizlik içerisindeler. "Yâ Musa, asânı denize vur!" diye vahiy geliyor. Bunun üzerine, asâsını denize vurduğu zaman 12 tane yol açılıyor. Şahrah derler, "yolların şâhı" mânasına, "bulvar" mânasına, "ağaçlık bir yol" mânasına. Böyle 12 tane geniş yol... Her kabile, her boy kendi yolundan karşıya geçiyor. Firavun'un ordusu da arkadan yetişip gelip onların peşine düşüyor. Tam ortaya geldikleri zaman, Benî İsrâil çıktıktan sonra deniz iki taraftan kapanıyor, yollar kapanıyor, hepsi boğuluyorlar. Bu da bir mucize...

Firavun'un askerleriyle beraber boğulduğunu gözleri önünde gördüler. Sihirbazların imana geldiğini gördüler. Elinin nur saçtığını gördüler. Sonra çöldeki seyahatleri esnasında su istedikleri zaman, asâsını taşa vurdu ve taştan pınarlar, sular fışkırdı. Herkes oradan sularını aldılar, susuzluklarını giderdiler. Çöl seyahati çok şiddetli bir zamandaydı. O çölü geçmek mümkün değildi. Ama Allahu Teâlâ hazretleri onları bulutlarla gölgelendirdi, o şiddetli harareti onlara çektirtmedi. Sonra yiyecekleri, içecekleri yoktu. Bıldırcın kuşları geldiler. Menne ve's-selvâ, kudret helvasıyla, bu kuş etleriyle Cenâb-ı Hak onları beslettirdi ve öyle geçtiler o çölü... Üzerilerine Allah'ın gönderdiği bulutlar, kuş etleri, kudret helvası denilen şeyleri gördüler, yediler.

Bütün bu mucizeleri göre göre, Musa aleyhisselam'ın mucizelerini göre göre, âyetleri göre göre öyle yetiştiler. Böyle onların bu hatıraları canlı. Medine'deki yahudiler de biliyorlar, Araplar da onların o maceralarını biliyorlar. Musa aleyhisselam'ın Firavun'la macerasını ve daha sonraki maceralarını biliyorlar. Âyet-i kerîmeler bildiriyor.

Sel benî İsrâîle. "O İsrâiloğullarına, yahudilere nice nice âyetler verdiğimizi ey Resûlüm, sor onlara!"

"Nice gerçekleri açıklayan; imanın, dinin doğru olduğunu, peygamberlerinin hak peygamber olduğunu, kitaplarının hak kitap olduğunu gösteren nice nice deliller, belgeler, olaylar ile karşılaştıklarını, onlara nice nice belgeler gönderdiğimizi sor onlara!"

Ama bunun sonucunda, insanların bir kısmı yine de sağlam duramadılar veyahut imana gelmediler. İmana gelenlerin bir kısmı da denizi geçtikten sonra, Firavun boğulduktan sonra, orada uğradıkları bir kavmin putlara taptığını görünce; "Yâ Musa, bunların putları gibi bize de put yap!" diye Musa aleyhisselam'dan put yapmasını bile istediler. Ne kadar cahillik!

Tabii imtihan dünyası... Gerçekleri görüp anlayan anlıyor; gerçeklere rağmen gerçeklere uymayan, anladığı halde uymayan veya anlayamayan, veya uyduktan sonra da sabr u sebat edip vefa gösterip o yolda sağlam duramayanlar âhirette cezasını çekiyor. Dünyada da Cenâb-ı Hak belasını veriyor. Onun için buyuruluyor ki;

Ve men yübeddil ni'metallâhi min ba'di mâ câethü fe-inna'llâhe şedîdü'l-ikâb. "Kim Allah'ın nimetini değiştirirse, kendilerine geldikten sonra..."

Allah'ın nimeti nedir? Gösterilen mucizeler, belgeler, âyetler, olaylar ve ayrıca sağlıklı olmaları için, kurtulmaları için, yaşamaları için Cenâb-ı Hakk'ın bahşettiği türlü türlü imkânlar...

"Bu nimetleri gördükten sonra durumunu, hâlini kim değiştirirse, bozarsa; bozgunculuğun, küfrün tarafına geçerse;

Din de en büyük nimettir, peygamber de en büyük nimettir, kitap da en büyük nimettir.

o nimetleri değiştirip tepip de yanlış tarafı tercih ederse..."

Fe-inna'llâhe şedîdü'l-ikâb. "O zaman Allahu Teâlâ hazretleri hiç şüphe yok ki cezası çok şiddetli olan Zât-ı Celîl'dir."

Allah'ın cezası, suça karşı verdiği ceza çok şiddetlidir.

İkâb; bir suçun arkasından onun kötülüğünün karşılığı olarak verilen cezaya derler. Cezâ kelimesi, Arapça'da "sadece karşılık" demektir. "Mükâfat" mânasına da gelir. Mesela iki müslüman karşılaştığı zaman birbirleriyle musafaha yaparlar. Birisi ötekine dua eder; Cezâka'llâh. "Allah seni cezalandırsın!" Cezâka'llâhu hayren kesîren. "Allah seni pek çok hayırla mükâfatlandırsın!" Veya kısaca Cezâkallâhu hayrâ, "Allah seni hayırla mükâfatlandırsın!" mânasına. Ceza, Arapça'da ille bizdeki gibi suçun karşılığı olan "ikâb" mânasına, "kötü karşılık" mânasına gelmez; "sadece karşılık" mânasına gelir. İyi işin karşılığına "mükâfat" diyoruz; kötü işin karşılığına ise "ikâb" deniyor.

İşte burada ikâb geçmiş. Yani kötülük yaparsa, onun ikâbı... Âkaba-yuâkıbu-muâkabeten ve ikâben; "bir şeyin arkasından o işe uygun olarak verilen karşılık" mânasına, "ceza" yani "azap" mânasına...

"Allah'ın azabı, cezalandırması çok şiddetlidir. İşte Benî İsrâil'e sor, ey Resûlüm. Gör, anla ve ümmetine de anlat!" demek.

Bu âyetleri okuyoruz. Bizim de bundan çıkartacağımız, kıssadan hisse almaktır, hisse çıkartmaktır. "Benî İsrâil böyle yapmış, başına şöyle şöyle gelmiş. İyiler de şöyle şöyle yapmışlar, şu duruma ermişler. Yanlış yolda gidenler şöyle olmuş, iyi davrananlar böyle olmuş... Ben de onlardan ibret alayım, hâlimi düzelteyim!" diye, eskilerden ibret alarak kendisini düzeltmesi lazım.

Bu eskilerin anlatılması zaten ondan dolayıdır. Eski olayların Kur'ân-ı Kerîm'de mesel olarak, emsâl olarak anlatılması, dinleyenler ibret alsınlar diyedir. Ümmet-i Muhammed için bir ikaz olsun diyedir. "Bak, eskiler böyle yaptılar, sonunda böyle cezaya çarpıldılar. İyiler şöyle şöyle davrandılar, fedakârlık yaptılar, şöyle kurtuldular." diye ibret alınması içindir.

Allahu Teâlâ hazretleri tabii iyilikleri kat kat mükâfatlandırıyor. İyiliğin en az karşılığı 10 mislidir. Bir misliyle vermiyor, 10 misliyle mükâfatlandırıyor. İyiliğin güzelliğinin yüksekliğine göre, evsafının mükemmelliğine göre de 70 misli veriyor, 700 misli veriyor.

Mesela, orucun mükâfatı bi-gayri hisâb. Allah biliyor, kullar bilemiyorlar, bilemezler. "Oruç benim içindir, onun mükâfatını ben vereceğim!" diye hadîs-i kudsîde öyle buyurmuş. Ama biliyoruz ki 700'den de daha çok mükâfat veriliyor. Allah yolunda mallar infak edildiği zaman, fî sebîlillâh harcandığı zaman, bire 700 oluyor. Ama oruç olunca, ondan da fazla olduğu anlaşılıyor. Fakat onun miktarı söylenmiyor. Çünkü oruç tutuşlardaki mükemmellik de bu işe tesir eder. Ve Cenâb-ı Hak kulların davranışlarının güzelliklerine göre, aynı işi yaptıkları halde mükâfatlarını birisine ötekisinden daha fazla verebilir. Çünkü daha güzel yapmıştır, daha mükemmel yapmıştır.

İşte bunlardan ibret almak lazım. Müslümanların buna göre ayağını denk alması, selâmete girmesi, İslâm'a tam girmesi, Allah'ın emirlerini tam tutması lazım. Yarım veya dörtte bir, veya onda bir, veya yüzde bir, veya "Senede iki bayram namazı yeter." veyahut "Günde beş vakit namaz fazla." veya "Şu ibadet olmasa nasıl olur?" Olmaz! Cenâb-ı Hakk'ın emirleri bir bütündür. Kâffeten bütün emirlerini tutmak lazım! Hiç birisini ihmal etmemeye çalışmak lazım. İslâm'ı insanın dünya ve âhiretini sağlayan bir hayat nizamı olarak tam uygulamak lazım.

Ben Türkiye'deki olayları görüntülerden, gazetelerden ve yazılardan takip ediyorum: Muazzam hırsızlıklar, muazzam hortumlamalar, muazzam çalmalar, muazzam aldatmalar... Neden bunlar? Toplumu yöneten, toplum mimarlarının üstünde olan büyük mütefekkirlerin bunların bir de temelini düşünmesi lazım! "Bunların niye bu arttığını düşünmesi lazım. Niye kadar çoğaldı? Bunun temelinde yatan ana kusurlarımız neler?" diye, onları anlaması lazım.

Ana kusur, haramın haram olarak bilinmemesi ve haramdan korkulmaması, Allah'tan korkulmaması. Allah'tan korkan bir insan, bir kuruşu bile üzerine geçirmemeye çalışıyor.

Bizim fakültede rahmetli bir sekreterimiz vardı, -Nur içinde yatsın. Allah bütün geçmişlerine rahmet eylesin.- toplu iğne ziyan etmezdi, kâğıt ziyan etmezdi. O ince kâğıtları, kopya kâğıtlarını, "Memurlar alıyorlar kâğıtları, ellerini yıkadıkları zaman kurulamakta kullanıyorlar." diye ona bile kızardı. Yere düşen kâğıtları bile kaldırırdı, sekreter olduğu halde...

Ben de şahsen öyle, kendim kâğıt ziyan etmeyi sevmem, herhangi bir şeyi ziyan etmeyi sevmem. Bazıları tabakta yemeğin yarısını yiyor, yarısını bırakıyor; atılıyor. Tabii ona hiç razı olmam, sıyırırım. Yok alay konusu olurmuş... Alay konusu olmaz. Allahu Teâlâ hazretleri israfı sevmiyor. Çay; yarısı içiliyor, yarısı dibinde kalıyor, gidiyor, yani dökülüyor. Bu içilecek. Faydalıysa, "içilsin" diye yapıldıysa içilmesi lazım.

Mü'min korkuyor. Takvâ ehli olduğundan, Allah'tan korktuğundan, hesabı bildiğinden, toplu iğneyi bile hesaplıyor. Ayrıca canını bile veriyor. Bir taraftan toplu iğneyi düşünecek kadar tutumlu, bir taraftan canını verecek kadar cömert...

Bu nereden oluyor? İmandan oluyor, mü'min olduğu için oluyor. Tam iman olduğu zaman canını Allah yolunda veriyor.

Bizim Anadolu'daki, Balkanlar'daki, dünyanın her yerindeki başarılarımız, İslâm'ın bir asır içinde Atlas okyanusuna dayanması, Çin hudutlarına gitmesi, Hind'e varması, Orta Asya'ya ulaşması hep imanın kuvvetinden.

O imana önem verilmezse, İslâm küçük görülürse, "gericidir" diye müslümanlar hor görülürse; anayasal hak olduğu halde, anayasa bile "din ve vicdan hürriyeti" dediği halde, "gericilik" diye inançlı insanların inançları hor görülürse, inançlı insanlar tasfiye edilirse, o zaman geriye öyle insanlar kalır.

İnancın sözünü, savunmasını almazsanız, dinlettirmezseniz, sadece kendisini doğru sanan insanların tek yönlü, tek yanlı, yanlış, hatalı, eksikli, cahilce bilgilerine göre bir takım insanları yetiştirirseniz, onlar da yetişirse; büyüdükleri zaman, ellerine imkân geçtiği zaman, Allah'tan korkmadıkları için, hatta Allah'a inanmadıkları için, haramdan korkmadıkları için her türlü hırsızlığı, yolsuzluğu yaparlar.

"Sen yemezsen getir, ben yiyeyim!" diyenleri ben hatırlıyorum. "Sen içmezsen ben içeyim. Sen yemezsen ben yiyeyim! Getir, getir..." diye alay edenleri biliyorum.

Bu neden? İmansızlıktan.

İmansızlık teşvik edilince, tergîb edilince, o zaman imanın insana verdiği sorumluluk duygusu, ahlâk duygusu, haramdan kaçınmak duygusu, helalle beslenmek arzusu, iyilik yapmak arzusu, insanları hoş görmek arzusu gibi İslâm'ın, imanın bütün güzel vasıfları da bertaraf edilmiş olunca; ortam müsait olduğu için, ortada ele avuca sığmayan, müfettişlerin yola getiremediği, polisin, askerin haklayamadığı haydutlar, çeteler, mafyalar türüyor ve gelişiyor.

Fizik çevremiz, etrafımızdaki maddî çevremiz de öyle. Ortamı pis bir halde bırakırsanız mikroplar çoğalır. Hastaneleri temizlemezseniz, ilaçlamazsanız hastaneleri bile mikroplar sarar. Ameliyat cihazlarını temizlemezseniz ameliyat ettiğiniz yeni hastaya eskinin hastalığı bulaşır, hepsi birden ölür. "Ameliyattan sonra bir şeyler bulaştı, enfeksiyon oldu." deniyor, insanlar kurtarılamıyor, ölüyor. Temizlik çok önemli.

Bu temizliği İslâm sağlıyor. Maddî temizliği de, mânevî temizliği de, ahlâk temizliğini de İslâm sağlıyor. Allah korkusu olmayınca olmuyor. Ahlâkın temeli; Allah korkusu. Allah'a inanıp Allah'tan korkan insan iyi işler yapıyor.

Avrupa'da da öyle. İsveç'e, Avustralya'ya, İngiltere'ye, başka ülkelere bakıyorum; eğer Allah'a, âhirete inanan insanlarsa onlar sağlam iş yapıyor. Ötekiler, bakıyorsunuz bir yerden fırsatı buldu mu yapacağını yapıyor. Bizimkilerden veya başka yerdekilerden farkı yok. Çünkü insanın yapısı her yerde aynı. O yapının temelini çürütürseniz yapı sağlam durmuyor.

İşte Allah'ın nimetlerini -en büyük nimeti din, inanç- değiştirenlerin cezası çok büyük oluyor. Hem dünyada büyük oluyor; hizlân, hüsran, fıkdan, yani yok olmak, perişan olmak, rezil olmak, rüsvâ olmak... Hem de âhirette perişanlık oluyor; çünkü cehenneme atılıyor, inançsız olduğu için ebediyen yanıyor.

212. âyet-i kerîmeye gelelim. Bu âyet-i kerîmede buyuruluyor ki;

Züyyine li'llezîne keferü'l-hayâtü'd-dünyâ. "Dünya hayatı -yani şu anda içinde yaşadığımız yaşam, hayat- kâfirler için süslenildi."

Süslü püslü gösterildi, ziynetlendirildi ve gözlerine, gönüllerine hoş gösterildi.

Kâfirler bu hayatı seviyorlar.

el-Hayâtü'd-dünyâ derken, dünya kelimesi burada "arz", "yerküresi" mânasına mı? Hayır! Dünya, burada sıfat. el-Hayâtü'd-dünyâ demek, "şimdiki, yakın hayat" demek. Bir de el-hayâtü'l-âhire var, sonraki hayat... Biz ona "öbür âlemdeki hayatımız" diyoruz. Hayâtü'd-dünyâ demek, insanların şurada yaşadıkları hayat. Biz şimdi bu hayatı sürüyoruz.

Bu yaşam bittikten sonra, ba'sü ba'de'l-mevt, öldükten sonra tekrar dirilme olacak, âhiret hayatı başlayacak. Bu birinciye onun için el-hayâtü'd-dünyâ deniliyor. "Dünya hayatı" denince de millet bunu "dünya üzerindeki hayat" sanıyor. Hem dünya üzerindeki, hem merih üzerindeki, hem başka gezegenlerdeki, hem fezadaki, hem havadaki hayat. Dünyada olmasa bile, "şu andaki yaşamımız" demek. Bize yakın olan, içinde bulunduğumuz yaşam.

Bu yaşam tatlı gösterildi. Kimlere? Kâfirlere. Kâfirler gerçekten "sadece bu hayat var, öteki hayat yok" diye düşündükleri, sandıkları için, yanlış olarak böyle inandıkları için, var güçleriyle bu hayata sarılıyorlar. Şimdiki şu yaşamlarına var güçleriyle önem veriyorlar ve günlerini gün etmeye çalışıyorlar, bunu tatlı geçirmeye çalışıyorlar.

İşte mü'minlerle kâfirler arasındaki âhiret inancından kaynaklanan en büyük fark bu. Biz bu dünya hayatını amaç görmüyoruz, tek görmüyoruz. Sadece elde edilmesi gereken bir şey olarak, ulaşılacak bir amaç olarak görmüyoruz; gelip geçici, fâni, değersiz, küçük görüyoruz.

Asıl hayatın, asıl yaşamın, asıl ömrün âhiret hayatı, öldükten sonraki âlemde olacak olan hayat olduğunu bildiğimiz için, biz, bütün müslümanlar, mü'minler, Peygamber Efendimiz'den beri, hatta daha geriye doğru gidersek eski peygamberlerin hâlis muhlis saf ümmetleri, tâ Âdem aleyhisselam'a kadar âhirete inanmış olan hakiki mü'minler, bu dünya hayatının geçici olduğunu, fâni olduğunu bildiği için, bu dünya hayatının meşakkatlerine sabrediyorlar, âhireti kazanmaya çalışıyorlar, fedakârlık yapıyorlar. Kazandıklarını Allah yoluna, hayra hasenâta, başkalarına iyilik yapmaya sarf ediyorlar. İcabında canlarını seve seve veriyorlar.

İşte dedelerimiz vermiş. "Dedelerimizin kaç tanesi şehit oldu?" diye, şöyle bir tarih boyunca yapılan savaşları ve o savaşlarda şehit olan mübarek geçmişimizi, ecdadımızı hesaplayacak olsak, ne kadar büyük rakamlarla karşılaşırız. Hepsi Allah yolunda canlarını vermeye seve seve her sene gitmişler. Hatta savaşa gidip de ölmeyenler üzülmüşler. Siperlerde, "Biz niye ölmedik? Kardeşlerimiz şehit oldu da biz niye şehit olamıyoruz? Allah bize şehitliği nasip etmeyecek mi acaba?" diye bir kısmı ağlamışlar.

Bu neden oluyor? Biz âhireti esas aldığımız için oluyor, inancımızdan dolayı oluyor.

Kâfirler de, "âhiret yok" diye inandıklarından, bu hayatta çok yaşamak istiyorlar. Bin yıl yaşamayı arzu ediyor. Yaşamak için, "Kendim yaşayacağım." diye, "Herkesi öldürebilirim, herkes yok olsun, ben yaşayayım!" diye bencil oluyor. Âhirete inancı olmadığından da ölümden son derece korkuyor. Ölümden korkunca da her türlü yamukluğu yapıyor. Açlıktan korkuyor, "öleceğim" diye; aç kalmamak için çalıyor, çırpıyor... "Bu dünya hayatını hoş geçireceğim" diye çalıyor, çırpıyor... Temel duygu; âhiret inancının olmaması ve bu dünya hayatını esas amaç sanması, dünya hayatının keyfini zevkini amaç edinmesi. Ömrü onun için geçiyor.

Gayen nedir kardeşim, ne yapmak istiyorsun?

"Çok para kazanacağım."

Para kazanınca ne yapacaksın?

Para işte, pis; mikroskopun altında inceleyecek olursan üzerinde mikroplar kaynaşan bir madde... Elden ele dolaşıyor, herkesin pisliği üzerine yapışıyor. Bunun nesini seviyorsun?

"Yok, ben onu sevmiyorum. Her türlü eğlence onunla elde edildiği için, anahtar gibi olduğundan, onun için para kazanmam lazım. Paranın kendisini sevmiyorum da zenginliği seviyorum. Zengin olunca otellere gideceğim, beş yıldızlı otellerde yaşayacağım. En sevdiğim yerleri gezeceğim, en güzel arabalarda dolaşacağım. En güzel köşklerde, yalılarda oturacağım. En güzel yemekleri yiyeceğim..."

Bunları böyle arzu ediyor. Bunları elde etmek için de önüne gelen her fırsatı değerlendiriyor.

Üç tane, beş tane insanın hepsine, yurt dışından bir casus gelip kötü şeyi teklif ediyor: "Şunu yap, şu sırları bana sat, ben seni zengin ederim, milyoner ederim, milyarder ederim. Şu kadar dolar veririm, bu kadar mark veririm..." diyor. Mü'min sakınıyor; "Yok, ben vatana hıyânet etmem, devletin sırlarını, askeriyenin sırlarını satmam!" diyor. Ama ötekisi, "satarım" diyor.

Birisi; "İşte bak, bir kilo, iki kilo eroini al, getir. Satarsan sana şu kadar para!" diyor. "Yok, ben başkalarının sağlığını yok eden, başkalarının hastalanmasına, çıldırmasına, 35-40 yaşında tımarhanede zincirlere bağlanmasına sebep olan bu beyaz zehiri satmam, aracı olmam; vicdanım el vermez!" diyor. Mü'min reddediyor; ama ötekisi, "Çok para verecekmiş!" diyor, kabul ediyor. Esrar kaçakçısı, uyuşturucu kaçakçısı oluveriyor. Neden? "Para kazanacağım." diye.

İşte bunun gibi çeşitli haksızlıkları, çeşitli para getirici büyük suçları, kanunun yakasına yapıştığı zaman cezalandıracağı suçları rahatlıkla yapıyor. Neden? "Para kazanacak, parayla da her şeyi yapabilecek." diye yapıyor.

İşte dünya hayatının böyle süslü olduğu ortada. Dünya hayatı süslendirilmiş. Tabii süslendiren kim, dünya hayatını ziynetli gösteren kim? Esas itibariyle, Allahu Teâlâ hazretleri imtihan olarak dünya hayatını böyle süslü gösteriyor. O meleklerine emretmiş, cehennemin etrafı süslü şeylerle doldurulmuş, onlara yanaşan cehenneme düşüyor. Cennetin etrafında da faziletli ama sıkıntılı şeyler var. Fedakârlık yapmak, bağış yapmak, ter dökmek, yardım için koşuşturmak, uykusuz kalıp ibadet etmek gibi ilk bakışta biraz tatsız görünen şeyler var. Onları yapan sevap kazansın diye... Ötekisini yapan da günaha girsin diye, Cenâb-ı Hak orayı süslemiş. Burayı da meşakkatli, nefse hoş gelmeyen şeylerle çevrelemiş. Bu bir imtihan.

Tabii ayrıca, şeytan da kandırmak vazifesiyle vazifeli olduğu için, insanın yanına geliyor; "Bak şu hayat ne kadar güzel! Bak şu kadın ne kadar güzel! Bak şu köşk ne kadar güzel! Bak şu araba ne kadar güzel! Bak şu manzara ne kadar güzel! Bak falanca kimse nasıl böyle haram helal demedi ama yükseldi, milyarları kazandı, köşeyi döndü, nasıl paşalar gibi yaşadı!" diye şeytan da fitliyor, kandırıyor. O da göz boyayarak bu hayatı süslüyor. Şeytanın da aldatmacası var.

Zaten şeytanın böyle aldatmacası olduğunu ve onun peşinden gidilmemesi gerektiğini 208. âyet-i kerîmede okumuştuk:

Ve lâ tettebiû hutuvâti'ş-şeytâni innehû leküm adüvvün mübîn.

Şeytan da yapar bu işleri ama, esas itibariyle Allahu Teâlâ hazretleri bu dâr-ı dünyayı, hayat-ı dünyâyı imtihan yeri yaptığından, imtihanın görünüşü böyle... "Bakalım kul, kötülükleri süslü olduğu halde kötülük olduğunu anlayıp kendisini tutabilecek mi? Zahmetli olduğu halde bakalım fedakârlık gösterip sabredip iyilikleri yapabilecek mi?" diye, Cenâb-ı Hak imtihan düzenini böyle kurmuş. Kâfirlere bu dünya hayatı süslü gösterilmiş, sevdirilmiş ve beğendirilmiş. Onlar onu elde etmek için koşturmuşlar ve bir kısmını elde etmişler.

Ve yesharûne mine'llezîne âmenû. "Ve onlar mü'minler ile, iman edenler ile alay ediyorlar."

Âmenû'nun üzerinde mim var. Yani mutlaka burada durulacak. Çünkü; ve yesharûne mine'llezîne âmenû ve'llezîne't-tekav diye, vav-ı atıf sanıp da ikisini bağlarsanız mâna bozulur. O ayrı bir cümle. Burada mutlaka durulacak. Ve'llezîne't-tekav fevkahüm yevme'l-kıyâmeti. "Takvâ ehli olanlar, Allah'tan korkanlarsa kıyamet gününde onların üzerinde, fevkinde olacaklar, dereceleri yüksek olacak." diye, o ayrı bir cümle. Orayla karışmasın diye,eski ecdadımız, Kur'ân-ı Kerîm'in secâvend işaretlerini koyan alimlerimiz, bu mâna karışıklığını engellemek için mim koymuşlar. "Aman buradan öbür tarafa geçme, burada durak yap, burada cümle bitiyor." mânasına.

Ve yesharûne mine'llezîne âmenû. "Bu kâfirler iman edenlerle alay ediyorlar."

Her zaman alay etmişler. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in zamanında sahâbe-i kirâmın fakirleri vardı; ama elmas gibi, pırlanta gibi.

Yere düşmekle cevher, sâkıt olmaz kadr ü kıymetten.

Cevher, mücever, zümrüt, elmas, yakut yere düşünce kıymeti düşmez. Yerden alırsın, silersin; çünkü bozulmaz.

Ammar b. Yâsir, Suheyb-i Rûmî, Ebû Ubeyde, Sâlim, Âmir b. Sihr, Habbab b. Eret, Bilâl-i Habeşî gibi -rıdvanullâhi aleyhim ecmaîn- mübarek müslümanlar... Bunlar fakir, yoksul kimselerdi. Medine'de bu fukarâ-i müslimînden evleri bile olmayanlar, Peygamber Efendimiz'in mescidinin bir kenarındaki; Bunlara "Ashâb-ı Suffe" diyoruz, "Suffede oturan insanlar" mânasına. sundurma, gölgelik, "suffe" denilen kısımda yatıp kalkıyorlardı. "Peygamber Efendimiz'in yakınında olalım, her zaman sözünü dinleyelim!" diye. Yiyecekleri yoktu, karınları açtı, karınları sırtlarına yapışıyordu, içe doğru çukurundan dolayı...

Tabii azametli, kibirli, zengin kâfirler, müşrikler bunları sevmiyordu, bu fukarâyı küçümsüyorlardı. Çünkü onların nazarında her şey maddeyle ölçülüyor. "Onlar fakir, biz zenginiz. Biz daha yükseğiz!" diyorlardı. Hatta bazıları Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'den, onlardan ayrı bir yerde kendileri için özel toplantı yapılmasını bile istemişlerdi: "Bunların yanına gelince bunların kokularını duymak istemiyoruz, bunlarla oturmak istemiyoruz. Bize ayrı meclis düzenle, ayrı sohbet düzenle, bizimle ayrı otur!" diye böyle bir ayrım yapmak istiyorlardı. Allahu Teâlâ hazretleri, kesinlikle onların o arzularına uyulmamasını Peygamber Efendimiz'e emretmişti.

Bunlardan ayrı, Medine-i Münevvere'nin çevresinde kaleleri olan Kureyzaoğulları, Nadiroğulları, Kaynukaoğulları gibi yahudiler vardı. Yahudilerin başındaki din alimleri, hahamları ve idarecileri bu muhacirlerle, başka yerlerden Medine'ye Peygamber Efendimiz'in yanına gelip, Mekke'den, müşriklerden kaçıp gelip yoksul olarak orada yaşayanlarla eğleniyorlardı, eğlenmek istiyorlardı. Sahire-yesharu; "maskaraya almak", yani "dalga geçmek, alay etmek" mânasına geliyor. Öyle yapmak istiyorlardı.

Ayrıca münâfıklar da, Abdullah b. Übeyy b. Selül ve arkadaşları da böyle zengindi, böyle yüksek tabaka, keyf ve zevk ehli kimselerdi. Onlar da müslümanları hor hakir görürlerdi. Peygamber Efendimiz de bir kere onların bir toplantısına geldiği zaman, yolda bineğinin ayağından toz kalkmış. Peygamber Efendimiz oraya gelince, hemen böyle "Öf!" diye burnunu tutmuş. Yani, "Tozuttun, bizim meclisimize toz attırdın!" gibi havalarda.

Onlar işte böyle her şeyi maddeyle ölçtükleri için kendilerini yüksek sanıyorlardı ve fukarâ-i müslimîn ile dalga geçiyorlardı, alay ediyorlardı. "Eğer hakiki peygamber olsaydı, eşraf ve âyân ona tâbi olurdu. İşte hep fukarâ, ahalinin fakirleri, hor ve zelilleri, aşağı tabaka tâbi oluyor." diye onu da Peygamber Efendimiz'e karşı çıkmak için bir delil olarak ileri sürmeye çalışıyorlardı. Ama tabii bu, onların bu dünyadaki kısır, yanlış, ters ve hatalı görüşleri...

Ve'llezîne't-tekav. "Allah'tan korkanlar, takvâ ehli olanlar, günahlardan haramlardan sakınanlar, küfürden şirkten uzak duranlar, imana gelenler..." Fevkahüm yevme'l-kıyâmeti. "Kıyamet gününde bu kâfirlerin, bu zengin, azametli, kibirli insanların çok üstünde olacaklar."

Cennetlik olacaklar, büyük nimetlere erecekler. Hatta bazen bir kölecik, yani hürriyeti bile olmayan bir müslüman, âhirette efendisinden daha yüksek dereceye çıkacak. İmanından ve dünyadaki güzel işlerinden, ahlâkından dolayı. Ötekiler de imanlarının olmamasından veya zayıf olmasından veya kibirlerinden veya kusurlarından dolayı aşağılarda kalacak. Takvâ, insanların âhiretteki derecelerinin yükselmesinin ölçüsü. Takvâsı ne kadar çoksa o kadar yükseğe çıkar. Ama mü'minler bir kere toptan, hepsi kâfirlerin üstünde olacak. Kâfirler cehennemlik, aşağı tabaka... Dünyadaki gibi değil, tam tersine; âhiretin horları, zelilleri onlar olacak.

Ve'llezîne't-tekav fevkahüm yevme'l-kıyâmeti. Kıyamet gününde iman edenler, takvâ ehli olanlar onların fevkinde olacak, iyi durumda olacak, yüksek tabaka olacak. Mü'minler olarak Allah'ın sevdiği bir zümre olacak. Onlar esfel-i sâfilîndeyken, mü'minler a'lâ-yı illiyyînde, yükseklerde safa sürecekler.

Vallâhu yerzuku men yeşâü bi-gayri hisâb. "Allahu Teâla hazretleri, dilediği kullarını hesaba sığmaz şekilde rızıklandırır, nimetlendirir."

Evet, o dünyanın fakirlerine âhirette mü'min oldukları için, takvâ ehli oldukları için, ibadet taat ehli oldukları için, ahlâk-ı hasene sahibi oldukları için, a'mâl-i sâliha sahipleri oldukları için hesaplara girmeyecek lütuflar verir. Mücevherlerle süslü köşkler ihsan eder; hizmetçiler, hurîler, gılmanlar ihsan eder. Havuzlar, köşkler, nehirler içinde ebedî saadeti onlara lütfuyla, keremiyle ihsan eder.

Allahu Teâlâ hazretleri, imanına göre dünyanın en yoksul, fakir, âciz, hastalıklı, boynu bükük, mazlum, hatta belki de biraz cahil, köylü, ümmî insanını âhiretin efendisi hâline getirir; güzel huylarından dolayı. Onun için, asıl olan imandır ve imanına göre a'mâl-i sâliha işlemektir, hayrât u hasenâtı yapmaktır.

Bu münasebetle, bu âyetlerin mânalarıyla ilgili olarak birkaç hadîs-i şerîfi nakletmek istiyorum.

Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuş:

Enfık Bilâlen ve lâ tahşe min zi'l-arşi iklâlen. "Bilal'e infak et!" mânasına. Veyahut da "Bilal!" nida ediyor mânasına olursa, "Bilal! İnfak et." mânasına. "Fakir olduğundan Bilal'e bunu ver." diye tercüme edelim. Yani "Nafakasını, hayrını, hasenâtını ver."

Ve lâ tahşe min zi'l-arşi iklâlen. "Arş'ın sahibi Allahu Teâlâ hazretlerinin malını, mülkünü, servetini, imkânlarını, nimetlerini azaltacağından sakın korkma!"

"Aman ben sadaka verirsem aç mı kalırım, açık mı kalırım; azalır mı, yoksul mu kalırım?"

İklâl, "Kalîl yapmak, az yapmak, azaltmak." demek.

"Arş'ın sahibi olan Allah'ın malını azaltmasından korkma! Bilal'e götür, hayrını yap, ver bunu..." diye hadîs-i şerîfte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz böyle buyurmuş.

Bu konuda âyetler de var.

Ve mâ enfaktüm min şey'in fe-hüve yuhlifuhû. "Siz neyi infak ederseniz, onun halefini Allah verir."

Verirsiniz, keseniz yine dolar. Verirsiniz, bütçeniz yine zengin olur. Verirsiniz, ambarınız yine dolu olur. Verirsiniz, eviniz yine zengin olur, eksilmez. Çünkü Allah fazlasını verir.

Sahîhayn'da geçiyor ki;

Enne melekeyni yenzilâni mine's-semâi sabîhate külli yevmin. "Her günün sabahında iki melek iner."

Fe-yekûlü ehadühümâ. "Bu meleklerden bir tanesi der ki." Allâhümme a'tı münfıkan halefâ. "Yâ Rabbi! hayır hasenât yapan, infak eden, sadaka verene halef ver. Malı azalmasın, verilenin yerine yenisi gelsin."

Allâhümme a'tı mümsiken telefâ. "Vermeyene, yani cimrilik yapana, tutana da malına telef ver, azalt." diye dua eder.

Meleklerin dediği de olur.

Yine sahih hadiste gelmiş ki:

Yekûlü'bnü âdem mâlî mâlî. "Âdemoğlu diyor ki; 'Malım malım malım...'"

Peygamber Efendimiz "Âdemoğlu böyle diyor." diye anlatıyor. Evet, hakikaten biz de insanlar olarak "malım mülküm" diye kendi malımızı severiz. "Malım malım..." deriz. Ama Efendimiz soruyor:

Ve hel leke min mâlike illâ mâ ekelte fe-efneyte. "Senin malın yiyip de bitirdiğinden başka bir şey değil midir?"

Yediysen işte o zaman malındır. Yemiyorsan malın değil, duruyor.

Ve mâ lebiste fe-ebleyte. "Giyip de eskittiğinden, yiyip de yok ettiğinden..." Ve mâ tesaddakte fe-emdayte. "Tasadduk edip de âhirete sevabını gönderdiğinden başkası mıdır?"

Ve mâ sivâ zâlike. "Bundan sonraki..."

Yani yemediğin, giyinmediğin, sadaka olarak verip de âhirete sevabını göndermediklerinin seninle bir ilgisi yok.

Fe-zâhibün. "Onlar gidecek." Ve târikühû. "Sen de onu terk edeceksin." Li'n-nâsi. "Öteki insanlara, senden geride kalan insanlara..."

Vârislerin varsa onlara kalacak, yoksa ortada insanlara kalacak.

Onun için, insanın âhirete çalışması lazım. Âhireti kazanmak için yapması gereken cömertliği yapması lazım. İbadetleri yapması lazım.

Bir hadîs-i şerîf daha okuyarak bu âyet-i kerîmenin izahını kapatmış olalım.

Ahmed b. Hanbel radıyallahu anh'ten Peygamber Efendimiz'in şöyle buyurduğu naklediliyor:

ed-Dünyâ dâru men lâ dâre lehû. "Dünya, evi olmayanların evidir, yurdu olmayanların yurdudur."

Mü'minin yeri değildir. Mü'minin yurdu cennettir, âhirettir. Dünya, âhirette, cennette yeri olmayanların yeridir.

Ve mâlü men lâ mâle lehû. "Dünya, âhirette sevabı, elinde kazancı olmayanların malıdır."

Burada bırakıp gidecekler; âhirette tamamen yoksul, fakir kalacaklar.

Ve lehâ yecmau men lâ akle lehû. "İşte bu dünyaya da aklı olmayanlar toplanırlar."

"Onları elde edeceğiz!" diye çarpışır, vuruşur, uğraşır, ömürlerini günahlarla geçirirler. Elde ettikleri de kendilerine kalmaz, âhirette de kendilerine fayda vermez, ölüp giderler.

Mü'minler âhirette üstte olacaklar ve Allah onları hesaba gelmeyecek ölçülerde büyük mükâfatlarla mükâfatlandıracak.

Hesapla izah etmek gerçekten mümkün değil. Çünkü bir köşkünün bir duvarının mücevherlerinin parasını ifade edecek rakam bulamayız. Bir mü'minin cennetteki bir köşkünün bir duvarının bir köşesindeki mücevherlerden bir tanesinin bedelini ifade edecek rakam bulamayız. Dünyanın en büyük elması hangisi? Hangi hazinede saklı, hangi kralın, kraliçenin tacında veya hangi sandığın içinde? Onlarla kıyas kabul etmeyecek kadar büyük nimetleri Cenâb-ı Hak verecek.

Rabbimiz, bizleri ve bütün mü'min kardeşlerimizi, âhireti düşünen, âhireti kazanmaya çalışan, dünyanın fâni, aldatıcı güzelliklerine takılmayan, aldanmayan; dünyada âhiretini kazanmaya çalışan, ibadet ve taat eden, hayrât u hasenât eyleyen, rızasını kazanan, insanlara faydalı işler yapan; ondan sonra âhirete göçünce de Rabbinin huzuruna sevdiği razı olduğu kullar olarak varan, cenneti ve cemâlini kazanan kullarından eylesin.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtühû!

Sayfa Başı