M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 123 (2).

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzubillahimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdülillahi rabbilâlemin ve'l-âkibetü li'l-müttekîn vessalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn.

İ'lemû eyyühe'l-ihvân enne efdale'l-kitâbi kitâbullah ve enne efdale'l-hedyi hedyü muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerra'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesin bid'ah ve külle bid'atin dalâleh ve küllü dalâletin fi'n-nâri. Ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl kâle resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem;

İzâ celese'l-kâdî fî meclisihî hebeta aleyhi melekâni yüseddidânihî ve yüveffikânihî ve yürşidânihî mâ lem yecüz fe-izâ câra aracâ ve terakâhü.

Ravâhü'l-Beyhakî an İbni Abbâs.

Dersimize Cenâb-ı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in bir menâkıbı ile başlayalım.

Malum ya Cenâb-ı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem peygamber olduktan ve insanları İslâm'a davet ettikten sonra dinsizler Cenâb-ı Peygamber'e karşı cephe aldılar, İslâm olanlara karşı cephe aldılar. İslâmlara bir şey satmamak; yiyecek içecek giyecekten bir şey satmamak üzere ittifak ettiler. Müslümanlar çok müzâyaka kaldı ve Habeşiştan'a hicret etmek mecburiyetinde kaldılar. Hz. Ebû Bekr-i Sıddîk da [aralarında] olmak üzere yola çıktılar. Bir kısmı Habeşistan'a gitti Ebû Bekr-i Sıddîk hazretleri geri döndürüldü.

Nihayet, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in katline ittifak ettiler; "Başka çare bulamadık, bunu katletmekten, yok etmekten başka çaremiz yok." diyerekten. Bu ittifak üzere bir gece vakti hâne-i saadeti muhasaraya aldılar. Her kabilenin insanlarından müteşekkil bir cani gurubu hâne-i saadeti muhasara ettiler. Tabii Cebrail vasıtasıyla bu olay Cenâb-ı Peygamber'e haber verildi. Cenâb-ı Peygamber hâne-i saadetinden onların gözleri önünde çıktı da göremediler. Gözleri önünde çıktı, göremediler. Allahu Teâlâ hıfz u himâye edince bir şey olmaz.

Ebû Bekr-i Sıddîk ile beraber çıktılar, işte mağaraya kadar gittiler. Mağarada [geçirmiş oldukları] hayatı [anlatmak] uzun... Mağaradan sonra Medine-i Münevvere yoluna yöneldiler. Bu iz takipçileri Cenâb-ı Peygamber'i arama yoluna çıktılar. Çünkü, "Kim bulup getirirse şöyle mükafat vereceğiz." diyerekten büyük bahşişler vaad ettiler.

O canilerden birisi Resûlüllah'ı bir yerde yakaladı fakat Cenâb-ı Peygamber'in bir duasıyla yer onu zapt etti. Yer onu zapt etti yürüyemez hale geldi, atıyla beraber oraya çakıldı. Anladı işi, tevbe etti, dedi;

"Yâ Resûlallah! Benden sana zarar gelmeyecek, müsaade et!"

Birincisin de sözünden döndü fakat ikinci defasında sözünde sebat ederek müslüman olarak geri döndü.

Bu esnada tabii [Cenâb-ı Peygamber] günlerce de aç kalıyorlar, sıkıntı halinde, yolda bir kadının çadırına uğradılar, koyuncu bir kadın. Kocası koyunları almış götürmüş kadın da evde çadırında bir hasta koyunla bekçilik yapıyor.

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem geldiler kadına dediler ki;

"Bize yiyecek bir şeyin yok mu, verecek bir şeyin?"

"Hiçbir şeyim yok." dedi.

Cenâb-ı Peygamber sakat koyunu gördü;

"İşte bak bu koyun var burada ya!" dedi.

"Bu hasta süt de vermez. Hasta süt de vermez onun için bunu sürüye götürmediler." dedi.

"Müsaade edersen ben onu sağayım." dedi.

"Sen bilirsin ama o hasta zaten sütü yok." [dedi.]

Sen müsaade et dedi, Efendimiz bir de kap istedi, koca bir kap, şar şar şar şar, memelerine su [süt] akıyor dere gibi. Kap doldu. Resûl-ü Ekrem'in yanındakilerle beraber bu sütü içtiler.

Dediler ki; "Bir kap daha getir de sağalım da size bırakalım siz kullanın."

Peki dedi kadın, kadının kapına da doldurdu.

Bir koyun ne kadar süt verir?

En kuvvetlisi yarım okka vermez bana kalsa, o da bir kişiye yetmez bile. Onlara hem yetti bu artanı da dedi ki; "Sen de bunu efendinle, başka çocuklarınla beraber içersin." diye onlara bıraktı.

Akşam üzeri efendisi geldi, baktı ki evde süt var, dedi;

"Bu süt nereden geldi?"

"Bugün öyle bir zât geldi ki buraya, hiç onun gibi ömrümde güzel bir adam görmedim." dedi.

Efendimizi ashâb-ı kirâm vasıflandırırken her birisi bir şeye benzetiyor; kimisi aya, kimisi güneşe, kimisi kılıcın parıltısına...

Yaa!?.

Bir de ay gibi yüzü vardı, ay gibi, parıl parıl...

Düşündü, adam da âşık oldu tabii.

E gidelim öyleyse... Nereye gitti o zât?

Medine'ye doğru gitti.

Arkalarından bunlar da Medine'ye yollandılar ve Efendimizi Medine-i Münevvere'de bularaktan İslâmiyetle müşerref oldular.

Allah şefaatlerine nail eylesin.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in hayatını iyi okumak lazım. O Mekke-i Mükerreme'deki 13 senelik bir hayat var ki hep zorluk içerisinde, sıkıntı içinde, meşakkat içinde geçmiş ve Cenâb-ı Peygamber bunların hepsini sabırla yenmiştir. Düşmanların yaptıkları envai çeşit ezalar, cefalar, akla hayale sığmayan şeyler... ama Cenâb-ı Peygamber onların hepsini sabrıyla [yendi.]

Hz. Ömer efendimizin de nasıl imanla müşerref olduğunu pekâla bilirsiniz.

Onun için şimdi bu ay kandil ayıdır, kandil ayı olmak münasebetiyle salât ü selâmı Cenâb-ı Peygamber'e çok getirmek mecburiyetindeyiz. Mecburiyetindeyiz yani!

Onun için Halepli Şeyh İsa denilen bir zât bana bir kitap göndermiş, üç parmak kalınlığına yakın. O kitabın içerisinde Allah'ı zikretmenin farz olduğunu, farz-ı ayın olduğuna, -farz malum iki kısım: Ayın ve kifaye- bu farz-ı ayın olduğuna şey yapıp hükmetmiş.

Çünkü insanlarda matlup olan kemaldir. Kemali olmayan insanların hayatları zarardan ibarettir, yani beşeriyete zarardır. Ne kadar bilgisi olursa olsun ne kadar hüneri olursa olsun onun hünerleri, bilgileri onu insan edemez. İnsanı insan eden Allah'tır. Allahu celle ve alâ'nın emirlerine imtisal etmedikçe insanın insan olmaya imkanı bulamaz.

Karşımızda bir şeytan var, bir de nefis var, bir de bizde şehvet denilen kuvvet var, bir de insanlar içerisinde münafıklarla düşmanlar var. Beş tane düşmanın karşısında insan kendisini kurtarsın da kamil bir insan olsun!.. Kolay bir şey değildir bu, ancak Cenâb-ı Hakk'ın desteği ve yardımıyla olur. O desteklemedikçe, yardım etmedikçe insan kendi bilgisiyle, kendi kuvvetiyle, kendi gücüyle kemale ulaşması nâdirattandır. Onun için dinî kitaplarımızda en-nâdiru ke'l-ma'dûn derler, nâdir yok gibidir.

Mesela böyle bir kamil insan zuhur etmiş?

Bu bir tane zuhur etmiş canım, bizim hepimizin kamil olması lazım gelirken bir tane [çıkmış,] onunla ne övüneceğiz!

Mesela İslam büyükleri de var, kamil insanlar ama hani bugün onları nerede bulacağız?

Allah muhafaza etsin.

Onun için Cenâb-ı Peygamber'e içten gelen bir aşk ile çok salât ü selâm etmemiz lazım ki eğer o gelmeseydi biz bugün kimimiz ataşa, kimimiz taşa, kimimiz puta, kimimiz de hiç Allah bilmez bir kul olur giderdik. Bugünkü gözümüzün önünde olan beşeriyet gibi.

Cenâb-ı Peygamber burada [yukarıda okuduğumuz hadisinde] buyuruyor ki;

"Hakimler var, -kadı dediği hakim- hakim olan, kadı olan zât makamına oturur, oturduğu vakitte Cenâb-ı hak ona iki tane melek gönderirmiş. Ona doğruyu gösterir ve ona yardımcı olurlarmış, irşad ederlermiş fakat zulmetmediği takdirde. Zulmedince hakim, bu iki melek çekilir kendi haline bırakırlarmış onu, o zaman tabii yıkılıp gider o hakim, hakkı bulamaz. Çünkü yardımdan mahrum, melekler çekildi gitti."

Aracâ ve terakâ. "Uruc ediyorlar, çekilip gidiyorlar." Ve terakâ. "Onu kendi halinde bırakıyorlar."

Yine buyuruyor ki;

İzâ celese ehadüküm inde muhtedarin. "Siz meclisinizde oturuyordunuz, bir hastanız vâki oldu ölüm haline geldi."

Muhtazar diyorlar, sekerat halinde. Sekaret haline bir insan geldiği vakitte, işte onun başına toplanıp da lâ ilâhe illallah dedirttirmeye çalışmayın onu." "Arkadaş, Ahmet lâ ilâhe illallah de." [diye onu zorlamayın.] Çünkü kimin son nefesi bu kelime olursa yeri cennetlik olacak onun. Son nefeste bu kelimeyi söyleyebilenin yeri cennetlik olacak.

Onun için siz o hastaya, bu ölüm halindeki insana "Lâ ilâhe illallah de." diyerekten zorlamayın ama siz onun başında lâ ilâhe illallah, lâ ilâhe illallah, lâ ilâhe illallah... diye açıkça zikrederseniz bu duyar onu.

"Onu duyduğu halde hastanın artık söylemeye gücü de yetmiyordur ama parmağıyla, gözüyle, gönlüyle 'Evet ben de sizin gibi şahadet ediyorum.' demesi kafidir."

Diliyle muhakkak söylemesine lüzum yok. Onun için onu zorlamayınız çünkü o sırada "Onu diyemem!" diye acısından dolayı ağzından çirkin bir laf da çıkma ihtimali var, siz yalnız yanında şahadet getirin.

Fe-lâ yülihha aleyhi bi'ş-şehâdeti fe-inn yekûlühâ bi-lisânihî ev yûmiye bi-yedihî ev bi ev bi-kalbihî. "Bunlardan birisiyle o şahadeti o yapar."

Onun için Allah cümlemize hüsn ü hâtimeler nasip etsin.

Çocuk doğduğu vakitte konuşmaya başladığı zaman ona ilk öğreteceğiniz kelime lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlüllah olsun. Son kelimesi de yine lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlüllah oldu muydu bu paçayı kurtarmış ve cennete girmiştir.

Onun için bizim Kelime-i Tevhid'imizin, lâ ilâhe illallah kelimesinin ağırlığını ve kıymetini tartacak bir ölçü yoktur. Dünya, koca dünya gökyüzündeki ecrâm ile beraber terazinin bir gözüne konsa bizim lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlüllah ona ağır gelir. O kadar büyük bir Kelime-i Tevhid! Onu sen ufak bir şey zannetme!

Onun için her müslüman hiç olmazsa her gün -Cenâb-ı Peygamber'in sözüdür, tavsiyesidir- 100 kere lâ ilâhe illallah desin, imanını tazelesin. Çünkü esvaplar nasıl eskiyorsa iman da böyle eskiyor. İmanların tazelenmesi onların tekrarıyla olur.

Binaenaleyh 100 kere lâ ilâhe illallah, lâ ilâhe illallah... diyen bir bahtiyar ile [bunları demeyen bir olur mu?]

Bir de yüz kere onun yanına Cenâb-ı Peygamber'e;

Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammed ve alâ âli seyyidinâ Muhammed kemâ salleyte alâ ibrahîme ve alâ âli ibrahîm inneke hamîdün mecîdün. Allahümme bârik alâ Muhammed ve alâ âli Muhammed kemâ bârekte alâ ibrahime ve alâ âli İbrahîm inneke hamîdün mecîdün. [diye salavat getirmelidir.]

Bu salavatların en efdalidir. Aşağı yukarı 12 bin tane salavat vardır, o 12 bin salavatın içerisinde çok güzel salât ü selâmlar vardır. Bu bizim yazdığımız dua kitabın içerisinde iki salavat vardır ki bunu bir okuyan 30 bin defa okumuş sevabını alır, diğer birisi okuyan 100 bin defa okumuş sevabını alır. Ama bu ettahiyyatta okuduğumuz sevaba yine erişemezler.

Niçin?

En efdalı o olduğu için Cenâb-ı Peygamber de tahiyyatta onu okumamızı bize tavsiye etmiş.

Onun için elhamdulillah beş vakit namazımızda okuruz. Binâenaleyh rahmetli hocamız bize demişti ki bunun ikisini 100 defa okumak suretiyle, günde 100 defa okuyabilirseniz ne bahtiyarlık!

Bundan dolayı gerek salât ü selâm kitaplarında gerek hadis kitaplarında Cenâb-ı Peygamber'e salât ü selâm getirmenin fedâili hakkında birçok sözler vardır. O sözlerden bir tanesidir ki Hz. Ömer radıyallahu anh demiş ki;

"Yâ Resûlallah! Sana ne kadar salât ü selâm etsem olur; 100, 500, 1000?"

Yapanlar çok olmuş.

"Yâ Ömer! Bütün vakitlerini bana salât ü selâmla geçirsen işte o zaman daha iyi olur. Tüm vakitlerini bana salât ü selâm getir."

Salât ü selâmın fedâili çok.

Şu kadar ki birimiz birimize bir ikram ediyoruz, bir şeker getiriyoruz, bir hediye getiriyoruz bir elma armut getiriyoruz, bir şey veriyoruz, buna karşı o alan adam sevinir mi sevinmez mi, teşekkür eder mi etmez mi?

Bugün reisicumhur da olsa bakan da olsa ona bir hediye, ona münasip bir hediye verildiği vakit dee o da getirene karşı bir teşekkür etmek insanlık bakımından mecburdur. İnsanlık bakımından en sevinilen bir hediye, teşekkür edecek ve ona da bir mükabele yapmak mecburiyetinde. Tembih öyle! Hediye aldığınız vakitte o hediye sahibine daha âlâsını, mümkünse elinizde daha âlâsını veriniz.

Cenâb-ı Peygamber'e biz buradan bu hediyeleri gönderiyoruz da Cenâb-ı Peygamber bize bunu mukabelesiz bırakır mı?

Bırakır mı?

Bir âdi insan bunu bırakmıyor da Cenâb-ı Peygamber hiç ümmetine bu salât ü selâmları alsın da bunu boş bıraksın!... O da ne güzel dualar edecek bizim için;

"Yâ Rabbi! Kuluna tevfikini refik eyle, hidayetini artır, şöyle et böyle et. Dünyada âhirette zarar sıkıntı zahmet çektirttirme!" diyerekten [dua eder.]

Onun için salât ü selâm getirenler katiyen fakirlik yüzünü görmezler, hiçbir sıkıntı da görmezler.

Allah cümlemize bu Cenâb-ı Peygamber'e candan bağlılığını göstermek [nasip etsin.]

Cenâb-ı Peygamber'e nasıl göstereceğiz bağlılığımızı?

Sen benim peygamberimsin anladım, e neyin var senin bana bir şeyin?

Bak o zamanki ümmet canlarını vermişler, fedâke ebî ve ümmî yâ resûllallah demişler, harpte Cenâb-ı Resûlün önlerine geçmişler.

İşte bu kadar şühedâ var.

Hz. Hâlid-i Bağdâdî'nin bir salavat kitabı var; şühedâ-i Bedir ve Uhud'daki şühedâların adlarını yazaraktan Cenâb-ı Peygamber'e bir salât ü selâm tertip etmiştir, çok hoştur; hem sahabi öğreniliyor hem de Cenâb-ı Peygamber'imize karşı salât ü selâm getirmiş oluyoruz.

Onun için bunun iltifatına mazhar olmak isteyen ona çok salât ü selâm getirsin.

Allah cümlemize tekrarlarına nasip etsin, size de, gitmeyenler varsa onlara da nasip etsin.

Cenâb-ı Peygamber'in huzurunda durulupta ona gösterilen tâzim dünyada hiç kimseye nasip olmamıştır. İşte dünyada bir çok krallar var, reisicumhurlar var, şunlar var bunlar var ama hepsi boş, merasime bağlı. Ama Cenâb-ı Peygamber'in huzurundaki bu göz yaşları döküp bağırarak; "Lebbeyk yâ Resûlallah! Şefaat yâ Resûlallah!" diyenlerin gözyaşlarının hiç birisini başka yerde bulmak mümkün değil.

Allah cümlemize tekrar tekrar ziyarette bulunmak nasip etsin.

Şunu da tekrar etmek isterim ki bizim babamız olsa, mesela Erzurumluyuz babamız Erzurum'da, biz de burada okuyoruz yahut iş yapıyoruz.

Eğer senede bir kere babamızı ziyaret etmek evladın üzerine borç olmaz mı? Vakti de var evladın?

Şimdi tayyereler de var bir saatte gidersin bir saatte gelirsin. Bunu yapmazsa bir evlat; "Ha bizim evladın hiç demek bize karşı şefkati yokmuş. Bak bu bayram geldi de bir kere gelip ne elimizi öptü ne bir hediyesini görüyoruz, böyle evlat olacağına olmasın!" diyen de olur içinde.

Onun için Cenâb-ı Peygamber'e bir ümmet ümmet olur da onu görmek istemesse olmaz o. Ama gücü yetmez başka. Gücü yetmeyenler de bol bol selam getirirler. Bu Cuma günleri de mü'minlerin haccıdır. Mü'minlerin haccıdır! Cenâb-ı Hakk'ın bize ne kadar lütutları var. Herkes hacca gidemiyor tabii, gidemiyor ama Cuma'ya erken gelip de o vazifesini yapan hac sevabını alıyor. Binâenaleyh Cuma'ya gelinceye kadar tırnak kesilmez, saç kesilmez, hacdaki ihramlı gibidir. Buna öyle riayet eder, ancak cumasından sonra tırnağını keser, saçını traş ettirebilir.

Allah Cuma'mızın da kıymetini bilmek cümlemize nasip etsin.

Cuma büyük bir ibadettir, 32 tane fedâili vardır. Cuma'nın 32 tane fedâili olduğunu kitaplarımızda yazmışlar. Kadir gecesinden de efdaldir. Kadir gecesinden efdaldir, İmam Hanbelî ona kâildir. Çünkü kadir gecesi meçhul, bilmeyiz ki! Ramazan'ın 27'sinde diyerekten ihtimal ile söylüyoruz. Bazısı 21'dedir diyor, bazısı şundadır diyor, 29'dadır diyor. Biz 27'yi bellemişiz, ulemamızın ittifak var, şu delille bu delille diyerekten onu biliyoruz ama meçhuldür. Binâenaleyh senenin her gününü kadir bilmek lazım. Allah'ın velilerini de [bilmeyiz] meçhuldur, Allah'ın velileri de meçhuldür, hangisi velîdir bilmeyiz binâenaleyh herkese veli gözüyle bakarız. O olur, [olabilir diye] herkese veli gözüyle bakarız.

Cuma'nın içinde de bir saat var, bu saat de saklı. Bu saatte yapılan dua geri çevrilmiyor ama saklı.

Niçin?

Cuma'nın her saatinde uyanık olsun kul, Allah'a yalvarsın ki bu saate isabet edebilsin.

Şimdi bir diğer bir hadiste Cenâb-ı Peygamber kadının namaz kılışını tarif ediyor;

İzâ celeseti'l-mer'etü fi's-salâti. "Namaza oturduğu vakitte kadın." Vada'at alâ a'l-uhrâ. "Bizim gibi ayaklarını ayrı ayrı koymazlar. İki ayağını biri biri üzerine ekleyerek sol uyluğu üzerine oturur. Oturduktan sonra." Fe-izâ secedet. "Secdeye vardığı vakitte."

Biz böyle kollarımızı açarız, karnımızı da kaldırırız yerden uzak, bacaklarımızdan da uzak kollarımıza dayanaraktan öyle namaz kılarız. Kadın ise kollarını yapıştırır, karnını da bacaklarına yapıştırır açmaz. O da onun tesettüre riayetinin bir alameti oluyor da;

Ke-esteri mâ yekûnü lehâ fe-innellâhe teâlâ yenzuru ileyhâ. "Çünkü o haldeyken Cenâb-ı Hak ona nazar ediyor diyor ki." Yekûlü yâ melâiketî. "Ey meleklerim!" Üşhidüküm. "Siz şahit olunuz, ben sizi şahit tutuyorum." Ennî kad ğafertü lehâ. "Ben bu kadını mağfiret ettim."

Niçin?

Bana karşı bir ibadet yaptı.

Bize de öyle, ama burada kadın ibadet ederken kadın tesettüre daha ziyade mecbur olduğundan böyle büzülerekten kılıyor namazını. Büzülerekten, kendisini örterekten yani kendisini kapayaraktan, ondan dolayı mağfireti ilahiyeye mazhar oluşuna melekleri şahit kılıyor Cenâb-ı Hak.

İzâ celestüm ile'l-mu'allimi. "Ders dinleyeceksiniz bir hocaefendinin karşısında oturdunuz; gerek vaaz meclisi gerek ders meclisi." Ev fî mecâlisi'l-ilmi. "Yahut ilim meclislerinde oturduğunuz vakitte." Fednû ve'l-yeclis ba'düküm halfe ba'din. "Böyle toplu oturunuz. Biriniz burada diğeri orada, o orada, dağınık olmayın. Toplu olarak oturunuz." Ve lâ teclisû müteferrikîne. "Ayrı ayrı oturmayın."

Bizim biliyorsunuz ki eskiden babalarımızdan dedelerimizden gördüğümüz evlerimizde herkes minderlerin üzerine yan yana sıkışa sıkışa oturur, gelen olursa oda sıkışır aramıza, gelen olursa oda sıkışır aramıza. En büyük zararlardan birisi, bugün koltukları tertip etmişler, bu o koltukta, o o koltukta, bir odaya 10 kişi 20 kişi girecekse beş kişiyle dolar orası. Ötekilerine gelseler de yerde ayrı ayrı oturmak mecburiyetindedir, temas kesik.

İnsanların biribiriyle temasının mükafatı büyük. Namaz kılarken ayakta dikiliyoruz ya, o dikildiğimiz vakitte biribirimize yanaşmak mecburiyetindeyiz. Bu yanaşmanın fevâidi çok da onun için; "Sıkışın, arada boşluk bırakmayın. Araya şeytanın girmesine meydan vermeyin. Sıkışın. Bu sıkışıklıkla Cenâb-ı Hakk'ın rahmeti imamın üzerine iner, imamdan da imanın arkasındaki cemaate dağılır." [buyurulmuş.] Aradaki boşluk, bu nasıl ki tel koptuğu vakitte ceryan kesiliyorsa, tel koptuğu vakitte ceryan nasıl kesiliyorsa aradaki boşluk gelen feyzin [akmasına] mâni olur. Onun için le'anellah. Namazın saflarını boşluk bırakanlara; "Allah['ın laneti üzerine olsun,] yazık olsun sana!" buyurulmuş.

Neden?

Feyzin kesilmesine mâni oluyorlar. Halbuki bu da [önemli bir şey.]

Beyazid camisinde bir vaaz dinledim belki 60 sene evvel, bugün gibi hatırımda ve kulağımdadır aynı ders. Hocaefendi diyordu ki,

Verem hastalığına tutulmuş bir çok hastaları safların arasına sokmak suretiyle, hatta felce uğramış hastaları saf arasına sıkıştırmak suretiyle az zamanda tedavi ettiğini söylerdi.

Sebebi?

Bu gelen feyzi ilahiyle insanlardaki elektriği biribirlerine geçmek suretiyle onun vücudundaki bozukluğun düzelmesine sebep oluyor. Bize de elektrik tedavileri yapıyorlar ya, bu elektrik tedavilerinin tam manasıyla saflar tatmin ediyor. Saflar ne kadar büyük cemaat ne kadar çok olursa elektrik tesiri öyle biribirlerimize geçiyor. Biribirlerimize geçiyor onun için safları sık tutacaksınız, arada boşluk bırakmayacaksınız ki bu rahmeti ilahiye biribirimizden geçerekten içlerimizi düzeltir dışlarımızı da düzeltir. İçimizin de düzelmesine dışımızın da düzelmesine yegane sebep o namazdır.

Onun için namazı kılmanın fedâili kadar büyük bir fedâil yok. Her gün imdadi ilahiyeye mazhar oluyorsun. Günde beş vakit imdadı ilahiyeye mazhar oluyorsun sen, ne demek bu yahu!

Bir abdest alırken günahlarımız dökülüyor, camiye girerken günahsız olarak giriyoruz, namazı kıldıktan sonra günahsız olaraktan camiden çıkıyoruz aynı zamanda da Cenâb-ı Hakk'ın feyizlerine nail olunca bu gönüllerimiz parıldıyor.

Yalnız şu kadar var ki bu gönüllerimiz nurdur. Gönül nurdan ibarettir. Gönül, kalplerimiz burada, vücuttaki makine değil. Vücudu işleten makine değil. Gönül dediğimiz makine bir nurdan ibarettir. Bu nur işte insanların zekasında, tedbirlerinde, işlerinde, onların her şeysinde ona yardımcı olur. Çünkü Allahu Teâlâ insanı nurdan yaratmıştır, yenzuru bi-nûrillâhi. Halkolunduğu nurdan nazar eder, o nazar ile hakikate doğru yürür. Bu nurdan mahrum olan insan karaya ak diye yürür. Karaya bu beyaz diyor, beyaza da kara diyor.

Niçin?

Bu nur yok kendisinde hakikati göremiyor, kör bir adamın hakikati göremediği gibi. İnsanın yalnız gözü kafi değil. Göz maddeyi görür.

Duvarın arkasını görebilir miyiz?

Göremeyiz çünkü imkanımız yok ama nur olunca duvarın arkasını değil kâinatı da görür.

Yalnız şu kadar ki o gönlümüzdeki nur levhası, nur havzının beş tane kanalı var. Göz bir, burun iki, ağız üç, el dört, ayak beş. Bu beş azanın getirdikleri muzahrefat da gönle dökülür. Onun için gönülün etrafına yani gönül kuyusunun etrafına bir çember yapacağız, ki dışardan gelen sular o gönle akmasın. Eğer bu çemberi yapamazsak dışardan yağmurlar vasıtasıyla, rüzgarlar fırtınalar vasıtasıyla akıntıların pis suları kuyuya dökülür.

İşte bu bizim gönlümüze dökülen bu gözden gelen bakışlar ki harama bakışlar... Harama bakışlar gönüle irin indirir, cîfe indirir o güzel su berbat hale gelir. Kulak kötü şeyleri dinliyor gönle iner gönül bozulur. Lokma haram gidiyor gönül bozulur o nurlar [gider.] El fena iş yapar gönle gider gönül bozulur. Ayak fena yere gider gönle gider o da akıntısı gönlü bozar bu güzel nur ortadan kaybolur gider. Onun mesulü o zaman onun sahibi olur. Onun için bunları men etmek için Cenâb-ı Hak diyor ki;

Ğuddû ebsâraküm. "Gözlerinizi kapayın da kadınlara bakmayın." diyor. Yalnız kadınlara değil haram olan şeylerin hiç birisine bakmayın. Hatta o dükkanların cemakanları var, süslemiş bir şeyler koymuş, onlara bile bakmayın. Hatta gayet mükemmel evler yapılmış, boyalanmış, pırıl pırıl ötüyor kuşlar, onlara da bakmayın çünkü onlardaki şey senin gönlüne işleyecek, "Ah benimde böyle bir evim olsaydı, böyle bir saltanatın sahibi olsaydım!" diye özeneceksin bu da kafi sana, buna da bakma.

Kulağınla kötü şeylerin hiç birisini dinleme. Ağzından kötü söz çıkmasın ve katiyen haram lokmayı ağzından aşağı indirme. Çünkü bu senin nur olan gönlün, nur olan gönlün mülevves bir hale gelecek, ne yazık!

İnsan evini boyatır da o boyanan evine birisi ufacık bir leke sürse üzülür insan, "Vah vah kimin çocuğu geldi de bunu yaptı? diyerekten darılır.

Neden, ne oldu yahu işte bir boya daha vurursun üzerine?

E senin gönlün ondan da mı aşağı?

Binâenaleyh gönlün muhafazası her şeyin muhafazasından daha güçtür, onun için Allah'a çok yalvaralım da bu gönlümüzü, bize verdiği nur gönlünü nur olaraktan âhirete kadar muhafaza edip öyle göçmek Cenâb-ı Hak cümlemize nasip etsin.

İşte tevhid ile ölebilmek budur ha! Din, İslâm yolunda yaşayabilmedikçe olmaz bu iş.

Onun için en önce bizi biribirimizden ayırmak için koltuklar icat etmişler. En önce koltukları icat etmişler ki biribirlerine temas etmesinler, huyları birbirine geçmesin.

Oturduk evde, bir güzel hocaefendimiz var, bize nasihat ediyor güzel şeyler söylüyor ama herkes ayrı ayrı koltukta, hiçbir faydası olmaz. Biribirimize temas ediyor olsak hepimize bu nur dolaşır, gönlümüzde mamur olur gözlerimiz de yaşlı olaraktan bir daha şu meclise gitsek de şu hocaefendiden bir daha dinlesek diye insan öyle can atar. Binâenaleyh bunu gavur bildiği için yahut hüner bildiği için bizi en evvela koltuklara sokmuşlar biribirimizden ayırmışlar bizi.

Ve lâ teclisû müteferrikîne kemâ celese ehlü'l-câhiliyyeti. "Cahiliyet devrindeki insanların yaptıkları gibi siz de -gerek evinde gerek mescidinde- ayrı ayrı oturmayın." diyor.

İzâ cema'allâhü'l-evvelîne ve'l-âhirine yevme'l-kıyâmeti.

Mü'minlerin en büyük şânı âhirete inançtır. Evet herkes Allah'ı biliyor, "Allah var." diye herkes diyor bugün, yahudi de diyor hristiyan da diyor, "Allah'sız olmaz. Allah var." diyor fakat İslâm'ın bildiği Allah'ı demedikçe olmaz. İslâm'ın inandığı iman ile Peygamberimize de iman ile ancak iman tahakkuk eder.

Binâenaleyh kıyamet günü kopacak, o kıyamet günü muhakkak beşer, buradan ayrılan beşer, âhirete göçen insan bir hesap vermek mecburiyetinde. Bir hesap vermek mecburiyetinde!.. Bu hesap verme mecburiyetiki mesuliyet günü diyorlar. Bu mesuliyeti benimsemeyen insanla bu mesuliyeti taşıyan insan hiçbir olmaz. Bu mesuliyeti tanımayan insan pat diye karısını vurur çünkü mesuliyet yok. Öldürdü, kârımdır diyor, kim olursa [olsun] bir tane eksilttim ya diyor, parasını alıyor, oh yaşarım ya diyor, mesuliyet korkusu yok üzerinde. Tutulursa ceza görecek ama tutulmazsa işte geçip gidecek. Bu cezalarda onun için hafif geliyor tabiatiyle, kazandığı yanına kâr kalıyor.

Binâenaleyh mü'minin asıl imanı âhireti içindir.

Şuna ufacık bir misal vereyim. Hep kaç defa söylemişimdir ama belki dinlemeyenler de olmuştur içinizde, Hz. Ömer radıyallahu anh Mekke'ye gidiyorlar arkadaşıyla beraber, yolda acıkmışlar, bir çobana rast gelmişler demişler ki;

"Bize bir koyun sat."

Demiş ki, "Koyunlar benim değil, ben çobanım."

Demişler, "Bir koyun ver, ne olursun! Biz acıktık çok, tecrübe makamında, bir koyun ver bize."

"E efendiye ne diyeyim?"

"İşte bir şey dersin, kurt yedi dersin, öldü dersin filan."

"İyi ama demiş, efendiyi kandırmak kolay ama Allah'ı ne yapalım?" demiş.

Şu bir çoban, mektep okumamış, yazı bilmez okumak bilmez fakat onun içerisindeki iman nasıl onu bak yola getiriyor! Bu iman onu hatalardan nasıl koruyor!

Demiş, mesela efendiyi kandıracağız, bir deri götürürüz işte kurt yedi, parçaladı deriz yahut öldü deriz getiririz derisini götürürüz ona.

Kolay, fakat mülkün sahibi olan Allah'a ne diyeceğiz?

Allah öyle bir Allah ki her şeyi biliyor. Gönlümüzden geçen kuruntuları da biliyor, gecenin karanlığında yapılanları da biliyor, geleceği de biliyor, ileride yapacağımızı da biliyor her şeyi biliyor.

Ya'lemü mâ fi's-sudûr. "Gönüllerdeki her şeyi biliyor!"

Allah böyle Allah! Esmâ-i Hüsnâ'sını okusanıza, 99 tane Esmâ-i Hüsnâ'sı ne güzeldir! Her sabah okuyoruz elhamdülillah ama bunun mânalarını da bilirse insan, o Allah o Allah ki varlıkların sahibi, işte bize güzel saltanatı vermiş elhamdülillah.

İşte bu kıyamet gününde bizi topladığı vakitte herkesin, her zalimin, her büyüğün bir bayrağı olacak. Her büyüğün her kötünün bir bayrağı var. Mesela Şeddâd'ın elinde bir bayrak, Nemrud'un elinde bir bayrak, Firavun'un elinde bir bayrak ve bunlara benzeyenlerin ellerinde birer bayrak, onlara uyanlar, "Gelin bakalım arkamızdan!" diyecekler, sürüklenip gidecekler.

Peygamberlerin de hepsinin ayrı ayrı bayrakları var, bizim Peygamberimizin bayrağı da Livâülhamd.

Allah onun altında toplanmak cümlemize nasip etsin.

Bu şefaat bayrağıdır, peygamberin vekilleri olan zâtların da ellerinde bayrakları var. Bunlar da peygamberin bayrağının altına cemaatleri toplayaraktan giderler. İşte o gittikleri günde derler ki;

Hâzihî râyetü fülân fülânü'bni fülân. Bu filanın bayrağı, haydi bakalım toplanın. Bu da peygamberin bayrağı onun altında da iman edenler toplanacak.

Nereden tanıyacaksın yâ Resûlallah?

Yüzlerinin beyazlığı, kollarının beyazlığı, o abdest azâları parıl parıl ay gibi böyle durunca yani yabancının girmesine imkan yok. Ancak o yüzü parlayan, kolları parlayan abdestliler girecek oraya. Onun için kafirler de diyecekler ki;

Biz de girelim buraya yahu?

Yevme tera'l-mü'minîne ve'l-mü'minât yes'â nûruhüm beyne eydîhim ve bi-eymânihim yekûlûne rabbenâ diyerekten o nur ile cennete gidiyorlar, komşusu diyecek ki;

"Ya Ahmet! Dur bakalım senin nurundan, ışığından istifade edelim biz de arkandan gelelim!"

Yoo, dünyada kazandık biz onu, siz de dönün dünyaya kazanın da öyle gelin!" diyecekler.

Onun için o nur burada kazanılacak. Evâmir-i ilâhiyeye imtisal edenler bu nur ile gidecekler cennete.

Allah onun için hepimizi affetsin. Bu iman bayrağı altında şefaati Resûlüllahın bayrağına, Livâuülhamd bayrağının altına girebilmek devlet ve şerefine cümlemizi nail etsin.

İzâ cema'allâhü'l-evvelîne ve'l-âhirine. "Ta Adem aleyhisselam'dan son insana kadar bir anda toplanılan bir gün ki kıyamet günü o gün." Li-yevmün lâ raybe fîhi. Elham'dan sonra gelen Sûre-i Bakara'nın başında da;

Elif lâm mîm zâlike'l-kitâbü lâ raybe fîhi. "Şüphesiz, şüphe yok yani bu kitabın Allah'tan olduğuna şüphe yok."

Binâenaleyh o kıyametin de olduğuna olacağına şüphe yok hiç. Yani acaba olur mu diye bir şüphe gelmesin içinize. Muhakkak bu olacak o gün. Boşuna yazılmamıştır bunlar. Onun için bugün geldi mi;

Nâdâ münâdin. "Bir münâdî nida edecek o kıyamet gününde." Men kâne eşrake fî amilehû lillahi ehaden fe'l-yatlub sevâbehû min indihî. Gösteriş için namaz kılıyor, beğensinler diye namaz kılıyor, bir maksatla bir gaye için gelmiş, hep kendini camide gösteriyor namaz kılıyorum diye ama gayesi başka maksadı başka, işi başka. Onun için bu ondan bir sevap almak imkanı yok. Ona diyecekler, "Sen hangi maksatla kimin için yaptıysan onu git ondan iste sevabını."

Fe'l-yatlub sevâbehû min indihî fe-innehû ağne'ş-şürekâi ani'ş-şirki. "Çünkü Allah şerik kabul etmez."

Onun için şirk en büyük günah.

Ahmed b. Hanbel'in, İbn Mâce'in, Neseî'nin, Taberânî'nin, Beyhakî'nin, Begavî'nin, İbn Sa'd'ın an ebî Sa'îd b. Ebî Fudâle'den rivayetidir.

Yine buyuruyor ki;

İzâ ceme'allahü'l-halâika yevme'l-kıyâmeti. Cenâb-ı Hak kıyamet gününde tüm mahlukatı topladığı zamanda." Üzine li-ümmeti muhammedin sallallahu aleyhi ve selleme fi's-sücûdi. "Ümmet-i Muhammed'e secde ile izin verilecek, haydi secde edin bakalım."

Bu namaz kılmayanların onlar da isteyecekler secde etmek mecbur, korku var fakat bellerine kazık kakılacak beli bükülmeyecek. Belini bükemeyecek ve secdeye inemeyecek. Çünkü dünyadayken secde etmemiş ki o gün etsin. Bu beli tutulacak, bükülme imkanı bulup da secdeye kapanamayacak. Binâenaleyh ehli secde de secdeye kapanacaklar.

Fe-yescüdûne lehû tavîlen. "Ama bir secdede. O günkü secde bir secdedir. Ama çok uzun olacak bu secdede duracaklar, tavîlen." Sümme yükâlü lehüm. "Sonra diyecekler ki o zaman onlara." İrfe'û ruûseküm. "Kalkın artık, kaldırın başlarınızı." Kad ce'alnâ ıddeteküm mine'l-küffâri fidâen leküm. "Sizin de kabahatleriniz, kusurlarınız var idi. Fakat bu secdeden dolayısıyla hepsi affolmuştur, sizin yerinize imansızları [cehenneme koyacağız.]"

Çünkü cennette de yerimiz var cehennemde de yerimiz var. Yaratılış itibariyle Cenâb-ı Hak bir cennete bir de cehenemmede iki yer yaratmış bize. Burada hangi yeri kazanırsak o yeri gideceğiz öteki yer boş kalacak. Bu boş kalan yer de işte imansızlara verilecek. İmansızların yeri iki olacak, imanlıların da yeri iki olacak. Bir kendine hakkı bir de küffarın kazanamadığı hakkı. Onun için orada iki nimete mazhar olacağız.

Fe-yescüdûne lehû tavîlen sümme yükâlü lehüm ırfe'û ruûseküm kad ce'alnâ ıddeteküm mine'l-küffâri fidâen leküm mine'n-nâri.

İbn Mâce, Beyhakî ve Taberânî'nin Hz. Ebû Musa'dan rivayetleridir bunlar.

Allah cümlemizi affetsin, tevfikât-ı samadâniyesine mazhar eylesin de bizi de sevdiği ve razı olduğu kulları arasına kabul etsin. O kıyamet gününde secde-i Rahmân'a kapanaraktan affa uğrayan kulların arasına kabul etsin inşallah.

Şimdi buyuruyor ki;

İzâ hacce'r-racülü. "Bir adam hac [yaptığı zaman.]"

Şimdi hacca kolay gidiyor ya herkes, boyna hacca gidiyoruz.

İzâ hacce'r-racülü an vâlideyhi. "Anası babası ihtiyar gidememiş yahut ölmüşler de hacta edememişler, fakirlik halleriyle gidememişler." İzâ hacce'r-racülü an vâlideyhi. "Oğlu anama babama bir hac yapayım diyerekten gitti hacca."

İki hac yapması lazım birisini anası için birisini de babası yapması lazım.

Tükabbilü minhü ve minhümâ. "Bu hacılık hem o çocuktan hem de anasından babasından kabul olur."

Çocuğuna sevap verilir anasına babasına da hac etmişcesine haccı yapmamak şeysinden kurtulmuş olurlar.

Ve'bteşera bihî ervâhuhümâ fi's-semâi. "Bunların ruhları sevinirler; oğlum benim için hac yapıverdi, elhamdülillah ben de hacılık nimetine mazhar oldum diyerekten sevinirler."

Yine buyuruyor ki;

İzâ hacce'r-racülü bi-mâlin min ğayri hıllihî.
"Helal olmayan parayla hac etmiş, kazancında hile var haram parayla kazanmış öyle gidiyor." Fe-kâle lebbeyk Allahümme lebbeyk.

Oradaki en güzel duamız budur: Lebbeyk Allahümme lebbeyk lebbeyke lâ şerîke leke lebbeyk inne'l-hamde ve'n-ni'mete leke ve'l-mülk lâ şerîke leke.

Lebbeyk mâna itibariyle çok güzeldir. Lebbeyk demek, "Yâ Rabbi! Fermanın, emrin başım üzerinde. Tekrar tekrar söz veriyorum yâ Rabbi! Senin sözünü kırmam, bozmam. Sözünü tam tutacağım. Lebbeyk! Emret, ferman senin yâ Rabbi! Ben de sana min kadr."

Bir çok mânaları taşıyan [bir kelime.] Bunu böyle orada diyoruz da orada bile bu sözü tutamıyoruz. Çok hacılar vardır ki gelince, oradan gelir gelmez daha yolda hacılıklarını kaybederler. Çünkü ağızlarından çıkan bir kötü söz haccın ve nikahın fesadına sebep olur; hacılık da gider nikah da gider. Onun için diline hakim olup Allah'ın razı olmadığı sözü ağızdan çıkarmamak lazım.

O zaman diyor ki Cenâb-ı Allah;

Kâlellahu lâ lebbeyk ve lâ sa'deyk. "Ne diyorsun adam! Senin lebbeykini kim dinler, senin sa'deyk dediğini kim dinler! Sana ne lebbeyk ne sadeyk!" Hâzâ merdûdün aleyke. "Senin bu haccın senin olsun, al başına çal bunu!"

Neden?

Her şeyde, bak bir hac yapıyoruz ama paramız haram olduğu için bu acıyla karşılaşıyoruz.

Şimdi bir vücuda da bir haram lokma girince vücud da aynı böyle der, haram lokmadan [acı çeker.]

Şimdi affedeceksin içki ne kadar haramdır?

Ben içki içmem ama parasını yiyorum. Satıyorum buradan aldığım parayı yiyorum helal mıdır haram mıdır?

Helal dersek gavur oluruz Allah esirgeye. Helale haram demek harama da helal demek büyük suç! Binâenaleyh bu haram şey, kazanacağımız paraların çok olması için dükkanlarımızın hepsinde var. E onu satarken bu para haram oluyor, biriktirdik çok para hacca da gittik.

Ne olacak bu hac?

Merdûdün aleyke. "Al senin olsun!" diyecekler buna. Haccın senin olsun!

Onun için hactan gelince hiç salâh u hâl göremiyoruz üzerimizde.

Niçin?

Kabul olmamış haccın alâmetidir o. Eğer salâh u hâl ile döndüyse onun haccının makbul olduğunun alâmetidir.

Onun için Allah hepimize helal lokmalar nasip etsin.

Gözün günahı olduğu gibi [diğer azâların da günahları var.] Zina beş çeşit oluyor. Yalnız zina umumhanelerde yapılan zina değildir. Gözün zinası var, dilin zinası vardır, elin de zinası var. Elin bir kadına yapışması, tutması, sevmesi, öpmesi, göz atması, ona dikkatle bakması, şehvete mucip hareketlerde bulunması... bunlar zina makamına kâim olur ve onu günaha düşürür. Öteki büyüktür bu da küçüğüdür, zinanın yavrusudur.

Allah kusurlarımızı affetsin de haramlardan gönlümüzü muhafaza etsin.

Bu haram başka şey için değil, gönüllerimizdeki o nur gönlüdür o nur gönüllerimizi berbat etmemek için haramlardan sakınmak mecburiyetindeyiz.

Onun için günah kitabını yazarken orada diyor ki; "En büyük fazilet terkü zerratü min mahârimillah hayrün min ibâdike's-sekaleyni. "Bir parçacık haramın günahın terki yer gök sevabına muadildir ya!"

Yer gök, insin cinnin meleklerin ibadetlerine muadildir. Hayrun diyor, İmam Birgivî diyor bunu, hadis olarak nakletmiş.

Binâenaleyh;

el-muhâciru mâ hecera mâ nehallah. el-Muhacir. "Muhacir kimdir?"

İşte Bulgarya'dan gelmiş, Rusya'dan gelmiş, şurdan gelmiş bu adamlara biz muhacir deriz, bu hakiki muhacir değil.

"Hakîki muhacir." Mâ hecera mâ nehallah. "Allah'ın yasaklarından kaçan insandır."

Memleketten kaçan, buradan biz Mekke'ye gitsek Medine'ye de gitsek yine buyuz biz; huyumuz neyse yine orada da onu icra edeceğiz. Asıl kötü huyları terk edebilmektir hicret.

Onun için Allahu celle ve alâ kötü huylardan cümlemizi muhafaza etsin. Bizi nur olarak yaratmıştır, o nur ile bizi yaşamak ve o nur ile âhirete göçmek nasip etsin inşallah hepimize.

[Sayfada] iki tane hadis kaldı;

İzâ hacce's-sabiyyü.

Çocukları getirirler bazı hacılar, evlatlarını, bu evlatlarına da hac yaptırırlar, ihram giydirirler; omuzunda taşır babası, anası arkasında taşır, kucağında taşır, o çocuk da hacıdır; sevabı da anasının babasının defterine yazılır. Fakat çocuğun hacılığı buluğa erinceye kadardır. Buluğa erdi miydi bu hacılık biter, ondan sonra yeniden bir hacca gitmesi borçtur. Bu farz olan bir hacılık olmadı nafile hacılık. Onun için;

İzâ hacce's-sabiyyü ve hiye lehû haccetün hattâ ya'kıle. "Bu [hacılık] akıl buluğa erinceye kadar." Fe-izâ akale aleyhi uhrâ. "Bundan sonra tekrar bir hac bunun üzerine borç olur." Ve izâ hacce'l-a'râbiyyü. "Arabî diyerekten bedevî olaraktan çöllerde yaşayan insan [haccettiği zaman.]

Onu da babası almış götürmüş hacca yahut büyük adam, arabî ama, bedevî halinde çöllerde yaşıyor. Onun için çöllerde yaşamak, bedevî halde yaşamak ölüm halidir. Ölüyle müsavi kılmışlar bunları; ha ölü ha o.

Canım insan o da, diri işte yahu?

O diriliğinin kıymeti yok, onda insanlık tîneti yok, insanlık hılkati yok; sertlik var, korkunç haller kendisi üzerinde filan, insanlıktan medeniyetten haberi yok, onun için onu ölü saymışlardır. Topluluk âleminde yaşayan insanlar da onlarla kıyas olunamayacak derecede ayrıdırlar. Onların da bazı meziyetleri vardır ama o meziyetlerinin kıymeti yoktur. Binâenaleyh insanları toplum halinde yaşamaya davet için;

Ve izâ hacce'l-a'râbiyyü. "Bu arabî gitti hacı oldu geldi, hacı oldu geldi." Fe-hiye lehün. "O onun için hacılıktır, hacı olmuştur. Fakat." Fe-izâ hâcera. "Ne zamanda o arabîlikten çıkar da Medine'ye şehre gelir, şehirde ikamet eder." Fe-aleyhi uhrâ. "O zaman ona ayrı bir hacılık lazım."

E evvelki hacılığı ne oldu bunun?

O evvelki hacılığı onun gürültüye gitti, çünkü bedeviyet halindeki hacılıktı. Şimdi şehre girdi, şehre girmeye davet ediyor Cenâb-ı Peygamber. Çünkü insanlar her an için yardıma muhtaç, binâenaleyh ta çölden gelip de bir baskına uğrayan müslümanların kurtulmasına yardım edecek kimsenin hali yok. Ancak toplu olurlarsa biribirlerinin yardımına koşabilirler.

Binâenaleyh o bedeviyet halinde o uzak yerlerde yaşayan insanlar şehre gelsinler, harp halinde olsun diğer hallerde olsun hem insanlık öğrensinler hem de muharebelere hazır bulunsunlar diyerekten onları da teşvik sadedinde;

Fe-izâ hâcera fe-aleyhi uhrâ. "Yani onun eskiden yaptığı hacılığının kıymeti yok, artık o da yeniden bir hac yapacak."

Bir tanecik daha kalmış;

İzâ haddese'r-reculü'l-hadîse sümme'l-tefete fe-hiye emânetün.

Ravileri Taberânî, Ahmed b. Hanbel, Ebû Davud, Ebû Yâlâ, Beyhakî, Ziyâ-i Makdisî, Tirmizî, Hasenün an Câbir ve Ebû Yâlâ ve İbn Asâkir an Enes. Uzunca bir ravilerle beraber diyor ki;

"Bir adamla konuşuyorsunuz adam size bir şeyler söylüyor, söylerken iki tarafına bakınıyor şöyle ki duymasınız kimse bizim konuştuğumuzu. Bizim konuştuğumuzu başkası duymasın diye iki tarafına böyle iltifat ediyor kimse olmasın. Bu söz emanettir." diyor.

Bu adam böyle iki tarafına bakınarak sana söylediği söz sana emanettir sakın bu sözü başkasına duyurma. "Filan yerde filanca bana böyle dedi." desen sen hıyanetlik etmiş olursun. Hainlik içerisinde [olursun].

Allah cümlemizi affetsin, tevfikât-ı samadâniyetine mazhar etsin.

[İhlas-ı Şerîf'in] fezâili pek çoktur. Üç Kulhüvellah'ın bir hatim sevabı vardır, bir. Cenâb-ı Peygamber'imiz; "Günde 100 kere Kulhüvellah sûresini okuyan insanlar her ne kadar borçları varsa, -ödeyememiş borcunu, aniden göçmüş, bu borçlarını ödemek istiyordu ama ödeyemedi.- Cenâb-ı Hak tekeffül ediyor o borcunu kendisi ödeyecek." [buyurmuş.]

Onun için başka fedâili de çok, yalnız her gün 100 Kulhüvellah'ı ne zaman olursa okumanızı tavsiye ederim. Bahusus sabah namazının arkasından okursanız daha âlâ olur.

Topluluğun ne kadar büyük fedâili vardır. Şimdi buradaki cemaat ne kadarsa onu on ile darp ediniz [çarpınız] o kadar tevhid sevabı veriyor.

Salât ü selâmlarımız da bu kadar cemaatin adedine darp olaraktan [çarpılarak] ona göre veriyor.

Buna karşılık birine on defa Cenâb-ı Hak karşılık veriyor. Bir salat ise on kat Cenâb-ı Hak katında. Misal;

Bismillah, esteîzübillah.İnnellahe ve melâiketehû yüsallûne ale'n-nebiyyi yâ eyyühellezîne âmenû sallû aleyhi ve sellimû teslîmâ ayetinin zımnında bunu da söylemişler. Biz bir kere Cenâb-ı Peygamber'e salât ederken evvela Cenâb-ı Hak bize mükafat veriyor, bire on olarak. Ondan sonra Cenâb-ı Peygamber'in iltifatına mazhar oluyoruz.

Onun için 100 tevhid, 100 defa hiç olmazsa Allah, 100 defa salavâtı şerîfeyi, 100 de Kulhüvellah'ı unutmamanızı size tesviye ederim.

Allah tevfikini hidayet buyursun.

Çünkü biz tabii Kur'an okuyacağız, hatmedeceğiz inşallah. Onun sevabından tabii okuyamayanlar yahut işleri olup da gidenler mahrum kalmasınlar diyerekten [bu hatm-i hâcegânı yaptık.] Bu da ufak bir hatimdir.

Bundan da Cenâb-ı Hak cümlemizi mecur eylesin inşallah.

el-Fâtiha.

Sayfa Başı