M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Berat Gecesi (1996)

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Hadîs-i şerîfleri size okumak istiyordum. Tabii önce Kur'ân-ı Kerîm'den başlayayım. Kur'ân-ı Kerîm'de Duhan sûresi var. Duhan sûresi Hâ mîm diye başlayan sûrelerden birisidir. Orada buyuruluyor ki;

Hâ mîm. Ve'l-kitâbi'l-mübîn. İnnâ enzelnâhu fî leyletin mübâreketin innâ künnâ münzirîn. Fîhâ yufraku küllü emrin hakîm. Emren min indinâ innâ künnâ mürsilîn. Rahmeten min rabbik innehû hüve's-semîu'l-alîm.

Sûre devam ediyor tabii… Fakat burada bir leyle-i mübârekeden bahsediyor. Yani bereketli, mübarek, mânevî değeri yüksek, mukaddes bir geceden bahsediliyor. Bu âyetlerde anlatılan gecenin Berat gecesi olduğu bazı alimler tarafından ifade edilmiştir. Berat gecesi hakkındaki âyetler bu bakımdan bu Duhan sûresinin ilk âyetleri olmuş oluyor.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Hz. Ali Efendimiz'den rivâyet edildiğine göre bir hadîs-i şerîfinde buyurdular ki; -Arapçasını da okuyayım hadîs-i şerîf olduğu için, bereketi olsun.-

Yenzilu'llâhu Teâlâ fî leyleti'n-nısfı min şa'bâni ile's-semâi'd-dünya fe-yağfiru li-külli müslimin illâ li-müşrikin ev müşâhinin ev katıi rahimin ev imümeetin tebgifierciha.

Sadaka Resûlullah fîmâ kâl ev kemâ kâl.

Bu Hz. Ali Efendimiz'den rivayet edilmiş olan hadîs-i şerîf önümüzdeki akşamki geceyle ilgili okunan hadîs-i şerîflerden birisidir. Peygamber Efendimiz Hz. Ali Efendimiz'in rivayet ettiğine göre buyurmuşlar ki;

"Allahu Teâlâ hazretleri Şaban'ın yarısı gecesi olunca -yani bu akşamki gece olunca- semâ-i dünyaya nüzul eyler. Semâ-i dünya, "en yakın sema" demek. Dünya Arapça'da "en yakın" mânasına geliyor. Allahu Teâlâ hazretleri başka bir âyet-i kerimede -Tebâreke sûresinde- -Biraz astronomiyle ilgilenenler için bu benim izahatım önemli çünkü bazı kimseler bunu bilmezler.-

Ve lekad zeyyenne's-semâe'd-dünyâ bi-mesâbihâ.

"Biz, en yakın semayı yıldızlarla ziynetlendirdik, donadık, bezedik."

Burada es-semâi'd-dünyâ, ikisi de elif-lam'lı geliyor. Arapça bilenler anlarlar ki buradaki dünya sıfattır, isim değildir. "Dünya" dediğimiz zaman bizim anladığımız yeryüzü, arz anlaşılmayacak. Ne anlaşılacak?

"En yakın" demektir.

Kur'ân-ı Kerîm'in tercümesini yapan, meâlini veren bazı şahıslar dahi bunu anlayamamışlar, "dünya seması" demişler. "Dünya seması" demek başka, "en yakın sema" demek başka; ikisi arasında fark var. tercüme farkı var. Araplar dünya kelimesini bizim mânasına kullanmazlar. Bizim dünya sözünden anladığımız mânayı ard diye ifade ederler. es-Semâvâtu ve'l-ard. Ard diye elif-ra-dat harfiyle yazarlar. Yoksa dünya kelimesini bizim kullandığımız mânada kullanmazlar. Tercümeyi yapanlar bunu bilmiyor.

En yakın semayı Allah yıldızlarla donatmış. Demek ki gök ilmini bilen insanlar göğün ne kadar derin olduğunu biliyorlar. Öyle yıldızlar var ki gökyüzünde ışığı yola çıkıyor, boşlukta ışık hızıyla devam ediyor. Işık hızı saniyede şu kadar bin kilometre… "Bir" deyinceye kadar ışık gider, yani hemen ulaşır. O kadar hızla giden ışık gelmeye bu tarafa doğru devam ediyor. Beş milyon senede dünyaya ışığı ulaşan yıldızlar var. Yani mesafenin derinliğini anlayın ki ışık bile o kadar milyon sene geçtiği halde seyahat ede ede milyonlarca senede dünyaya ancak gelebiliyor. Karadeniz'i geçen bıldırcın kuşların Sinop'a dökülmesi gibi değil, çok daha uzun bir yolculuk…

Ve lekad zeyyenne's-semâe'd-dünyâ denilince, "Semâ-i dünyayı, en yakın semayı biz yıldızlarla bezedik." denilince yıldızların olduğu bütün sema birinci sema oluyor. Bu önemli. Önemli nokta olan bu. Ve buradan, bunun arkasında yıldızların olmadığı altı tane daha sema olduğu anlaşılıyor. Yıldızlar birinci semada. Ondan sonra yıldızların olmadığı altı sema daha var. Halbuki birinci sema bile ne kadar derin; milyonlarca senede ışığı dünyaya gelen yıldızlar var. Burası daha birinci sema. İnsan kâinatın küçücük bir köşesinde güneşe bağlı olan sistemden çıkmak için bir uzay gemisine binse 20 bin yıl gitmesi lazımmış. İnsan içinde 20 bin yıl yaşamaz ki; ölecek, kemikleri toz olacak, uzay gemisi çalışmaya devam ediyorsa 20 bin yıl sonra güneşin sisteminden çıkacak. Kâinata göre…

Bunları şu bakımdan söylüyorum, muhterem kardeşlerim: Kâinat çok muazzam bir varlık. Tabii kâinatı yaratan Allah'ın ne kadar büyük olduğunu anlayasınız diye bunu söylüyorum. Çünkü Allahu Teâlâ hazretleri Allahu Ekber, hiçbir şeyle kıyas kabul etmeyecek derecede büyük. Allah'ın büyüklüğünü anlamak için şu yarattığı bir kâinatın boyutlarını biraz bilin diye söylüyorum. Yani o kadar muazzam bir kâinat içindeyiz. Allahu Ekber, Allah bundan da büyüktür. Allah'ın büyüklüğünü anlayın diye, zihninize Allah'ın büyüklüğü yerleşsin diye söylüyorum.

Allahu Teâlâ hazretleri semâ-i dünyaya nüzul eder. Yani Allahu Teâlâ hazretleri kullarına teveccüh ediyor, yakınlaşıyor.

Ne zaman?

Bu gece. Bu Beraat gecesinde Allahu Teâlâ hazretleri kullarına yakınlaşıyor.

Ve yağfiru li-külli müslimin. "Her müslümanı afv u mağfiret eyliyor." İllâ. "Şunlar müstesna…"

"Ancak şu sayılanlar hariç" demek.

İllâ li-müşrikin. Müslüman ama yaptığı amelde şirk kokusu olan, şirk bulunan insanı affetmiyor."

Hani müslümandır da, "Ben müslümanım" diyor da öyle laflar söylüyor ki şirke bulaşıyor, öyle zihniyet taşıyor ki günaha giriyor. O tipte insanları affetmez. Kendisi müslüman sanıyor, nüfus kağıdında müslüman; ama kafasında, kalbinde, duygularında şirk var, müşriklik var. Onu affetmez.

Buradan tabii şu çıkıyor: İnsan müslüman olduğu halde ayağı kayabilir. Çok dikkat etmesi lazım. Allah'ın kulluğu çok zor bir iştir. Allah'a güzel kulluk etmek, Allah'ın sevdiği kul olmak kolay değildir. Devamlı uyanık bulunmak lazım. Onun için, bizim Nakşî tarikatimizde birinci prensip, devamlı uyanık bulunma prensibidir. Hûş der dem. Her nefesi alırken uyanık olmak, şuurlu olmak.

Hûş der dem ne demek?

"Her nefeste uyanık, ayık olmak; gafil olmamak, dalmamak, şuurunu dağıtmamak" demek.

Demek ki insan "müslümanım" dediği halde müşrikliğe bulaşabilirmiş. Bu durumda olanı da Allah bu gece affetmiyor.

Allah bizi şirkten korusun.

Şirk nedir?

Bir, şirk-i âşikar var, şirk-i celî var; yani "Allah" diyor, "Allah'ın oğlu" diyor, putlara tapıyor. Niye buna tapıyorsun?

"Bu Allah yanında bana şefaat edecek." diyor.

"Melekler Allah'ın kızlarıdır." diyor...

Bunlar şirk. Buna şirk-i celî derler yani âşikâre şirk. İşte apaçık müşrik oldu.

Bir de şirk-i hafî, "gizli şirk" vardır. Tasavvuf bunu anlatır. Tasavvufta insanlar bu konuda ikaz edilir. Tabii neticede hadîs-i şerîften çıkıyor. Riyakârlık da şirktir.

Riya ne demek?

Yaptığı ibadeti gösteriş için yapmak, dünyadaki insanların aferinini almak için, beğenisini kazanmak için, onlardan rağbet elde etmek, şöhret elde etmek için yaparsa ne oluyor?

Şirk oluyor.

Riyakârlık nedir? Riya, gösteriş için yapmak nedir?

Şirktir. Azıcık bir riyakarlık bile şirk oluyor.

Demek ki gizli olan şirke "müslümanım" diyen insanlar düşebilir. Düşmemek için dikkat etmek lazım. Riyakârlık yapmamak lazım. Yaptığı işi ihlâsla yapmak lazım, Allah rızası için yapmak lazım. Kulların beğenmesine, alkışına, vereceği paraya pula, göstereceği teveccühe, alkışa kapılmamak lazım. Onun için ibadet yapmamak lazım. Demek ki müslümanlar da gizliden gizliye şirke düşebilir.

Tabii bu "gizli şirk" sözü Peygamber Efendimiz'in sözü. Peygamber Efendimiz buna "gizli şirk" diye ismi veriyor. O bakımdan önemli.

Allah müşriki affetmeyecek, "mü'minim" sanıp da müşrik olanı affetmeyecek.

Allah bizi gizli veya âşikar her çeşit şirkten uzak eylesin, korusun, temiz pak eylesin.

Bu bir. Başka kimi affetmeyecek, muhterem kardeşlerim?

Ev müşâhinun. Müşâhin, "kalbi arkadaşına kızgın" demek, "kızgınlıktan kaynıyor" demek. Kızgın da "sıcak" kelimesiyle ilgili. Araplar buharlı gemiye şâhine derlerdi. Şâhine, 'a' harfiyle. İçinde kızgın bir kazan var, suyu buhar yapıyor, oradan makineler çalışıyor. Şâhine, "buharlı gemi" demekti. Müşâhin de kalbi sanki buharlı gemi gibi içinde bir kazan var, sanki fokur fokur kaynıyor, kızgın… Öteki müslüman arkadaşına, kardeşine kızgın, küs; kin tutuyor, ona dargın. İşte Allah bu gecede bunu da affetmeyecek.

Bunu niçin söylüyorum?

Biz şu anda bu geceye giriyoruz. Bu cumadan sonra bu geceye ulaşacağız. Tabii insanız, çeşitli duygularımız var. İnsanoğlunun iç âleminde iyi kötü düşünceler vardır, duygular vardır, sevgiler vardır, sempatiler, antipatiler vardır. İnsanoğlu bu, kalbinden neler geçtiği belli olmaz. İçinde hangi duyguların çarpıştığı kolay kolay anlaşılmaz. Bazen sahibi bile, kendisi bile anlayamaz. Ama bu hadîs-i şeriften şunu anlıyoruz ki; kimseye kin tutmayacağız, kalbimizde kimseye karşı dargınlık olmayacak. Kimseyle küs olmayacağız ki Allah bizi affedebilsin. Yoksa affetmeyecek.

Ne dermiş Allahu Teâlâ hazretleri?

"Yâ Rabbi! Şu iki kulunu affet!"

"Onlar birbirlerine kızgınlıklarını bıraksınlar, öyle. Ayır onları kenara, onları affetmiyorum." dermiş.

Yani kullarını affettiği zamanlarda bile birbirine kin tutanları affetmiyor.

Bu nedir?

İslâm, kardeşliğe çok önem veriyor.

"Müslüman, müslümanın kardeşidir."

Bu bir edebiyat sözümü? Pohpohlama sözümü? Laf mı?

Değil. Kur'ân-ı Kerîm'de Allahu Teâlâ hazretleri buyuruyor ki;

İnneme'l-mü'minûne ihvetün. "Müslümanlar sadece ve sadece birbirinin kardeşidir, başka bir şey değildir! Kardeştir."

O halde bizim birbirimizle kardeşliğimizi kim koymuş, kim yapmış?

Allah.

Biz birbirimizin kardeşiyiz. Ne kardeşliği bu?

Müslüman kardeşliği, din kardeşliği.

O halde Allah'ın kurmuş olduğu kardeşlik köprüsünü biz yıkmamalıyız. Allah bizi müslüman olarak birbirimize kardeş ettiğine göre akşam bizim gençler mâşaallah epeyce kabiliyetleri var, edebiyatları kuvvetli, ne diyorlar?

"Silahlar patlıyor, kardeşin kardeşe bu kavgası neden? Madem kardeşiz…" diye akşam düğün programında güzel bir şiir dile getirdiler.

Bizi Allah kardeş etmişse biz de Allah için kardeşliğimize dikkat etmeliyiz. Birbirimizi sevmeliyiz.

Sizden biriniz bana diyebilir ki;

"Hocam seveceğim ama şu adamın hâline bak ya, gel de sev bu adamı… Fesübhanallah! Ben bu adamı nasıl seveyim ya? Fırsat bulsam, köşe başında ben bunu çıkarım göğsüne otururum, gırtlağını sıkarım! Ben bunu nasıl seveyim?"

İslâm'da müslüman müslümanı imanından dolayı sevecek, "Bunun kalbinde iman cevheri var." diye ve yaratılanı Yaratan'dan dolayı hoş görecek. Kusuruyla sevecek. Gülü dikeniyle sevecek. Gülün kendisi güzeldir, kokusu güzeldir ama dikeni vardır, "koparayım" derken dikkat etmezsen elin kanar, eline batar. Dikeni vardır. İnsanların da dikenleri vardır, elini kanatabilir. Yanına yanaşırsın, bir laf söyler, kalbini kırar, içini kanatır. Ama kendini kollayacaksın. Gülün dikenine elinin batmamasına kolladığın gibi adamın yanına da yanaşırken dikkatli yanaşacaksın. Sabırlı olacaksın. Dikeninden sana zarar gelmemesine çalışacaksın. Gülünün kokusundan zevk almaya, görünüşünden zevk almaya çalışacaksın.

Bütün insanları düzeltemiyoruz. Hatta terbiyemizden olan insanları bile düzeltemiyoruz. Hatta çocuklarımızı bile düzeltemiyoruz. Kötü bir alışkanlığını [bıraktıramıyoruz.] Kolay bir şey değil. Bir insanın değişmesi kolay bir şey değil. O halde değişmesi zor olduğuna göre, belki de olmayacağına göre insanları hâliyle kabul edip sevmemiz lazım.

"Sevilmeyecek bir adam?"

Rivayet ediliyor ki; Hz. İsa aleyhisselam ashabıyla yolda gidiyorlarmış. Kenarda bir köpek ölmüş, kokuşmuş, karnı patlamış, leş ve korkunç bir koku var. Herkes "Of, of! Aman! Of, of!.." burunlarını kapamışlar, kafalarını bu tarafa çevirmişler, oradan zor geçmişler, oflaya oflaya geçmişler; "Ne çirkin koku!" diye. Hz. İsa aleyhisselam demiş ki;

"Ama köpeğin dişleri ne kadar güzeldi!"

Ölmüş köpeğin dudakları da kurumuş, dişleri inci gibi bembeyaz, dizili… "Ama dişleri ne kadar güzel!" demiş.

Yani ölmüş bir köpek leşinde bile güzel bir noktayı görüp gönlünü o güzel şeyle meşgul etmek lazım geliyor. İnşan pislikle meşgul olursa duyguları da pislenir, huzuru da kaçar. Ama güzel tarafıyla meşgul olunca kendisi de rahat eder, çevresi de rahat eder. Onun için bu bir misal olarak hatırımızda kalmalı. Her şeyin bir güzel tarafı vardır. Her çirkinin bir güzel tarafı vardır.

Kadının birisi çok güzelmiş, çok çirkin bir adamla evlenmiş. Tabii akıllı insanlar var, söylediği sözün nereye gideceğini düşünmeyen insanlar var. Kadının yanına birisi gelmiş, demiş ki;

"Bak, kocan ne kadar çirkin. Ya sen bu kadar güzelliğinle bu adama nasıl düştün, bununla nasıl evlendin?"

Kadın olgun demek ki, verdiği cevap şu: Demek ki Allah'a makbul ne güzel ameli vardı ki Allah benim gibi güzel bir kadını ona eş olarak nasip etti."

İnsan her şeyde güzel tarafını aramalı. Bu bilgi, bu duygu bizim dinimizde var. Biz bunu çocuklarımıza Sindirella romanından öğretiyoruz. Veya Polyanna… Tabii batılılar da çocuklarını eğitmeye çalışıyorlar. "Hayatta her şey senin gönlünce olmaz. Gönlünce olmayan zamanda mutlu olmaya çalış. Mutsuz şartlar altında kendi mutluluğunu kendin korumaya çalış." demek istiyor. Benim bu sözlerimin ne anlama geldiğini Polyanna romanını okuyanlar bilir.

Hâsılı, İslâm'da hüsnü zan diye bir şey vardır. Yani güzel düşünmek, güzel yorumlamak, bir şeyin güzel tarafını görmek. Öyle olacağız. Ve herkese dost olacağız. Tabii herkesle dost olacağız ama Peygamber Efendimiz'in düşmanı yok muydu?

Vardı.

Peygamber Efendimiz'in kızdığı insan yok muydu?

Vardı.

Peygamber Efendimiz'in sert çıktığı insan yok muydu?

Vardı.

O zaman ölçü nedir? Bunun sınırı ne?

Din ilmi sınırı çizer. Fıkıh bir şeyin ölçüsünü gösterir. Ölçü nedir?

Kitaplar yazıyor ki ;Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz ömründe hiç kendi nefsi için kızmamış, kızarsa Allah için kızmış. Allah'ın emrine aykırı bir şey yapıldığı zaman kızmış. Allah için kızmış. Kendi nefsi için kızmamış. Yapılan şey Allah'ın hukukuna, Allah'a karşı kulluk yapılması gereken kulluğa aykırı olduğu zaman kızmış.

Tabii böyle olursa olur. Yani günaha, günahı işleyene, şirki veya küfrü yapana, müşrikliği veya kafirliği yapana kızılır. Günahı yapmaması için kızılır. Yoksa yine adam sevinecek de günahı işleyen adamı seveceksin, kurtarmaya çalışacaksın. "Bu kardeşim, yazık, günaha bulaşmış, cehenneme gidecek. Onu cehenneme düşmekten kurtarmalıyım." diye adamı kurtarmaya çalışacaksın. Kötülüğe kızacaksın, adama kızmayacaksın. Çünkü adam ıslah oldu mu iyi adam olur. Nice kötü insanlar vardır, tevbekâr olmuştur, iyi insan olmuştur. Nice kâfir vardır, mü'min olmuştur, iyi insan olmuştur. Nice hapse girmiş insan vardır, tevbekâr olmuştur, iyi insan olmuştur.

Ben Amerika'da Cleveland şehrine uğramıştım. Orada Cuma namazı kıldıracağım. "Ben İngilizce bilmem, İngilizce vaaz veremem, hutbe okuyamam." dedim. "Olsun, tercüme ederiz." [dediler.] Çıktılar, benim hutbemi tercüme ettiler. Güzelce Cuma namazı kıldık, Allah kabul etsin. Bizi bırakmadılar… Ekseriyetle zenciler. Biz "zenci" diyoruz, yani Afrikalı müslümanlar. Afro-American müslümanlar. "Siyah, black muslim" denmesine de kızıyorlar. "Ne demek black?" diyor. Yani siyah renginden, bu laftan hoşlanmıyorlar. Onlar kendilerine Bilâlî diyorlar, yani "Bilal-i Habeşî'ye benzeyen müslümanız" demek istiyorlar.

Bize yemek sundular. Yerlere sofralar yaptılar. Güzel yemekler ikram ettiler. Ve bir ihtiyar adam var, aşağı yukarı 60'ı geçmiş, levent gibi bir[isi,] geniş omuzlu, iri yarı bir kimse… Amerikalılar'ın bir kısmı böyle, bu Bilâlîler uzun boylu oluyor, sporcu oluyor. Uzun boylu bir kimse. Kaşık lazım, [hemen] kalkıyor gidiyor. Tuz eksik, [hemen] kalkıyor gidiyor. Yani arkasından çocuklar yetişemiyor… Böyle çevik, böyle hizmet ehli… Yine bir şey getirmeye dışarı çıktı. Birisi dedi ki;

"Hocam bunu tanıyor musun?"

"Ben burada bir defa Cuma namazı kıldırdım, misafirim, geldim, gidiyorum… Ben nereden tanıyacağım bunu? Tanımıyorum." dedim.

Tabii tanımadığımı biliyorlar da sorularının sebebi başka… "Bu, bu şehrin gangster çetesinin reisiydi." dediler. Gangster çetesinin reisiymiş, hapis kaçkınıymış, bütün hapis kaçkınlarının başındaymış. Adamın mafya çetesi varmış. Bir müslüman olmuş, valla böyle hayran kaldım, adama âşık oldum! Müslüman olmuş; âşık oldum! Yaşlı adam ama ihlâsına âşık oldum! Duygusallığına âşık oldum! Vaaz verirken ağlayışına âşık oldum!

Demek ki insan değişebilir. Demek ki insana kızmayacağız. Günaha kızacağız. İnsana kızdın mı bir iş yapamazsın. İnsanı seveceksin, onu günahtan kurtarmaya çalışacaksın.

Neye benzer bu?

Aklî dengesi bozulmuş bir hastayı tedavi eden doktora benzer. Doktor hastanın başına tedavi etmeye gelir. Hasta doktora yumruk vurur; doktor kızmaz. Tükürür; doktor kızmaz.

Neden?

Hasta, zavallı, tedavi görecek. Onu yine tedavi etmeye çalışır.

Biz de böyle olmalıyız.

Bunları hangi kelimeden çıkarak söyledik?

Müşâhin kelimesinden. Kalbi öteki müslüman kardeşine kızgın olan insanı Allah bu gece affetmeyecek. Böyle olmayalım. Karşımızdaki insan kızılacak gibi insan olsa bile kızmayalım. İnsan olması dolayısıyla sevelim. Mü'min olması dolayısıyla sevelim. Kusuru varsa kusurunu düzeltmeye çalışalım. Günahını sevmeyelim. Günah sevilmez. Günah sevilmez ama adam sevilir. Çünkü adam günahtan temizlendiği zaman melek gibi olur. Mafya çetesinin reisiyken evliyâ olur. Evliyâullahtan var böyle bir kimse… ---------------- Yol kesici, eşkiyâ, harâmî iken tevbekâr olmuş, evliyâ olmuş insan var. Eşkiyâ iken askiyâdan olmuş. Tevbe etmiş, pişman olmuş, yola gelmiş. Ondan sonra çok büyük bir zât olmuş, kitaplara ismi geçen bir kimse olmuş. O halde müşâhin olmayacağız. Müşrik olmayacağız.

Allah bizi şirke düşürmesin.

Müşâhin de olmayacağız. Yani kalbi öteki müslüman kardeşine kızgın insan olmayacağız. Bu zor. Biz birbirimize kızabiliyoruz, kavga edebiliyoruz, yumruklaşabiliyoruz, darılabiliyoruz. Kadınlar arası kızgınlık olabiliyor. Erkekler arası kızgınlıklar olabiliyor. Karı koca arasında kızgınlık olabiliyor. Kardeşler arasında kızgınlıklar olabiliyor. Müşâhin durumuna düşersek bu gece Allah bizi affetmez. Affedici olacağız. Kin tutmayan olacağız. Başkasına karşı kızgın olmayacağız. Sevmeye çalışacağız. Seven müslüman olacağız. Kusurunu sevmiyor, kusurunu hoş görmüyoruz. Kusurunu teşvik etmiyoruz. Dikkat edelim; kusuru sevmiyoruz, kusuru teşvik etmiyoruz; ama insanı seviyoruz, düzeltmeye çalışıyoruz. Öyle olacağız.

Allah bizi herkese karşı kalbi sâfî olan kullarından eylesin.

Allah başka kimi affetmez?

Ev katı-ı rahîmin. Katı-ı rahim, "akrabaları ile alâkasını bozmuş akraba" demektir.

Katı-ı rahim ne demek?

"Akrabalarını çiğnemiş akraba" demek. Dayısıyla küs. Amcasıyla konuşmuyor. Halasıyla dargın. Kardeşiyle mirastan bozuşmuş vesaire… Alakaları kopartmış. Allah bunu da sevmiyor ve bunu da affetmiyor.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bize sıla-i rahimi emretmiştir. Zekât, sadaka vermek ve sıla-i rahim yapmak ömrü artırırmış. İnsanın ömrü uzarmış.

Nasıl uzar?

Allah uzatınca uzar. Uzamayan şey Allah uzatınca uzar. Allah her şeye kâdir, duaları kabul edici. Sıla-i rahim yapınca ömür uzarmış.

Ne yapacağız?

Akrabalarınızı, kendileriyle kan veya sıhhiye bağımız olan kimseleri arayacağız, seveceğiz, ziyaret edeceğiz. Mâlî bakımdan muhtaçsa yardım edeceğiz. Akrabalık bağlarını sağlam tutacağız.

Biz müslümanız da Peygamber Efendimiz'e benzemeye çalışıyoruz ya hepimiz, bilin ki Peygamber Efendimiz'in en mühim güzel huylarından birisi de vefalı olmasıydı. Çok vefalıydı. Peygamber Efendimiz tanıştığı bir kimseyi asla unutmazdı. Peygamber Efendimiz kendisine birazcık bir ikram bulunmuş insanı asla unutmazdı. Ömrünün sonuna kadar ziyaret ederdi. Hicret sırasında, Mekke-i Mükerreme'den Medine-i Münevvere'ye hicret ederken yolda kendisine ikram eden kadını - Bir yolculukta kadın yolda bir süt ikram etmiş- bunu ömrünün sonuna kadar unutmadı. o kadıncağızı ihyâ etti. Kadın Resûlullah'a birazcık bir kase süt verdi diye…

Peygamber Efendimiz Medine-i Münevvere'ye gelince ilk önce Kuba köyünde kaldı. Oradan Medine'ye geçti. Medine'nin yakını, banliyösü; insan yaya bir saatte yürür, dört-beş kilometre bir [mesafe.] Her cumartesi günü Peygamber Efendimiz Kuba'yı ziyarete giderdi. Mekanlara da vefası vardı. Her cumartesi günü Kuba'ya ziyarete giderdi ve "Cumartesi günü kim evinde yıkanırsa, tertemiz temizlenirse, Kuba mescidine giderse bir umre sevabı alır." diye teşvik de ediyordu. Böyle sevaplı olduğunu da bildiriyordu.

Demek ki ne olacak?

Katı-ı rahim de olmayacak.

Bu akşam affolmak isteyen müşrik olmayacak. Allah bizi şirke düşürmesin. Kindar olmayacak. Dargın olmayacak. Allah dargınları barıştırsın. Akrabalarla bağları kesmiş olmayacak.

Tabii burada zikredilmeyen, başka hadîs-i şerîflerde zikredilen bazı kelimeler var. Onlardan birisi; müdmini hamr, "içkiye müdavim" kimseyi de Allah affetmez. Yani ayyaşı da Allah affetmez. Bu gece affetmeyeceği insanlardan bir tanesi ayyaştır. Onun için bir müslümanın içkiyi de bırakması lazım.

Sonra bu sefer artık ahlâkî [günahlara] geliyor. Burada buyuruyor ki Peygamber Efendimiz;

Ev imümeetin tebgifierciha. "Namusunu satan bir kadın." Bunu da affetmez. Bunun gibi kötü koca, onu da affetmez. "Deyyus" deniliyor. Onu da affetmez.

Demek ki bu gecede Allahu Teâlâ hazretleri çok kulları affediyor ama bazı istisnalar var, bazıları hariç, bazılarını affetmiyor. Onlar kötü huylu insanlar, geçimsiz insanlar, küs insanlar, imanı bozuk insanlar. Onları affetmiyor. Onun dışında iyi niyetli, temiz, müslüman kulları bu gece affeder. O kadar affeder ki Araplar'ın bir kabilesi var, Benî Kelb kabilesi diye, herhalde koyunları çoktu… Hani "Karaman'ın koyunu sonra çıkar oyunu" diyoruz Türkiye'de, Karaman'ın koyunu meşhur demek ki… Bu laf oradan çıkmış. Tabii Orta Anadolu'da koyunculuk, hayvancılık çoktur. Onun gibi "Beni Kelb kabilesinin koyunlarının tüyleri sayısınca insanı affeder." Yani ne kadar insan affeder?

"Bana post saydırma hocam…"

"Pösteki saydırmak" derler ya…

"Say bakalım, bu pöstekide kaç tane kıl var?"

"Hocam beni cayır cayır yaktın durduğum yerde… Ben bu postun tüylerini nasıl sayayım? Çok."

"Benî Kelb kabilesinin koyunlarının tüyleri kadar insanı, çok insanı affediyor. Ama şu kötü huylular hariç, onları affetmiyor." diye Hz. Ali Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'den naklederek bildirmiş.

Bir hadîs-i şerîf daha okuyuvereyim. Bugün cuma olduğu için Cuma'ya hazırlanacağız. Erkenden Cuma'ya gideceğiz. Biraz da burada Cuma'ya bizim Melbourne'e göre daha erken başlanıyormuş. Onun için hazırlık yapmamız lazım.

Diyor ki Hz. Âişe validemiz…

Hz. Âişe annemiz kimdir? Niye "annemiz" diyoruz?

Hz. Âişe, Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz'in kızıdır. Yani Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz Peygamber Efendimiz'in kayınpederidir.

Ebû Bekr-i Sıddık Efendimiz'in kabri nerededir?

Peygamber Efendimiz'in kabrinin yanında bitişik.

Bir kayınpederi de kimdi?

Hz. Ömer'di.

Hz. Ömer'in kabri nerededir?

O da aynı odanın bir köşesinde bir yerinde. Peygamber Efendimiz iki kayınpederiyle beraberdi. Yani iki kayınpederi Peygamber Efendimiz'in kabrinin yanına gömülmek şerefine ermişler. Tabii Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz'le Peygamber Efendimiz yaşça yaşıt gibi idiler. Belki Ebû Bekr-i Sıddık Efendimiz yaşça bir-iki yaş daha küçüktü. Ama kızını verdiği için kayınpeder gibi oluyor. Peygamber Efendimiz Hz. Osman'a da bu sefer iki kızını vermiş. Bir kızını vermiş, o vefat edince çok ağlamış Hz. Osman; bir kızını daha vermiş. "Kaç tane kızım olsa hepsini verirdim!" buyurmuş. Onun için Hz. Osman'a da deniliyor ki; Osmân-ı Zinnûreyn.

Zinnûreyn ne demek?

"İki nurun sahibi."

Nur kim?

Peygamber Efendimiz'in kızları. Nur gibi kızlar. Bir birisi karısı olmuş, vefat etmiş, bir ötekisiyle evlenmiş. O da iki nur; Zinnûreyn, Osmân-ı Zinnûreyn.

Bir damadı kimdir?

Hz. Ali. Ona da Fâtıma anamızı vermiş.

Demek ki ilk dört halifeden iki tanesi kayınpeder, iki tanesi damatmış. Bu özet hatırınızda kalsın, bilmeyenler bilsin.

Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz'in kızı Hz. Âişe anamız. Niye "annemiz-anamız" diyoruz?

Çünkü Peygamber Efendimiz'in hanımları müslümanların annesidir diye Kur'ân-ı Kerîm bildiriyor. Bunlar bizim annemizdir. Hepsi annemizdir. Binâenaleyh, bizim ana dilimiz Arapça'dır. Anne dilimiz ne?

Arapça. Çünkü Hz. Âişe anamız Arapça konuşuyordu. O halde her müslümanın ana dilini öğrenmesi lazım. Yani Arapça'yı öğrenmesi lazım. Bugünden itibaren başlarsınız inşaallah. Ben ilk dersi vereyim size. Cuma'dan geldikten sonra. Arapça'nın ilk dersini başlatayım besmeleyle de siz ondan sonra devam ettirin. Ana dilinizi öğrenin.

Hz. Âişe anamız rivayet etmiş. Hadîs-i şerîfte diyor ki;

"Resûlullah Efendimiz yatağından süzüldü, gitti geceleyin."

Işık yok, oda karanlık. Resûlullah Efendimiz yataktan sessizce sıyrılmış gitmiş.

Niye sessizce yapıyor?

Hz. Âişe anamız uyuduysa uyanmasın diye kibarlığından. Ama Hz. Âişe anamız da meraklanmış; "Bu nereye gitti?" diye.

Fertemeztuhu. "Onu aradım." diyor. Yani oda karanlık, "Ne yapıyor?" diye araştırmış.

Fertemeztuhu fil beyt. "Evde onu aradım. Fevaadad feveyye alakadameyhi. Araştırırken baktım ki meğer namaz kılıyormuş. Ellerim iki ayağına değdi."

"Resûlullah secdede, iki ayağına ellerim değdi."

Araştırırken böyle hani kör gibi, ışık yok, ışıksız araştırırken iki eli Peygamber Efendimiz'in iki ayağına değmiş.

Ve hüve sâcidün. "Secde hâlinde…" Efendimiz namaz kılıyor.

Fe-hafiztu min duaihî sallallahu aleyhi ve sellem yekûl. Namaz kılıyor, secdede dua ediyor. Peygamber Efendimiz nafile namazının secdesinde dua ederdi.

Biz secdede ne diyoruz?

Sübhâne rabbiye'l-a'lâ, sübhâne rabbiye'l-a'lâ, sübhâne rabbiye'l-a'lâ diyoruz, Allah'ı tesbih ediyoruz. Tesbih de sevaptır. İnsan tesbih edip de dua etmezse, yani "Yâ Rabbi! Bana şunu ver, bunu ver…" demezse bile Allah ona isteyeceğinden daha fazlasını verir. "Zikretmesi, tesbih çekmesi dolayısıyla Allah'tan bir şey istemeye vakti olmayan insana Allah isteyeceğinden daha fazlasını verir." diye müjde var. Sübhâne rabbiye'l-a'lâ desek mahzuru yok, fena bir şey yapmış olmuyoruz, kaybetmiyoruz. Ama Peygamber Efendimiz secdede dua ederdi.

Burada şunu söyleyeyim: Kulun Allah'a en yakın olduğu pozisyon secde pozisyonudur. Çünkü en tevazulu şeklidir, Allah'ın en sevdiği şekildir secde hâli...

Efendimiz secdedeyken dua ediyormuş. Neler diyormuş, o duayı biz de bilelim de biz de bu gece belki öyle dua ederiz. Peygamber Efendimiz'in duası:

Secede leke sevâdî ve hayâlî. "Yâ Rabbi! Vücudum ve hayalim sana secde etti."

"Vücutça secde hâlinde, duygularıyla da secde hâlinde, Allah'a hürmet hâlinde hayaliyle de secde hâlinde…"

Ve âmene leke fuâdî. "Gönlüm de sana bağlı, iman etmiş durumda yâ Rabbi!"

"Hayalim ve vücudum sana secde etmiş, gönlüm de sana iman etmiş durumda yâ Rabbi!"

Ebûu leke bi'n-niami. "Senin nimetlerini düşünüyorum, kabul ediyorum, nice nimetler verdin bana…" Ve a'terifu bi'z-zünûbi'l-azîmeti. "Kendi hatalarımı, günahlarımı da itiraf ediyorum; sana layık kulluk edemedim."

Bakın, Peygamber Efendimiz o kadar ibadet etmesine rağmen çok mütevâzı olduğundan derdi ki; "Yâ Rabbi! Sana layık kulluk edemedim. Seni tesbih edemedim. Sana layık kulluk edemedim yâ Rabbi!" Allah peygamberleri günah yapmaktan korumuştur. Peygamberler günahı işlemezler. Ona rağmen çok suçlu, çok günahkâr olduğunu söylerdi Peygamber Efendimiz. Nedir günahı?

"Daha çok ibadet yapamadım." diye kendisini suçlu hissederdi, kusurlu hissederdi. "Sana layık ibadeti yapamadım." diye kendisini suçlu kabul ederdi.

"Sana suçumu itiraf ediyorum yâ Rabbi! Senin nimetlerini de düşünüyorum, ne kadar nimetler verdiğini…"

Zalemtü nefsî. "Nefsime zulmettim yâ Rabbi!"

Arapça'da "nefsime zulmettim" demek, yani "Ben günah işleyerek kendimi tehlikeye soktum, senin azabına uğrayabilirim." demek. ki nefsime, kendime de zulmettim. "Nefsime zulmettim" demek, kendisini çimdiklemek, işkence yapmak filan değil de günah işlemeye "nefse zulmetmek" derler Arapça'da.

"Nefsime zulmettim yâ Rabbi!"

Fağfirlî. "Beni afv u mağfiret eyle yâ Rabbi!"

"Çok kusurluyum. Sana layık ibadet edemedim. Sen bana nice nimetler verdin ama ben sana güzel kulluk yapamadım. Beni affet yâ Rabbi!"

Böyle dua ediyordu.

İnnehû lâ yağfirü'z-zünûbe illâ ente. "Hiç şüphe yok ki günahı ancak sen affedersin. Senden başka affedecek yok yâ Rabbi!"

Eûzu bi-afvike min ukûbetike. "Beni cezalandırmandan beni affetmene, affına sığınırım yâ Rabbi!" Ve eûzu bi-rahmetike min nıkmetike. "Yâ Rabbi! Senin yaptığım suçlardan [dolayı] benden intikam almandan senin rahmetine sığınırım yâ Rabbi!" Ve eûzu bi-rıdake min sahatike. "Senin bana gazap etmenden senin rızana sığınırım yâ Rabbi!" Ve eûzu bike minke. "Senden sana sığınırım yâ Rabbi!"

Bunları yazabilirsiniz, çok güzel dua.

Eûzu bi-afvike min ukûbetike. Ve eûzu bi-rahmetike min nıkmetike. Ve eûzu bi-rıdake min sahatike. Ve eûzu bike minke.

Lâ ufsî senâen aleyke. "Sana övgülerimi sayıp bitiremem yâ Rabbi!"

"Ne kadar övsem, ne kadar güzel esvâbını söylesem, ne diller döksem yetmez, bitiremem seni övmeyi yâ Rabbi!.."

Ente kemâ esneyte alâ nefsike. "Sen ancak kendini nasıl methetmişsen Kur'ân-ı Kerîm'inde, vahy-i şerifinde, ancak kendini sen methedersin…" diye secdede böyle söyleyip duruyordu.

Resûlullah'ı yakaladı ya, eliyle el yordamıyla araştırırken ayağına eli değdi, kulağı ile bu [sözleri] duydu Hz. Âişe validemiz…

Kâlet: Femâ zâle Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem yusallî kâimen ve kâidâ. "Böylece Resûlullah'ı bekledim. Daima ayakta, oturarak sabaha kadar böyle ibadet etti. Kâh ayakta, kıyamda, kâh kuudda, oturma durumunda, kâh secdede böyle sabaha kadar ibadet etti, yatağından sıyrılan, süzülen Resûlullah Efendimiz..." Hattâ asbaha ve kad idmeğadet kademâhu. "Ayakları şişmiş vaziyette sabaha çıkıncaya kadar böyle oturarak kıyamda, rükûda, secdede gecesini geçirdi Resûlullah Efendimiz…"

Ve ene azuhua. "Ben onun ayaklarını masaj ederken, ovuşturup ağrısı şişi geçsin diye ona yardım ederken…" Ve ekûlu. "Diyordum ki;"

Bi-ebî ente ve ümmî. "Anam babam sana feda olsun ya Resûlallah!" E leyse kad ğafera'llâhu leke mâ tekaddeme min zenbike ve mâ teahhara? "Allah sana Kur'an'da vaat etmedi mi, senin geçmiş gelecek bütün günahlarını affettiğini söylemedi mi ya Resûlallah?"

E leyse kad feala'llâhu bike? "Allah sana rahmetiyle muamele etmedi mi? Allah sana şu ikramları şu ikramları vermedi mi ya Resûlallah?" E leyse e leyse? "Şöyle değil mi, böyle değil mi?.." diye Allah'ın ona bahşettiği lütufları saydı saydı… "Niye bu kadar ayaklarını şişinceye kadar kendini helâk edecek kadar ibadet ediyorsun?" dedi.

Efendimiz'in cevabı şu:

Kâle Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: yâ Âişe, e felâ ekûne abden şekûrâ? "Doğru, tamam, bunları Allah bana verdi. Ben de Allah'a çok şükreden bir kul olmayayım mı?"

Yani Resûlullah neden yapıyormuş bu ayakları şişinceye kadar ibadeti?

Sevgisinden yapıyormuş. Şükründen yapıyormuş. İçinden gele gele yapıyormuş. Yani zorlana zorlana değil. Sabahlara kadar böyle [ibadet] yapıyormuş.

Sonra dedi ki;

Hel tedrîne mâ fî hâzihi'l-leyleti? "Sen bu gecenin içinde ne gibi özellikler olduğunu, ne gibi faziletler olduğunu biliyor musun ya Âişe?" dedi.

Kâlet: Kultü ve mâ fîhâ yâ Resûlallah? "'Bu gecede neler var, ne faziletler var ya Resûlallah?' diye ben de cevap verdim."

Kâle: fîhâ en yüktebe küllü mevlûdin min mevlûdi benî Âdeme fî hâzihi's-seneti. "Bu Beraat gecesinde önümüzdeki sene doğacak insanlar yazılır, kim doğacaksa o tespit edilir." Ve fîhâ en yüktebe küllü hâlikin min benî âdeme fî hâzihi's-seneti. "Bu önümüzdeki gecede bir dahaki Beraat gecesine olanki senede kim ölecekse o yazılır."

Doğacak olanlar deftere, ilâhî kader defterine yazılır. "Falancanın çocuğu olacak. Filanca adam ölecek." diye bu gecede yazılır.

Fîhâ tenzilü erzâkuhum. "Bu gecede kulların rızıkları indirilir."

"Falancaya şu rızık, falancaya şu kazanç, filancaya şu nimet, falancaya şu nimet…" diye bu gecede rızıkları tespit edilir.

Ve fîhâ turfau a'mâluhum. "Ve bu gecede bir senelik amelleri toptan -konteynırlara konulur- Allah'ın divanına gönderilir."

Konteynırı ben ilave ediyorum, anlayasınız diye. Hani konteynır kiralıyorsunuz da Türkiye'ye bir şeyler gönderiyorsunuz ya… Bir senelik ameller Allah'ın dergahına bu gecede yükseltilir.

Kultü yâ Resûlallah, mâ min ehadin yedhulu'l-cennete illâ bi-rahmetillah? "Kimse cennete Allah'ın rahmetinden başka bir sebeple girmeyecek mi?"

Kâle Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: mâ min ehadin yedhulu'l-cennete illâ bi-rahmetillâhi. "Evet, Allah'ın rahmetinden başka hiçbir sebeple insan cennete girmeyecek."

Yani yaptığı amelle cennete girmesi, cenneti kazanabilmesi yeterli değil, mümkün değil. Allah'ın rahmetiyle, lütfuyla girecek.

Kultü: ve lâ ente? "Sen de mi ya Resûlallah?"

Kâle Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: ve lâ ene illâ en yeteğammedeniya'llâhu minhu bi-rahmetin. "Evet, ben de Allah'ın rahmetiyle cennete gireceğim ve Allah beni rahmetine saracak, bürecek, rahmetiyle beni kaplayacak, böylece cennete gireceğim." dedi.

Fe-vadaa yedehû ala hâmeihî fe-kâle: "Ve ellerini başına sürdü. Şöyle veya şöyle yaptı…"

"Allah beni rahmetine gark edecek" diye…

Kamen "başı" demek. "Başına şöyle sürdü."

"Allah beni rahmetine daldıracak…" diye herhalde böyle işaret eyledi.

Ve alâ vechihî. Bir de yüzlerine sürmüş. Elini böyle yapmış, bir de yüzüne sürmüş.

Demek ki her tarafından, tepeden tırnağa, yukarıdan aşağı rahmetine daldıracak Allahu Teâlâ hazretleri, Peygamber Efendimiz öylece cennete girecek.

Burada çok güzel başka rivayetler var; ama zamanımız yok. Bunları bu kadar söylüyoruz.

Muhterem kardeşlerim!

Bunlardan çıkacak ders şudur:

Allah bu gece iyi kullarını kusurlu da olsa affedecek. Kötü kullar hangileri?

İçkiye devam edenler, kötülüğe devam edenler, birbirine kin tutanlar vesaire… Onlar istisna edecek. "Hayır, bunları affetmiyorum! Ayırın onları kenara!" Onları affetmeyecek. Ötekileri affedebilir.

Allah bizi affettiklerinden eylesin.

Sonra bu gecede önümüzdeki Beraat gecesine kadar önemli mukadderât olayları tespit ediliyor, karar altına alınıyor. O halde bu gece; "Yâ Rabbi! Bizim hakkımızda hayırları nasip eyle, hayırları feth eyle, şerleri def eyle!" diye dua etmemiz lazım. Rızıklarımızı bol olmasını istememiz lazım. Sonra bir senelik amellerimiz toptan Allah'a sunuluyor, onun için de; "Yâ Rabbi! Benim kusurlarımı affet! Beni mağfiret eyle! İbadetlerimi de kabul eyle!" diye dua etmemiz lazım.

Bugünkü konuşmamı Hasan-ı Basrî hazretlerinin sözüyle bitirmek istiyorum.

Hasan-ı Basrî tâbiînden. Peygamber Efendimiz'in asr-ı saadetinde yaşayanlara ashab deniliyor, bunlar Peygamber Efendimiz'i görmüş bahtiyarlar. Ümmetin en yüksek mânevî mertebesi olan şahıslar bunlar. Ondan sonra tâbiîn geliyor. Tâbiînin en alimlerinden olan Hasan-ı Basrî hazretlerine Peygamber Efendimiz'in hanımlarından birisi de süt emzirmiş, yani süt annesi oluyor. Böyle bir mânevî mazhariyeti de var. Çok alim bir insan. Beraat gecesinde evinden dışarı çıkmış… Hasan-ı Basrî'yi anlatıyorlar. Böyle bir Beraat gecesinde evinden dışarıya çıkmış.

Nasıl?

Sanki kabre konulmuş, sanki Hasan-ı Basrî'yi gömmüşler… Kabre konulmuş da sonra kabirden kalkmış gibi… Yüzü bembeyaz, korku içinde… Hani düşünün bir insanı öldü sanıp da kalbi biraz az atıyor diye kabre gömseler, ondan sonra da adam çıksa kabirden, baksa ki mezarlıkta; "Vay! Beni yanlışlıkla gömmüşler!" nasıl sararıp solar… Öyle, sanki kabre gömülmüş de kabirden kalkmış gibi diyor. Bu "bile" diye anlatıyor burada. Böyle kabre gömülmüş de kabirden kalkmış gibi bembeyaz yüzlü, ölü gibi yani... "Ölü gibi olmuş" diyelim biz en iyisi. Ölü bir insan yüzü gibi rengi kalmamış, şafak atmış. Böyle bembeyaz kireç gibi bir yüzle… Demişler ki;

"Hayrola? Bu ne hal böyle? Hasta mısın? Ne var?"

Evinden böyle çıktığını görünce gece.

Demiş ki;

"Gemisi parçalanıp dalgalarda batan insanın durumundan daha kötü durumdayım."

Hani "Karadeniz'de gemilerin mi battı be adam?" derler ya Türkçe'de, "Nedir bu üzüntün?" derler, onun gibi…

"Gemisi parçalanmış da batmış insanın durumundan benim durumum daha kötü."

"Niye?" demişler.

"Günahlarımı işlediğimi biliyorum."

Ve ene alâ bi-zünûbî alâ yakînin. "Kesinlikle biliyorum; şu günahı işlemişim, bu günahı işlemişim, bu günahı işlemişim… İşleyen benim, kesin biliyorum."

"Bu kesin ama sevaplarımın, ibadetlerimin kabul olunduğunu bilmiyorum ki… Günahlarımı biliyorum. Acaba Allah affetti mi etmedi mi? Benim ibadetlerim, namazlarım, oruçlarım filan var ama onları da Allah kabul etti mi etmedi mi, bilmiyorum. Gemisi batan adamdan daha fena durumdayım, perişan durumdayım!" dedi Hasan-ı Basrî hazretleri, bu gece korkusundan…

Biz de bilmiyoruz. Biz de günahlarımızı Allah affetti mi etmedi mi, bilmiyoruz. Biz Estağfirullah diyoruz ama; "Tamam kulum, sen Estağfirullah dedin de, dur bakalım, biz affettik mi etmedik mi?" Allah affetti mi etmedi mi, bilmiyoruz. Günahımızı biliyoruz, affolup olmadığımızı bilmiyoruz.

"E canım ibadet ettik, hacca gittik…"

Dur bakalım, Allah kabul etti mi? Ya kabul etmediyse? Kabul etmeme ihtimali var.

Onun için, bizim de yalvarmamız lazım. Ağlamamız lazım. Samimi olarak gözyaşı dökmemiz lazım. "Yâ Rabbi! Bizim günahlarımızı affet!" dememiz lazım. "İbadetlerimizi kabul eyle!" dememiz lazım. "Rahmetine mazhar eyle!" dememiz lazım. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e salât u selâmı çok getirmemiz lazım. Bizi kötülerin listesine yazdıysa "oradan sil yâ Rabbi!" dememiz lazım. "İyilerin listesine ismimizi naklet yâ Rabbi!" dememiz lazım. İyilerin listesindeysek, "Çok şükür, bizi o listeden düşürme Yâ Rabbi!" dememiz lazım. "Hayırlı ömür ver, hayırlı evlat ver, hayırlı rızık ver!" dememiz lazım. Hayır hasenât yapmamız lazım. Zamanımızı boş geçirmememiz lazım. Dilimiz tesbihli, zikirli olması lazım.

Burada güzel, fena değil elhamdülillah. [Günahtan] uzağız. Allah saklasın, mesela bir de deniz kenarında filan olsaydık, plajların olduğu böyle lüks [yerlerde] zor olurdu durum… Elhamdülillah gözümüz şu anda rahat durumda.

İşte büyüklerimiz bu Beraat gecesini böyle geçirmişler. Böyle bir gecedeyiz. Böyle önemli bir gecedeyiz. Fîhâ yufrakûne emrin hakîm denilen bütün mühim işlerin, mukadderâtın ana hatlarıyla tespit edildiği bir gündeyiz. Çok dua edelim. Çok ibadet edelim. Bu geceyi ibadetle geçirelim.

Tabi ben bir şeyi, kendimi suçlu hissediyorum, söyleyemedim; "Bugün oruç tutsaydınız, yarın oruç tutsaydınız…" diye. Çünkü oruç tutmak da çok sevap. Ama bir şeyi söyleyeyim: "Şaban ayının son pazartesi gününü oruçlu geçirmek bakın. Onu oruçlu geçirmek çok sevaptır." diye Abdulkâdir-i Geylânî Efendimiz bu kitabında yazmış. Artık buradan tabii pazar günü [program] bitecek, ayrılacağız, evlerimize gideceğiz. Daha Şaban'ın 10 günü kadar kalmış olacak önümüzde, 10-12 gün. Şabanın en sonuncu pazartesi gününü oruç tutmak çok sevapmış. Onu kaçırmayın.

Bir de pazartesi perşembe günleri oruç tutmak sevaptır. Peygamber Efendimiz Şaban ayında çok oruç tutardı. Bir dahaki Şaban aylarında hatırınızda olsun. Ramazan'a hazırlanmak lazım. Kur'an-ı Kerîm'i çok okumanız lazım. Kur'an okumak çok sevap. Şaban ayı girdi mi ashâb-ı kirâm Kur'ân-ı Kerîm'e sarılırlardı. Hatim yetiştirmeye gayret ederlerdi. Çok Kur'an okurlardı. Zikir yaparlardı. Hayır yaparlardı. Zekâtlarını ayırıp bu ayda fakirlere dağıtırlardı.

Sebep?

Ramazan'a hazırlansınlar diye. Yani iki türlü hazırlanmak: Bir; biraz beslensinler, Ramazan'da aç kalacaklar yine diye Ramazan'a öyle hazırlanmak. Bir de Ramazan için iftar, bir şeyler alırlar diye zekâtlarını bu Şaban ayında vermeye çok dikkat ederlerdi. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;

"Şaban, Recep'le Ramazan arasında bir aydır, pek çok insan bunun kadrini kıymetini bilmiyor, gafil oluyor. Gafil olunmaması gereken bir aydır." diye söylemiştir.

Böylece Kur'an okuyarak, hayır yaparak, zekât vererek zamanımızı Ramazan'a kadar iyi değerlendirmeye gayret edin.

Allahu Teâlâ hazretleri sizleri ve bizleri rahmetine erdirsin. Gazabından korusun. İki cihanda aziz ve bahtiyar eylesin. Cennetiyle cemaliyle cümlemizi müşerref eylesin.

es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtühû.

Sayfa Başı