M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Muhtâru'l-ehâdîs, r. 1146-1148.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

El-Hamdülillâhi hakka hamdih.

es-Salâtü ve's-selâmu alâ hayra halkıhî seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve mentebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:

Fe kâle Nebiyyü sallallahu aleyhi ve sellem:

Men isteâzeküm billâhi fe eîzûhü ve men seeleküm billâhi fe a'tûhü men deâküm fe ecîbûhü ve men sanea ileyküm ma'rûfen fe kâfiûhü fe in lem tecidû mâ tükâfiûnehû fedû lehû hattâ terev inneküm kad kâfe'tümûhü.

Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.

Hadîs-i şerîfte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in birkaç tavsiyesi öğrenilmiş olacak. Sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri sıra sıra bazı emirler, nasihatler, tavsiyelerde bulunmuş.

Men isteâzeküm billâhi fe eîzûhü. "Kim Allah'ın adını anarak size sığınırsa sığınma talebinde bulunursa size iltica eder, sizden yardım isterse Allah rızası için korumanızı isterse onu koruyunuz!"

"Allah aşkına yardım et!" diyor, sen de hiç aldırmıyorsun; ne biçim müslümansın! Hiç Allah adı sende tesir uyandırmıyor mu? Hiç yüreğine bir titreme gelmiyor mu? Hiç ilgi duymuyor musun, Allah'ın adını veriyor. Yardım istiyor. Korunmak istiyor, sıkıntısı var…

Müslüman müslümanın kardeşidir. Bu zamanda müslüman, kardeşliğini göstermeyecek de ne zaman gösterecek. Zaten istetmek bile bir kusur. Asıl müslüman, müslüman kardeşinin ihtiyacını istemeden karşılaması lazım. Büyüklerimiz, büyük evliyâullah, büyük kimseler; "Söyletmek zaten bir kusur." diyorlar. Kardeşinin durumuna bakacaksın, zekânı kullanacaksın. Onun ihtiyacını o söylemeden halledeceksin. Adam bakacak ki halloluvermiş. Kimin hallettiğini bile bilmeyebilir. Öyle oluyordu.

Mesela büyüklerden birisini anlatıyorlar:

Bir şehre gitmiş.

"Benim burada falanca bir tanıdığım vardı, nerelerde?"

"Aman efendim, o zavallı çok borçlandı harçlandı, büyük sıkıntısı var. Hatta borçluları onu hapse attırma durumuna filan getirdi…"

Gitmiş borçlulara borçları ödemiş, zindandan da çıkarttırmış. Kendisini de hiç görmemiş, o şekilde başka şehre geçmiş.

Görüşeceksin;

"Selâmün aleyküm, nasılsın?.."diyeceksin.

Laf olsun diye mi soruyorsun?..

"Nasılsın?"

"İyi değilim. İhtiyacım var…"

"Pekâlâ, Allah kolaylık versin."

"Allah versin…" diyorlar.

Dilenci istiyor:

"Allah versin…"

Yahu öyle şey olur mu? Allah senin söylemene bakarak verecek değil ki!.. Adam gelmiş, senden istiyor; sen verirsen sevabı sen kazanacaksın!

"Allah versin…"

Azıcık da olsa bir şey ver, boş döndürme. Döndürmemek lazım. Hele Allah için Allah'ın adını veren bir insana; Allah için her şeyi seve seve koşa koşa yapması lazım.

Ve men seeleküm billâhi fe a'tûhü. "Kim Allah adına sizden bir şey isterse…"

"Açım, bir lokma ekmek; yolcuyum, garibim, barındırın…" dedi, bir şey istedi. Tabii vereceksin.

Şimdi insanların umumiyetle malî durumları iyi oluyor. Kimsenin kimseye ihtiyacı olmuyor. Ama eski devirde öyle değildi. Zaten şehirlerde mal mülk, yiyecek ve diğer ihtiyaç maddeleri kâfi miktarda bulunmuyordu. Arasan parayla bile kolay bulunmuyordu. Hem de bulunsa bile az olduğundan vermeyebiliyorlardı.

Peygamber Efendimiz'in mübarek sahabesinden bir grup, görevli olarak bir yerden bir yere gidiyorlar da yolda aç kalıyorlar. Yoruluyorlar aç ve susuz kalıyorlar. Köşe başında çeşme yok ki!.. Çöl, Suudi Arabistan; gidenler biliyorlar. her aradığın yerde su bulunmaz ki!.. Bizim Türkiye'de olsa bol. Dere vardır, çeşme vardır bir şey vardır. Ama Suudi Arabistan; su yok, kuyu yok, ağaç yok, yiyecek yok… Ot olsa ot bile yerler, ot bile yok! Kum! Boydan boya, baştan aşağı kum çölü!

Yürüyorlar yürüyorlar gidiyorlar. Bakıyorlar ki birkaç ağaçlık bir vaha. Anlaşılan birazcık bir su olan bir yer; bir köy, oba… Gidiyorlar:

"Allah için bize yiyecek içecek…" diyorlar. İhtiyaçları var, paraları da yoktur. Paraları da yoktur zengin insanlar değildi ki!.. Ama Allah'ın sevgili kulları.

Onlar da hiç oralı olmuyorlar! Ne evlerine alıyorlar ne obaların da misafir ediyorlar! Evlerine almasınlar hadi ama obaya alsın, obada bir yer göstersinler. Kendi evine almasa bile "Şurada kalın…" desin. Ne yiyecek içecek veriyorlar ne de misafir ediyorlar! Obanın dışında kumlara yatıyor zavallılar, Allah'ın sevgili kulları. Peygamber Efendimiz'in sahabesi.

Biraz sonra içerden bir feryat, bir gürültü patırtı! Bir cariye başını örte örte yüzünü sakına sakına yavaş yavaş geliyor, diyor ki;

"Kabilemizin başkanını zehirli yılan soktu. Var mı içinizde tedaviyi bilen?"

Şimdi yılan sokunca tabii tedavi edecek insan aramaya gelirsin değil mi, şimdi başın dara geldi!

"Var mı içinizde tedaviyi bilen?"

Peki, demin aklın neredeydi? bu insanlar aç niye yardım etmedin?..

Adam başlıyor şişmeye, zehirli yılan sokmuş. Ölecek. Şişmeye başlıyor. Sahabeden bir tanesi diyor ki;

"Ben tedavi etmesini biliyorum."

"Aman gel."

Alıyorlar içeriye. Kur'an okuyor, üflüyor. Adamın şişen vücudu duruyor, zehirlenme duruyor ve kurtuluyor.

Hâlbuki o yılan öldürücü yılan bilinen bir şey! Öldürecek olan bir zehir ama duruyor ve adam kurtuluyor! Tabii artık izzetler ikramlar vs.

Hadiseyi numune olsun diye söyledim. Allah rızası için Allah'tan bahsederek Allah adını anarak bir şey istedi mi verin! Vardır bir ihtiyacı!

"Adamın giyimi kuşamı güzel ne diye vereyim?"

Giyimi kuşamı güzeldir; cüzdanını düşürmüştür, ihtiyacı vardır. Senin elinde varsa Allah rızası için ver. Efendimiz'in tavsiyesi öyle!

Ve men deâküm fe ecîbûhü. "Birisi sizi bir yere, bir toplantısına, bir merasimine davet ederse [davete git]!"

Düğün, bayram, kandil, mevlid, vefat sene-i devriyesi vs. oluyor ya; "Birisi sizi davet ederse davete git! diyor. Efendimiz bize ahlâk öğretiyor:

"Davet edildiğin zaman davete git. Allah'tan bahsederek Allah'ın adı anılarak senden bir şey isterlerse çekinme, ver."

Hanımlardan birisi, özene bezene Peygamber Efendimiz'e bir güzel elbise yapmış. Kendisi dokumuş, biçmiş, Peygamber Efendimiz'e getirmiş. Yakışmış da, ihtiyacı da varmış. Demek ki Efendimiz'in üzerinde yokmuş. Giyimi uygun, pamuklu elbise, iklime uygun güzel bir şey…

"Senin için yaptım bunu kendi ellerimle yâ Resûlullah, buyur giy!"

Resûlullah Efendimiz içeride giymiş, dışarıya gelmiş, çok güzel. Tamam, üstüne tam, güzel biçilmiş, memnun!

Sahabeden biri demiş ki;

"Yâ Resûlallah, onu bana versene?"

"Olur, vereyim." demiş. Hemen içeriye gitmiş. Sırtından çıkarmış, ona vermiş. O içeriye gidince öteki sahabe rıdvanullahi aleyhim ecmaîn demişler ki;

"Yahu ayıp ettin! Efendimiz'in ihtiyacı vardı. O gömleğe, o entariye, o elbiseye ihtiyacı vardı, giyseydi. Üstüne de uygun düştü. Kendisi de onun için hazırlamış. Üstünde bir saat bile tutturmadın, hemen istedin. Ayıp ettin! Biliyorsun Peygamber Efendimiz kendisinden bir şey istenildi mi hiç reddetmez. Reddetmek huyu değil!.."

Efendimiz'in ahlâkına bak!

Şimdi sana bayramlık elbiseyi terzi getirse; "Efendim dün gece sabaha kadar çalıştım, düğmelerini filan tamamladım. Ütüledim, bayram namazından evvel sana hazır ettim. Buyur, takım elbisen hazır." dese sen de giydin, çok güzel! Camide de birisi:

"Çok güzelmiş yahu, bunu bana versene!" dese ne yaparsın?

"Git be, daha ben sırtıma yeni giydim! Biraz kullanayım da ondan sonra! Ne oluyorsun yahu?.." dersin!

Bizim huyumuz böyle, o peygamber!

Çok güzel bir elbise yapmışlar. O da diyor ki;

"Ben onu giymek için istemedim. Kabrimde üstüme örtsünler diye istedim!"

Onun da maksadı başka! Resûlullah'ın vücuduna değmiş olan bir elbise benim üzerimde olsun diye o da o yüzden istemiş, öyle olmuş. Vefat ettiği zaman da o örtüyü kabrinde onun üstüne örtmüşler diye rivayet ediliyor.

Ama Efendimiz'in huyu nasıl?

İstenince vermek, vermemezlik yapmamak, nekeslik yapmamak veyahut hiç boş çevirmemek! Huyu böyle!

Davet edildiği zaman da davete gidermiş, çok basit bir şeye de çağrılsa bile!

Mesela arkadaşlarımız -Allah bin kere milyon kere milyar kere razı olsun- 80 kişi 100 kişi çağırıyorlar, koca bir ziyafet; gelsin kebaplar, pilavlar, salatalar, tatlılar vs.

Peki, evindeki yiyecekten daha kötü bir yiyeceğe çağrılsan basit tuz ekmek, kuru bir şey filan çıkarsa ne yapacaksın?

Efendimiz diyor ki;

"Beni bir sığır paçasına çağırsalar bile giderim."

En bol, en kolay bulunan [yiyecek]. Koca bir hayvanın kemiğini kazanda kaynat kaynat; buyur, ziyafet! Tuzlu suya herkes cambur cumbur kaşık daldıracak, yiyecek.

"Öyle bile olsa giderim."

Bir keresinde bir eve gitmiş, önüne sirke çıkartmışlar. Sirkeyi banmış almış:

"Ne güzel katıktır sirke! Ne güzel katıktır sirke! Ne güzel katıktır sirke…" diye methederek onu yemiş. Peygamber ama mütevazı. Allah'ın en sevgili kulu ama ahlâkı da en güzel. Peygamber Efendimiz, davet edildiği zaman giderdi. Size de bize de tavsiyesi böyle!

Ve men deâküm fe ecîbûhü. "Sizi davet ederse davetine icabet ediniz."

Ve men sanea ileyküm ma'rûfen fe kâfiûhü. "Sana birisi bir iyi iş yapmışsa bir iyilik yapmışsa bir şey ikram etmiş veya iyi bir jestte bulunmuşsa bir yardım, bir kolaylık, bir arkadaşlık, bir ahbaplık yapmışsa sen de onu karşıla!"

Karşılıksız da bırakmamak lazım. Mukabele etmek lazım.

Mükafee; Arapça'da, Türkçe'sinde "mükâfat, bir şeyi karşılamak" diyoruz.

Küfüvv; "Bir şeyin dengi" demek.

Ve lem yekün lehû küfüven ehad. "Allah'ın hiç dengi, benzeri yok; emsalsiz, eşsiz, yegâne!"

Sana birisi bir iyilik yaptı mı sen de ona, denk bir karşılık, jest yap. O sana yaptı, sen de ona yap ki muhabbet olsun. İnsanlar birbirleriyle muhabbet ettikçe sevap kazanıyorlar. Millet bilmiyor, sevabı sadece namaz kılmakta sanıyor!

"Namaz kılmaya var mısın?"

"Varım."

Camiye beş vakit geliyor, kılıyor. Allah kabul etsin.

"Oruç tutmaya var mısın?"

"Varım."

Ramazan'da orucunu tutuyor.

"Peki, birbirini sevmek de sevap, o da ibadet; ona var mısın?"

"Ona yokum. Hocam ona yokum…"

İşte ona alışmamışız! Sevgi, saygı, muhabbet. Muhabbette vefa, vefasızlık yapmamak. Muhabbeti devam ettirmek, arkadaşlığı bozmamak!..

Fe in lem tecidû mâ tükâfiûnehû. "Eğer fakirseniz imkânınız yoksa…"

O sana hülle, incili bir kaftan hediye etmiş. Sen ona hiç bir şey verecek durumda değilsin. O zengin, sen fakirsin.

Eğer ona karşılık olacak bir mukabele, bir şey yapamıyorsan o zaman ne olacak?

Peygamber Efendimiz;

Ted'û lehû. "O zaman da ona dua edin!" diyor.

Dua da mı yapamazsın, ağzın kapalı mı, dudakların kıpırdamaz mı, bir dua yapamaz mısın, dua etmek de mi zor, dua da mı parayla, merasimle?..

Aç ağzını dua et, iyiliğini iste! Yüzüne karşı veya gıyabında, gece veya gündüz dünya [ve] âhirette hayrını iste! Arkasından onun olmadığı yerde duayı yaparsan o daha süratle kabul olur. Yüzüne karşı ayrı, ama o olmadığı zaman arkadan, geceleyin, sabahleyin falanca namazın arkasından kendi namına dua ederken; "Yâ Rabbi! Filanca kardeşimin derdi var, onun da derdine çare nasip et. Onun da müşkülünü hallet…" [diye] dua edersen işte o da onun karşılığı olur.

Hem insan kardeşi için böyle dua etti mi ne oluyor?

Başucunda bir melek âmin diyor. O kardeşi için dua ediyor, melek de ona; Âmin ve leke mislühû, "Allah bir mislini de sana versin. Ona ne istiyorsan bir mislini de Allah sana versin!" diyor.

Onun için müslüman kardeşimizi duadan unutmayacağız. Anacağız, ismen anacağız:

"Ahmet kardeşimin ticaretinde problemi var yâ Rabbi, çeklerini senetlerini çabuk ödemesini nasip et! Borçlarından kurtar! Filanca kardeşimin çocuğu hasta yâ Rabbi. O çocuğuna şifa ver. Şifa senden yâ Rabbi! Erhamürrâhimînsin yâ rabbi! Çocuğunun acısını ona çektirtme yâ rabbi. Falanca kardeşimin çocuğu âsi, söz dinlemiyor…"

Adam hacı, kadın hacı; çocuk Ebû Cehil karpuzu gibi acı! Ötekiler hacı, bu acı; ne olacak şimdi?

Söz söylüyor, dinlemiyor, camiye gelmiyor vs.

Sen dua edeceksin:

"Yâ Rabbi, o kardeşimin o çocuğu çok üzüyor, şunu ıslah et… Sen şunu bir hâle yola koy. Doğru hâle getir…" filan, Böyle dua edecek.

Müslüman müslümanın asıl gıyabında dua edecek. Onun iyiliğini isteyecek. Gösterişe lüzum yok. Bak borcunu ödemiş, şehirden kaybolmuş gitmiş. Adam hapisten çıkmış:

"Yahu benim borçlar ödenmiş. Ben hapisten çıkarıldım. Benim alacaklılarımın artık keyifleri yerine gelmiş. Ama beni kim kurtardı?.."

Bilmiyor. Kendisini kurtaran ortada yok! Hocası gelmiş, paraları ödemiş. Görünse teşekkür edecek diye teşekkür mecburiyetinde bırakmamak için ortalıktan kaybolmuş gitmiş. İyilik yapmış, kaybolmuş gitmiş. Ne güzel ahlâk!

Hattâ terev inneküm kad kâfe'tümûhü.

"Ne kadar dua edelim hocam?"

Efendimiz buyuruyor ki;

"Ona kâfi geleceğine kânî olacağınız kadar dua edin!"

"Allah razı olsun, Allah muradını versin, bitti. Tamam, ücreti ödedik, geç gitsin…"

Öyle değil! Şöyle biraz ona kâfi gelinceye kadar devam et bakalım, duanın ısrarında fayda var. Sen ısrar edeceksin!

Yâ Rabbi, hâlâ çocuk ıslah olmadı, düzelt yâ Rabbi! Bir haftadır sana dua ediyorum yâ Rabbi! Şu çocuğu ıslah et yâ Rabbi…"

Israr edince Allah ısrarı seviyor.

Bu kul bu kardeşini seviyor, diye o zaman duada ısrar lazım.

"Acaba dua da ısrar edepsizlik olur mu?"

Olmaz. Duada ısrar Efendimiz'in tavsiye ettiği bir şey! Duada insan hem ısrarlı olacak hem de duayı Allah kabul eder diye inanarak dua edecek!

"Verir benim Rabbim. Dua edenleri boş çevirmez benim Rabbim…" diye inanarak elini açacak, isteyecek. Candan isteyecek. Cân u gönülden isteyecek. O cân u gönülden isteyince öbür tarafta o iş olur. Hiç tahmin etmezsin. Nereden olduğunu bilemezsin. Bir yerden bir rüzgâr eser; bakarsın, düzelmiş.

Birileri akşamları oturup içki içerlermiş. Senelerce devam ederlermiş. Bir keresinde gittikleri evin hanımı; "Nedir bu hâliniz?.." [gibi] birkaç söz söylemiş. Bir pişmanlık duymuşlar, şişeleri kırmışlar. Ondan sonra tövbekâr olmuşlar.

Allah insanın kalbine böyle bir aşk verir, şevk verir; düzelir. Dualarla düzelir.

Bir kişi kendisi anlatıyor, diyor ki;

"Babam kendisini, Peygamber Efendimiz'in mescidindeki bazı fakir fukarâ zuafâdan daha faziletli hissetti. 'Ben onlardan daha iyiyim, daha üstünüm…' filan gibi kendisini biraz daha faziletli biraz daha üstün sandı."

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki;

İnnemâ turzakûne ve tunsarûne bi-zuafâiküm.

"Allah sizin zenginlerine, itibarlılarınıza, makamlarınıza mülklülerinize bakmaz. İçinizdeki zayıflar hürmetine, fakirler yoksullar hürmetine, çocuklar hürmetine rızık kazanırsınız da Allah size rızkınızı gönderir!"

Harbe girersiniz, zafer kazanırsınız. Sen onu orduya almak istemezsin; "Zayıf bir kimse, ne olacak bundan? Düşman üf dese üflese bunu yıkar, uzaktan yıkar. Bunlar orduda ne işe yarar?!.." dersin ama Allah onların hürmetine zaferi veriyor. Sevdiği kullar oluyor. Onların hürmetine rızık gönderiyor, onların hürmetine bir millete zafer nasip ediyor.

Onun için kimseyi hor görmemek gerekiyor. İnsanın kendisini kimseden de üstün görmemesi gerekiyor. Çünkü Allah bazen küçük bir jestten dolayı gazap eder. Sen küçük sanırsın; kibirdir, ucubdur. Allah sevmez, gazap eder. Bazen de bir güzel duygulu, temiz kalpli bir insanın o temiz kalpliliğinden dolayı sever ve mükâfatlandırır. Sen onun dış görünüşüne bakarsın. Eski hâline bakarsın. Sevmezsin, hor görürsün. Garibi hor görürsün ama Allah onu seviyorsa bu sefer olmaz, yanlış olur.

Onun için dua ederken candan dua edeceksiniz. Allah duaları kabul eder, diye [inanacaksınız]. Gıyabında dua edeceksiniz. Duaya da devam edeceksiniz.

Allahu Teâlâ hazretlerinin bin bir türlü hikmeti vardır. Emretmiştir, olacaktır. Sabret bakalım biraz da sabrını görsün. Ondan sonra Allahu Teâlâ hazretleri verir. Acele etmeyecek, duaya devam edecek.

"Benim hafızam zayıf yâ Resûlallah!"

"Tamam. Cuma geceleri şu duaları okumaya devam et…" demiş.

Bir cuma, iki cuma üç cuma…

"Biraz devam et bakalım."

Devam ettikten sonra Hz. Ali Efendimiz'in hafızası kuvvetlenmiş. Hadîs-i şerîfi hatırlayalım. Peygamber Efendimiz diyor ki;

"Kim Allah'ın adını anarak sizden yardım isterse size sığınırsa siz onu koruyun!"

Düşmandan sığınıyor. Size iltica ediyor. "Allah aşkına beni koru kolla, teslim etme vs."

Koruyun!

"Kim Allah rızasını öne sürerek Allah'ın adını vererek Allah adına sizden bir şey isterse verin! Kim sizi çağırırsa davetine icabet edin! Kim size bir iyilik yaparsa onun karşılığında siz de ona bir karşılık bir jest de siz yapın! Eğer öyle yapacak bir maddî imkânınız yok ise dua edin! Öyle dua edin, o kadar dua edin ki bu bunun karşılığı oldu, diye içinize kanaat gelinceye kadar dua edin! Öyle çokça dua edin!"

Hadîs-i şerîfte Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuş: Hz. Ali Efendimiz'den İmam Beyhakî rivayet ediyor.

Men iştâka ile'l-cenneti sâraa ile'l-hayrâti ve men eşfeka mine'n-nârî lehâ ani'ş-şehevâti ve men terakkaba'l-mevte sabera ani'llezzeti ve men zehide fi'd-dünyâ hânet aleyhi'l-musîbâtü.

Peygamber Efendimiz'in sözünü rivayet eden damadı Hz. Ali! Hem damadı hem amcazadesi, amcasının oğlu, Ebû Talib'in oğlu. Kendisine bakan amcası Ebû Talib'in oğlu. Ebû Talib onu evlat gibi yanına aldı, baktı. Peygamber Efendimiz, Hz. Ali vs. ile sanki ağabey-kardeş gibi büyüdüler ama aslında yeğeni.

Peygamber Efendimiz'in sahabesi Mekke-i Mükerreme'den Medine-i Münevvere'ye gidince Medine'deki müslümanlarla onları birer birer kardeş etti kardeş etti kardeş etti…

"Sen şunun kardeşi ol, sen şunun kardeşi ol…"

Aralarında arkadaşlık kurdu. Hz. Ali Efendimiz ortada kaldı, tek kaldı. Demek ki sayı bir tanesinde fazla gelmiş. Tam denk gelmemiş.

Hz. Ali Efendimiz'in bir arkadaş olmadı diye biraz rengi kızarmış. [Efendimiz;]

"Sen de benim kardeşimsin. Ben de seninle kardeşim!" dedi. Kendisini de Hz. Ali Efendimiz'e kardeş yaptı. Dünyalar onun oldu, dünyalar Hz. Ali Efendimiz'in oldu!

Bir keresinde de Hayber'i kuşattılar…

Hz. Ali ile ilgili o da çok hoşuma gidiyor: İslâm ordusu Hayber'i kuşattı ama düşman da diretiyor. Kalenin kapılarını kapattılar. Duvarları yüksek. Ellerinde top tüfek yok. O zamanın imkânlarıyla tırmanamıyorlar. Teknolojik imkânları başka ülkelerdeki kadar da değil. Hani İstanbul'un surlarına Fatih Sultan Mehmed neler yapmış! Ama o Hayber'in kuşatıcıları, o mübarekler oralarda, o duvarlara karşı bir şey yapacak imkânlara sahip değiller.

Ordu biraz bekleyince Peygamber Efendimiz demiş ki;

"Bu kılıcı -kendi kılıcını- yarın içinizde öyle bir kişiye, sizden öyle birisine vereceğim ki o Allah'ı sever, Allah da onu sever. Bu kılıcı yarın öyle birine vereceğim!" dedi.

Hz. Ömer diyor ki;

"O gece, o kadar canım istedi ki ertesi gün o kılıç bana verilsin; hiç ömrümde bir şeyi bu kadar ısrarla bu kadar candan istememiştim!"

Çünkü vasıf çok önemli:

"Allah onu sever, o da Allah'ı sever!"

O sıfata ben sahip olayım, diye çok istemiş.

Ertesi gün herkes heyecan içinde:

"Peygamber Efendimiz kılıcı ordunun içinden kime verecek acaba?.."

Efendimiz cemaate bakındıkça herkes biraz yukarıya doğru kalkıp; "Beni de görsün belki beni seçer..." derken diyor ki;

"Ali nerede?"

"Ali yok!"

"Nerede Ali?"

"Gözü ağrıyor yâ Resûlallah!"

Gözü ağrımış. Göz ağrısı, şiddetli bir göz ağrısı. Suudi Arabistan'da çok olur. Hava çok sıcak olduğundan güneşin radyoaktivitesi çok olduğundan göz çok rahatsız olur. Oralarda kör filan çok oluyor.

Gözü ağrımış, çadırda duruyor. Efendimiz;

"Çağırın!" dedi. Gözünü [meshetti]. Gözlerinin ağrısı geçti. Kılıcı ona verdi. Hayber onun, Hz. Ali Efendimiz'in elinde fethedildi. O rivayet etmiş.

Ümmü Hânî diye bir kişi var. Peygamber Efendimiz Ümmü Hânî hazretlerinin evine geldiği gece Mirac oradan başladı, diye rivayetlerde Mevlid'de okuyorsunuz.

Ümmü Hânî de kim?

Fâhite binti Ebî Talib. O da bu Hz. Ali'nin ablası. Akrabası, o da amcasının kızı. Peygamber Efendimiz de onla sanki abla-kardeş gibi.

Ümmü Hânî de aklınızda kalsın: Miraca çıkarken evinde olduğu muhterem sahabiye, Ümmü Hânî.

Hz. Ali Efendimiz'in rivayet ettiğine göre Efendimiz ne buyurmuş?

Men iştâka ile'l-cenneti sâraa ile'l-hayrâti. "Kim cennete müştak ise hayırlara koşar."

Müştak olmak ne demek?

"Aşk ve şevk duymak" demek. "Ben sana müştakım azizim. Aylardır seni görmüyorum, çok özlüyorum…" filan diyoruz ya, müştak olmak.

Cennete müştak, cenneti seviyor, istiyor, arzuluyor, ah cennete bir girsem kavuşsam [diye] yanıp tutuşuyor...

Kim cennete müştak ise ne yapması lazım?

Sâraa; "Süratle hareket etmek, koşuşmak, yarışmak" demek.

Saraa ile'l-hayrâti. "Hayırlı işlere hayrât u hasenâta koşarak."

Çünkü cennete âşık, cenneti kazanacağım diye bakarsın o hayırda bakarsın bu hayırda, bakarsın şuradaki güzel işte bakarsın buradaki güzel işte… Hayırdan hayıra müsâraat eder. Süratle, yarışırcasına koşa koşa gider. Ömrünü hayırlara koşarak geçirir. Hayırlar peşinde hayırlı icraat yapmak için koştura koştura ömrünü geçirir.

"Ben cenneti arzu ediyorum."

Peki, niye yatıyorsun, niye sırtüstü yatıyorsun, niye tembelleniyorsun? Niye hayırlara koşmuyorsun, niye Allah yolunda çalışmıyorsun, niye ömrünü boş geçiriyorsun?!.."

"Efendim bu günlerde işsizim."

İyi ama peki işsizsin, zamanın var da hiçbir şey yapmayarak tembel tembel oturmaktan vicdanında bir rahatsızlık duymuyor musun?

Ya Kur'an ezberle ya birisine Kur'an öğret ya birisine İslâm'ı anlat ya İslâm'ın bir işini yap. Camiyi tamir et, bahçesini süpür, duvarını ör. Badana yap, boya yap, bir şey yap… Bir çalış ya mübarek! Madem cenneti istiyorsun, yan gelip yatmak olur mu?..

Cenneti isteyen çalışacak, gayret edecek. Çalışması lazım.

"O zaman kazanır." demek, Efendimiz'in tavsiyesi bu. Sonra.

Ve men eşfeka mine'n-nârî. "Kim cehennemden korkmakta ise [günahlı şeylerden soğusun]."

"Şafak attı!" diyoruz ya, adam vaziyeti görür görmez karşısında üç tane beş tane izbandut gibi adamı görür görmez şafak attı, diyoruz.

Ne demek?

Korkudan yüreği ağzına geldi, çok korktu demek.

Ve men eşfeka mine'n-nârî. "Kim cehennemden korkmuşsa kim cehennemi düşünüp cehennem düşüncesinden şafak attıysa [günahlı şeylerden soğur]!"

O zaman o ne yapacak?

Lehâ ani'ş-şehevâti. "Şehvetli şeylerden, günahlı şeylerden soğur."

Onlara hevesi kalmaz. Gevşer. Lezzetli, eğlenceli, zevkli, oyunlu, tatlı şeylere keyfi kalmaz.

"Hadi gel, gazinoya gidelim. Çok güzel dansöz gelmiş, seyredelim…"

"Cehennem var!.."

Bakacak hâli yok!

"Kalk plaja gidelim yahu. Kalk filanca sinemaya gidelim. Kalk kumar var, eğlence var, şahane bir gece; şöyle zengin program…"

Hiç oraya bakacak hâli kalmaz! Cehennemden korkan cehennem korkusu kendisine düşüp de şafak attı mı adamda o zaman öyle eğlencelere bakacak takati kalmaz. Keyfi ve ağzının tadı kalmaz. Öyle şeylere aldırmaz, o konularda gevşer.

Ve men terakkaba'l-mevte sabera ani'llezzeti.

Ölümün de ne zaman geleceği belli olmaz!

Dindar bir insan değil ama şair diyor ki;

Kim bilir nerede, nasıl, kaç yaşında

Bir namazlık saltanatın olacak

Taht misali o musalla taşında

Herkes biliyor, herkes biliyor musalla taşına geleceğini.

Ne kadar çırpınsa nereye kaçacak? Nereye kaçarsa kaçsın ölüm yakasına yapışacak! Ecel erişecek, herkes biliyor!

Bunu bilen ve ölümü bekleyen kimse lezzetlere karşı soğur. Ağzının tadı kaçar, demek. Peygamber Efendimiz hadîs-i şerîfinde tavsiye ediyor.

Eksirû üzküru hâzime'l-lezzât. "Lezzetleri kesip bitiriveren kopartıveren ölüm var ya onu hatırlayın!" diyor.

"Hocam, tam tatile gireceğimiz sırada, çalıştık çalıştık, iş yerinden de izni aldık, yarından itibaren tam keyif yapacağımız sırada ölümden bahsetmenin, pişmiş aşa su katmanın, işi soğutmanın âlemi var mı?.."

Ölümü düşünmezsen günaha dalarsan ölümden sonra pişman olursun! Peygamber Efendimiz tavsiye ediyor. Ölümü düşüneceksin, ölümü unutmayacaksın! Bak bu gün bir kadının cenaze namazını kıldık. Sonradan sordum:

"Yaşlı mıydı?"

"Yok hocam, 35 yaşlarında bir şeydi." dediler.

Trafik kazasında gitmiş. İçimizde kaç tanesi 35 yaşını ne kadardan beridir geçmiştir. Bizden gençleri bile gitmiş olabiliyor. Onun için müslüman lezzet peşinde, keyif peşinde koşmaz. Müslüman hizmet peşinde koşar, hayrâta koşar. Keyfe, zevke, eğlenceye, davula dümbeleğe, zurnaya koşmaz. Müslümanın aklı fikri, hedefi sevaplı işedir, hayradır.

Ve men zehide fi'd-dünyâ hânet aleyhi'l-musîbâtü. "Dünyayı bu gözle gören, dünyaya karşı böyle müstağni bir hâle kavuşabilen zahitlik duygusuna erişebilen bir insana musibetler de kolay gelir."

Musibetlere aldırmaz, önemsemez. Musibetler onu yıkmaz, ona çok tesir edemez!

"Ne olacak yahu, sineğin vızıltısı gibi gelir bana! Bu da gelir geçer. Fani dünya değil mi? Zaten dünya ne ki, kendisi toptan ne ki dünyanın?!.."

Felek her türlü esbâb-ı cefâsın toplasın gelsin

Dönersem kahpeyim millet yolunda bir azîmetten

Şair böyle söylemiş, tabii büyük bir laf!

Dönersem kahpeyim millet yolunda bir azîmetten

diyor. İnsan böyle olur, aldırmaz. Yine aynı şairin başka bir sözü var, diyor ki;

Yok iştikâ-yı cevr-i felekten nisâbımız

Serlevhâsında hamd ile başlar kitâbımız

"Cevr-i felekten şikâyet âdetimiz değildir. Başımıza ne tür bir cevr ü cefâ gelirse gelsin, böyle bir şeyden şikâyet etme âdetinde değiliz."

Yok iştikâ-yı cevr-i felekten nisâbımız

"Öyle şeyden nasibimiz yok, biz şikâyet ehli değiliz. Cevr ü cefa olursa olsun, aldırmayız."

Yok iştikâ-yı cevr-i felekten nisâbımız

Serlevhâsında hamd ile başlar kitabımız

"Bizim kitabımız Elhamdülillah diye başlıyor. Biz şikâyet eder miyiz yahu, bizim Kur'an'ımız hamd ile başlıyor."

Felek her türlü esbâb-ı cefâsın toplasın gelsin

"Ne olursa olsun, cefadan cevirden musibetten korkmayız."

Neden?

İnsan mü'min oldu mu âhireti esas aldı mı dünyanın topunu boşadı mı dünyanın içinden küçük bir musibet gelmiş, ona sinek vızıltısı gibi gelir. Sabreder, yürür devam eder! Hizmete devam eder, gayrete devam eder, çalışmaya devam eder, ilme irfana devam eder, iman çalışmasına devam eder… Aldırmaz. Allah verdi, Allah aldı, Allah gönderdi… Takdîr-i ilâhî, der.

Men âmene bi'l-kaderi emine mine'l-kederi. "Kadere inanan kederden kurtulur, kedere düşmez."

Rahat yaşar, mutlu yaşar. Mânevî bakımdan mutlu yaşar. Bu dinsizler imansızlar gibi demoralize olmaz. Moralman çökmez ve intihara da kalkışmaz.

En az intihar Türkiye'de oluyormuş!

Neden? Türkiye çok mutlu bir ülke mi, ahalisi çok mu zengin? Paralar banknotlar cebinde deste deste kabartıyor mu? Hepsinin evi var barkı mı var, hepsi sıhhatli afiyetli insanlar mı?..

Değil! Biz müslümanlar dünyanın en yoksul milletleriyiz. Doğu Anadolu'da bir içecek su yok, yıkanacak su yok. Yüz numara yok. Evlerde yakıt yok, kömür yok. Çocuklar hasta, sayıları çok, yüzleri kirli. Burunları sümüklü, elbiseleri yırtık, ihtiyarlar dertli…

İntihar olmuyor, neden?

İnanmış insan!

Sosyal şartları en iyi sağlanmış ülke neresi?

İsveç. Herkese maaş bağlanmış, herkese para veriliyor. Herkese ev hükümet tarafından garantilenmiş vs. Dünyanın sosyal adalet bakımından şartları en iyi sağlanmış ülkelerinden biri İsveç. En çok intihar İsveç'te oluyormuş.

Neden?

Adamın [dirayeti, inancı] yok ki! Küçücük bir musibetin karşısında moralman sıfıra iniyor.

"Sevgilim bana bugün ters baktı!"

Çek tabancayı, şakağına daya! Güm…

Ne oldu?

"O ona ters baktı, şu oldu bu oldu…"

Yahu bu kırk tane, yüz tane, bin tane olsa ne olacak; ters baksa ne olacak, düz baksa ne olacak?.. Olmadık bir şeyden kızıyor. Çekiyor tabancayı, intihar ediyor.

Mü'min öyle olmaz. Mü'min kadere inanmış, dünyanın boşluğunu anlamış, asıl hayatın âhiret hayatı olduğunu biliyor, cenneti kazanmaya çalışıyor. Dalgaları yaran gemi gibi yara yara gidiyor. Musibet geliyor, âhirete doğru gidiyor. Dalgaları yara yara gidiyor. Aldırmıyor. Sallanıyor ama yıkılmıyor. Ötekisi püf dediğin zaman küt aşağıda! Ufacık bir imtihan geldiği zaman perişan oluyor.

Tabii bizim bu hâlimiz güzel bir hâl! Metanetliyiz biz, kale gibi sağlamız. Çelik gibiyiz. Çeviriyorsun, kıvırıyorsun kıvırıyorsun, bırakıyorsun; sallanıyor sallanıyor, [düzeliyor]!

Neden?

Çelik bu, istediğin kadar kıvır; ondan sonra tekrar düzeliyor.

Ötekisi nasıl?

Gevrek bir çıta gibi. "Kıvırma, etme…" derken çat diye kırıldı.

Neden?

Gevrek çıta gibi bir şey! Takati yok, tahammülü yok.

Müslümanın, bizim bu vasfımız güzel.

Güzel olmayan vasfımız ne?

Mesela hadîs-i şerîflere göre yardımlaşmayı yapmıyoruz, hayra koşmuyoruz, Allah yolunda çalışmıyoruz. Âhirete hazırlanmıyoruz. Cennete müştaksan çalış mübarek! Çalışmıyoruz, tembel… Müslümanlık sanki tembellik! Cami sanki tembelhane! Böyle şeyler meydana gelmiş. Bahçelerimiz perişan, evlerimiz perişan, üstlerimiz perişan…. Çalışma duygusu yok! Arı gibi çalışacak; evini düzene sokacak, camisini düzene sokacak, temizleyecek, boyayacak… Basit kulübe olabilir, pırıl pırıl olacak…

Dişleri tertemiz olacak!

Peygamber Efendimiz 1400 yıl önceden diş temizliğini getirmiş. Dişleri en sarı, kirli taşlı olan insanlar bizleriz.

Niye?

Söz dinlemiyoruz ki!.. Haylaz! Tembel! Dinlemiyoruz. Resûlullah Efendimiz şöyle diyor, biz ters gidiyoruz.

"Herkes evinin önünü süpürecek, süpürdüğü zaman belde temiz olacak!"

Yapılmıyor!

"Vücudunu temizleyeceksin!"

Temizlenmiyor.

"Kılları gidereceksin!.."

Peygamber Efendimiz her şeyi öğretmiş. Ayıp dememiş, her şeyi söylemiş:

"Kasığındaki kılları temizleyeceksin. Koltuk altındaki kılları temizleyeceksin!" demiş.

Şimdi lisede filan jimnastik dersi olurdu. Tabii atletle jimnastik dersine çıkıyoruz. Biz anamızdan babamızdan İslâmî terbiye görmüşüz. Bizim koltuk altları tıraşlı, temiz. Bazı arkadaşlarımızın koltuk altlarını görürdük; mısır püskülü gibi, sapsarı, sarkıyor. Yanına yanaşamazsın! Mâşaallah teke gibi kokar. Burnunun direği kırılır. Çünkü ter birikiyor.

Bizim dinimiz niye burayı kazıttırıyor?

Burada ter birikmesin, temizlik olsun diye!

Peygamber Efendimiz mesela niye; "Sakalı uzatın, bıyıkları kısaltın!" demiş?

Çünkü temiz olması lazım. Bıyık kısa olacak ki temizlik olabilsin. Her şeyin sebebi var. İslâm'da her şey yerli yerinde! Diş temizliği var, üst temizliği var, kalp temizliği var, iş temizliği var, sözünde dürüstlük var, sözünde özünde her şeyde temizlik var…

"Nerede bu müslümanlar hocam? Masal mı anlatıyorsun Bin Bir Gece hikâyelerinden mi anlatıyorsun? Nasıl insanlar bunlar, var mı hakikaten? Masal mı efsane mi peri mi?.."

Yok bu şehr içre senin vasfettiğin dilber Nedîm

Bir perî-sûret görünmüş bir hayâl olmuş sana

diyor, Nedîm'in bir gazeli var. Gazelinde anlatıyor anlatıyor da işte kaşları hilal gibi, yüzü ay gibi, bilmem ne… Ondan sonra en aşağıda demiş ki;

Yok bu şehr içre senin vasfettiğin dilber Nedîm

"Senin anlattığın insan bu şehirde yok!"

Bir perî-sûret görünmüş bir hayâl olmuş sana

"Senin gözüne bir hayal görünmüş, yok böyle bir şey aslında!"

Müslüman, öyle bir hayal görünmüş benim gözüme. Tertemiz olacak, çalışkan olacak, dürüst olacak, gayretli olacak! Cennete müştak olacak, musibetlerden korkmayacak, cehennemi düşünecek! Sorumluluk duygusuna sahip olacak! Müslüman kardeşine dua edecek! İslâm'ın hayrı için çalışacak!..

Nerede bunlar?

Bana bir hayal olmuş işte, kusura bakmayın. Hepimiz kusurluyuz.

Allah bizi hadislere göre ıslah etsin. Hadislerde anlatılan o güzel [hasletlere] biz de sahip olalım.

İbn Abbas radıyallahu anhümâ'dan, İbn Asâkir rahmetullahi aleyh kitabında kaydetmiş. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki;

Men asbaha mutîhen fî vâlideyhi asbaha lehû bâbâni meftûhâni mine'l-cenneti ve in kâne vâhiden fe vâhidün.

Subhânallah! Peygamber Efendimiz diyor ki;

Bu hadîs-i şerîfin daha ziyade öncelikle gençlere yaradı.

"Sabahleyin anne ve babasına mûtî olarak anne ve babasına Allah'ın emrettiği evlatlık şuurunda ve durumunda olarak sabahlamış bir insan, kendisine cennetin iki kapısı açılmış olarak sabahlamış demektir."

Eğer bir tanesiyse o zaman bir kapı açık, demek. Sadece babası sağ, sadece annesi sağ filan; o durumdaysa o zaman bir kapı açıktır.

Ne demek?

"Annesine babasına mûtî olan bir evlada cennetin kapısı açıktır. Hadi gir, açık kapı, ya Allah, gir içeri!.." demek.

Bir evlat, anne ve babasına itaatli ise anne ve babaya hürmet etmenin, itaat etmenin evlada ne büyük sevaplar kazandırdığını görmüş oluyoruz. Evladın mâneviyatının kurtulduğunu görmüş oluyoruz ve cennetlik olacağını anlamış oluyoruz.

"Cennet annelerinin ayağının altındadır!" diye sözler anne için de öyledir baba için de öyledir. Evlat annesine babasına mûtî olacak. Çünkü onun üzerinde bu ikisinin çok büyük hakkı vardır. Annesi dokuz ay karnında taşıdı, emzirdi, altını temizledi, büyüttü… Şimdi adam oldu, anasını saymıyor! Babası dişini tırnağına taktı, uğraştı, didindi, çalıştı çabaladı. Yükler altında ezildi, hamallık yaptı, pazarcılık yaptı, temizlikçilik yaptı; eve para getirdi, çocuğu büyüttü… Çocuk şimdi büyüdü, delikanlı oldu, saçlar omuzlarında, bıyıklar koçboynuzu gibi; anasını babasını dinlemiyor!

"Moruk, çok konuşma, çık oradan! İstersem eve geç gelirim istersem gelmem…"

Pazısı filan da yerinde, ana babanın da gücü yetmez. Eskiden döverdi, tutardı, küçükken kulağını kıvırdığı zaman ister istemez sözünü dinletirdi. Şimdi büyüdü!

Yabancı ülkelerde kanunlar da çocukların lehine! Almanya'da çocuklar yaş bekliyorlarmış. 14 yaşına gelince bir hak elde ediyorlar. Babalarına karşı bir diklenme imkânı oluyor. 17 yaşına gelince daha büyük haklar elde ediyorlar. Ondan sonra anne baba, çocuğa bir baskı yaptı mı hükümet ceza yazıyormuş. Hükümet çocuğu alıyormuş. Babasının maaşından parayı kesiyormuş. Çocuğa baksınlar, diye parayı buradan çekip alıyorlarmış. Çocuklar âsi! Baba, bana gelip ağlıyor:

"Hocam, benim çocuk camiye gelmez, eve uğramaz!.." diyor.

"Yahu küçükken iyi yetiştirmemişsin!"

"Yok hocam, vallahi elimden geldiğince camiye getirdim, yaz kurslarında Kur'ân-ı Kerîm öğrettim vs."

O zaman bu diyarda durmayacaktın, çocuğunu Türkiye'ye kaçıracaktın! 17 yaşına gelmeden kapıp Türkiye'ye kaçıracaktın! Çünkü 17 yaşında o kaçıyor; kiliseye gidiyor, hükümete teslim oluyor. Anasından babasından çatır çatır para alıyor, orada haylaz haylaz ortalıkta geziyor. Dünyası dünyalık, ama âhireti mahvoluyor.

Anne babasına itaatli çocuğun durumu ne oluyor?

"Anne ve babasına itaatli olan çocuğa sabahleyin cennetin kapıları açık oluyor!"

O bakımdan çok önemli. Evlatları müslüman yetiştirmemiz lazım. Müslüman şuurunda yetiştirmemiz lazım. Evlatların da anne babasına, Allah'ın emrettiği tarzda mûtî olması lazım. Elini öpmesi lazım, sözünü dinlemesi lazım.

"Bir emrin var mı babacım? Anacığım, çarşı pazardan sana bir şey alınacaksa ben alayım. Sen zahmet etme, elin gâvurunun karşısına çıkma. Ben ne istersen alayım. Beğenmezsen değiştiririm. Rengini uygun görmezsen başka renk alırım…" vs.

"Hay Allah senden razı olsun be evladım. Senin gibi evlat bulunmaz. Allah seni cennetlik etsin…"

Zaten cennetlik! Zaten cennetin kapısı açılıyor, mutî oldu mu zaten açılıyor. Bir evlat anne ve babasına, kendisine sevgiyle baktırtabilirse başardı!

"Anam babam bana yumuk gözle, mütebessim çehreyle baktı, tamam."

Peygamber Efendimiz;

"Anasına babasına böyle baktırtabildi mi bir köle âzat etmiş gibi sevap kazanır!" diyor.

"Yâ Resûlullah! Bir kere bakmaz, çok bakar. Bir günde 360 defa bakar…"

Peygamber Efendimiz;

"Allahu Ekber!" diyor.

360 defa bakarsa Allah 360 köle âzat etmiş sevabı vermekten aciz mi?!.. O zaman 360 köle âzat etmiş gibi sevap verir, demek.

Onun için evladın aklı varsa anasının babasının etrafında fırsat kollayıp kendisine tatlı baktırtmasını sağlaması lazım. Bir emrin var mı, bir isteğin var mı, demesi lazım.

Eskiden böyleydi. Büyüklerin yanında el pençe durulurmuş, sigara içilmezmiş.

Sigara zaten hiç içilmemeli. Sigara, ciğeri zifir doldurmak demek. Akıllıca bir şey değil ki! Sigara yavaş yavaş kendisini zehirlemek demek, yavaş yavaş ölmek demektir. Sıhhatini yavaş yavaş kaybetmek demektir. Hastalığı yavaş yavaş davet etmek demektir. Ama hürmetsizlik olmasın diye onun yanında içmemeleri de bir derece!

Otur demeden oturmamaları, sözüne itiraz etmemeleri, izin vermeden konuşmamaları…

Bizim törelerimiz güzelmiş. Dede Korkut Hikâyeleri vs. ortaokullarda, liselerde okudunuz; babasına nasıl hitap ediyor, nasıl saygılı, nasıl hürmetli?..

Bizim töremiz böyle imiş.

Şimdi tabii görüyoruz; başka milletlerde bacak bacak üstüne, bacağı üst üste koyuyor, masaya dayıyor. Anasının babasının yanında uzanmış yatıyor. Kız şortla geziyor. Anasının babasının kucağına oturuyor. Onların huyları başka! Onlar başka millet biz başka milletiz. Biz mü'min milletiz. Biz Allah'ın dünyaya numune gönderdiği milletiz. Örnek milletiz biz. Başka milletler bize bakacak, bizim gibi olacak. Biz onlara bakıp onlar gibi kara olmayacağız. İslenip paslanmayacağız, kirlenmeyeceğiz. Taklit edilecek olan biziz, onlar değil.

Allah'ın seçtiği âyetle sabit, Allah;

Küntüm hayra ümmetin uhricet li'n-nâsi. "Siz, insanlar için çıkartılmış en hayırlı ümmetsiniz!" diyor. Bileceğiz, kıymetimizi bileceğiz. Tavrımızı ona göre takınacağız. Jestimiz ona göre olacak. Oturuşumuz kalkışımız, giyinmemiz kuşanmamız, işimiz gücümüz, muamelemiz ona göre olacak!

"Adam müslüman mı?"

"Müslüman!"

Müslümansa hayran kalacak!

"Müslüman mı?"

"Müslüman."

"Gümrükten geç kardeşim, seni muayene etmeye utanırım!.." diyecek.

Benim bavulumu didik didik arattırdınız yahu! Dört tane bavulun kilosunu bile tarttı. Adam bazı bavula madenî kısımlara başka bir şey mi koydu, filan diye [aradılar]. Siz yapmadınız da adı müslüman olan insanlar kim bilir neler yapmışlar, gümrükte adam benim ne sakalıma baktı ne başka bir şeyime baktı, didik didik… Her eşyayı açıyor, bakıyor. Baksın!

"Bunun içinde çikolata var, aç bak."

Açıyor.

"Bunun içinde lokum var, Turkish delight."

Yine açıyor!

Neden?

İtimat yok! Dedelerimiz böyle değil! Dedelerimiz; "Türk gibi kuvvetli, Türk gibi doğru, Türk gibi dürüst, sözüne sadık…"

16. yüzyılda böyleydi, 17. yüzyılda böyleydi. Şimdi biz daldık fani dünyanın ufak tefek takıntılarına, zevklerine; o güzelim itibarımızı, şerefimizi kaybediyoruz. Öyle değil, biz müslümanız. Asil milletiz biz. Dürüst insanız biz. Ölürüz ama tertemiz, aç kalırız ama tertemiz; mert milletiz biz. Bunu anlatmamız lazım. Ama nasıl anlatırsan lafla, hikâyeyle olmaz. Hareketle! Kur'ân-ı Kerîm'in içine esrar koyup da kaçırırlarsa tabii adam o zaman gelir Kur'ân-ı Kerîm'i de açar.

Allah bizi sevdiği kul eylesin, İslâm'dan ayırmasın, iki cihanda aziz eylesin. Cennetiyle cemaliyle müşerref eylesin.

Fâtihâ-i şerîfe meâl besmele.

Sayfa Başı