M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

“La ilahe illallah” ehli olmak

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh

Cumanız mübarek olsun. Allahu Teâlâ hazretleri sizi her türlü, dünyevî ve uhrevî, maddî ve mânevî hayırlara erdirsin. İki cihanda aziz ve bahtiyar olun.

Abdullah b. Ömer radıyallahu anhumâ'dan rivayet edilmiş olan bir hadîs-i şerîfle başlamak istiyorum. Lâ ilâhe illallah'ın değeri üzerine bir hadîs-i şerîf. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyurmuş ki; İbn Asâkir, İbn Abdilber ve Mevâhibü'l-ledünniyye'de, diğer kaynaklarda var.

Leyse alâ ehli lâ ilâhe illallah vahşetün fi kubûrihim ve lâ fî mahşerihim ve lâ fî menşerihim ve ke-ennî enzuru bi-ehli lâ ilâhe illallah ve kad harecû min kubûrihim yenfaddûne't-turâbe an ruûsihim fe-yekulûne el-hamdü lillâhi'llezî ezhebe anne'l-hazen.

Arapça metnini de Efendimiz'in kelimeleri bilinsin, hem de Arapça bilenler de daha iyi anlarlar diye okumuş olduğum bu hadîs-i şerîfte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyor ki;

Leyse alâ ehli lâ ilâhe illallah vahşetün. Ehl-i Lâ ilâhe illallah, yani lâ ilâhe illallah'ın ehli olan, onu söyleyen, ona inanan, bağlanan, lâ ilâhe illallah kelimesini hak etmiş, ona gerçekten sahip olmuş olan insanlar demek. Lâ ilâhe illallah'ı diyor, onun mânasına kalbinden inanmış ve ona göre yaşamış demek. Onun ehli olmuş yani ehliyet diyoruz. Mesela bir şeyi yapabilmekteki yetenekliliğe, yeterliliğe "ehliyet" diyoruz. Ehl-i lâ ilâhe illallah, yani lâ ilâhe illallah'ın ehli olan, sahibi olan, onu söyleyen kimseler. "Onlara vahşet yoktur." Vahşet, Türkçe'deki gibi değil. Türkçe'de vahşet, hunharlık, gaddarlık, zalimlik yapmak mânasına gelir. Adam bir kimseye zulüm ettiği zaman "Bu çok büyük bir vahşet." filan deriz. Ama Arapça'da öyle değil. Vahşet, insanın yapayalnız kalıp da, ürperip yalnızlık duygusu içine gömülmesi demek. "Lâ ilâhe illallah'a vahşet yoktur.'' demek, onlar yalnızlık çekip, korku çekip, ürperip telaşa düşmeyecekler demek.

Nerede?

Üç yer sıralıyor Peygamber Efendimiz:

Fî kubûrihim. "Kabirlerinde böyle bir yalnızlık duygusu, korku ve ürperti içine düşmeyecekler."

Ve fî mahşerihim. Mahşer günü haşrolacak insanlar, kabirden kalkacaklar, mahşer yerinde toplanacaklar. Haşrolmak, toplanmak; bir araya yığılmak, birikmek demek. Onların o toplantı yerlerinde de böyle bir sıkıntı bahis konusu olmayacak.

Ve lâ fî menşerihim. Lâ ilâhe illallah'ın ehli olan insanlar yayıldıkları yerlerde, dağıldıkları, toplandıkları o alanda, neşir zamanında, haşr u neşr zamanında bir sıkıntı duymayacaklar, yalnızlık hissetmeyecekler, korkudan ürpermeyecekler.

Ve ke-ennî enzuru bi-ehli lâ ilâhe illallah. Efendimiz diyor ki; "Ben şu anda size bu sözlerimi söylerken sanki lâ ilâhe illallah ehli olan insanlara bakıyorum, gözümle [onları] görüyor gibiyim."

Ne durumda?

Ve kad harecû min kubûrihim. "Kabirlerinden kalkmışlar..."

Çünkü haşrolmuş, mahşer günü olmuş, ba'su ba'de'l-mevt, kabirlerinden kalkmışlar, neşrolmuş, yayılmışlar, dağılmışlar; kabirlerinden mahşer yerine toplanmaya geliyorlar. Sanki o durumda onların kabirlerinden çıkmış halinde...

Yenfaddûne't-turâbe an ruûsihim. Tabi kabirlerinden, toprağın altından kalktıkları için üstleri, başları, saçları topraklanmış; o saçlarındaki, başlarındaki toprakları silkeliyorlar.

Fe-yekulûne el-hamdü lillâhi'llezî ezhebe anne'l-hazen. "‘Allah'a hamd olsun ki bizden mahzunluğu, üzüntüyü giderdi. Bizi sevince gark etti, nimetlerine mazhar etti, cennetlik etti!' diye hamd ede ede, kabirden kalkıp üzerlerindeki toprakları silkeleye silkeleye, mahşere girişlerini görür gibi oluyorum. Böyle güzel dualar ederek, cennetlik olduklarını, Allah'ın ikramına erdiklerini bildiklerinden hamd ede ede geldiklerini görüyor gibiyim." diyor Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz.

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Lâ ilâhe illallah diyoruz. Elhamdülillah mü'min olan insanlar, hepimiz lâ ilâhe illallah diyoruz. Allah var. O'nun varlığını, birliğini anlıyoruz, biliyoruz, inanıyoruz. İlim de bizi destekliyor; görülen müşahedeler, tetkikler, fizik, kimya, matematik, hangi ilimle meşgul olsanız o ilimlerin hepsi, bütün incelemelerin hepsi bu kâinatın sahibi olduğunu, bu kâinatı bu güzel sistemler içinde, şahane dengeler içinde yaratan yüce bir yaratıcı olduğunu gösteriyor. Alimlerin hepsi bunu biliyorlar. Einstain, Descartes, falanca filanca alimi, filozofu, fizikçisi, kimyacısı da bunu biliyorlar: Lâ ilâhe illallah.

Peygamber Efendimiz, "lâ ilâhe illallah diyenler" demiyor. Lâ ilâhe illallah'ı herkes diyebilir. Hatta biraz sıkıştırsanız herkes, hani öteki dinlerdeki insanlar da onu kabul ederler. Lâ ilâhe illallah'ı kabul etmemek mümkün değil. Ama lâ ilâhe illallah'ın ehli olmak, lâ ilâhe illallah'a gerçekten bağlanmak ve tam o inanca sarılmış bir insanın evsafına sahip olmak; bu bir ince iştir. Yani her lâ ilâhe illallah diyen gerçekte o lâ ilâhe illallah'ı tam idrak etmiş olmayabilir. O bir eğitim işidir.

Bu lâ ilâhe illallah eğitimi, bunun derin mânalarını iyice anlamak, anlatmak, öğrenmek, öğretmek hangi ilimin işidir?

Tevhid ilminin, akaid ilminin, daha doğrusu tasavvuf ilminin işidir. Çünkü tasavvuf ilmi, işi sadece kitaplardaki "şöyle denildi, böyle denildi" diye rivayetlerle bırakmıyor; Allah'ı bildirmekle, Allah'ı öğretmekle kalmıyor, Allah'ı buldurmayı da sağlıyor, Allah'a kavuşturuyor. İnsan Allah'ı bulup Allah'a kavuşmuş, ermiş bir insan olduğu için tasavvufun asıl konusu bu.

Lâ ilâhe illallah'ı insanın içine iyice yerleştirmesi lazım ve bu imanının hareketlerine de intikal etmesi lazım.

Yani nasıl?

Mesela Fâtiha sûresini her gün okuyoruz, herkes biliyor, bütün müslümanların bildiği sure;

İyyâ-ke na'budu ve iyyâ-ke nestaîn. "Ancak sana ibadet ederiz yâ Rabbi, ancak senden yardım isteriz yâ Rabbi!" deniliyor.

Ama gerçekte ancak Allah'a mı ibadet ediyor insanlar, Allah'a mı tapınıyor?

Birçok şeye tapınıyor. Edebiyatta, "Falanca filanca kimseyi çok seviyormuş da taparcasına seviyormuş." deniliyor. İşte bak, tam Allah'a ibadet etmiyor da başka şeylere tapıyor. İnsanların bazısı paraya tapıyor, kadına tapıyor veya karşısındaki cins kimse ona tapıyor veya mevkiye, makama tapıyor. Bunların silinmesi lazım. Bir de "Ancak Senden yardım isteriz.", Allah'a dayanmak, tevekkül etmek ve O'ndan yardım istemek var.

Lâ havle velâ kuvvete illâ billah mânası var. İnsanın bütün gücün, kuvvetin gerçekte Allah'ın elinde olduğunu bilip, Allah'a güzel kulluk edip Allah'ın karşısındaki bütün ters tesirleri, insanı Allah'tan uzaklaştıran bütün negatif faktörleri, hepsini göğüsleyebilmesi lazım … Allah'a sarıldığı zaman öyle sarılması lazım. Yani Allah'tan gayrı her şey bir tarafa, Allah bir tarafa.. O Allah tarafında, Allah'ın yanında, Allah'ın sevgili kulu olmak arzusunda; öteki her şey, karşısında hiçbirini gözü görmüyor. Yani terazi bile değil. Çünkü Allah'la hiçbir şey denk olamadığı için Allah'ın dışındaki şeylere önem vermiyor. Sanki hiç yokmuş gibi yapıyor. Allah'ın varlığını bütün kuvvetiyle hissediyor; yarattıklarında, çevresinde hissediyor. "Aman yâ Rabbi, bu ağacı küçücükken büyüten, bu ağaçtan bu güzel renkli, tatlı meyveleri bitiren; bu fidandan bu güzel çiçekleri, bu güzel kokuları hâsıl eden senin kudretin, senin sanatın, senin icadın, senin yaratman yâ Rabbi!" diye her şeyde Allah'ın tesirini, yaratmasını, gücünü, sanatını, hikmetini görüp baktığı zaman Allah'ın kudretini müşahede ederek her an, her yerde Allah'la beraber olmak.

Lâ ilâhe illallah insanı derece derece, Allah'ı bilme mertebelerinden yükselte yükselte ne güzel noktalara getirir.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi lâ ilâhe illallah sözünün derinden derine, inceden inceye o güzel mânalarına, birer birer o kapıları açarak daha içerilere, daha güzel, mahrem, sır olan noktalara kadar ulaştırsın; hepimize o güzel mârifetullah ilmini nasip ve müyesser eylesin.

Allah Samed'dir, herkes O'na muhtaçtır. Allahu Teâlâ hazretleri her yerde hâzır ve nâzırdır.

Ve hüve meaküm eyne mâ küntüm. "Nerede olursanız olun Allah sizinle beraberdir."

Ve insana şah damarından, kalbinden daha yakındır; tecellisi, bilgisi, sevgisi gönlündedir. Maksudumuz, matlubumuz, gece gündüz durmayıp istediğimiz Rabbimiz'dir, O'na kavuşmaktır, O'na ermektir, O'nun sevgili kulu olmaktır,O'nun rızasını kazanmaktır. Onun için bu lâ ilâhe illallah derece derecedir.

Herkes bu kadar derin mânalara sahip olabilir mi?

İşte bakıyorsunuz halka; köylüsü var, kentlisi var, okumuşu var, cahili var, büyüğü var, küçüğü var, kadını var, erkeği var, sadesi var, zeki olanı var, saf olanı var. Şimdi herkes bu derin mânaları kavrayabilir mi?

Kavrayamasa bile, sadece lâ ilâhe illallah dese de Allahu Teâlâ hazretlerinin bir olduğunu bilse bile, O dahi kıymetli. Onun için denilmiştir ki;

Semenü'l-cenneti lâ ilâhe illallah. Cennetin duhûliyesi, giriş ücreti, bedeli, şartı lâ ilâhe illallah'ı ikrar etmektir, bilmektir; kalbiyle bilmektir, diliyle söylemektir, o sahada hiç tereddüdünün olmaması, bilgisinin apâşikar olmasıdır.

O bakımdan tasavvufta bu lâ ilâhe illallah sözünün insanın özüne doğru inmesini sağlamak için birtakım egzersizler, çalışmalar yapılıyor, gayretler gösteriliyor, tekrar tekrar söyleniyor, "Lâ ilâhe illallah, Lâ ilâhe illallah..." diye, acaba bu yanlış mı? Tekrar tekrar, mesela 100 defa lâ ilâhe illallah diyor, 500 defa diyor, 70 bin kelime-i tevhid bir kelime-i tevhid hatmi oluyor. Acaba bu kadar söylemek nereden geliyor?

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'den geliyor. Efendimiz'in hadîs-i şerîflerinde var. Bu bir metot. Çok söylemek suretiyle insanın duygusuna doğru, içine doğru, o sözünün özüne doğru tesir etmesi, içine yerleşmesi... İnsan ilk önce sadece sözünü söylerken, sonra kalbinden derin bir sevgiyle Allah'a bağlanıyor, çok çok söyleye söyleye...

Efendimiz'in yanından ayrılmayan, onun her sözünü kaydetmeye çalışan, hadislerini büyük titizlikle toplayan mübarek sahabî Ebû Hüreyre radıyallahu anh, ashâb-ı suffeden. Onun bir ipi varmış. Şimdi çeşit çeşit güzel tesbihlerimiz var. Tesbihçilik de bir ince sanat. Milyonlarca değerinde değerli olan tesbihler var. Tahtadan bile olsa, işçiliğinin güzelliği ile, "imâme" dediğimiz baş kısmıyla, tanelerinin güzelliğiyle çok değerli kuka tesbihler var, kıymetli taşlardan yapılmış tesbihler var; bunları çekiyoruz. Ebû Hüreyre radıyallahu anh zamanında bu yok.

O zamanın insanları ne yapmış?

O zaman teknoloji o durumda değil. "Tesbih teknolojisi" demek istiyorum. Tesbihleri o kadar güzel yuvarlak yapacak zenginlikte değiller. Yemen'de veyahut Bizans şehirlerinde çok güzel mücevher işleyen muhakkak ustalar vardır ama orada -Medine-i Münevvere'de- belki yok. Sade bir hayat sürüyorlar, örtüleri az, evleri sade, mobilya yok , giyim kuşam [eksik], çeşitli sıkıntılar var.

Bir ipi varmış, o ipe düğüm atarak, düğüm atarak, onu tesbih haline getirmiş Ebû Hüreyre radıyallahu anh. Allah şefaatine erdirsin, cümle sahâbe-i kirâmın şefaatlerine, komşuluğuna, tanışmaya bizi nasip eylesin, erdirsin; cennette onlarla beraber olmamızı nasip eylesin. İki bin düğümlü bir ipi, iki bin taneli tesbihi varmış. Bunu çekmeden yatmazmış.

Demek ki tekrar tekrar söylemeyi Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz emrediyor. "Günde 100 defa estağfirullah deyiniz." diye hepimize emri var, tavsiyesi var, tavsiye-yi nebeviyye. "100 Lâ ilâhe illallah deyiniz." veyahut "Şu tesbihi şu kadar miktar söyleyiniz." diye pek çok hadîs-i şerîf var. Demek ki tekrar etmek bir metot. Öğrenmek de bir metot; öğrenmenin, bilginin derinleşmesinde, insanın gönlüne nakşolmasında, yerleşmesinde bir metot.

"Nakşî Tarikati" diyoruz.

Ne demek?

İnsanın gönlüne Allah sevgisi, Allah bilgisi, Allah kelimesi nakşoluyor, tam yerleşiyor, o gönlüne iyice yer etmiş oluyor. Onun için tekrar tekrar söylemek var. Onun için söylüyoruz. Dervişler zikirleri onun için fazla fazla yapıyorlar.

Namazların arkasından tesbihleri de çok çok yapmıyor muyuz?

Bir sübhanallah demiyoruz, 33 sübhanallah, 33 elhamdülillah, 33 Allahu Ekber diyoruz. Demek ki bir taneyle yetinmiyoruz, 33'er defa diyoruz.33 defa denilen, tekrarlanan kelimeler olduğu gibi, 100 defa tekrarlananları var. Daha fazla tekrar edilenleri var. Bunların hepsi o mânanın insanın gönlüne yerleşmesi maksadıyla Efendimiz tarafından tavsiye edilmiş.

Kur'ân-ı Kerîm'e dönelim; asıl kaynak, elimizde olan, hepimizin okuduğu... Orada da;

Yâ eyyühellezîne âmenû'zkürüllâhe zikran kesîra. buyuruluyor âyet-i kerîmede. "Allah'ı çok zikredin." Zikran kesîrâ. "Çok zikretmek."

Ve'z-zâkirine'llâhe kesirân ve'z-zâkirât.

"Allah'ı çok çok zikretmek…"

Bunlar, çok zikretmek işte tesbihin gerekliliğini, Allah'ın emrettiğini gösteren deliller olmuş oluyor. O halde biz de bu Allah bilgisi, mârifetullah gönlümüze yerleşsin, hatta mârifetullahtan öteye muhabbetullah hâsıl olsun, Allah sevgisi içimizde bir aşk haline gelsin, coşkumuz artsın, coşkunlaşsın diye bunu Efendimiz'in tavsiye ettiği şekilde çok çok söylemek durumundayız.

Cuma günlerinde, salât ü selâmı da çok söylemek tavsiyesi var. Peygamber Efendimiz'e çok salât ü selâm getirmeyi Efendimiz emrediyor, tavsiye ediyor, "Cuma günlerinde, cuma gecelerinde bana salât ü selâmı çok ediniz." diye. Onun için siz de bu mübarek cuma gününde, bu hadîs-i şerîfi de duyduktan sonra elinizde tesbihiniz lâ ilâhe illallah deyiniz, Peygamber Efendimiz'e salât ü selâm getiriniz ki onların büyük sevaplarına, mükâfatlarına nâil olduğunuz gibi kalbinize de Allah sevgisi, Resûlullah sevgisi yerleşsin; Allah'ın rızasına, Resûlullah'ın rızasına ulaşmamız mümkün olsun.

İkinci hadîs-i şerîf de Enes radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş, Allah şefaatine erdirsin. Buyurmuş ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz;

Leyse'l-imânu bi'ttemennî velâ bi't-tehallî velâkin hüve mâ vakara fi'l-kalbi ve saddakahu'l-fi'lü.

Leyse'l-imânu bi'ttemennî. "İman temenniden ibaret değildir, temenni ile değildir. " Velâ bi't-tehallî. "Süslenmek ile de değildir."

Kılık kıyafetle [değildir.] İnsan hani üstüne süslenmek için güzel elbiseler giyer; hanımlar küpe takar, gerdanlık, yüzük, bilezik takar, ayaklarına halhal takar… Çeşitli süslenme şekilleri var.

İman temenni de değildir tehalli de değildir. Temenniden de ibaret değildir, süslenmekten de, dışı süslemekten de ibaret değildir, öyle değildir.

Temenni, Türkçe'de bizim bugün kullandığımız anlamıyla bir şeyi istemek, olmasını gönlünden arzulamak, ummak mânasına geliyor. İman ümitten ibaret değildir. Ben hatırlıyorum bize ilkokulda öğrettikleri şiirlerden:

"Din bir duygu..." İnsanın içinde bir duyguymuş din.

Din bir duygu, ona kimse ilişmez,

Laikliği böylece ben bileyim...

diye şiirler vardı. Din bir duygu, ona kimse ilişmez. Din sadece bir duygu değil. İman sadece bir temenni değil, birtakım şeyleri ummaktan ibaret değil. Birtakım süsler ve ziynetler, kılık-kıyafet, sarık cübbe, vesaire değil.

Nedir peki?

Devam ediyor Peygamber Efendimiz; velâkin. "Böyle değil de bilakis şöyle." Hüve mâ vakara fi'l-kalbi. "İnsanın gönlüne yerleşen bir inanç, bir kanaat. İman odur."

Kalbine yerleşiyor ama kâfi değil.

Ve saddakahu'l-fi'lü. "Ve adamın, kişinin yaptığı işler onu doğruluyor."

Bu adam mü'min mi? Kalbinde imanı var mı?

Var.

Nereden belli?

Fiilinden belli. Fiili, kalbindeki imanı tasdik ediyor, doğruluyor. Bu adam mü'min ki böyle hareket ediyor, diye görülen fiilinden kalbinde görülmeyen imanının olduğunu anlıyoruz.

Ama iman neymiş?

Bir ümitten, bir temenniden ibaret değilmiş; kalbe yerleşen sağlam bir inançmış, sağlam bir fikirmiş, sağlam bir kanaatmiş. Ama o kanaatin de insana tesir edip, hareketine tesir edip onu iyi insan yapması lazım, iyi işlere sevk etmesi lazım, onu hayırlara, hasenâta sevk etmesi lazım. Mü'min olan bir insanın imanının gereği olan her türlü güzel fiili uygulaması lazım.

Buradan günümüzdeki insanlara hangi ders çıkıyor?

Bazı insanlar, çok insanlar, belki sizin de çevrenizden tanıdığınız kimseler, belki yakınlarınız, belki bizzat kendiniz, diyorsunuz ki;

"Kalbimde iman var. Allah'a inanıyorum. Ben mü'minim, müslümanım elhamdülillah."

Sonra?

Sonrası yok.

Olmadı.

Neye göre olmadı?

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in hadîs-i şerîfine göre olmadı. "Ben mü'minim." demek kâfi değil. Peygamber Efendimiz kâfi görmüyor.

İslâm kalpteki bir duygu, dildeki bir söz, insanın içindeki bir ümit değil. İslâm hayal değil, hayalperestlik değil, romantik, hayattan kopmuş, duygusal âlemde, insanın iç âlemine ait bir işten ibaret değil. Evet, o tarafı da var ama dışa akseden tarafı da var.

Bu çok güzel. Ben bunları çok seviyorum. İslâm laftan ibaret değil. İcraatı olacak insanın, göreceksin. Bunu herkes söylemiş.

Ziya Paşa'nın sanıyorum, bir şiiri var:

Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz,

Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde.

Lafa bakılmaz, işine bakılır. Bazı insanlara da kızarız. Sözü güzel söylüyor ama işi fena olduğu zaman "Özü sözüne, işi özüne uymuyor." deriz, kızarız. İslâm da bunu kabul etmiyor. Kalbinden inanacak, inancına göre yaşayacak.

Sonra Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki arkasından, bu hadîs-i şerîfin devamı olarak;

el-İlmü ilmân. "İlim iki tane, iki çeşittir, iki ilimdir." Birisi; ilmün bi'l-lisâni. "Dil ile ifade edilen, dilde söylenen ilim." Ve ilmün fi'l-kalbi. "Ötekisi de gönülde olan bir ilim."

Birisi sözde, birisi insanın içinde, kanaatinde, kalbinde, aklında olan ilim.

Fe-emmâ ilmu'l-kalbi. "İşte bu insanın içinde, aklında olan, içine yerleşmiş olan ilim. " Fe'l-ilmu'n-nâfi. "İşte bu faydalı ilimdir."

Niçin faydalı?

İnsanın âhiretini kurtarıyor, Allah'ın rızasını kazandırıyor, cehenneme düşmekten koruyor, cehenneme düşürecek kötü işleri yapmaktan vazgeçirtiyor, cennete götürecek güzel işleri yapmasını sağlıyor. Hem dünyası sakin, mutlu, bahtiyar, güzel oluyor hem âhirette cennetlik oluyor, ebedî saadete eriyor.

Ve ilmü'l-lisâni. "Dilde olan ilme gelince."

İçinde bir şey yok, kalbinde bir temizlik yok, iç âlemine intikal etmemiş. Sadece öğrenmiş, diliyle söylüyor ama içine intikal etmemiş.

Hüccetullâhi teâlâ ale'bni Âdem. "Bu, Âdemoğluna karşı Allah'ın aleyhte delilidir."

"Sen bunu biliyordun, dilinle söylüyordun ama bunu yapmadın." diye aleyhte delil olacaktır. Onun için içteki bilgi, içteki ilim, sözdeki birtakım tatlı, çekici sözler veya cerbezeli sözler, edebiyat yapmak, lügat parçalamak mühim değil. İnsanın işi, içi güzel olması lazım.

Lâ ilâhe illallah da böyle, sadece dilde olur da gönülde olmazsa ve insanın işine aksetmezse o zaman kıymeti olmuyor.

Hadîs-i şerîf üç olsun diye sayfadan bir hadîs-i şerîf daha okumak istiyorum. O da Tirmizî'de, Ebû Dâvud'da rivayet edilmiş. Abdullah b. Amr -Mısır'ı fetheden Amr b. el-Âs'ın oğlu Abdullah- hazretleri rivayet etmiş. Buhârî'de de var.

Leyse'l-vâsılu bi'l-mükâfi velâkini'l-vâsılu ize'nkataat rahimehû vasalahâ.

İslâm birtakım işlerin yapılmasına önem veriyor. Herkes sadece lafta olmayacak, birtakım işler yapacak. İnsanın görevleri var. Çevresine, kendisine, vücuduna, eşine, ailesine, çoluk çocuğuna, milletine karşı görevleri var. Bu görevlerin hepsine derece derece sevap veriliyor, önem veriliyor, tavsiye ediliyor. Yapılmadığı zaman ceza oluyor, suç oluyor, günah oluyor. Onun karşılığında âhirette azap olabilir.

Yapılması gereken işlerden birisi nedir?

Sıla-i rahimdir. Sıla-i rahim, müslümanın vazifelerinden birisidir.

Ne demek sıla-i rahim?

Eş, dost, akrabâsını, kendisiyle akrabâlık bağları olan kimseleri araması, sorması, onlarla ilgilenmesi, muhabbetini, ilgisini güzel bir şekilde devam ettirmesi demek.

Sıla-i rahim bu. Sıla-i rahim bu da işin güzel tarafı nasıl olmalı? Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz burada onu anlatıyor.

Leyse'l-vâsılu bi'l-mükâfi.

Karşıdaki adam, o akraban sana gelmiş, sen de ona iâde-i ziyarete gidiyorsun. "Bana geldi, gitmezsem ayıp olur." diye mukabele, yani iâde-i ziyaret. O geldi diye gidiyorsun. İşte sıla-i rahimci bu değildir. O sana geldi, sen ona gidiyorsun. Karşılığında gittiğin zaman bu çok kıymetli olmuyor. Asıl sevabı ötekisi kazandı. Sen ancak onun yaptığı iyiliğe karşılık verme durumundasın. Asıl sıla-i rahimi yapıp sevabı kazanan bu değil.

Velâkinne'l-vâsılu.

Asıl sıla-i rahimi yapıp Allah'ın sıla-i rahimi yapanlara vaat ettiği büyük sevapları kazanan kimdir?

İze'nkataat rahimehû.

Aradaki akrabalık bağları bozulmuş, dargınlık olmuş, küskünlük olmuş, yabancılık olmuş, soğukluk olmuş ; akraban ama gelmiyorsun, gitmiyorsun, o sana gelmiyor, gitmiyor.. O gelmiyor, gitmiyor, ilgiyi kesmiş.

Vasalahâ.

O akrabalık bağı koptuğu zaman gidip o şahsa yine ziyaret yapan kazanıyor. İşte asıl sıla-i rahim o.

"Efendim o bana gelmiyor, ben de ona gitmem."

Tamam olmadı.

"O bana geldi, ben ona gidiyorum."

İyi, fena değil ama sen onun yaptığı iyiliğe bir karşılık veriyorsun, mecbursun tabi, öyle olacak. Asıl o seninle alakayı kestiği zaman, senin yanına gelmez olduğu zaman, soğukluk, dargınlık, kırgınlık, uzaklık, ilgisizlik belirdiği zaman senin gidip bu işi canlandırman, ihyâ etmen, tekrar işler hale getirmen önemli oluyor.

Bu da dersimizin içinden çıkmış bir başka öğüt olsun. Tabi öğüdü ben vermiyorum, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz veriyor. Eşiniz, dostunuz, yakınlarınız, arkadaşlarınızla olan alakalarınızı müslümanca götüreceksiniz, kuvvetli olacak. Akrabâlık bağlarını canlı tutacaksınız. Çeşitli sebeplerle soğukluk olmuşsa, araya kara kedi girmişse, münasebetler bozulmuşsa, o zaman asıl sevap kazanma fırsatı doğuyor; siz gideceksiniz, siz bu işi canlandıracaksınız. Çünkü adam, karşınızdaki zaten işi bozmuş, zaten köprüleri atmış, "Ne olursa olsun..." demiş. İşte o yapmayacak, belli; siz yapacaksınız ki cemiyet canlı, muhabbetli yaşasın. O zaman sevabı siz kazanırsınız, siz kazanacaksınız. Onun için sıla-i rahim yapın.

Sıla-i rahim yapmak ömrü arttırır, rızkı genişlettirir. Sıla-i rahim yaparsın, Allah kesene bereket verir, işine açıklık verir, ömrün de uzar. Bunlar Peygamber Efendimiz'in vaadidir. Sıla-i rahim güzel bir şey. Sıla-i rahim yapın, akrabâları arayın, sorun, gidin, elini öpün, tatlı sözler söyleyin. Çünkü tatlı söz söylemek de ibadettir, sevaptır. İnsanları tatlı sözlerle hoşnut etmek de ibadettir. Gönlünü alın. Muhtaçsa para verin, yardım edin, kollayın, gözetin. Eğer sizinle alakayı kesmişse, o zaman daha fazla dikkat edin bu işe, daha önem verin, mutlaka gidin. Bak İslâm işte böyle; alakayı kesenle siz alakayı devam ettiriyorsunuz, ne kadar güzel...

Cemiyetin dağılmasına İslâm hiç müsaade etmiyor. Bir taraf mızıkçılık etse, bozgunculuk etse bile öbür tarafa "Sen ona uyma, sen Allah'ın sözünü dinle, sevapları sen kazan." diyor İslâmiyet. O bakımdan sıla-i rahim konusunu da size bu hadîs-i şerîfle bu mübarek cuma gününde hatırlatmış olayım.

Eğer dargın olduğunuz kimseler var ise sebepli veya sebepsiz, haksız olabilirsiniz, sizin bir kusurunuzdan dolayı olabilir veya o haksız olabilir, sizin hiç kusurunuz olmayabilir, her ne olursa olsun, alakalar kopmuşsa siz onları tamir edin. Siz sıla-i rahim yapın, sevapları siz kazanın, mükâfatlar sizin olsun.

Allah iki cihanın hayırlarına cümlemizi nâil etsin. İyi müslüman olup İslâmî davranışlarla, güzel jestlerle, hareketlerle Allah'ın rızasını kazanıp çok yüksek mertebeler kazanmayı, hem dünyada hem âhirette büyük mükâfatlara ermeyi, mutlu ve bahtiyar olmayı Allah sizlere de, sevdiklerinize de, çevrenizdeki insanlarla beraber hepinize, bizlere de nâsib-i müyesser eylesin.

hepinize, bizlere de nâsib-i müyesser eylesin.

Sayfa Başı