M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 157-158.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzubillahimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdülillahi rabbilâlemin ve'l-âkibetü li'l-müttekîn. Vessalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn.

İ'lemû eyyühe'l-ihvân enne efdale'l-kitâbi kitâbullah ve enne efdale'l-hedyi hedyü muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerra'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesin bid'ah ve külle bid'atin dalâleh ve küllü dalâletin fi'n-nâri. Ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl kâle;

Buyuruyor ki; "Bu takvâ kimde olursa." Fe-innehû zeynün li-emrike. "Çünkü Allah'tan korkar emirlerine imtisal eder, yasaklarından kaçınırsa o onun için bir ziynettir." [Küllihî.] "Her şeyinde."

Bütün işleri için yani insanın hem dünyada hem âhirette bir sürü işleri var. Bu işlerindeki en çok muvaffakiyet onun takvâsına bağlıdır. Takvâsı ne derece yüksekse o adamın dünya ve âhiret işleri o nisbette güzel olur. Bununla beraber;

Aleyke bi-tilâveti'l-kur'âni. Kur'ân-ı Azîmüşşân'ı okumaya da devam et."

Kur'ân-ı Azîmüşşân'ı okumasını öğren, öğrendikten sonra onu da okumaya devam et.

Bunu söylerken aklıma öyle geldi, geçen akşam bir evde bulunuyoruz, [evden birisi] rahmetlik olmuş ve de bir hatim okunsun istediler, aramızda üç beş de hafız var. Kur'an'ı bir türlü hatmetmek için eğer bu hafızlar olmasaydı biz bu Kur'an hatimleri yapamazdık. Çünkü biz bir Kur'an okuyuncaya kadar saatler geçiyor. Bu çok saatler insanı tabii yordurur ve bıktırır, okuyamayınca o kaçar. Bir cüz Kur'an saatlerce sürmez tabiatiyle. E bu okuyamamaktan ileri geliyor. E bunun için "Haydi bir hatim varmış bu akşam gidelim de filan yerde okuyalım." dedin miydi gelmezler bir daha. Bir kere geldi miydi bir daha gelmez, çünkü zor. Onun için;

Aleyke bi-tilâveti'l-kur'âni. "Kur'an'ı okumaya çok devam edin."

Şu var ki Kur'an'ı hafız olmayınca insan kolay okuyamaz. Kur'an'ı en güzel okuyanlar hafızlardır. Okumak, çok okumak suretiyle kendisi mümârese yapmış hafız gibi okuyor, onlar da ayrı. Fakat böyle haftadan haftaya, aydan aya okunan Kur'an'larla Kur'an hatmi çok zor olur ve insana yorgunluk verir, bıkkınlık demeyelim de yorgunluk verir.

Onun için Efendimiz aleyke bi-tilâveti'l-kur'âni deyince, Kur'ân-ı Azîmüşşân'ın tilavetini yapabilmek için onu gençlik yaşında [okumaya başlamak lazım,] yaşlandıktan sonra kolay olmaz. Her şey gençlikte olduğu gibi onu da genç yaşında öğrenmek lazım. Bugün nasıl ki yeni yazıları siz süratle okuyabiliyorsunuz biz okuyamıyoruz süratle.

Sebebi?

Bizim devrimiz geçmiş, gençlik devrinde olsa kolay okunur. İşte biz bugün ne kadar zorlasak bir genç gibi okuyamıyoruz. Biliyoruz ki bu harf bu harftir bu da budur fakat şöyle onun okuduğu gibi süratle okumak imkanını bulamıyoruz çünkü vaktinde alışmamışız. Tabii size de böyledir. Kur'an okumasına siz de böyle geç yaşlarınızda başlarsanız zor olur, erken yaşlarınızda başlarsanız bu bir kere sizin gönlüne mâl olur, su gibi gözünüzün önünden akar gider.

Onun için Kur'ân-ı Azîmüşşân'ın okumasına çok gayret edelim. Şurada karşımızda Kur'an kursu var da, o Kur'an kursunda bir kız çocuğu hafız olmuş. Hafız olduktan sonra orada güzel bir şiir mi deyeceksiniz ona benzer bir şey okumuş. Bir tanesi de bana göndermiş. Çok uzun da ben hepsini okumayacağım, yalnız şurada diyor ki;

Kız çocuğu okurken, onların tatlı sesleriyle beraber, herkesi de ağlatmış.

Rabbimizin sözüdür,

Dinimizin özüdür.

Hafız olan kız hafız merasiminde okuyor bunu.

Rabbimizin sözüdür,

Dinimizin özüdür.

Verdi ondan ilk haber

Adı güzel peygamber

Her kapıyı açan bu

Bize rahmet saçan bu,

Etmiştir buna iman

Milyonlarca Müslüman.

.. ilâ âhir.

Onun için Kur'ân-ı Azîmüşşân'ı, hele çocuklarınıza [genç yaşta okumasını öğretiniz.] Bak şimdi Kur'an kursları açıldı, her tarafta maşallah bol bol var, bunlardan istifade etmeli. Yaz günlerinde üç ay hiç olmazsa çocuk Kur'an kursuna güzelce devam etse Kur'an'ı söker, sökmüşse ilerletir.

Onun için fazla söze lüzum görmeyeceğim, muhakkak [siz öğrenin çocuklarınıza da Kur'ân-ı Azîmüşşân'ı öğretin.] Kur'ân-ı Azîmüşşân'ı 60 yaşından sonra da öğrenen var fakat 60 yaşından sonra öğrenen insanın öğrenmesi bizim bundan sonra öğrendiğimiz dile benzer. Onun için ilk yaşlarınızda, gençlik yaşlarınızda [öğrenmenizi] herhalde rica edeceğim, Peygamberimizin tavsiyesidir. Peygamberimizin tavsiyesine göre rica da ediyorum, bunu öğrenmek için gecelerinizden hiç olmazsa yarım saat, hiç olmazsa, feda ederekten [öğrenin.]

Geceleri çok oturuyoruz, muhabbet ediyoruz. Baksak defter-i âmâlimize sevap yazılacak bir şey yoktur o saatlerde. Hiç olmazsa konuşmamızdan yarım saat de eksik yapalım [o yarım saati] -bir saat ayırırsak daha iyi- Kur'an'ımıza ayıralım, emin olunuz üç ayda güzel okuruz, üç ay sürmez. Yalnız üç ay devam edelim şöyle güzel okuyama, bakarsınız ki üç ay sonra hafız gibi okumaya başlar insan.

Fakat Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bununla beraber;

Aleyke bi-tilâveti'l-kur'âni ve zikrillahi. "Hem Kur'an oku hem de Allahu Teâlânın zikrine de devam et." diyor.

Yani hem Kur'an zaten kendi bir zikirdir. Yalnız bir insan Kur'an okumakla zikri yapmış olur fakat ayrıca Efendimiz bir de ve zikrillahi diyerekten ayrıca bir tavsiyede daha bulunmuş. Çünkü Kur'ân-ı Azîmüşşân bizim dilimizde değildir, Arap diliyledir. Arap diliyle olduğu için biz onun mânasına, ne kadar Türkçe yazılmışsa da kenarlarına, onun mânasına vâkıf olamayız. Onun için okumamız bir sevaptan ibaret olur, okudukça sevap alırız başka. Fakat lazım olan fevâidi temin edemeyiz. Onun için kıraat-i Kur'an ulemaya mahsustur demişlerdir.

Ulema Kur'an okudukça tenevvür eder, feyiz alır, ilmi artar, bilgisi artar, etrafındakilerin de istifadesi fazla olur. Fakat bizim gibiler için yalnız sevap olur. Ama ve zikrillahi. "Bir de Allahu Teâlâ'nın zikrine devam edin." diyor ki zikrullahtaki fevâid ayrıdır.

Bugün profesör Mehmed [Ali] Aynî beyin Hacı Bayram-ı Velî hakkındaki yazdığı eserden yine bir parça okuyordum da, orada o zât bir çok Avrupa mütefekkirlerinin, feylesoflarının fikirlerini de bir izah sadedinde oraya toplamış, onları yazarken de o kafirler bile şöyle bir hülasaya varmışlar. Kafirler diyor ki;

"İnsan vücut itibariyle şu madeniyâttandır. Bu topraktan olan bu vücut netice itibariyle yine toprağa iade olunacaktır. Bununla beraber bu vücuda hariçten gelen bir kuvvet vardır. Eğer o hariçten gelen kuvvet bu vücutta olmasa bu vücut kuru bir kalıptan ibaret olur, bir işe yaramaz. Ancak bu vücudun hareketi ve insan da bütün mahlûkâtın en mükemmelidir." diyor. O gavurların tabirine göre.

İnsan bütün mahlûkâtın en sonuncusu ve en mükemmeli olarak gelmiştir. En mükemmeli olarak geldiği için dünya ve âhiretin hülasası gibidir diyor. Hülasası gibidir, insan yalnız kuru bir mahluk değil öyle, kuru bir yesin içsin yaşasın, insanlar biribirini öldürsün, kavga kıyamet kopsun, toplar yapsınlar, bombalar yapsınlar... onun için yaradılmış bir mahluk değil. İnsanda başka bir kabiliyet var, başka bir his var, bunu bilmektir.

Bunun için bu vücudu işte bu yerden çıkan mallarla besleriz, ekmek yemek vesaire. Buradan olmuşuz buranın mahsulü bu vücudu besler. Hariçten gelen ise, buna biz ruh diyoruz, o onu diyemiyor da hariçten gelen kuvvet diyor. Hariçten gelen kuvvet ruh kuvvetidir, o ruh kuvveti de ruhaniyet âleminin ibadetleriyle gıdalanır. Bunun gıdası, vücudun gıdası ekmek ruhun gıdası zikrullahtır. Namazı, orucu, Kur'an'ı ve çeşitli zikirleri o ruhun gıdasıdır. Ruh ne kadar çok beslenirse o kadar çok tefeyyüz eder ve kemale insanı ulaştırmaya vesile olur.

O zâtın sözlerinden birisi yine, diyor ki, "İnsan tefekkür için yaradılmıştır. İnsanda da bir müfekkire, düşünecek kafası var, düşünce yeri var. İnsan bu düşüncenin sayesinde insan olur. Bu düşünce muattal olursa insanlarda, işte diğer hayvanlardan farkı olmaz. Düşüncesinin sebebiyle diğer hayvanlardan, mahluklardan ayrılmıştır. Eğer o düşünce kayboldu mu ortadan, bütün kuvveti maddiyata verdi mi, yiyeyim içeyim yaşayayım, buna verdi mi kuvveti o müfekkire kuvveti ölür ve bütün icatlarda bu müfekkereden doğmuştur. Bütün bugün ne kadar icatlar görüyorsan o düşüncenin altında doğmuştur." diyor o.

Binâenaleyh düşünce, onun için Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem;

Tefekkürü sâ'atin hayrun min ibadeti seneh. "Bir anlık bir düşünce bir senelik nafile ibadetten hayırlıdır." diyor.

Niçin?

Onu daha gavur daha öğrenmiş ama bizim Peygamberimiz 1300 sene evvel "Çok düşünün!" diyerekten bize haber veriyor.

Niçin?

Şimdi oradan göklere geçmiş zavallı, diyor; "Senin göklerde ne işin var? Gökler sana çok uzak. Göklerle uğraşacağına sana en yakın sensin, sen kendinle uğraş ve kendini bir tahlil yap bakalım, nasıl bir mahluksun? Nasıl, bu makinelerin nasıl işliyor? Bu makinelerin işlemesindeki icadı nasıl olmuşta biribirine böyle güzelce rabtolunmuş?

Onun arkasından geçmiş şuura. "Şuurun altında, ma tahte şuur dediğimiz bir şey var, sizin şuurunuza gelenleri oradan, o tahte'ş-şuurdan verilir de ondan sonra şuurunuz işlemeye başlar. O tahte'ş-şuur nereden geliyor size, bir düşünün bakalım?" diyor.

Kendini düşünürsen kendini bilirsin, kendini bilince mâbudunu bilmeye mecbur kalırsın. Çünkü seni mâbudundan başka kimse yapamaz. Bir kuru kalıptan ibaret değilsin. Bu kuru kalıptan ibaret olmadığın için sen de çok büyüklükler var. Sen dünyaya sığmayan bir insansın. Sen dünyaya sığmayan bir insan olduğun için kendini bedavaya, on paralık ekmeği yemeye satma!

Onun için iki cihan serveri, ve zikrilllah. "Allah'ı çok an." [buyurmuş.]

Çünkü o seni yaşatan kuvvet Allah'ın zikriyle kuvvet bulur. Nasıl ki bu vücut ekmekle yemekle kuvvet buluyor, o ruh da Allahu Teâlâ'nın zikriyle kuvvet bulur. O kuvvet bulunca, şimdi bir irade var, diyor. İnsan iradesini [kullanır,] iradesiyle insan olur. İnsan iradesiyle insan olur. İradesine hayra sarf eder [veya] edemez. Hayra sarf eden iradesi kuvvetli bir adamdır.

Mesela diyor, bir adama dersin ki;

"İçki fenadır yahu, içme bunu. Hatta sigara çok fena işte bak bir çok mazaratları da var."

Ben de biliyorum birader, çok zararlı. Geceleri uyutmuyor beni, öksürtüyor, işte balgamı şöyle yapıyor, içki daha fenalıklar yapıyor filan. Biliyorum ama ne yapayım ki kurtaramıyorum kendimi, der.

Neden?

İradesi zayıf, iradesinin esiri. İradesinin elinden kendini daha kurtaramamış. İradesine hakim olsa, "Hakikaten yahu, bunu başkasının söylemesine lüzum yok. Ben anlıyorum ki bu zararlı bir şeydir, hem sıhhatime hem de malıma da zararlı. Binâenaleyh bunu içmek akıllı adamın işi değil." der derhal terk eder. Terk edemiyorsa iradesine hakim bir adam değildir, iradesine hakim olamayan başkasının esiridir çünkü iradesine hakim değil. Demek onu idare eden başka bir idareciye mahkum oluyor demektir.

İşte bu mahkumiyetten insan kendisini kurtarmak için, bu mahkum dediğim nefistir, nefis hakimdir. Nefis hakim olduğu için kendisine sözünü geçiremiyor. Ne zaman ki ruhu hakim olsa o zaman nefis esir olacak. İşte bu nefsin mahkumiyetinden insanı kurtarmak için iki şey var: Kur'ân-ı Azîmüşşân'a sıkı sarılıp onu daima okumak, ikincisi de Allahu Teâlâ ve Tekaddes hazretlerinin zikrini dilinden bırakmamak. Hiç ya Allah Allah diye bir tane söyler insan. Allah'ın 99 tane ismi var, hangisiyle olsa hepsi birdir, fakat Allah ismi hepsini içerisinde câmidir, toplu bir isimdir.

Onun için yalnız lâ ilâhe illallah'ın da hülasasasıdır Allah. Lâ ilâhe illallah demek yine Allah demek.

Niçin lâ ilâhe illallah deriz?

Çünkü Allahu Teâlâ hâliku kâinattır. Şu varlıklar, ne görüyorsak, kendimiz de dahil şu varlıklarda ne görüyorsak bunların hepsinin hâlıkı Allah'tır. Yani lâ ilâhe illallah, la mâbude illallah. "Ondan başka mâbud yoktur." Çünkü lâ hâlıka illallah. "Hâlık yok ancak Allah var." Biz de yoğuz.

Niçin?

Hani, bizden evvel geçen insanları bul bakalım? Gittiler... E tabiatiyle biz de gideceğiz. Gidene "Var" denmez ki, "Var" diye durana derler. Madem ki durmuyor, su daima akıyor gidiyor, ona var denmez. Binâenaleyh zikrullah insanın iradesinin kuvvetlenmesine ve nefsin esaretinden kendisini kurtarmasına en birinci vasıtadır. Cenâb-ı Peygamber bunu tavsiye ediyor bize: "Allahu Teâlâ'nın zikrine devam edin."

Fe-innehû zikrun leke fi's-semâi ve nurun leke fi'l-ardı. "Bu, Allahu Teâlâ'yı gerek Kur'an okumak, gerek ibadetleri yapmak, gerek zikrullah yapmak suretiyle bir insanın şeysi gökte de yerde de senin için bir nurdur."

Gökte isminin anılmasına sebeptir. Filana bak diyerekten gökte seni de anarlar, yani nuru o kadar göklerdeki meleklere kadar varır.

Zikrun leke fi's-semâi ve nurun leke fi'l-ardı.

Bu zikrin envai çok da... Mesela bir müslümanın bir müslümanı sevmesi de zikirdir. Zikir yalnız Allah [demek] değildir. Müslümanların biribirlerini sevmesi ve biribirlerinin yardımlarına koşup ellerinden tutması o da bir zikirdir. Hem de zikirlerin en efdalidir ha. Müslümanların biribirlerine kaynaşmaları zikrin en efdalidir.

Neden?

Bak şimdi, bir adam böyle melekler arasında şan almış. Çok sevap alıyor defterine ve methiyesi göklerde yayılıyor, fe-innehû zikrun leke fi's-semâi diyor, o adamın zikri böyle anılıyor. Anılınca melekler demişler ki; "Ya Rabbi! Müsaade et de gidelim şu adamı bir görelim, nasıl adam bu? Bu kadar çok sevabı nasıl alıyor bu adam?"

"Eh gidin." demiş [Cenâb-ı Hak.]

O adam kılığına girmiş melek. Şimdi adam kılığına girince bak, Cenâb-ı Hak bizi [öyle yaratmış ki] bizde meleklik sıfatı da var. Meleklik sıfatı da var, eğer insan olabilirsek biz istediğimiz kılığa da girebiliriz. Eğer insanlık kudretine hakim olsak, o irademize hakim olsak bu meleğin insan kılığına girip de durduğu gibi biz de meleklik sıfatında [dururuz], hiç kimse bizi burada görmez. Burada otururuz kimse bizi görmez. Sesini işitirsin kendini göremezsin, melekiyet sıfatına çevriliverir insan.

E bu kuvveti Allah şeytana veriyor, meleğe veriyor da insana vermez mi?

Elbette insanda da var ama insan olmak şartıyla. Paranın kulu değil Allah'ın kulu olmak şartıyla.

Gelmiş melek, o adamın geçeceği yolun üzerine durmuş, adam geçiyor;

Selamun aleyküm!

Aleyküm selam!

Nereye amca?

Şurada köyde bir arkadaşım var onu ziyarete gidiyorum.

Paran mı bitti de para istemeye mi gidiyorsun?

Hayır.

Öküzün mü öldü de öküz aramaya gidiyorsun?

Hayır.

E bir isteğin bir hacetin, buğdayın filan [mı bitti de] tohum almaya mı gideceksin?

"Hayır hayır, seviyorum ben onu, o bir an bize gelir bir an da ben ona gidiyorum. Bu sevişmeden dolayı bugün ziyaret [sırası] benim de onun için gidiyorum." demiş.

Melek, "Allah sana mübarek etsin bu ziyaretini." demiş.

Yani ziyaret, kardeş ziyaretleri ve kardeşlerin biribirine tam manasıyla merbutiyetinin sevabı her şeyden üstün.

Onun için müslüman kardeşini feda etme on paraya! Bu nimeti Allah bize vermiş, inneme'l-mü'minûne ıhvetün demiş, bizi Allah kardeş etmiş, ana kardeşliği on para onun yanında! Ana kardeşi baba kardeşi miraslarda birbiriyle kavga ederler, sen çok aldın bana az düştü diyerekten biribirlerine küsüşürler ama müslüman kardeşi öyle değil. Bu hılkatinde var o kardeşlik onun için ölünceye kadar bakarsın biribirlerine canla başla bağlıdırlar. Onun nümuneleri ilk müslümanların arasında çok güzel idi.

Allah yine o şeyi bize de ihsan buyursun.

Onun için en çok benim müteessir olduğum bir nokta, tabii hepimizin bir yaşı var. Bu kadar seneden beri yaşıyoruz, kitaplar okuyoruz, hocaefendilerden dinliyoruz fakat şu var ki, ne derler?

"Cemaat ne kadar çok olursa olsun, imam bildiğini okur." derler.

İmam ne kadar, hoca ne kadar çok söylerse söylesin herkes bildiğinden de vazgeçmiyor. Bildiği, bir kafasına koyduğu bir şey var, bu kafasına koyduğunu katiyen terk edemiyor. Ölür o kafasından çıkmaz onun. Bu fena bir şey işte. Bu nefse mahkumiyetin neticesidir. Nefse mahkumiyet, -Allah esirgeye- insanı bir de bakarsın ki düşmanlara da esir eder.

Niçin?

Sen benden ayrılırsan ben senden ayrılırsam, teferrika insanları mahveder.

Onun için Hz. Allah va'tasimû bi-hablillâhi cemî'an diyor, "Toptan yapışın!" diyor. Ben yapışmışım parası yok, kıymeti yok, sen yapışmışsın kıymeti yok, hepimiz sarılırsak o Allah'ın kitabına o zaman biz mümtaz bir mahluk oluruz. Nasıl ki Efendimizin zamanındaki müslümanlar dünyaya ferman okudular, biz de öyle oluruz. Ayrıldıkça hiçbir şeye yaramaz.

İnsan nümunesi, kadınların ayağına giydiği bir çorap var, incecik bir iplikten yapılıyor, çocuk tutsa koparır. Fakat o bir araya geldiği vakit de pehlivan bile koparamaz onu, en kolay budur. Müslümanız, günahkarız, şöyleyiz böyleyiz ama hep bir arada olduk muydu sağlam oluruz, biribirimizi takviye ederiz.

Denizler de öyle olmuyor mu?

Ha, onun için ve nûrun leke fi'l-ardı. "Yeryüzünde de insanın nuru olur."

Aleyke bi-tûli's-samti. "Sükutu da çok sevap kazandırır."

Çok laf insanın cevherini söndürür. Çok konuşmak abestir, ihtiyaç kadar konuşursun kafi. Bunu mütemadiyen tekrarlaya tekrarlaya söylemek hatalı bir iştir. Hem ömrünü tüketirsin hem nefesini tüketirsin. Ömür ve nefes insana sayıyla verilmiş, onun için onları zayi etme, onların yeri, Allah bu dili sana Kur'an'ı okusun, zikrullahı yapsın diye vermiş, yoksa bu boş sözlerle vaktini geçirsin diye vermemiş. Onun için Efendimiz;

Bi--tûli's-samti illâ min hayrin. "Hayır bir şey de nasihat gibi, bilmem ne gibi veyahut bir teşvik gibi, ne âlâ." Fe-innehû matradatün li'ş-şeytâni anke ve avnün leke alâ emri dînike.

Çok söz adamın ne mal olduğunu meydana koyar. Hele bir mecliste konuşmaya başladı mı insan bu insana herkes bir numara verir.

Nesine göre?

Onun konuşmasına göre insanlar ona, "Bu bu kadarcık bir adamdır." diye bir numara verir. Çünkü kimseye meydan vermiyor hep ben konuşayım diyor. Sanki senden başka bir adam yok dünyada! Bu iyi değil. Halbuki "Az söyle çok dinle." derler.

İyyâke ve kesrate'd-dıhki. "Sakın çok gülme."

Bazı meclisler vardır insanı mütemadiyen güldürürler, gülecek şeyler söylerler. Bunlar abes şeylerdir, müslümanın bu gibi şeylere iltifat etmesi o da abestir.

Şimdi bak bu akşam Berat gecesidir. Cenâb-ı Hakk'ın rahmetinin coştuğu bir gece. Bizi Allahu Teâlâ çok seviyor. Çok seviyor, çok sevdiği için bize dünyasında da âhiretinde de çeşitli nimetler vermiş. Bu çeşitli nimetlerini böyle gülmelerle zayi etmek hiç iyi şey değil. Çünkü bak;

Fe-innehû yumîtü'l-kalbi. "Kalbin ölümüne sebep olur." diyor.

Kalp nedir ya?

Kalp, bu bizi gezdiren, oynatan, nefes aldıran kalp değil, bu kalbe de hariçten tesir eden bir gönül var, "O gönlün ölümüne sebep olur."

Bu gönül öldü müydü bu vücudun hiç kıymeti yok, isterse bin sene yaşasın! Gönlü ölen insanın vücudu bin sene yaşasa on para etmez. Gönlü öldükten sonra çıfıttan farkı yoktur. Onun için o gönlü öldürmemek için Allah'ın emirlerine imtisal, yasaklarından ictinap ve böyle zevk ü sefâya aldanmamak.

Daha?

Ve yüzhibü bi-nûri'l-vechi. "Yüzdeki nuru da giderir." diyor.

Gülmeler yüzün nurunu giderir. Allahu Teâlâ imanlı insanlara bir nur vermiştir, simsiyah adam da olsa yüzünde bir parlaklık vardır. Sudânîler var Araplar, siyah yüzleri fakat yüzlerinde parlayan nur... Nurun çeşidi var; yeşili var, sarısı var, kırmızısı var, siyahı var, çeşitli nur var. E o siyah da bir nurdur yani, onun vücuduna bakarsın ama içinde onun bir ayna vardır ki...

Bu gülmeler yani şehvete ittibalar insandaki Allahu Teâlâ'nın verdiği bu güzel nuru da giderir.

Aleyke bi'l-cihâdi fe-innehû rahbâniyetü ümmetî. "Aynı zamanda cihadı da mülâzemet eyle."

Çünkü ben cihat peygamberiyim, cihat ile emrolundum. Cihat ile emrolundum benim ümmetimin de ölünceye kadar cihat ile meşgul olması lazımdır.

Bu okuduğum kitapta da yine o gavurlar, isimlerini bilemeyeceğim zaptedemem tabii, bunlar da diyorlar ki, "Dünyada atâlet, harpsizlik atâlettir. Dünya harple yaşar." diyor gavur. Harp insanları ilerlemeye sevk eder.

Şimdi mesela bu tayyereler, tanklar ve çeşitli icatlar harpler olmasaydı bunların hiç birisi olmazdı. Hep harp olduğu için karşısındakine göre öteki çalışıyor beriki çalışıyor, ta aya gidinceye kadar herifler uğraştılar mesela, bunları yaptıran hep harplerdir. İnsanlarda biribirine üstünlük şeysi var, bu üstünlüğünü becerebilmek için elinden geleni [yapıyor], kafasını yoruyor çalışıyor bir şeyler buluyor.

Binâenaleyh o adamın sözü diyor ki; "Harp hayattır."

Bakın şöyle bir şey de diyor; "Soğuk sıcak yoktur."

Soğuk ve sıcak denilen şey yoktur hayatta.

Ya!?

O ihtizâzâttan ileri gelir, o anlık ihtizâz, çarpışmalar, koşuşmalar, ihtizazlar... yani hareketten ibaret. Hayat hareketten ibaret. O ihtizazlar saniyede kaç milyar, milyar değil trilyon demiş, kaç milyon trilyon... Böyle saniyede ışık gelir böyle o ihtizâzlar... Bu ihtizâzların altında ya sıcak ya soğuk doğar diyor. Çok gelirse demek sıcak oluyor, az gelirse soğuk oluyor nasılsa. Onun itikadı.

Onun için Efendimiz;

Aleyke bi'l-cihâdi. "Sen de cehd et ona devam et." [buyuruyor.]

Bu cihadın da yani bitmeyecek kadar şeysi var.

Birgün bir adam Efendimizin de bulunduğu bir cemaatin önünden geçiyordu; gayet vücutlu, pehlivan bir adam. [Sahabe Efendilerimiz;] "Ah dediler, bu bu kuvvetini şöyle bir muharebe meydana çıksa orada çok gavuru keser bu adam. Korkutur, vücudu korkutuyor. Büyük, kuvvetli..."

Efendimiz dedi ki;

"Doğru söylüyorsunuz da bunun bu anasına babasına olan hizmeti de cihattır." dedi.

Anasına babasına olan hizmeti, o da cihattır. Onları aç bırakıp da cepheye gitmekle olmuyor iş, onlara da bakmak lazım. Ona da bakıyorsa yine bu adam o cihadın sevabını alıyor demektir.

Onun için cihat her çeşidiyle doğuştan itibaren insanda başlar. Oku okut... Zaten dünyada hayat iki kısımdan ibaret: Birisi okuyucu birisi de okutucu. "Ondan gayrısında hayır yok." denmiş. Okuyucu ve okutucu. Ondan gayrısında hayır yok denmiş, istersen okuyucu ol istersen okutucu ol. Bundan gayrısıyla meşgul olursan boş şeyle meşgul oluyorsun demektir. Ömrüne yazık olur.

Cihat onlardan bir parça.

Fe-innehû rahbâniyetü ümmetî. "Eski insanlar, hıristiyan alimleri mesela, böyle insanlardan papaz kısımları mesela bahusus, dağlara çekilir mağaralara girerler, -onlara manastır filan diyorlar, çeşitli adları var- orada onların yiyeceği içeceği temin olunur, buralarda kapanırlar ömürlerini orada geçirirler, beşeriyet içerisine, cemaat içerisine karışmazlar.

Bu bir âdet olmuş, böyle insanlar sıkıldı mı her birisi bir tarafa gidiyor. Efendimiz diyor ki; "Yok, bizim dinimizde böyle şey yok. Bizim dinimizde rahbaniyet cihattır." diyor.

Onun için müslümanlar doğuştan cihada çocuklarını alıştırmalı. Onun için bizim ninelerimiz çocukları sallarlarken bu cihat şevkiyle beşiklerini sallarlar, daha çocuğun kulağını küçük yaşlarda cihat ile doldururlarmış ki ölümden korkmasın çocuk. Onun için elhamdülillah İslâm dini gerek müslümanlar da gerek müşriklerde büyük bir nam almıştır. Avrupalılar bile mesela "Türk geliyor!" diye çocuklarını korkutmaya kadar gitmiş.

Neden?

Aldığımız bu dersten... Onun için şark ile, bak ta romalılardan tut ta ... öteki ucuna kadar şark ile garp arası hep müslümanlarla doludur, müslüman bir ülkedir. Bir baş gelirde bunları bir araya toplarsa ne Amerika on para eder ne Rus on para eder. Sonra en çok maden de bizim memleketlerden çıkar. Bu gazlar vesaireler hep bizim memleketlerimizden çıkıyor elhamdülillah. Allah'ın büyük lütuflarıdır hepsi.

Onun için Efendimiz diyor ki;

"Sakın ha, âtıl kalmayın, paralara bel bağlamayın, dünyaya dünyanın adamı olmayın, Allah kulu olmak [çalışın.] Canınızı Allah verdi O almayınca kimse alamaz sizden o canı. Onun için Allah'ın dediğini yapmaktan korkma." diyor.

Ehibbe'l-mesâkîne ve câlishüm. "Sonra miskinleri sev, onlarla beraber düşüp kalk."

İnsan malum ya, mesela gerek bilgi sahibi olsun gerek servet sahibi olsun, biraz mümtaz oldu muydu insan kendisine bir çeki verir, bir mevki verir, fakiri miskini hor görür, onlarla konuşmaya tenezzül etmez, onlarla bir sofrada oturup yemeye tenezzül etmez, nefsi kabarıktır, onları hatta evinde görmek bile istemez. Değil ki onların evine gidecek de onlara misafir olacak!

Onun için Efendimiz diyor ki;

"Bu nefislerinizi kırmak için Allahu Teâlâ'nın bu mahluklarına da şevkat ederek bunların arasına da girin de Allah'ın size verdiği nimetlerinin şükrünü artırırsınız."

Dersin ki; "Yâ Rabbi! Bizi de böyle bir miskin yapaydın ne yapardık? Evi yok, bit pire içerisinde, üstü başı berbat bir şekilde..."

Niçin?

Aklı mı zayıf, iradesi mi zayıf, nesi zayıfsa zayıf. Kendisini cemiyet içerisine bir şeye çıkaramamış ama onun elinde değil.

Sen deme ki o da çalışaydı diyerekten.

Haydi git de şimdi tımarhanede bu hastalara de ki; "Siz ne duruyorsunuz burada? Çıkın be, siz de çalışın bakalım! Ekmek parasını siz de kazanın, biz sizi mi besleyeceğiz burada?" desen bize de deli derler.

Niçin?

Eh ona da Allah vermemiş o kuvveti, ona biz bakmak mecburiyetindeyiz.

E bizi de o mevkiye düşüreydi ne yapardık, elimizden ne gelirdi? Kim kordu akıl bize?

Allah affetsin kusurlarımızı da onlardan ibret almak, ders almak ve nefsimizi de yenmek için Efendimiz sallalahu aleyhi ve sellem, "Onları sev ve onlarla otur." diyor. Ve câlishüm. "Miskinlerle otur."

Ünzur ilâ men tahteke...

Bir de insanlarda tabii mevki var işte, aşağıdan yukarıya doğru insanlar yükseliyor. Yukarısı da var aşağısı da var. Sen diyor yukarısına bakarsan, mesela benden daha üstünü var. Ben de onun gibi olayım. Mesela bin liralık bir adam, "Ben diyor, on bin liralık adam olsam, yahut 100 bin liralık olsam, yahut milyonluk bir adam olsam [diyerekten] geceyi gündüze katıyor, ama ekmek parasını bugün kazanamayan da var, bir de ona bak! Bu yukarısına bakarsan Allahu Teâlâ'nın sana verdiği nimetleri hor görürsün. Sıhhat vermiş, afiyet vermiş, akıl vermiş, iman da vermiş; bunlar senin yanında gözükmüyor da hep gözün çok zengin olmakta veyahut çok büyük adam olmakta. Onun için aldanırsın diyor.

Ondan sonra?

Sıl karâbeteke.

Bak yukarda yine söylediği gibi burada da; "Akrabâ u taallukâtı muhakkak surette sıla et, yani ziyaret et." [diyor.]

Bu iki çeşit olur; bir, yakınındaysa kapısını çalar girersin, "Nasılsın kardeşim, bir ihtiyacınız bir zaruretiniz var mı?" dersin, böyle bir ziyaret olur. Bir de uzakta olur mesela Ankara'da, Erzurum'da. Oraya gidip gelmek mümkün olmaz, ona da mektuplar yazarsın, "Bir ihtiyacınız var mı, nasılsınız, afiyette [misiniz?" diyerekten] iki de bir bu mektuplarla bu karabet [devam ettirilmelidir.]

Onun için geçen bir Yugoslavyalı geldi de, memleketimizi gezmeye gelmiş, Arapça da biliyor. Ne dedim bakayım, ha adama, "Mektup, bize mektup yollar mısın?" dedim. Arapça sözle söyledim. O dedim, el-murâsele nısfu'l-muvâsiledir. Onu ben yanlış söyledim adama, adam tashih ediverdi hemen. Tashih ediverdi aklım başıma geldi ama ağzımdan da çıkmış oldu. Onun için sözü ağızdan çıkarırken çok düşünmeli. Söylenen söz bir daha tekrar alınmıyor, memeden süt indikten sonra tekrar memeye nasıl giremezse ağızdan çıkan söz de, "Ay ay ben söylemedim onu!" desen para etmez o. O bir kere yayılır ortalığa. Onun için sözü gayet düşünceli ve güzel söylemeli.

Akrabâ u taallukâtı da böylece sıla etmeli, mektup da o sılanın yarısıdır.

Ve in kata'ûke. "Bak bunlar sana ne kadar gelmiyorlarsa da, sana bir meseleden dolayı darılmışlar gelmiyor gitmiyor, sen yine git. O bana darıldı gelmiyor diye sen de küsme. Sen yine yap vazifeni. Ve in kata'ûke.

Kuli'l-hakka ve in kâne mürran.

İşte babayiğitlik asıl burada.

"Doğruyu söyle, her ne kadar acıysa da."

Oğlun, evladın, komşun, dostun, onlara daima hakkı söyleyeceksin.

Hak acı, dinlemiyor.

Sen söyle yine, vazifeni yap.

Lâ tehaf fillâhi levmete lâim. "Bu hususta seni levm edenlerin hiç levmine bakma!"

Seni ayıplıyorlar çünkü, ayıplasınlar varsın, sana lazım olan vazife hakkı söylemektir, onu söyle.

Ve kefâ bi'l-mer'i ayben en yekûne fîhi selâsü hısâlin... "Bir insanda üç şey bulunursa ayıp olarak kafidir. Birisi, kendisindeki ayıpları görmeyip başkasındaki ayıpları görmek."

Kendisinde görmüyor ayıbı başkasının ayıplarını görüyor, bu bir kere insana [ayıp olarak] kafi.

"Onlara utanmaz diyor, kendisi onu işliyor."

Hayayı müstelzem işleri başkasında görüyor, halbuki kendisinde de mevcut. Kendisinde görmüyor başkasındaki hayasızlarla ömrünü geçiriyor. Bu da ayıp olarak insana kafidir. Bir de;

Ve yü'zî celîsehû. "Etrafındaki oturan kimseleri müteezzi ediyor, eziyetlendiriyor, rahatsız ediyor."

Ne şekilde rahatsız ederse etsin!

Mesela geçen birisi, bir ihtiyar hatun kişi geldi, ihtiyar bu tabii. Altındaki kattaki oturan kiracı radyosunu çok açıyormuş, ihtiyar da bundan üzülüyormuş, gitmiş demiş ki; "Kardeşim bunu kendin duyacak kadar aç! Ben ihtiyarım uyuyamıyorum, rahatsızım..."

"Ha demiş, çok söyleme ihtiyar! Benim keyfim! Ben mutfakta iş göreceğim, bilmem ne edeceğim onu da dinleyeceğim. O orada duruyor tabii onu açmazsam dinleyemem mutfakta işimde. Onun için açmak mecburiyetindeyim ki dinleyeyim orada." demiş.

Ama etrafındakiler rahatsız oluyor, umurunda değil. Onun için o eh işine bakıyor bakmıyor başka bir şeye.

Onun için her ne şekilde olursa olsun etrafınızdaki insanları incitmemeye, rahatsız etmemeye çalışın.

Yâ ebâ zerrin. Bunu Ebâ Zerr'e karşı Efendimiz tavsiyede bulunuyor da.

Lâ akle ke'd-tedbîri. "Tedbir gibi akıl yoktur."

Tedbir...

Ve lâ vera'a ke'l-keffi. "Haramlardan, günahlardan kaçmak kadar da verâ denilen şey olmaz." Ve lâ hasebe ke-husni'l-huluki. "Güzel ahlak kadar da haseb denilen şey yoktur."

Bazı insan var ya, şu filanın mesela hasebi nesebi çok temiz, büyük bir adam. Onun şerefi öyle gider. Ama onun en güzeli, ahlakı güzel olmakladır. Parası çokmuş mevki büyükmüş, o başka, o dünyaya ait. Ama ahlakı güzel olursa en güzel haseb ondadır demiş.

Bu geçen ki dersten olan dersi bir tekrarlama yaptık.

Allah kusurumuzu affetsin.

Bugünkü ders;

Ûsîkum bi-takvallâhi.

Şimdi Cenâb-ı Peygamber evvelki [hadis] de Ebâ Zerr'e nasihat etti, Ebâ Zerr'e idi o nasihatlar, dolayısıyla bize de. Şimdi bugün hepimize birden diyor;

Ûsîkum. "Hepinize birden benim vasiyetim, nasihatim." Bi-takvallâhi. "Allah'tan korkmaya mülazemet edin, yani her hareketinizde Allah'tan korkunuz."

Gerek küfür bahsinde, gerek günah bahsinde gerek, gerek masiva bahsinde çok titiz olunuz, Allah'tan daima korkunuz. Bununla beraber;

Ve's-sem'a ve't-tâ'ate. "Söz dinleyiniz, ve daima itaatli olunuz." Ve in ümirra aleyküm abdün habeşiyyün. "Eğer işinize, sizin başınıza bir habeşî köle reis olsa."

Habeşî, siyah bir adam... Burada yok ama diğer bir yerde görmüştüm ki; "Kulağı kesik burnu da kesik, yani yüzüne bakılmayan sakat bir adam. O nasılsa seçilmiş başınıza konmuş, ona itaat ediniz."

Fe-innehû men ye'iş minküm ba'dî fe-seyerâ ihtilâfen kesîran. "Benden sonra tabii çok yaşayacaksınız her gelen fani burada, gideceğiz hep. Fakat çok yaşayacaksınız, bu çok yaşamak içinde çok ihtilaflarla ve fitnelerle karşı karşıya kalacaksınız." Fe-aleyküm. "Sizin için şimdi bu ihtilaflar içerisinde en tutanaklı, tutunacağınız şey." Bi-sünnetî ve sünneti'l-hulefâi'l-mehdiyyîne'r-râşidîne. "Benim sünnetime ve benden sonra gelen hulafa-i erbaa ve 12 imamın sünnetidir, sizin yolunuz."

Onları size şöylece bir okuyuvereyim, işte Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali. Bir de ondan sonra Ömer b. Abdulaziz denilen bir zâttır. Ondan sonra isnâaşere denilen büyükler Hz. Ali'nin evlatlarından oluyorlar ki ve hüm: Aliyyü'l-Murtazâ, Hasenün, Hüseyin, Zeynelâbidin, Muhammed el- Bâkır, Câfer es-Sâdık, Musâ el-Kazım, Aliyyürrızâ, Muhammed et-Takî, Ali b. Muhammed, Aliyyülaskerî ve Muhammed b. Muntazır el-Mehdî. Buna 12 imam diyorlar. Bunların yolları hak yoldur demiş. Bu yollardan ayrılmayın.

Addû aleyhâ bi'n-nevâciz.

Nevâciz diye bu dişlerin öğüten kısmı var ya, bu öğüten dişlerin adı imiş ki ve bu keski dişlerinden murat, nasıl insan tutar da sıkı yapışır, bunlarla bir eti koparmak için yahut bir ekmeği koparmak için dişleriyle bastığı vakitte sıkar da onu koparır. "Bunu nasıl sıkıp tutuyorsanız benim sünnetime de böyle yapışın." diyor.

Bu kinaye yani. Benim sünnetime, yemeği yemek için nasıl sarılıyorsanız, ağzınızda onu çiğnemek için nasıl çalışıyorsanız benim sünnetime böyle yapışın.

Ve iyyâküm ve muhaddesâti'l-umûri.

Şimdi o adam dünyadaki herşey harekettir dedi ya, devirler mütemadiyen bir şeyler doğurur durur. "Ha, siz bu devrin doğurduğu bütün hadiselerden son derece sakının."

Fe-inne külle bid'atün. "Çünkü doğan her şey eğer benim sünnetime uygun değilse bid'attır." Ve küllü bid'atin. "Her bid'at da." Dalâletün. "Netice itibariyle dalâlettir."

Bu buraya kadar ama şu altındakini de okursam daha iyi olacak gibi.

Ûsîküm bi-eshâbî. Efendimiz yine hepimize tavsiye ediyor ki; "Benim ashabım için." Hayran. "Daima hayırlı konuş."

Ashabımı size tavsiye ederim, onların hakkında münasebetsiz konuşma yapmayın. Bu uzun... İşte burada yine geliyor ki Hz. Muaviye ile Hz. Ali Efendimiz aralarındaki bahisleri kamçılayarak 1300 sene evvelki hâdiseleri tazeler tazeler önümüze getirir korlar. Bu bir bid'attır ki yani affolunmayan bir bid'at.

Nene lazım!..

Şimdi geçen bana çocuklar şikayet ediyorlar. Bir mektebin iki tane çocuğu, ikisi de müslüman, ikisi de namaz kılıyor. İki grup, iki grubun ikisi de namaz kılıyor fakat bir grup diğer bir grubu tekfir ediyor. Eğer siz diyor bizim fikirlerimize iştirak etmezseniz gidin başka yerde kılın namazlarınızı, gelmeyin bizim camimize diyorlar, bu kadar da şiddet gösteriyorlar. Bu şikayet...

Nedir dedim dert?

Dert, Muhiddîn-i Arabî hazretlerini tekfir, İmam Gazzâlî hazretlerine bilmem ne, Abdulkâdir hazretlerine hücum...

Yahu dedim bunlar deli mi olmuşlar? Bu 800-1000 sene evvelki insan gitmiş bu dünyadan çoktaan!.. Sen bugünkü hadiseyle meşgul ol sana? Sen bundan bu kadar sene evvel geçen insanla niye meşgul oluyorsun yahu? Sen de akılda mı yok hiç?

Ama dediler ki, işte bu insan çok zayıf bir insan. Menfaatleri için ne yapacağını bilmiyor. Menfaatinin kurbanı bir mahluk, akıl yok, akılsızlıktan ileri geliyor.

Şimdi öyle şeylerle uğraşılacak bir zaman mı?

Ve diyorlarmış ki, Bu aya gidiyor biz hâlâ camilerden çıkmıyoruz diyor. Oturuyoruz orada miskin miskin diye bize bir taaruz yapıyor.

Evet, aya gidiyor adam ama çalışıyor da gidiyor tabii. Sen de böyle biribirimizin geçmişlerimizle böyle konuşursak tabii elbette yerimizde sayarız.

Sümmellezîne yelûnehüm sümmellezîne yelûnehüm. "Ve tabiin ve tebe-i tabiinlerden..." Sümme yefşü'l-kezibe. "Bu üç devir geçtikten sonra [yalan yayılır.]

Bu üç devre kadar yalan yok ortada. Üç devre kadar yalanı kimse bilmiyor. Yani 300 sene kimse yalan bilmiyor. Ondan sonra yalanlar meydana çıkıyor, bu başlıyor onu kandırmak için bir şey söylüyor, o onu başlıyor bir şey söylüyor.

Hattâ yahlife'r-raculü ve lâ yüstahlefü. "Yemin ediyor."

Yahu biz senden [yemin etmeni istemedik ki!] Mesela şimdi çarşıda pazarda bağırır, patlıcan, biber, domates...

Arkadaş bunu beş kuruşa vermez misin?

Yahu, vallahi de ve billahi de ben bunu beş kuruşa aldım!

Canım ben senden yemin istemiyorum ki, olmaz dersin biter. Ne ediyorsun bu yemini?

Ama yemin artık kandırmaya bir alet olmuş.

"Bu öyle bir zaman olacak ki o zamanın insanları kendisinden yemin istenmeden hemen yemin basacak." Ve yeşhedü'ş-şâhidü ve lâ yüsteşhedü. "Bir iş olmuş, mahkemeye çağrılacak şahit gösterilmemiş, fakat ben şahitlik yaparım diyerek koşuyor."

Senden istenmedi şahitlik yahu, ama o yapacağım diyor.

Şimdi Efendimiz [buyuruyor;]

Elâ. Elâ tembih kelamı, "Dikkat edin!" demek.

Elâ lâ yahlüvenne raculün bi'mraetin. "Elâ, agâh ol, mütenebbih ol, dikkat et sözüme. Hiçbir erkek bir kadınla yalnız kalmasın."

Bir erkeğin bir kadınla yalnız kalması caiz değil.

İllâ kâne sâlisühüme'ş-şeytâne. "Eğer bir kadınla bir erkek yalnız kalırsa üçüncüsü şeytandır."

Ne demek?

Kandırır onları yapılmayacak şeyleri yaptırır.

Niçin?

Fırsat zamanı var. Öyleyse;

Aleyküm bi'l-cemâ'ati. Bak buna dikkat edin ama!

Aleyküm bi'l-cemâ'ati. "Cemaatten ayrılma!"

Efendimizin tavsiyelerine dikkat edin, çok güzel tavsiye; "Cemaatten ayrılma!"

Ve iyyâküm ve'l-firkate. "Hem cemaate devam et hem de ayrılıktan son derece sakın."

Ayrılıktan son derece sakın!

İyyâküm. "Hazer edin, sakının." Ve'l-firkate. "Ayrılıktan." Fe-inne'ş-şeytâne me'a'l-vâhidi ve hüve mine'l-isneyni eb'adü. "Yola gideceksin mesela, yalnız başına gitme yola! Yalnız gidersen arkadaşın şeytan olur kandırır seni. İki olursa şeytan onlardan uzaklaşır." diyerekten de öyle bir teşvik yapmış ki daima topluluk halinde yaşamaya dikkat etin.

O Profesörün kitabında da hoş bir şey gördüm, diyor ki; Afrika'da su yoktur, eskiden de yoktu diyor. Suyun kadrini biz şimdi bilmeyiz! Eskiden bir bardak su, bir testi su alabilmek için nerelere kadar giderlerdi de testilerini oradan doldurur ancak getirirlerdi. Yine öyle köyler çoktur da suyun atlarındaki fıçılara doldurur, bayırlardan çıkarırlar da öyle içerlerdi. Şimdi su bizim evimize kadar geldi de biz onun yine kıymetini bilecek derecede değiliz. Fakat bugün Afrika'da öyle yerler vardır ki göller, yine insanlar o göllerden gider sularını alırlar. Öyle iken o göllere gelen mahluklar da var, hayvânât. Asıl söyleyeceğim o. O göllere gelen hayvânât da var, su içmek için geliyorlar fakat saatlemişler. Kurtlar geliyor saat bir de. Geliyor bir kurt sürüsü, suyunu içiyor gidiyor. Arkasından diğer bir sürü geliyor, arkasından aslanı geliyor bir sürü, o da içiyor. Derken onlar doyduktan sonra sıra kime geliyorsa o içiyor.

Hayvanlar bile topluluk haliyle yürüyorlar.

Mesela kurt kendi başına gitse içse yapmıyor onu, onlar bile toplanabilmişler yani. Kurt anlıyor ki ben yalnız gidersem aslan karşıma çıkarsa parçalar beni diyor.

Onun için hep toplanalım suyu gidelim beraberce içelim, beraberce dönelim derken bak bugün en mükemmel olan insan ne yapıyor?!

Allah bu insaniyeti dünya üzerindeki bütün insanlara yani insaniyet mefhumunu iyi anlayabilmek kabiliyetini ihsan buyursun.

Paraların ne kıymeti var?

Göklere de uçsan kıymeti yok!

Tayyerelerde güzel gidiyoruz ama asıl lazım olan insana insaniyettir. O ki bu dünyadan gözümüzü yumup âhirete göçtüğümüz vakitte bize fayda verecek ancak o insaniyet.

Men erâde buhbûhate'l-cennete. Bak ne güzel! "Her kim ki cennetin göbeğinde yer almak istiyorsa. Her kim ki cennetin göbeğinde yerinin olmasını istiyorsa..."

Cennetin göbeği yani en iyi yer demek.

"Cennetin en iyi yerinde yer almak istiyorsa." Fe-l-yüzlimü'l-cemâ'ate. "Cemaate devam et."

Mesela namaz cemaati de öyle! Şimdi evimizde namaz kılmak mümkün, kılabilir ama hasta olursa evinde kılsın, mazeret olsun. Yoksa mazereti, cemaate gel!

Lillahi'l-Fatihâ.

Sayfa Başı