M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Bakara 180-182. âyetleri

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Bakara sûre-i şerîfesinin 180, 181 ve 182. âyet-i kerîmeleri, vefat edecek olan bir kimsenin vasiyet yazması, vasiyet etmesiyle ilgili âyet-i kerîmeler.

Kütibe aleyküm. "Ey müslümanlar, sizin üzerinize yazıldı."

"Yazıldı" demek, "vazife kılındı, vecibe kılındı, yapmanız gerekli bir ödev emrolundu" demektir.

Ne zaman vazife kılınmış?

İzâ hadara ehadekümü'l-mevtü. "Sizden birinize vefat, ölüm geldiği zaman."

Hadara, "gelmek" demek. Mevt, "ölüm" demek. "Sizden birinize ölüm geldiği zaman; yani ölüm yaklaştığı, vefatınızın zamanı yaklaştığı, emareler belirdiği, âhirete irtihal belirginleştiği zaman." Hasta yatakta yatıyor, artık son demlerini yaşıyor.

İn tereke hayran. "Eğer geriye bir hayır terk ediyorsa, bırakıyorsa, bıraktıysa..."

Yani vasiyet edecek bir malı mülkü varsa, ölüm geldiği zaman sizden birisi geriye bir hayır bırakmışsa vazife olarak yazıldı."

Ne yazıldı?

el-Vasiyyetü. "Vasiyet etmek yazıldı."

Kimlere?

Li'l-vâlideyni ve'l-akrabîne. "Anne babaya ve en yakın akrabalara vasiyet etmek."

"Şuna şu kadar verilsin, şuna şu kadar verilsin..." demek, malın taksimi hakkında birtakım tavsiyelerde, vasiyetlerde bulunmak, bir vazife olarak yazıldı.

Bi'l-ma'rûfi. "Güzel bir şekilde, iyi bir şekilde..."

Akla mantığa, şeriate, insafa uygun bir şekilde vasiyet yapmak yazıldı, vazife kılındı.

Hakkan ale'l-müttakîn. "Müttakîler yani Allah'tan korkan, azaptan, günahtan sakınan insanlar için bu icraatın yapılması, vasiyet yapmak îfa edilmesi gerekli bir ödev, bir gerekli hak olarak yazıldı."

Fe-men beddelehû. "Kim bu vasiyeti, bu tavsiyeleri, bu dağıtımı değiştirirse." Ba'de mâ semiahû. "Vasiyeti yapan kişiden bunu duyduktan sonra..."

"Nasıl olsa o öldü artık, takip edemez!" diye, bu işittiği vasiyetin hükümlerini, şartlarını değiştirirse, susarsa, söylemezse...

Fe-innemâ ismühû ale'llezîne yübeddilûnehû. "Bu işin vebali, günahı bunu değiştirenlerin üzerinedir."

Vasiyeti yapan vazifesini yapmıştır. Ötekiler yerine getirmediler, değiştirdiler. O beraat eder, öteki bozgunculuk yapanlar, değiştirenler cezayı çeker.

İnna'llâhe semîun alîm. "Allahu Teâlâ hazretleri her şeyi işiten, her şeyi bilen Rabbü'l-âlemîn'dir."

Hem vasiyet edenin vasiyetlerini duydu, konuşmalarını biliyor; hem de ondan sonraki insanların fitnelerini, fesatlarını, değiştirmelerini biliyor. Onlara göre cezasını verir.

Fe-men hâfe min mûsin cenefen ev ismen. Cenef, "hata" demek. "Ama kim vasiyet eden kimseden bir hata çıkmasından korkuyorsa." Ev ismen. "Veyahut bir günah, Allah'ın emrine aykırı bir vaziyet çıkmasından korkuyorsa."

Yani yanlış bir vasiyet yapılmışsa...

Fe-asleha beynehüm. "Bu vasiyeti yapana nasihat ederek, vasiyetin muhatabı olan kimselere nasihat ederek; 'Bu haksızlıktır, bunu almak doğru değil. Sen bunu haksız olarak böyle dağıtıyorsun, bu dine aykırıdır, Allah'ın rızasına aykırıdır.' gibi sözlerle arayı kim ıslah ederse..."

Bunların aralarını düzelten kimse doğruyu biliyor, alim, fâzıl kimse; ya haberleri varken ya da haberleri yokken yanlışlığı engelliyorsa...

Fe-lâ isme aleyhi. "Ona hiçbir günah yazılmaz."

Çünkü haksızlığı düzeltiyor.

İnna'llâhe gafûrun rahîm. "Hiç şüphe yok ki Allahu Teâlâ hazretleri çok mağfiret edicidir, çok rahmet sahibidir, merhamet edicidir, rahmeti çok geniştir, Erhamü'r-râhimîn'dir."

Bu âyet-i kerîme, vefat edecek kimselerin vasiyet etmelerini emrediyor. Ölümü anlaşıldığı, ölümü yakın, geldiği belli olduğu, emareleri belirdiği bir zamanda; in tereke hayran.

Tabii hiç mal mülk bırakmamışsa ne vasiyet edecek? O zaman da, "Benden sonra dinden imandan ayrılmayın, Allah'tan korkun, Kur'an'a sarılın!" diyebilir.

"Eğer bir hayır bırakmışsa, yani mal mülk cinsinden birilerinin hayrına yarayacak bir şey metrûkâtı varsa, mirası varsa." el-Vasiyyetü. "Vasiyet etmek onun boynuna bir vazife olur."

Kimler için vasiyet edecek? Li'l-vâlideyni ve'l-akrabîne. Akrab; ism-i tafdîl, yani "daha yakın, çok uzak değil" demek. "Anne babaya ve akrabalara vasiyet etmek." "Anneme, babama şu kadar verin. Yakın akrabalarıma, şunlara şunlara şu kadar verin." demesi.

Bi'l-ma'rûfi. Yani örfün, âdetin, aklın, mantığın, dinin, şeriatin hoş karşılayacağı, güzel bir şekilde, iyi bir tarzda vasiyet etmesi vazifedir.

Vasiyet yapıldıktan sonra, bunun icrâ edilmesi, îfa edilmesi, vasiyetin yerine getirilmesi de; hakkan ale'l-müttakîn. "Müttakîlerin üzerine bir görevdir, o da bir vecîbedir." Geride kalanların üzerine bir görevdir.

Bu vasiyeti yapmak da malın sahibi üzerine bir vecîbedir.

Bu âyet-i kerîme bütün müfessirlerin ittifakıyla, ihtilaf etmeden, kesin olarak beyan edildiği üzere miras âyetlerinden önce, yani mirasın kimlere verileceği ve ne miktarda verileceğini beyan eden âyet-i kerîmelerden önce gelmiş olan bir âyet-i kerîmedir. Tarih bakımından bu âyet önce.

Vasiyet nedir? Vasiyet; tavsiye etmek, öğütlemek, rica etmek, kendisinin vefatından sonra veya hayatında bir yere gideceği zaman kendisi olmadığı bir zamanda başkalarına; "Ben yokken şunu yapın, bunu yapın, ne olur." diye bir şeylerin yapılmasını söylemektir.

Bu, "havale etmek, ısmarlamak" diye Türkçe'de tabir ediliyor. Kendisi mesela pazara gitmiyor, pazara giden arkadaşına; "Bana iki kilo şundan alır mısın?" diyor, ısmarlıyor. Yani havale ediyor, vasiyet ediyor, rica ediyor, söylüyor. Öyle bir şey. Bu vasiyet o mânayadır. Kendisi vefat ettiği için yok. Ama hayatta da olsa, mesela uzak bir yere gitse; harbe gidiyor, yine arkasındakilere vasiyet eder. Seyahate gidiyor, yine vasiyet eder. Kendisinin gerek ölüm dolayısıyla, gerek seyahat ve başka bir sebep dolayısıyla bulunamayacağı yerdekilere bir şeylerin yapılmasını söylemeye "vasiyet" deniliyor.

Bu, evsâ-yûsî-îsâ; sad ile yazılıyor. İki harf-i cerle kullanılır. Bi harf-i cerriyle kullanıldığı zaman, "Şuna şuna, malımdan şu kadar, şu kadar, mirasımdan şunlar şunlar verilsin!" mânasına gelir. İlâ ile kullanıldığı zaman da, "vasiyetin yapılmasını birisine havale etmek" mânasına gelir. Mesela diyebilir ki falancaya; "Sen bu işleri benim nâmıma yapıver. Sana güveniyorum, inanıyorum." Ona mûsâ ileyhi derler. Yani kendisine tavsiyeler söylenilip "bunu yapıver" denilen kimse.

Bir de li ile kullanılırsa; mûsa ileyhi li-fulâni, li-fulâni, li-fulâni. Falanca için, filanca için "Şunları şunları yapsın." diye, "ısmarlamak" mânasına. Li ile kullanılınca mal taksimi anlaşılıyor, filancalara verileceği anlaşılıyor.

Burada el-vasiyyetü li'l-vâlideyni ve'l-akrabîn, li ile kullanılmış. Demek ki onlara mal verilecek mânasına kullanıldığı kesin olarak anlaşılıyor.

İn tereke hayran. Burada şart var. "Eğer bir hayır terk ederse arkaya, o zaman vasiyet edecek." Hayır, "iyilik" demek. Burada "mal" mânasına kullanılıyor. Yani, "Arkasında taksim edilebilecek, ona buna verilip bölüştürülüp dağıtılabilecek mal bırakırsa." O dağıtıldığı zaman hayır oluyor, dua ediyorlar; "Allah razı olsun. Falanca zât bize bunları verdi. Nur içinde yatsın." deniliyor. Bir bakıma hayır olduğundan, bu hayırdan "mal, mülk" kastediliyor. Bunda da bir tereddüt yok.

Kur'ân-ı Kerîm'de bu, "mal mülk, maddî varlık" mânasına başka âyetlerde de geçmiş. Musa aleyhisselam'ın dilinden:

Rabbi innî li-mâ enzelte ileyye min hayrin fakîr. "Yâ Rabbi! Senin benim üzerime hayırdan indirdiğin şeyler bakımından ihtiyaç halindeyim, onlara ihtiyacım var!" dediği gibi, mal için kullanılıyor.

Bu mal az veya çok olsa olur mu? Az olsa da taksim edilecek mi, yoksa çok mal olduğu zaman mı taksim edilecek?

Bazı alimler; "Mal taksim edilebilecek kadar çok olmalı ki vasiyet gereksin." diye düşünmüşler, o fikri beyan etmişlerdir. Nitekim Hz. Ali Efendimiz bu kanaattedir.

İbn Abbas radıyallahu anhümâ da; "800 dirheme kadar olan maddî varlıklar, vasiyet edilme mecburiyetinin altındadır, yani vasiyet etmeye lüzum yoktur." diye düşünmüş, fikrini beyan etmiş.

Hz. Âişe-i Sıddîka validemiz, ashabın hanımlarının alimelerinden idi, o da vasiyet etmek isteyen kimseyi sormuş: "Kaç çocuğu, ne kadar malı var?"

Demişler ki; "Dört çocuğu var, 3 bin dirhem malı var."

"Bu malda bir fazlalık yok. Binâenaleyh ayrıca vasiyet etmesi icap etmez." diye, bir sınır, bir baraj, bir üst çizgi veya bir alt çizgi olduğunu beyan etmişler.

Demek ki geride belli bir miktar, böyle hatırı sayılır bir varlık bırakmışsa vasiyet edecek.

Pekiyi, bu âyet-i kerîme neden nâzil olmuş?

"Eskiden, İslâm gelmeden önce, miras evlatlar tarafından hemen taksim ediliyordu. Vefat edenin anne babasına bir şey verilmiyordu. Yakın akrabalarına da bir şey verilmiyordu. Onların hakkının da olduğunu beyan için, onlara da bir şeyler verilmesini beyan etmek bâbından, bu âyet-i kerîme inmiştir." diye rivayet ediliyor.

Fakat ondan sonra da, Nisâ sûresinde miras âyetleri beyan ediliyor. Kime ne kadar verileceği belirtiliyor. Geride bırakılan mirasın taksim şekli, böylece daha açıklık kazanmış oluyor.

Onun için Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Haccetü'l-Vedâ hutbesinde buyurmuş ki;

Elâ inna'llâhe a'tâ külle zî hakkın hakkahû fe-lâ vasiyyete li-vârisin.

Veda hutbesi de kendisinin çeşitli konularda bir vasiyeti gibi telakkî edilebilir. Nasihatleri var, vasiyetleri var.

"Dikkat edin ki, muhakkak bilin ki Allahu Teâlâ hazretleri her hak sahibine hakkını tayin etmiştir, vermiştir. Artık vâris için ayrıca bir vasiyet etme lüzumu kalmamıştır." buyurmuş.

Bundan dolayı vasiyet etmese de, geride bırakılan mirasın anne babaya hangi şartlarda ne miktar verileceği, akrabaya hangi şartlarda ne miktar verileceği, çoluk çocuğa miras olarak nasıl dağıtılacağı beyan edilmiş.

Tabii vefat edenin de, bir miktar yine akrabalarından veya mirasa dahil olmayan insanlardan istediği bazılarına vasiyet etme hakkı var. Ama bunlar hakkında Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle buyurmuş:

Lâ yecûzu li-vârisin vasiyyetün illâ en yücîzehü'l-veresetü. "Vârisin bir vasiyet etmesi câiz olmaz, uygun olmaz; ancak mirasa müstehak olan kimseler müsaade ederlerse."

Bundan dolayı, "Bir insanın malının üçte biri, yani geriye kalan mirasın üçte biri hakkında başkalarına vasiyet hakkı vardır." diye fıkıh kitapları kaydediyorlar.

Bu âyet-i kerîmede din alimlerimiz, fakihlerimiz çeşitli görüşler beyan etmişler. Bazı görüşleri şöyle özetlemek mümkün:

"Mirasla ilgili âyet-i kerîmeler geldi. Binâenaleyh bu âyet-i kerîmeye değil, o gelen âyet-i kerîmelerdeki emirlere uygun olarak taksim edilir. Bu âyet-i kerîme neshedilmiştir." demişler.

Bir kısmı da demişler ki; "Evet, o kimlere verileceği beyan edilen kimselere 'ashâb-ı ferâiz' deniliyor. Yani farîza olarak kendilerine malın belli miktarda verilmesi gereken kimselerin dışındakilere vasiyet yine bâkidir. Nesih tamamen nesih değildir. Bütün bu âyet-i kerîmenin tamamının hükmü öbür âyete bağlanmış değildir, kısmendir. Miras hakkı olmayanlara da yine vasiyet olabilir. Bu da mendubdur. Muhtaçsa onun da gönlü alınmış olur." diye beyan etmişler.

Bu âyet-i kerîmede geçen el-akrabîn, karîb kelimesinin ism-i tafdîlidir; "daha yakın olanlar" mânasına geliyor. Tabii insanın pek çok akrabası, uzaktan yakından kimseler vardır. Anne babaya, daha yakın olanlara vasiyet gerekiyor. "Bu âyet-i kerîmenin, 'daha yakın olan akrabaya' kısmı mensuh değildir, hükmü devam etmektedir. Onlar için yazılabilir." diye beyan etmişlerdir.

Bu konuda bir hadîs-i şerîf rivayet ediliyor. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki;

Mâ hakku'mriin müslimin lehû şey'ün yûsî fîhi yebîtü leyleteyni illâ ve vasiyyetühû mektûbetün indehû. "Malı mülkü olan bir insanın, bir müslümanın vasiyeti yanında -"yastığının altında" diyelim- yazılı olmadıkça iki gece yatması câiz değildir."

Demek ki vasiyeti yazılı olacak, yanında bulunacak. Ölürse o vasiyetine bakacaklar. Bir vasiyet olması lazım.

Sahabeden bir zât-ı muhterem, radıyallahu anh; "Bunu duyduktan sonra bir gece geçmedi, hemen vasiyetnâmemi yazdım, yanımda bulundurdum." diye beyan ediyor.

Miras var, mirasın taksimi var. Malın üçte biri kadar kısmının başkalarına bırakılması, vasiyet edilmesi olabiliyor. Bu da mendubdur.

Burada, bu âyet-i kerîme münasebetiyle nâsih-mensuh kelimesi bahis konusu ediliyor. Kur'ân-ı Kerîm'de bazı ahkâm âyetlerinin hükümleri daha sonra inen bir âyet-i kerîmeyle neshedilmiştir. Nesheden âyete "nâsih" derler. Neshedilen âyete de "mensuh" derler. Ulemâ, sahâbe-i kirâm, sahabenin alimleri, müfessirleri bunu kabul etmişlerdir.

Yalnız bir şahıs var bunu kabul etmeyen; Ebû Müslim el-İsfahânî denilen bir müfessir. Bu şahıs; "Hiç nâsih mensuh yoktur." diyor. Ama ne selef-i sâlihînden ne kendisinden sonra ilim erbâbı bunu söylediğini söylememiş. O, nâsih mensuh olan her şeyin, "Nâsih değil, mensuh değil, aynen câridir!" diye her birisinin bir izahını yapmaya gayret etmiş. "Binâenaleyh burada da nâsihlik mensuhluk yok; mübhem olarak, genel olarak söylenmiş olan bir hüküm sonra tafsil ediliyor." diye söylemiş.

Onun hakkında Ebû Bekir el-Cessâs Râzî, Ahkâmü'l-Kur'ân isimli eserinde -kıymetli eserdir, basılmıştır- orada bu zâtın hatalı görüşlerini uzun uzun beyan ediyor. Sahâbe-i kirâma aykırı davrandığını, fikirlerinin onların fikrinden ayrı olduğunu; edebiyatı biliyor, tefsiri biliyor ama fıkhı bilmiyor, bunun da ondan kaynaklandığını söylüyor. Onun hakkında bir hadîs-i şerîfi yazmış ki: el-Cessâs'ın Ebû Müslim el-İsfahânî hakkında söylediklerini nakletmek istiyorum.

Rahmetullahi aleyhim ecmaîn, bu alimlerin hepsine Allah rahmet eylesin. Hep Allah rızası için konuşmuşlar.

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuşlar ki:

Men kâle fi'l-Kur'âni bi-re'yihî. "Kim Kur'ân-ı Kerîm'de kendi fikriyle, kendi kanaatiyle, kendi görüşüyle bir söz söylerse." Fe-esâbe fekad ahtaa. "İsabet etse bile hata etmiş olur."

Neden? Kendi bildiğine söylemiş olur. Çünkü Allah'ın kelâmıdır. Kendi bildiğiyle, "Bana göre böyle." demekle olmaz. Sağlam delil olması lazım. Hadîs-i şerîfleri bilmesi lazım. Sahâbe-i kirâmı dinlemesi, kulak vermesi lazım. Eski büyük, dev alimleri, allâmeyi hesaba katması lazım. Öyle onlara aykırı bir şey yaptığı zaman, işin yanlış olduğunu düşünmesi lazım.

Tabii tarihte bir Ebû Müslim el-İsfahânî böyle, "Nâsih mensuh yoktur." demiş. Ötekiler de olduğunu beyan ediyorlar. Ulûm-u Kur'an ile ilgili kitaplarda böyle buyuruluyor. Bir de son zamanlarda bazıları, Mısır'da bazı kimseler ve Türkiye'de de bazı kimseler, tabii böyle nadir görüşleri ele alıp onlar da konuşuyorlar. Ama Kur'ân-ı Kerîm Allah kelâmı olduğundan, bilgisi tam olmadan, derin olmadan, takvâsı zayıf olan insanların bu konuda böyle ileri geri, gelişigüzel konuşmaları uygun olmaz.

Demek ki miras hakkında zaten Kur'ân-ı Kerîm'in âyetleri var. O âyetlerin ahkâmına uygun olarak taksim edilecek. Ama bu âyet-i kerîmede de beyan edildiği gibi akrabaya, akrabadan bazılarına da malın üçte biri kadar vasiyet edilebilir. Bu böyle beyan edildikten sonra;

Hakkan ale'l-müttakîn. "Müttakîlere bu bir vazifedir." Bunu yerine getirmek, hakkıyla îfa etmek bir ödevdir. Bir haktır, vazifedir. Bunu yapması lazım.

Bu müttakîler kimler? Ya "Mal sahibi olup vefat etmek üzere olup da vasiyet yazması gereken kimselerdir. Onlar bu vasiyeti yapmalılar." mânasına... Ya da "Bu vasiyeti duyup dinleyenler ve bunu yerine getirmek, icrâ etmek, vasiyeti îfa etmek müttakîler için bir vazifedir. Yapmazlarsa suçlu olurlar." mânasına.

Ondan sonraki âyet-i kerîmede de buyuruluyor ki:

Kişi vasiyet etti, ötekiler dinledi; vefatından sonra mal ona göre taksim edilecek.

Fe-men beddelehû ba'de mâ semiahû. "Kim bu vasiyeti işittikten sonra..." Yani kendisine vasiyet havale edilen kimse, yahut şahitler, veya vefatından sonraki işleri yürütmekle görevli görevliler, hukkâm, kadılar vs. "Kim bu vasiyeti işittikten sonra; ya bizzat işitir ya da işitmiş gibi bildikten sonra bunu değiştirirse..." Çünkü şahitler vardır veya yazılıdır. Kesin olarak bildiği zaman, işitmiş gibi bilmiş olur. "Bunu değiştirirse, îfa etmezse, tağyir ederse, değiştirirse, çarpıtırsa, saptırırsa...

Fe-innemâ ismühû. "Bu tebdîl ü tahrifin, tağyirin günahı, vebali." Ale'llezîne yübeddilûnehû. "Bunu tebdil edenlerin boynunadır."

İnna'llâhe semîun alîm. Semî', faîl vezninde, mübalağa siygasıdır. Cenâb-ı Hak her şeyi son derece iyi işitir. Alîm de yine mübalağa siygasıyla; "Her şeyi iyi bilir." "Allah her şeyi hakkıyla, tam olarak, eksiksiz işiticidir, bilicidir."

Âyet-i kerîmede, burada bir tehdit var: "Vasiyete çok dikkat edin ey ilgililer!" Kimse ilgili; ister mirasçılar olsun, ister mirası taksimle görevlendirilmiş kimseler olsun, ister hâkimler olsun, onlara tehdit var. Değiştirmek olmaz. Vasiyet çok önemli işlerden biridir.

Bursa Ulucamii'nde arka duvarında bir büyük levha vardır: İtteku'l-vâvât. "Şu vavlardan sakının!" diye. Birisi, işte bu vasiyet meselesidir.

Vasiyet ciddi iştir, hukukî bir iştir. Hatta miras hukuku diye koca, kalın kitaplar vardır, hukuk öğrencileri hukuk fakültelerinde okurlar. Tabii İslâm'ın miras hukuku da Avrupa'nın miras hukundan ayrıdır, hükümleri farklıdır.

Allahu Teâlâ hazretleri bu değiştirenleri işitir ve bilir. "Binâenaleyh onları cezalandırır." demek. Yani titizlikle yerine getirmek lazım. Asla adam kayırma veya düşmanlıkla, husûmetle işi değiştirme tarafına kaymamak lazım.

Bu mal dolayısıyla insanlar çok kavgalar eder, hatta savaşlar eder. Dünya metaı için birbirlerine girerler. İki köy silahları alır, birbirleriyle çartışır. Ama Allah'tan korkmak lazım. Fâni dünyanın geçici malları, mülkleri, menfaatleri için günahlı, yalan yanlış, zulüm, haksızlık işlerini yapmamak lazım.

Bu, bütün müslümanlara önemli bir nasihattir. Vasiyetleri hem yapmak, hem de yapılmış vasiyetleri yerine getirmek.

Hâl-i hayatında vasiyet yapmış olan insanları biliyoruz. Mesela bizim vakfımıza bir zât, "Benim sadaka-i câriyem olsun." diye hâl-i hayatındayken bir bina vermiş. "Bu bina benim vakfım olsun, işte şu hayırlı işlerde kullanılsın, ben de sevap kazanayım." diye. Ondan sonra, eceli gelmiş, vâdesi yetmiş, ömrü bitmiş, âhirete irtihal eylemiş. Allah rahmet eylesin, nur içinde yatsın, Allah razı olsun... İnsan kendi malını istediği gibi kullanır. Mirasçılar şimdi bırakılan malları paylaşmak istiyorlar. Hem de hâl-i hayatında yaptığı hayrâtı hasenâtı geri almaya çalışıyorlar.

Mesela tanığımız vardı, nur içinde yatsın. Hâl-i hayatında, sonradan bir haksızlık, yanlışlık olmasın diye kendisi hukukçulara danışarak, her türlü tedbiri alarak bütün mirasçılarına, -çocuğu yoktu- hanımına vesaireye, hepsine malını güzelce taksim etmiş. Vefat etti. Babası da salih bir kimseydi, kendisi de iyi bir kimseydi. Allah rahmet eylesin. Çok sevdiğimiz bir insandı. Ondan sonra hanımı çok ayıp etti. Vasiyeti yerine getirmemek için, hayır olarak verdiği şeyleri geri almak için çiğ işler yaptı, yalan yanlış işler yaptı.

Bu âyet-i kerîmeler işte göz önünde bulundurulmalı!

Fe-men hâfe min mûsin cenefen ev ismen. Burada mûsin, muvassî, yani tavsiye, vassâ-yuvassî-tavsiyen, o kökten geliyor diye, öyle okuyan kıraat alimleri var. Ama bizde evsâ-yûsî fiilinden mûsî, ism-i fâil. Min geldiğinden mûsiyyin denmesinden, ye düşüyor, mûsî oluyor. "Vasiyet edenden bir yanlış hareket çıkmasından, bir yanlışlık yapılmasından; yahut bir günah işlenmesinden, günah çıkmasından korkarsa..."

Kimdir bu? Vefat edecek insanın yanında bulunan, alim, fâzıl, bilgili, görgülü, tecrübeli olan zât.

Nasıl olur bu korkulacak şey, ne olur? Cenef, "hata" demek. Hata olarak veya kasten haktan ayrılıyor; adaletten, iyilikten ayrılıyor; mâruf îfa etmiyor. Halbuki el-vasiyyetü li'l-vâlideyni ve'l-akrabîn bi'l-ma'rûfi; mâruf ile, iyilikle, iyi niyetle yapılacaktı. Yaptığı şey akla ve şeriate uygun olacaktı. Öyle yapmaz da aykırı yaparsa... Mesela yakın akrabayı bırakıp da uzaktakileri kayırmaya kalkarsa, veya akrabayı bırakıp yabancılara mal kaydırmaya çalışırsa, veya kendisine verilenden fazlasını verdirmeye çalışırsa, veya vâristen mal kaçırmak gibi bir şey yapmaya kalkarsa... Tabii vâristen mal kaçırmak da doğru değil.

İşte bir salih, iyi insan böyle birtakım yamuklukları sezdi mi, o zaman; fe-aslaha beynehüm. "Bu malla alakalı kimselerin aralarını ıslah eder." Konuşur; "Bak bu öyle vasiyet etti ama, malı buna çokça verdi ama, sen bunu çok alırsan Allah'ın takdirine aykırı olarak almış olursun. Allah bunun hesabını sorar. O yanlış yaptı. Bak buna bu kadar verilmesi gerekirdi." diye malı alanların arasını ıslah eder. Ya da vasiyeti yapanı ikaz eder.

Ama burada, fe-lâ isme aleyhi, "Bu iyi işi yapana bir vebal yoktur." deniliyor. Adam öldükten, iş olduktan sonra kendi elinde imkân varsa, böyle işi düzeltirse; öyle vasiyet etmemişti, yanlış bir şey vasiyet etmişti; ama doğrultarak yaparsa, o zaman ona bir günah yoktur. Ama bu çok kolay bir şey değildir, bu ince bir meseledir.

İbn Abbas radıyallahu anhümâ'dan rivayet edildiğine göre;

ed-Dırâru fi'l-vasiyyeti mine'l-kebâiri. "Vasiyette zarar verici vasiyet yapmak, birileri mağdur edici vasiyet yapmak, büyük günahlardandır."

Tilke hudûdullâhi fe-lâ ta'tedûhâ. "Allah'ın ahkâmı bunlardır; bunları çiğnemeyin, bunları aşmayın! Taşkınlık, azgınlık yapmayın!" diye âyet-i kerîmeler var.

Onun için çok dikkat etmek lazım. "Islah edeceğim." derken, haksızlık yapmamaya dikkat etmek lazım. Haksızlığı da "Vasiyeti yerine getirceğim." diye, pat diye yanlış olarak da yapmamak lazım. Görüyorsunuz, bu vasiyetle ilgili herkes çok sorumluluklar üstleniyor.

Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten bir hadîs-i şerîf rivayet olunmuş. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

İbn Kesîr'de râvileri var.

Bunun mânâsını söyleyelim, çok önemli! Çok dikkatle okumanızı rica ediyorum.

İnne'r-racüle. "Bir kişi, bir adam..."

Tabii kadın da olsa onun için de câridir. Mükellef olan herkes bunun içine girer, bu hükmün altındadır.

İnne'r-racüle le-ya'melü bi-ameli ehli'l-cenneti. "Bir kişi cennetlik insanların, cennet ehlinin icraatı gibi icraatı icrâ eder."

Ne kadar?

Seb'îne seneten. "Yetmiş sene cennetlik insanların amellerini yapar."

Namaz kılar, oruç tutar, tesbih çeker, hayır yapar vs. vs.

Fe-izâ evsâ. "Tam vasiyet edeceği zaman gelince..." Ve hâfe. Bu noktasız ha ile. Hâfe-yahîfu-hayfen, "haksızlık yapmak" demek. "Haksızlık yapar." Fî vasiyyetihî. "Vasiyetinde." Fe-yuhtemü lehû bi-şerri amelihî. "Böylece kötü bir amel işlemiş olarak vefat eder."

Tam hayatının en son icraatı, kötü bir iş işlerken canı çıkmış, ruhunu teslim etmiş olur.

Fe-yedhule'n-nâre. "Cehenneme girer."

Ve inne'r-racüle. "Buna mukabil bir başka adam da, bir başka kişi de, kadın veya başka bir kimse..." Le-ya'melü bi-ameli ehli'n-nâri. "Cehennemliklerin işini yapar durur; ihmâl, kusur, cahillik, günah yapar yapar..." Seb'îne seneten. "Yetmiş sene." Fe-ya'dilü fî vasiyyetihî. "Sonunda vasiyetinde haksızlık olmayan, âdilâne bir vasiyet yapar." Fe-yuhtemü lehû bi-hayri amelihî. "En son güzel ameli işleyerek böyle güzel amelle ruhunu teslim eder." Fe-yedhule'l-cennete. "O ruh hâliyle cennete girer."

Demek ki vasiyet çok önemli! Vasiyette çok dikkat etmek lazım! Vasiyet edenin de, vasiyeti dinleyenlerin de, uygulayanların da, malı mirası alanların da çok dikkat etmesi lazım!

İnna'llâhe gafûrun rahîm. İşte böyle haksızlık yapanların haksızlığını anlayıp da vasiyeti nasihatle veya fiilen müdahale ederek düzeltenlerin günahı yoktur. Bunların herhangi bir vebali yoktur, müsterih olsunlar. "Acaba aynen vasiyeti uygulasa mıydım? 'Vasiyeti yapan o, vebal onundur. Bana ne?' mi deseydim. Yoksa düzeltmem mi iyi oldu?" diye düşünmesin! Düzeltmesi iyi oldu. Fe-lâ isme aleyhi. "Endişe etmesin; onun için bir korku, günah, vebal yoktur." İnna'llâhe gafûrun rahîm. "Cenâb-ı Hak çok mağfiret edicidir, çok merhamet sahibidir, afv ü mağfiret eder." buyuruyor.

Bazı şeyler iyi niyetlerle yapıldığı zaman, Cenâb-ı Hak günah yazmaz.

Mesela İslâm'da yalan yasaktır, günahtır. Müslüman mutlaka doğru sözü söyler. Doğru, evet öyle; ama savaşta yalan söylenir. Düşman yakaladı; "Birlikleriniz nerede? Toplarınız nerede? Askerleriniz ne kadar? Mühimmâtınız ne kadar? Kuvvetli misiniz, zayıf mısınız?" diye sordu. O zaman doğru söylenir mi? Söylenmez. "Dosdoğru, dobra dobra söyleyeyim mi?" Hayır, söylenmez! Neden? Savaş, harp hud'adır.

İki arkadaşın dargınlığını barıştırmak için, "İşte o seni seviyor. Bu da pişman olduğunu söylüyor, seninle barışmak istiyor..." Bu da câiz olur.

Bir de, bey ile hanım arasında câiz olur. Hangi konuda? Aile muhabbeti bâbındaki mübalağalı sözler... Dosdoğru söyleyeceğim diye, "Nasılsın kör kadı?" gibi bir laf söylenmez. Tatlı tatlı iltifatlar olabilir, hilâf-ı hakikat olsa bile söylenir. O zaman olabilir.

Demek ki, işlerde niyet çok önemli olduğundan böyle oluyor. Niyet iyi olunca sevap oluyor. Niyet kötü olunca günah oluyor.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi hep iyi niyetlerle güzel işler yapmaya muvaffak eylesin. Her işimizi adaletle, rızasına uygun yapamaya muvaffak eylesin. Ömrümüzü rızasına uygun geçirip huzuruna sevdiği razı olduğu kullar olarak varmayı nasip eylesin. Cennetiyle cemâliyle cümlemizi müşerref eylesin.

es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!

Sayfa Başı