M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 140-141..

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzubillahimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdülillahi rabbilâlemin ve'l-âkibetü li'l-müttekîn Vessalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn.

İ'lemû eyyühe'l-ihvân enne efdale'l-kitâbi kitâbullah ve enne efdale'l-hedyi hedyü muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerra'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesin bid'ah ve külle bid'atin dalâleh ve küllü dalâletin fi'n-nâri. Ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl kâle;

İnnehû lem yekün nebiyyün kablî illâ hazzera ümmetehü'd-deccâle a'veru aynihi'l-yüsrâ bi-a'ynihi'l-yümnâ zufratün ğalîzatün beyne 'ayneyhi mektûbetün kâfirun... ilâ âhiri'l hadîs...

Bugünkü dersimizin başındaki hadis geçen haftadan arz ettiğimiz gibi deccali beyan eden bir hadistir ki; "Hiçbir peygamber gelmemiştir ki deccal ile ümmetini korkutmasın."

Her peygamber, [kendi] devrinde deccaldan ümmetini korkutmuştur.

Deccal nedir?

Deccal; bizim yankesiciler var ya, bozuk altınları, bakırdan yapılan altınları altın suyuna bulayıp "beşi birliktir" diye satıyor. Altında kalp paradır o, kalp paradır ama yaldızlamış, yaldızladığı o parayı sahih altındır diyerekten satan hilebaz insan, hileci. Kezzâb da, böyle kendini gayet güzel gösterip, iyi gösterip içini saklayan insan. İçi saklı, kendisini gayet iyi gösteriyor dışarıya.

Adını sorarsanız, adınız nedir?

Ahmed der, Mehmet der.

"Hangi meslektensin, ne iş yapıyorsunuz?" dersin mesleğini saklar.

"Vazifeniz?" desen onu söylemez, yani tersine söyler hep yalan.

Bu yalan söyleyen insanlar ki kezzâb. Bunlar, deccâlûn deyince çok, çok sayıda, bir iki tane değil yani çok sayıda bunlar. Çünkü yalancı oldu muydu bu sınıfa giriyor insan.

Yalancılık dinimizde ne kadar mezmum olduğunu öğreniyor muyuz?

Yalancılık insanın deccal sınıfının içerisine girmesine sebep olan âmillerden birisi oluyor.

Daha şeysi [kötüsü,] ve yesturu'l-hakka. "Deccal hakkı kapar, saklar, örter." Hakkı örter, bi-sihrihî "Sihri ile hakkı saklıyor." Ve bi-vechihî. Buna deccal diyorlar.

Her kimin sıfatı böyle ise o deccaldır. Kendi sıfatını saklıyor, kendisini karşısındakine başka türlü gösteriyor. Onu avlamak için yani ne gayesi varsa, hakkı da ketmediyor, saklıyor. Bunların hepsi deccal.

Şimdi "Bu deccal gözü şaşı, sağ gözünde bir perde var. Fakat iki gözünün arasında." Mektûbün kâfirun. "Kâfirdir bu diyerekten [yazılıdır.]"

Beyne ayneyhi mektûbün kâfirun. "Bunun alnının içinde kafir yazısı var."

Fakat bunu biz vaktiyle anlayamıyorduk da acaba bu yazı nasıl oluyor diyerekten. Bunu ehli hal olunca insan bunu pekala okuyabiliyorlar. Bu yazının okunuşu açıktır. Yalnız gözdeki perdeyi silmek lazım. Gözdeki perde silindi miydi müslüman mı gavur mu bunun hakikatı meydana çıkar. Çünkü o yazı orada var. Beyne ayneyhi mektûbün kâfirun. Yekrauhû cemî'un'n-nâsi. "Bütün insanlar bunun gavur olduğunu okur." Yekrauhû. "Bunun gavur oldugunu okur."

Yehrucü me'ahû vâdiyâni. "Bunun iki tane deresi var." Ehadühümâ cennetün ve'l-âhiru nârun. "Birisi cennet deresi birisi cehennem deresi."

Sen bunu nasıl tevil edersen et. Birisi para tarafı birisi parasızlık tarafı. Para tarafına bakarsan cennet, yaşa da yaşa; bol para, bol zevk, bol şey. Onun cenneti. O paraları aldın mı cennetteki yaşar gibi yaşarsın. Buna uymadın mı parasızlık ve zorluk altında kalır inim inim inlersin ve cehennemde olursun. Fakat bunun cenneti cehennemdir, cennetinin aslı, yani işi oyun ya bu adamın, sihirbazlık, cehennemi sana cennet gösteriyor. Altını aç perdeyi altından alevler gözükür, [üstünden] cehennem olduğu belli değil. Fakat paralarla o örtülmüştür, altındaki cehennem görünmez üstündeki zevk ü sefâ cennet gibi [görünür], yaşa da yaşa... Ama azıcık altını eşele, cehennem ateşleri meydanda.

Fakat insan onu görecek durumda değil, artık sarhoş olmuş, nasıl olduysa olmuş. O zaman onun cennetine cehennem olarak katılıyor. Dinini bırakıyor, imanı bırakıyor, ahlakı bırakıyor, edebi bırakıyor, hayayı bırakıyor, insanlığı bırakıyor, İslamlığı bırakıyor, peygamberi bırakıyor, kitabı bırakıyor, hevesi yaşamak...

Ve'l-âharu nârun. "Bir vadi de cehemmem." Fe-cennetühû nârun. "Ama iyi biliniz ki onun cenneti cehennemdir." Fe-cennetühû nârun. "Cennet diye sana yutturduğu zehir cehennemdir, ateştir."

Yalnız seni öyle oyalıyor ki o zehiri sana baldır diyerekten yutturuyor. Sana zehiri üstünü yaldızlamışlar ya, yaldız varya [üstünde,] yaldızlamış sen de onu baldır diye yutuyorsun ve zehirlenip gidiyorsun. Dinsizlik zehiri, medeniyet diyerekten sana yutturuyor altından kocaman bir gavurluk çıkıyor.

Bunu daha fazla [açıklamak için] açığa gidemiyorsun işte.

Ve nâruhû cennetün. "Bunun ateşi de cennettir."

Sen onun ateşine tahammül eder ona iltifat etmezsen o zaman da Allah'ın cennetine girersin.

Me'ahû melekâni. Cenâb-ı Hakk'ın, hikmetinin işine de karışılmaz.

"Bunun, o deccalın yanında iki de melek var."

Şimdi bir muharebe oldu, bu muharebede müslümanlık tarafına zafer gelmedi. Gelmeyince müslümanlar, "Niçin zafer kazanamadık?" diyerekten kırıldılar. Buyuruldu ki, "Habis ile tayyibi ayırmak için [böyle oldu."]

Hani herkes harbe gider, para kazanalım ganimet alalım sevdası düşer insanlara, hakikati unutur ganimet alacağız diyerek gayrı paranın peşine koşar. Şehitlik pek kalmaz orada.

Böyle Cenâb-ı Hak bazen şey yapar ki, ha hakiki müslüman hakiki harbe gidiyorken ganimeti, kazancı gözüne koymaz.

Şimdi bunun yanına da Cenâb-ı Hak, hikmeti iki tane melek koymuş. İki melek, bu [hadis] diyor ki;

Yüşebbihâni nebiyyeyni. "İki peygambere benzeyen iki tane melek." Mine'l-enbiyâi. "Enbiyalardan iki nebiye benzeyen iki melek var yanında." Ehadühümâ an yeminihî ve'l-âharu an şimâlihî. "Meleğin biri sağında duruyor birisi de solun da duruyor." Ve zâlike fitnetü'n-nâsi. "Bu Cenâb-ı Hakk'ın insanlara imtihanı."

Bu devir imtihan devridir yani, şimdi bu devir de hani imtihan devridir; bakalım kim müslüman kim [gavur,] herkes serbest. Hatta gavurluk tarafına gidersen daha fevkalade itibar kazanırsın, zamanın itibarını. Müslümanlık tarafında kalırsan daha sıkıntı çekersin, itibar etmez kimse sana ama yine edenler başkadır. Şimdi bu da yine Cenâb-ı Hak'tan bir imtihandır.

Bu imtihan üzerinde bu melekler yekûlü elestü bi-rabbiküm.[diyecekler.] Deccal, böyle avanesini de toplamış etrafına her işi yapıyor, beceriyor.

Elestü bi-rabbiküm. Rububiyet davasına kalkışıyor, "Ben sizin rabbiniz değil miyim?"

"Bak işte cennetim de var cehennemimde var; yaşatıyorum, bir tarafta da zindanlarda ananızı ağlatıyorum." diyor.

Bundan başkası daha ne olur?

Uhyi ve Ümîtü. "Aynı zamanda hayat da veriyorum öldürüyorum [da]."

Birisini kesiyor işte bak yok ettim diyor, ötekisine "Seni de affettim." diyor, ona da hayat bahşediyor.

Hikmet-i ilâhî!..

Fe-yekûlü ahedü'l-melekeyni kezebte. "Sağındaki melek diyor ki, yalan söyledin." Kezebte. Fe-mâ yesme'u ehadün mine'n-nâsi illâ sâhibühû. "Fakat bunu kendisinden başka kimse işitmiyor."

Hikmet-i ilâhî!..

Bu sözü, bu melekin sözünü, onun, "Yalan söyledin!" dediği sözünü hiçbir insan işitmiyor.

Fe-yekûlü lehû sâhibühû. "Diğer melek diyor ki ona." Sadakte. "Doğru söylüyorsun onun yalan söylediğini ilan ettin, doğru diyorsun."

Fakat bu duyuluyor halka, halka duyulunca bu ses diyorlar ki; "Bak bunu, bunun doğru sözünün doğruluğunu gaybtan haber veriyor." diyorlar. Doğrucu bir adam çünkü bak. Gaybtan ses geliyor ki "Doğru söyledi!" diyerek. Halbuki o doğru söyleyen o meleği hitap ediyor. Meleğe olan hitabı, onu yalancılıkla tasdik eden meleğe, "Doğru söyledin!" hitabı halk tarafından deccal tasdik olunuyor zannediliyor.

Ve yahsebûne ennehû saddaka'd-deccâle. "Deccalı tasdik ettiği anlaşılıyor". Ve zâlike fitnetün. "Bu Cenâb-ı Hakk'ın bir imtihanıdır."

Bunu insanların bilmesi lazımdır ki insanlar hayatlarında ne gibi imtihanlarla karşılacaklar bunu bilmeleri lazım.

Sümme yesîru hattâ ye'tiye'l-medinete. "Bu artık âlemi önüne katmış gidiyor, Medine-i Münevvere'ye kadar yanaşır." Ve lâ yü'zenü lehû fîhâ. Medine-i Münevvere'ye girmesine izin verilmez. Verilmeyince." Fe-yekûlü hâzihî karyetü zâke'r-racüli. "Der ki, 'Bu Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'in şehridir, buraya girmeme izin yoktur.' der geri döner." Sümme yesîru hattâ ye'tiye'ş-şâme. "Şam'a gelir." Fe-yehlikühullahü azze ve celle inde akabeti efîkın. "Şam ile Havm arasında bir yer var oraya Efik diyorlar. Bu Efik denilen yerde Cenâb-ı Hak onun canını alıyor."

İnnehû se-yüsîbü ümmetî fî âhiri'z-zamâni belâün şedîdün. "Zamîr-i şân. Âhir zamanda benim ümmetime çok çeşitli belalar gelecek, şiddetli belalar." Lâ yencû minhü illâ raculün arafe dînellahi. "Bu belalardan kimse kendini kurtaramayacak ancak o adam kurtaracak ki Allah'ın dinini bilmiştir."

Allah'ı bilmiştir, Allah'ın dinini bilmiştir.

Fe-câhede aleyhi bi-lisânihî ve kalbihî. "Bununla, kalbiyle, lisaniyle ve harekatıyla mücahittir aynı zamanda, o kurtarır yakayı." Fe-zâlikellezi sebekat lehü's-sevâbiku ve raculün arafe dineallahi fe-saddeka bihî. "Bu Allah'ın dinini tasdik edenler böyle."

Onun için şimdi bu arafe dînellah Allah sevgisi [anlamına] geldiğini [söylerler]. Allah'ın dinini bilen insan Allah'ı [bilir.] Dini bilmek Allah'ı bilmekle olur. Allah'ı bilince Allah sevgisi insanlarda hasıl olur. Allah sevgisi hasıl olunca Allah'ın kitabını insanlar sever. Allah'ın kitabını da Allah'ın peygamberini de sever. Allah'ı bize tanıtan peygamberdir. Peygamber olmasa biz Allah'ı bilemeyiz.

Şimdi mesela tarihte, Allah'ı mesela müzelerde görüyorsunuz ya, güzellik ilahı, gece allahı gündüz allahı, iyilik allahı kötülük allahı diye bir çok allahlar korlar ortaya. Bunlar cahiliyet devrinin kendilerinden icat ettiği allahlar. Eğer bize de peygamber gelmeseydi biz de onlar gibi bir şeye inanır ona Allah derdik.

Hatta geçenlerde okuduğum bir şeyde, Hindistan tarafında bir millet varmış yılana tapıyorlarmış, bir ev yapmışlar yılan besliyorlar orada, yılanlar yaşıyor orada, onlar da onlar mabuttur diye yılana tapıyor. İnsan bu kadar kafasız bir mahluk yani. Eğer kendisi önünde bir mürşidi, bir mürebbisi olmazsa şaşkın bir mahluk olur. Onun için peygamber bırakıldığı vakitte insanlar şaşkınlıktan başka bir şeye benzemezler. Onun için deccala da tapar her şeye tapar.

Allah'ın dinini bize kim öğretiyor?

Peygamber öğretiyor. Öyleyse peygamberi de sevmek lazım.

Niçin?

Allah'ı bize o öğretti, Kitab-ı İlâhî ona nazil oldu, binaenaleyeh Allah'ı sevmek için peygamberi sevmek lazım.

Peygamber 1300 küsur, 1400 sene oldu gideli dünyadan, peygamberi bize kim tanıtacak?

Onun uleması tanıtacak.

Eğer ulemasını sevemezsek peygamberi sevemeyiz. Peygambere nasıl canımızı başımızı feda etmedikçe ümmeti olamıyoruz, binaenaleyh onun vârisi de olan ulemayı da sevmedikçe [onun hakiki ümmeti olmayız.]

Onun kitabını bize kim öğretiyor?

Bugünkü ilim sahipleri.

Ama diyeceksiniz ki sen Hz.Ömer'in zamanındaki ulemayı bul da biz de başımıza tac edelim?!

Sen de Hz. Ömer'i bul biz de seni başımızı tac edelim!

Her devrin kendisine göre insanı var, bu devrin insanları da bu kadar.

Binaenaleyh bu devirdeki insanda o kemalı bulamıyorsan kaçmak mı lazım?

O zaman dinsizliğe gider insan Allah korusun. Dolayısıyla bu feylesofların sözleridir bu gibi şeyler.

Onun için bu belây-ı şedîtten kimse kurtaramaz yakasını ancak Allah'ın dinini bilen [kurtarır.] Allah'ın dinini bilmek için de Allah'ı bilmek lazım. Allah'ı bilmeyince dini bilinmez ki. Onu da ancak peygamberimizi bilecek ki [dini bilebilsin...]

Bu hadis dersleri peygamberin sohbeti gibidir. İnsanlar peygamberin sözünü dinlemek istemezler mi ya, onun sohbetinde bulunmak istemezler mi?

İsterler. Fakat bugün nefis şu kadar çığırından çıkmış bir durumdadır ki yazlık sayfiye yerindeki plajda yaşamayı burada söz dinlemekten daha hoş [görür, bulur.]

Onun için yazın bu pazarları git sahillere bak ne rezalet! Gelip de Allah'ın huzurunda oturup da yarım saat şöyle [dersi dinlemez.] Bak dışarısı sıcak, burası ne güzel elhamdülillah. Her vakit böyledir; bir feyzi var, bir nuru var, başka...

Onun için Allah cümlemizi affetsin de...

Şimdi burada bu söz sözü açıyor da, Allah'ın sevgisi, geçen ki dersimizde yine Cüneyd-i Bağdâdî'nin tarifi vechiyle, yani öyle gelişigüzel olmaz. İnsan bütün varlığını, bütün gücünü bu tarafa sevk etmedikçe o sevgi hasıl olmaz.

Mesela büyük bir su var, bizim hepimizin bildiği, yaz vakti bu büyük sudan herkes bahçesine su ayırır. Kimisi pirinç sulayacaktır, kimisi bostanını sulayacaktır, kimisi mısırını sulayacaktır; bakarsın o koca su aşağı tarafa gitmez biter.

Ne oldu?

Çünkü etraftan köylü parçaladı suyu; o bir parça aldı, bu parça aldı, bu bir parça... koca su aşağı gitmeden bitiyor.

Sebebi?

Taksime uğradı.

Sevgi taksime uğradı mı o aşağı gitmeyen su gibidir. Bu da lazım, bu da lazım, bu da lazım, bu da lazım...

E sonra, Allah sevgisi?

İşte bir parça da ona kalacak ama neye yarar ki o!?

Onun için bütün varlığıyla Allahu Teâlâya sevgiye insan hafs u nefs etmesi lazım. Bunu yapamadın mıydı, o güzel Cüneyd'in sözünü ezberlemek lazım.

Meylüke ile'ş-şey'i bi-külliyetike sümme îsâruke lehû alâ nefsike ve zevcike ve mâlike. "Öyle bu kadar seveceksin ki nefsine takdim edeceksin, çoluk çocuğuna takdim edeceksin, malına mülküne takdim edeceksin."

Yoksa malın mülkün sevgisi içimde dursun, çoluk çocuk sevgisi de içimde dursun, canın sevgisi de içimde dursun, seni de severim ama. Olmaz o, o yalancılıktır! Peygamber Efendimiz için tam manasıyla [sevgi ile bağlanmak lazım.]

Nasıl?

[Cenâb-ı Peygamber] Hz. Ömer'e, "Sen de iman et!" dedi. [O da;]

"Canım da sana feda!" dedi.

Ashab-ı kirâm fedâke ebî ve ümmî diyorlardı.

Allah cümlemizi öyle fedakarlardan eylesin.

Fakat parayı seven, malı seven, canı seven bu sözü söyleyemez, söylese de inanılmaz, onun sözüne itimat yok.

Şimdi farzet, müslümanız elhamdülillah, peygamber de içimizde de. Bu devirdeyiz, dedi ki peygamber;

"Burada olmayacak o Müslümanlık!"

Eee!?.

"Gelin biz gidelim filan yere hicret edelim, orası rahattır daha güzeldir, orada oturalım."

Kaç kişiyi bulursun bugün işini bırakacak, gücünü bırakacak, memleketini bırakacak da kalkacak da oraya gidecek?!

Ashâb-ı kirâm ama Mekke'yi bıraktı ta Habeşistan'a gitti, Mekke'yi bıraktı [Medine-i Münevvere'ye gitti]. Bugün kara yoluyla Medine-i Münevvere'ye 13-14 günde gidiliyor. O devirde Medine-i Münevvere'ye giden otomobil filan yoktu. Peygamber gitti ashabı da gitti.

O günün ashabıyla şimdi sen bugün bizi ölç bakalım ölçebilecek misin?

Bugün Avrupa'ya; Almanya'ya, şuraya buraya kazanç için herkes koşuyor.

Ne var?

Para var altında...

De ki, "İman var filan yerde haydi oraya..."

Kimse yerinden kımıldamaz.

Şimdi herkesin hücumu paraya. Bu para sevgisiyle Allah sevgisi bir arada olmaz.

Şimdi lafın şeysi, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem niçin dünyaya iltifat etmedi, niçin sarayı yoktu, niçin köşkü konağı yoktu, niçin bağı bahçesi yoktu?

Niçin edinmedi canım, servet akıyordu peygambere?

Önce, ilk devirde yoktu ama sonra gazalarla ganimetler başladı gelmeye, her şey bol idi, niçin yapılmadı bir şey?

"Bazen aç olayım yâ Rabbi, sana tadarru niyaz edeyim, bazen de tok olur sana şükrederim, yeter bu bana." dedi istemedi. O istemediği halde bugün bizim halimizi düşünecek olursak...

Ashabı da böyleydi değil mi?

Allah cümlemizi affetsin.

Bunun için ama ne var?

Allah'ın sevgisindeki tat, Allah sevgisindeki lezzet ne sarayda var, ne malda var, ne parada var, hiç bir şeyde yok.

Onun zevki niçin [başka?]

Zevkler tada göre olur. Mesela balın tadı var, bala göredir o tat. Dutun da tadı var, dutun tadı da duta göredir. Elmanın armudun da tadı var, eh o da ona göredir. Fakat bilene göre Allah sevgisinin tadı hiç bir şeyde olmaz.

Niçin?

Allah ile işi yok ki sevgisinin işi olsun.

Binâenaleyh dünya sevgisiyle Allah sevgisi hiç bir olur mu?

Onun için Cenâb-ı Peygamber dünyayı atıvermiş bir tarafa.

Ama uyudu mu?

Hayır!..

Dünyada niçin çalıştı?

Dini için çalıştı.

İn tensurullahe yensurküm.

Allahu Teâlâ'nın dini için uyku uyumadı, ayağının pabucunu çıkarmadı ashab ile beraber. Cihattan cihada, harpten harbe koşuştular sağdan sola, elhamdülillah ve bize bu İslâm'ı, bugün bulduğumuz şu İslâm'ı onların cihadı, gayreti sayesinde bulduk.

Bugün işte bak, "Buradan kalkıpta Konya'ya gidecek orada yaşayacağız." desek kimse yerinden kımıldamaz.

Niçin?

İşim var, gücüm var, malım var, mülküm var...

Neden?

Bak ölç şimdi bizim imanımızla o ashabın imanını, hiç uyar mı biribirine! Bir de kalkıyoruz da o ashaba utanmadan dil uzatan bir sürü ahmak da var. Bu da İslâm davasında...

Allah!..

Yani deccallar çok ha. Her birisi bir kılığa bürünmüş; kimisinin kavuğu bu kadar, cübbesinin yanında, koltuklarının altında zehirler dolu, o da deccalın bir nevi.

Kendi bazı mesela ben peygamber silsilesindenim der, peygamber silsilesindenim diyerekten insanları bu şekilde aldatan deccallar da var. Çünkü peygamber silsilesinden olunca herkes onun elini değil ayağını da öper. Fakat onun lafı altında kendisi insanları zehirler.

Allah cümlemizi affetsin.

Onun için dini ilahiyi bilmek lazım. Ah ah, Yunus'un sözü ne güzeldir!

Beni kesseler kanımı akıtsalar

Ben yine derim lâ ilâhe illallah.

Ataşta yaksalar külümü savursalar

Ben yine derim lâ ilâhe illallah.

Neden?

İçine işlemiştir iman, onun her zerresi Allah der. İnsana işte o sevgi dolayısıyla iman öyle işler ki değil insanın dili bütün zerresi, kaç milyon zerre var şimdi bir insanda, bütün zerre birden Allah der.

Neden?

Ashabın imanı gibi o imana erişmek lazım.

Allah bu iman sevgisini hepimize versin.

İnnehû min temâmi islâmiküm en tüeddû zekâte emvâliküm.

Bunlar hepsi birer ölçü bize. Para, güzel, ama senede 40'ta birini fukaraya verecek.

E canım ben kazandım onu ya?

"Ben kazandım." dedin mi İslâm'dan dışarı çıkarsın.

Onu sana kazanma kudretini veren bir kere Allah.

Onu niçin unutuyorsun?

Senin de gözünü kör etse, aklını başından alsa [ne yapacaksın?]

Bak burada Bakırköy var, oraya gidip de bir görmek lazım, onlar da bizim gibi insan.

Geçen gün oradan geçerken gösterdiler, tarlada çapa çapalıyorlar, başlarınada kocaman hasır şapka koymuşlar. Dediler ki, "Bunlar deliler ha! O bahçede çalışanlar deliler."

Niçin?

Demek şuurunu kaybetmiş adam ne cihettense ama çalışmasını da öğretiyorlar orada, demek sopayla mopayla, nasıl öğretiyorlarsa.

Haa.. Allahu Teâlâ o şuuru bizden alsa neyle kazanacak bu parayı bakayım?

Hangi kudretinle kazanacak parayı?

O kudreti veren hep Allah'tır.

Binâenaleyh senden 40'ta birini [istiyor, onu da] "Benim fukarama ver. Sana bunu emanet olarak veriyorum." diyor.

Onu kıskanırsan elbet Allah onun sorgusunu soracak, cezasını da verecek bize.

İnnehû men kâme me'al-imâmi hattâ yensarife kütibe lehû kıyâmu leyletin.

Şimdi yine bunlar hep İslâm sevgisinin ölçüleri bunlar. İnsanda İslâm sevgisi oldu muydu sabahleyin kalkar camiye gelir.

Evet namaz evde de kılınır, fakat camiyi niçin yapmışlar?

Evde kılarız pekâlâ namazımızı, fakat cami yapılmıştır ki insanlar toplansınlar da kılsınlar.

Niçin?

el-Cema'atü rahmetün. "Cemaat bir kere rahmettir."

Su toplu oldu mu [büyük faydalar olur.] Tane tane inen yağmurlardan bir şey olmuyor, onlar toplanıyor dereler oluyor, derelerden denizlere göllere gidiyor, büyük büyük faydalar oluyor. Toplanmayınca bu fayda olmaz, hepsi gömülür gider toprağın altına. Herkes evinde namaz kılsa İslâmiyet olduğu yerde kaybolur. Ancak İslâmiyeti ayakta tutan camilerdir. İstanbul'un kurtuluşuna da sebep o minarelerdir yani, İstanbul elimizden gidiyordu. Bundan evvelki harbin içerisinde;

"İstanbul'un nasıl müslüman memleket olduğunu ispat edin?" dediler,

"Minarelerimiz." dendi.

Camilerimiz, "Burası müslüman memleketidir." diye ilan ediyor.

Eğer onlar olmasıydı İstanbul elimizden gittiydi yani. İstanbul'u kurtaran o minareler. Binâenaleyh o minareler alâmet, İslâm alâmeti. Bu İslâm alâmeti bağırıyor;

Allahu Ekber.

Essalâtü hayrun mine'n-nevmi.

Ne güzel bir söz yahu! Günde kaç defa okunuyor!

Kırk rekât namazın içerisinde Allahu Ekber bir, rukûya varıyoruz Allahu Ekber iki, kalkıyoruz üç, secdeye varıyoruz dört, secdeden kalkıyoruz beş, bir rekâtta beş. Kırk tane rekâtta 200 defa Allahu Ekber diye her gün ilan ediyoruz.

Yani Allah büyük yahu aklını başına al! Ondan daha büyük yok, aldanma! tabiri geliyor yani.

Bir de üstelik müezzin kalkıyor minareden o duymayanlara duyurmak için;

Allahu Ekber! Allahu Ekber! "Büyük Allah var, büyük Allah! Hepsinden büyük, her şeyden büyük! Malından da büyük, senden de büyük, kâinattan da büyük, her şeyi yaratan O! Binâenaleyh aldanma, gel o Allah'ın evine ibadette!" diye çağırıyor bir de arkasından diyor ki;

Essalâtü hayrun mine'n-nevmi. "Namaz nevm-i gafletten hayırlıdır, nevm-i gaflete düşme!"

Onun için şimdi gecenin yatsısı var ya! Bu dünya çok değişiyor tabii, bizim çocukluk devrimizde, gençlik devremizde, çocukluk değil de daha epeyce yaşımızda, ikindi namazından sonra esnaf çekilirdi. Zembilini omuzuna alırdı amca, ne kazandıysa onu da zembiline kor, akşam namazına evinde. Akşam namazı evde, evinin yakınındaki camisinde kılar.

Hatta ben hatırlıyorum ki bizde dedemiz karşılamaya gitmezsek darılırdı. Oğlum, köyde sığır evine giderken ev sahipleri sığırlarını, koyunlarını beklemek için kapılarının önüne çıkarlar. "Siz beni o kadar da mı saymıyoruz?" filan diye bizi ikaz ederdi. Gelin, benim bak elimdeki şu zembili alıverirsiniz, filan edersiniz, ihtiyar halimizde [yardım edersiniz... derdi.] Ben de hâlâ hatırımdadır, bir yokuş vardı bizim evimize çıkarken, o yokuşun başında bekliyoruz ki o yokuştan bir ihtiyarın yükünü alalım.

Komşumuz da [olan] bu ihtiyarın yükünü almak için rica ettim... Dedi ki, "Oğlum, bunu biz yiyeceğiz. Bunu biz yiyeceğimiz için bu yükü sana taşıtmaya ben teeddüb ederim. Yapamam onu." dedi, vermedi bana ama bu söz hâlâ bugün bak 60 seneliktir bu söz, bu sözü hâlâ kulağımdadır.

İki tarafın edebi, sen almaya çalışacaksın o da takati varsa vermeyecek mesela. Hatta İslâm ananelerinden birisinde de şahitlik meselesinde yazar, bir insanın [hali] vakti varsa, kendi zembilini kendi götürürse onun şahadeti de makbul değil. Bahil adam yani sıkı adam. Bu zembili fukaraya beş kuruş verip de götürttürmüyor da kendisi taşıyor. Ama tenezzülen, tevâzuan olur başka da fakat asıl şey onu birisine verecek, "Al bu beş kuruşu bunu bizim eve götür." diyecek idi. Bunu yapmadığı için yarın hakimin huzurunda, "Bu benim davamda şahidimdir." dese hakim onu reddeder. O zamana göre...

Allah affetsin cümlemizi.

Onun için sabah ve yatsı namazlarına, sabah ve yatsı namazlarına gelenler... Şimdi gecenin en büyük namazı gece namazıdır, teheccüd derler buna. Teheccüd namazını hiç olmazsa bir koyunu sağacak kadar ki beş dakikadır, iki rekât mı dört rekât mı ne kadar namaz kılacaksın, bu dünyadan ve mâ fîhâdan da hayırlıdır. Gece kalkacak uykusunu bölecek, kimse yok tabii... Bu sırf Allah için... Buradakinde görenek var fakat evde kıldığında kimse görmez.

Biraz alacaksın abdestini, Allahu Ekber der, eğer azıcık gönül uyanıksa bakarsın gözlerinden de yaşlar akar; "Yâ Rabbi! Ben bu günahımla senin huzuruna durdum beni affet!" diyerekten, kim bilir nasıl yalvarırsa yalvarır insanlar. Bunun için gece uykularını feda eden bahtiyarlar çoktur. Gece uykularını feda ediyor bu ibadetin lezzetinden nâşi. O ibadetin lezzetini alana bak uyutamazsın sen onu. Uyku ne kadar tatlı ve güzel bir şeydir! Bir şeydir ama onu uyutamazsın çünkü o ibadetin lezzeti uyku lezzetinden daha üstün.

E şimdiyse biz gafil insanlar uykuyu seviyoruz, uykuyu sevdiğimiz için gece böyle fedakarlık yapamayız ama yatsı namazından sabah namazında cemaate gelirsek Allah bu sevabı da veriyor bize. Yatsı namazından sabah namazını cemaatle kıldığımız vakitte, "Eh, bu kulum da benim âciz, bak kalkamamıştır ama bu iki vaktin namazını cemaatle eda ettiği için buna yazın bakalım meleklerim teheccüt namazının sevabını da." diyor.

Ne kadar büyük bir fazilettir bu!

Onun için şimdi demin onu dedim, dedelerimiz vaktiyle akşam üstü eve gelir yatsı namazında cemaatle bulunurlardı. E şimdi yatsı namazını da çarşıda herkes.

"Ahmet efendi sen niçin camide yoktun?" desen,

"Dükkanı kapamadım." daha der.

Bu kadar da dünyaya harislik nedir bilmem. Sabahleyin de tabii, bu kadar geç vakit yatağa gidilirse, bu kadar yorulduktan sonra sabahleyin de kalkması insan için herkes için kolay bir şey değildir. Onun için sabaha kalkmaya hazırlanmak lazım.

Nasıl?

Gündüz biraz dinlenirsin, akşam da vaktiyle yatarsın, dinlenmiş vücut sabahleyin de erkenden namazına tatlı tatlı, neşeli neşeli kalkar gelir.

İnnehû se-ye'tî ale'n-nâsi zemânün lâ yebkâ fîhi ehadün illâr-ribâ. "Bir zaman gelecek ki benim ümmetimin başına, ah benim ümmetimin başına, hiçbir kimse, faiz yemedik bir kimse kalmayacak." Fe-men lem ye'külhü esâbehû min ğubârihî. "O yemiyorsa, çok zor, yemiyor ama tozundan eli isabet eder."

Mesela şimdi bize bir para veriyorlar, o altından şeysi var, faizi var onu işte kaç sene sonra alacaksın diyorlar. Senede de şu kadar faizi var diyor.

İstersen al istersen alma!.. Yani sofuya da değecek...

İnnehû yükrahu li'n-nisâi en yenzurne ile'r-ricâli kemâ yükrahu li'r-ricâli en yenzurû ile'n-nisâi.

Bu Ümmü Seleme'den gelen bir hadisdir. Bunun galiba sebebi, Resûlü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem'in zamanında âmâlar varmış. Bu âmâlar bir sebeple Resûlullah'ın evine gelmişler. Ezvâc-ı saadet validelerimiz de bunlara bakıyor tabii.

Efendimiz gelmişler, demişler ki, ne o?

İşte âmâlar geldi.

Demişler, bunlara bakmak caiz mi?

Onların size bakması nasıl caiz değilse sizin de [onlara bakmanız öylece caiz değildir.]

E onlar bizi görmüyor ya?

Görmesin, o sizi görmezse sizin görmeniz kafi. Sizin görmeniz kafi, [bakmanız] mekruhtur. Mekruh demek haram yani.

Bu bir şehvetle bakış var bir de şehvetsiz bakış var. Şehvetsiz bakışta bu kerahet, şehvetle bakarsan haram.

Şimdi sen bu dünyaya bak, cennetine cehennemine bak şimdi ortaya, herkes çırılçıplak.

Buna ne dersin?

Yani ben şimdi kendi kendime öyle diyorum ki, sokağa çıkmak bile haram. İşi olmayan adam, yani işini de takip etmek için sokağa çıktın mı olmaz.

Şuraya buraya gezmeye gideceksin...

Gitme hiç, otur evinde... Varsa araban kendinin, pencerelerini de kaparsın. Eskiden bir arabalar vardı langdon derlerdi, gelin arabaları olur, gelinleri, onların perdeleri var kaparlar, gelini içerisine korlar ve bir yeri görmeden kocasının evine gider.

Şimdi maşallah gelinlerimiz de mosturalık...

[Erkeklerin kadınlara bakması yasak olduğu gibi] kadınların da erkeklere bakması yasak. Onun için vaktiyle pencelerimize kapak koymuşlar.

Niçin?

Kadın dışarısına bakmasın, dışarısı da içerisini görmesin diye.

Nasıl ki erkeğin kadına bakması yasaksa kadının da erkeğe bakması yasak.

Niçin?

E şehvet, yaradılmış bir hikmettir. Ateş, nereye dokundurursan yakar, yakmamazlık ateşten gelmez ki, ateşin elinden gelmez yani yakacıktır, hılkati o. Hılkatte de şehvet var, şehvetin de hılkati meyildir. [Kadın ve erkek] biribirlerine karşı meyleder. O meylin önüne onun için Cenâb-ı Hak;

Ğuddû ebsâraküm. "Gözlerinizi yumun." buyurmuş.

Niçin?

Görürseniz yakar sizi o! Ona düşmemek için kapayın gözlerinizi görmeyin, diyor. Gördünüz mü bir meyliniz akacak, meyliniz akınca da peşinden gideceksiniz.

Onun için Nakşibend hazretleri Şerâitnâmesinde kendisine şey olanlara, "Yürürken ayağınızın ucunuza bakacaksınız. Sağınıza solunuza bakmayın, ayağınızın ucuna bakın." demiş. Ta 700 sene evvel. Bugün geleylerdi bilmem ne derlerdi artık.

İnnehû lâ yedhulü'l-cennete illâ nefsün müslimetün ve innellahe le-yüeyyidü hâze'd-dîne bi'r-racüli'l-fâciri.

Bu Buhari'nin, Müslim'in, Ahmed b. Hanbel'in rivayeti.

İnnehû yahrucu min dı'dîi hâzâ kavmün yetlûne kitâbellâhi ratben lâ yücâvizü hanâcirahüm yemrukûne mine'd-dîni kemâ yemrukü's-sehmü mine'r-remiyyeti le-in edraktühüm le-ektülennehüm katle semûde.

Bu hadis de [Ebû Saîd'den rivayete edilmiş.]

Bugün, "Biz evlâd-ı resüldeniz." diyen bir zümre var ortada, camiye gelmez, namazı kılmaz.

Ben bunu Bekir Hâki efendiden dinlemiştim. Bekir Hâki efendi demiş ki, onun teybini almışlar da teybinden dinledim, Bekir Hâki efendi diyor ki, mesela evlâd-ı resûlü katiyen eleştirme. Onların halleri kendilerine ait. Onların şeysine siz alakadar olmayın. Fakat bu hadis-i şerîf çok canlı. Cenâb-ı Peygamber diyor ki;

"Benim silsilemden yani benim aslımdan öyle bir kavim gelecek ki o kavim kitabullahı okuyacak ama kitabullah onların hançelerinden aşağı inmeyecek. Ancak buralarında yani dillerinden okuyacaklar." Yemrukûne mine'd-dîni kemâ yemrukü's-sehmü mine'r-remiyyeti.

Şimdi onlardan bazıları mesela camilere gelirler, ekseriyetle abdesti de merzukdurlarmış. Namaza da gelmiyor, abdesti de merzuktur, kendisini evlâd-ı resûlullahım diye satıyor ortada.

Ama [hadiste] diyor ki;

"Bunlar dinden çıkarlar." Kemâ yemrukü's-sehmü mine'r-remiyyeti. "Bak, ava atılan okun avını vurup da öte tarafa geçtiği gibi bunlar da dinin öte tarafına geçmişlerdir yani dinsizlik tarafına." Le-in edrektehüm. "Eğer ben bunların devrine erişsem, erişmiş olsam." Le-ektülennehüm. "Hepsini katlederdim." Ben de böyle ederdim. Katle semûde. "Dinsiz Semud kavminin katledildiği gibi katlederdim." ki Hz. Ali Efendimiz de bunlardan çok sayıda fazlasını [katletmiştir.] Çünkü Hz. Ali Efendimiz'e ulûhiyet kadar isnatta bulundular, ileri gittiler.

Bu da yine Buhari ile Müslim'in hadisidir. Bu yabana atılan bir hadis değil ha! Hiç birisi atılmaz ya, bu Buhari, Müslim ve Ahmed b. Hanbel'in Ebû Saîd hazretlerinden rivayet ettikleri bir hadis.

Yani, isterse benim zürriyetimden olsun, yolumda değil mi, bırak onu.

Allah affetsin...

İnnehû lem yukbad nebiyyün kattu hattâ yerâ mak'adehû mine'l-cenneti sümme yuhayyeru. "Hiçbir nebi, peygamber cenneti yeri gösterilmedikten ve muhayyer kılınmadıktan sonra canı alınmamıştır."

İşte senin yerin, istersen ruhunu kabzedeyim istersen etmeyeyim, sana bırakıyorum, razıysan alacağım canını değilsen gidiyorum diyor melek. Böyle bu muhayyer kılınıyor peygamberler. Onun için Musa aleyhisselam ilk emirde vermedi canını, hatta bir tokat da vurmuş Azrail aleyhisselam'a hemen. Sonra, "Öküzün elini koysun, elinin koyduğu yerdeki tüyler adetince ona ömür vereceğim." [deniliyor kendisine.]

Sonra ne olacak?

Yine ölüm!..

Madem sonu yine ölüm, e öyleyse al şimdi.

Yani muhayyer kılınıyor, al demedikçe almıyor Azrail aleyhisselam. Fakat hiçbir peygamber de kalmayı istemez.

Bunu da dinlemişler bir kere bu son hadis bu.

İnnehû se-yekûnü aleykum ümerâü. "Yakında sizin başınıza bir tür ümeralar gelecek." Yükezzibûne. "Kavlen yalan söylerler." Ve yazlimûme. "Ve zulmederler." Fe-men saddekahüm bi-kizbihim. "Onların yalanlarını kim doğrularsa." Ve e'ânehüm alâ zülmihim. "Onların zulumleri üzerine onlara yardım ederse." Fe-leyse minnî. "O benden değildir." Ve lestü minhüm. "Ben de onlardan değilim." Ve lâ yeridü aleyye'l-havze. "Ve benim havz-ı kevserime de o gelemez."

Ki bu hususta yine Bekir Hâki efendiden nakil bir şey dinledim, hoşuma gider, buna münasip.

Birisi rüyada görüyor kendisi, havz-ı kevser kurulmuş, boyuna halk gidiyor, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin efendilerimiz de boyuna dağıtıyorlar. Bu da gitmiş;

"Bana da verin!" demiş.

"Defol buradan!" demişler.

Gitmiş Resûlullah'a şikayet için;

"Yâ Resûlallah! Ben senin ümmetindenim, bana bu torunların havz-ı kevserden vermediler." demiş.

"Sen benim ümmetimden değilsin. Eğer benim ümmetimden olsaydın, senin mahallende filan diye zalim var zulme devam ediyor, sen de ona senin komşun olduğu halde sen ona hiçbir ses çıkarmadın. Senin gibi bir ümmeti ne yapayım?" demiş.

Yâ Resûlallah, ne yapayım acizim!" demiş.

"Al şu bıçağı. Git o adamı öldürürsen ümmetliğe seni kabul ederim ve illâ defol." demiş.

"Yaparım!" demiş.

Gelmiş adamın karnına bıçağı saplamış, saplamasıyla beraber de Allahu Ekber ezan başlamış okununmaya. Okununca o da uyanmış, korkulu bir rüya, gitmiş camiye...

Camideyken polisler çevirmişler camiyi. Maktül var, öldürülmüş, herhalde sizden birisi bu, [herkesi arayacağız, sorguya çekeceğiz vesaire...]

Bu [kişi] burada imam, bu da gitmiş mahkemeye dinliyor hakimlerin şeysini [sorgulamasını], fakat bir şey diyemiyor. Tabii, kimisi tevkif olmuş kimisini bırakmış [hakim,] bu kadının karşısına çıkmış, o zaman kadılık denirdi. Demiş;

"Kadı efendi, seninle baş başa kalırsak ben sana bir şey anlatacağım. Sen bu adamlara hiç isticvâb edip de bunlara içeri atma."

"Ne o hayrola?" demiş.

Çıkarmışlar öteki insanları dışarıya demiş;

Efendim, bu akşam Resûlullah'ı gördüm. Havz-ı kevserden su içme sırası bana geldi. [Efendimiz'in torunları] bana su vermedi. Dedim;

Yâ Resûlallah! [Ben senin ümmetindenim ama torunların bana su vermedi.]

"[Senin komşun bir zalim vardı, sen ona] çok müsamahakar davrandın, sen benim ümmetimden değilsin." dediler ve en nihayet yalvardım yakardım;

"Eh, eğer o adamı öldürürsen şimdi sana buradan su veririz." dediler. Resûlullah bıçağını verdi bana, ben de rüyada adamın karnına sapladım. Hadise bundan ibaret, kimsenin de bir alakası yok, adam Resûlullah'ın şeysine uğradı." demiş.

Rüya fakat o [zalim] Resûlullah'ın gazabına uğramış ama [bu kişi de] Resûlullah'ın [dediğini yaparak gazabından kurtulup rahmetine ermiş.]

Şimdi bak ne diyor burada?

"Zalimlere muâvenet yönünden benden değil, benim havzıma da gelseler [havuzdan su içemezler...]"

Yeriddûne ale'l-havdı. "Gelirler..." Lakin ruddû. "Gelirler ama verilmez onlara."

Ben de Ümmet-i Muhammed'denim diye sokulacak fakat ruddû, reddolunacak. Vermeyecekler.

Ve men lem yusaddikhüm bi-kizbihim ve lem yu'inhüm alâ zulmihim. "Onların yalanlarını tasdik etmeyenler ve onların zulümlerinde onlara yardımcı olmayanlar." Fe-hüve minnî ve ene minhüm. "Onlar benden ben de onlardanım." Ve se-yeridü aleyye'l-havda. "Onlar gelirler benim havzımdan istedikleri kadar bol bol içerler."

Allah da bizi bu bunların, bu devlete nail olan kullarından eylesin ve havz-ı kevserden kana kana o mübarek ellerinden içmek şerefi ile şerafyâb eylesin.

el-Fâtiha.

Sayfa Başı