M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Râmûz, 167.

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Eûzubillahimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

el-Hamdülillahi rabbilâlemin ve'l-âkibetü li'l-müttekîn. Vessalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn.

İ'lemû eyyühe'l-ihvân enne efdale'l-kitâbi kitâbullah ve külle bid'atin dalâleh ve küllü dalâletin fi'n-nâri. Ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl kâle;

Elâ erkîke bi-rukyetin rekânî bihâ cibrîlü bismillâhi erkîke vallâhu yeşfîke min külli dâin ye'tîke min şerri'n-neffâsâti fi'l-ukadi ve min şerri hâsidin izâ hasede terkî bihâ selâse merrâtin.

İbn Sa'd, İbn Mâce, Hâkim, an ebî Hüreyre radyallahu anh teâlâ.

Geçen ki dersin bir hülasasını yapalım ki [hadîs-i şerîşfleri hatırlamış olalım.]

"Tahte'l-arş bir kelime vardır ki; o kelimeyi her kim daimi dilinden bırakmazsa dünya ve âhiret saadetlerine ulaşır. Bu kelime lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah'dır."

Dünya ve âhiretin saadetinin kıvamı, dünya ve âhiret saadetinin kıvamı, sizin zikir meclislerinize devamına bağlıdır. Siz zikir meclislerin de gerek vaaz u nasihat, gerek ibadet, gerek zikir meclislerinde bulunduğunuz takdirde [çok istifade edersiniz.]

Ve izâ halevte. Her zaman tabii böyle bulunamaz ya insan zikir meclisinde, sabahtan akşama kadar oturamaz. Evine gidecek, işiyle meşgul olacak. O zaman;

Fe-harrik lisâneke mesteta'tu bi-zikrillahi. "O zaman gücün yettiği kadar dilin daima Allahu Teâlâ'nın zikriyle meşgul olsun."

Başka şeylerle meşgul olma, Allahu Teâlâ'nın zikrine dilini alıştır, boş kaldığın, vaaz u nasihat meclislerinin dışında kaldığın zamanlar, vaazı dinle, sonra da dışarıda da daima Allahu Teâlâ'nın zikriyle dilini, gönlünü meşgul et.

"Sonra kardeş ziyaretlerine son derece ehemmiyet veriniz, en büyük faziletleri hâmîdir."

"Sizin dertleriniz ve dertlerinizin devâsı şunlardır; dertleriniz günahlardır, devası da istiğfarlardır."

Vücutlarınıza gelen arızaların, hastalıkların çoğu da günahlarınızdan nâşîdir. Binâenaleyh çok istiğfar ediniz ki hem iç hastalıklarından hem dış hastalıklarından kurtulmuş olasınız, salim olabilesiniz.

"Bu ümmetin en hayırlıları, görüldükleri vakitte Allahu Teâlâ hatıra gelen insanlardır ve Allahu Teâlâ zikrolunduğu vakitte de Allahu Teâlâ'nın zikrine insanlara yardım edicilerdir."

Bugünkü derste de [şöyle buyuruluyor;]

"Size ben bir rukye öğreteceğim ki o rukyeyi bana Cibril aleyhisselam yapmıştı. Ben de size onu söylüyorum."

Rukye diye okumaya diyorlar. Okuyorsun birisine, bunun adına Arapça'da rukye diyorlar. Ki, Cebrail aleyhisselam, Peygamberimiz rahatsız olmuş, rahatsız olduğu vakitte böyle dua etmiş, yani dua.

Bismillâhi erkîke vallâhu yeşfîke min külli dâin ye'tîke.

Üç tane kısa cümle.

Bismillâhi erkîke. "Allah'ın ismiyle sana rukye ediyorum." Vallâhu yeşfîke. "Şifa verecek Allah'tır, şifayı Allah verir." Min külli dâin ye'tîke. "Ne kadar dert, musibet, ne varsa onların hepsine karşı şifayı veren yine Allah'tır."

Şu ve bu vesileden ibarettir. Verirse Allah verir, vermezse vesileler para etmez.

Arkasından;

Min şerri'n-neffâsâti fi'l-ukadi ve min şerri hâsidin izâ hasede.

İki sûrenin alt tarafları.

[Terkî bihâ selâse merrâtin.] "Bunu üç defa söylemeyi tavsiye buyuruyor."

Kolay;

Bismillâhi erkîke vallâhu yeşfîke min külli dâin ye'tîke. Bazı rivayetlerde, min külli dâin yü'zîke de gelmiştir. Yani "Ezâ, sana ezâ veren her dertten." demek.

Bunlarla, böyle Peygamber Efendimiz'in sallallahu aleyhi ve sellem'in dualarıyla gerek kendimize, gerek çoluk çocuğumuza, gerek dostlarımızdan hasta olanlara bunları yapmak evladır, ve âlâdır.

Elâ ü'allimüke allemenî Cibrîlü.

Bu Efendimizin sözleri, tabii hep birer vahye taalluk eder, hem de kendiliğinden bir şey söylemez. Burada da buyuruyor ki;

"Cibril'in bana öğrettiği bir duayı size öğreteyim mi?"

Buyur yâ Resûlallah.

Allahumağfirlî hataî yahut hatâî ve hezlî ve ciddî ve lâ tahrimnî berakete mâ a'taytenî ve lâ teftinnî fimâ harramtenî.

Bu da bir ufacık dua. Diyor;

Allahumağfirlî. "Yâ Rabbi, beni mağfiret et." Hataî. Hatadan insan salim değildir yani, ne kadar hata ettiyse, günah işlediyse...

Bu hata gerek bilmeyerek olsun, ve amedî. "[Ve gerekse] kasden de olsun."

İnsan ikisinden de salim değildir, kasden de yapar hata ile de yapar.

"Bu yaptığım, gerek böyle kasti gerek kasıtsız olan hatalarım." Ve hezlî ve ciddî. "Gerek şakadan gerek ciddiyetle yapmış olduğum bütün hatalardan sana [tevbe ederim], senden mağfiret dilerim yâ Rabbi!"

Ve lâ tahrimnî berakete mâ a'taytenî.

Cenâb-ı Hak insanlara çeşitli nimetler vermiştir; ilim nimeti, mal nimeti, amel nimeti, çok nimetler...

"Yâ Rabbi! Bu nimetlerden beni mahrum etme."

Gerek hatalarım dolayısıyla gerek kusurlarım dolayısıyla verdiğin bu nimetlerden beni mahrum etme. İnsan hani, zenginlikten sonraki fakirlik, bilginlikten sonraki cahillik, amel ederken amelleri bırakıp da sonra aptal kalmak çok fenadır. Onun için bu Allahu Teâlâ'nın bir gadabına uğramanın alametidir.

Onun için Efendimiz ne güzel demiş;

Ve lâ tahrimnî berakete mâ a'taytenî. "Verdiğin şu envai çeşit nimetlerin bereketinden beni mahrum etme yâ Rabbi!"

Çünkü Allahu Teâlâ insanları çeşitli imtihanlara tâbi tutuyor. Bir sıhhat veriyor, mal veriyor, bakayım kulum bu sıhhatli halinde bu mallarıyla nasıl amel edecek?

Onlarla eğer amel-i salih işliyor, hayra dair bir şeyler yapıyorsa sevaplar alacak. Yok, o sıhhatiyle, servetiyle beraber amel-i salih [işlemeyip] onları kötü yollarda kullanıyorsa, o zaman o nimeti onun elinden çabuk alır. Şükrettikçe arttırır, şükrünü terk edince nimet elinden kayboluverir.

Bu bir imtihan.

Sonra şükür edecekki insan, "Oh yâ Rabbi! Bu nimetleri bana ihsan ettin." [diyecek.]

Bir de olur ya, dünyanın halleri, yokluk hale düşer insan ve sıhhat elden gittiği devirlere düşer.

Bakalım o zaman kul ne yapacak; sabır mı edecek yoksa feryâd ü figân mı edecek?

Sabır ederse yine ne mutlu ona. Sabretmez, feryâd ü figân ederse yine ne yazık ona.

Ve lâ teftinnî fimâ harramtenî. "Beni mahrum ettiğin şeylerden de beni fitnelendirme."

Allah!..

O fitneler çok fena şey!

Onun için Allahu Teâlâ o menetmiş olduğu, haram kılmış olduğu şeylerle de bizleri fitnelendirmesin.

Yine buyuruyor;

Elâ ü'allimüke kelimâtin men yüridillahü bihî hayran yü'allimühünne iyyâhü sümme lâ yunsîhi iyyâhünne ebeden. "Ben size bir kelimeler öğreteyim ki bunlar, Allahu Teâlâ'nın kendisinden hayrı murat ettiği insanlar bunları öğrendiği vakitte, bir daha birşeyi katiyen unutmaz."

Bu dua. Bir dua öğreteceğim ki bu duayı sizin okumanız Allahu Teâlâ'nın sizden hayır murat ettiğinin alametidir, bunları okuduğunuz takdirde bir daha onu unutmazsınız.

Nedir?

Allahümme innî daîfün. Bir insan ne kadar kuvvetli olursa olsun, dağları deviremez ya. Ne kadar kuvvetli olursa olsun dağlardan da kuvvetli olamaz. Binâenaleyh kendisinin zâfiyetini insan bilmelidir. Hâlık-ı zülcelâle karşı [şöyle diyerek dua etmelidir;]

Allahümme innî daîfün. "Ben zayıf bir kulum yâ Rabbi!" Fe-kavvi. "Beni kuvvetlendir."

Sen beni takviye edersen ben kavî olurum, yoksa ben zayıf bir mahlukum; nefse de aldanırım, şehvete aldanırım, şeytana aldanırım, her şeye aldanırım, zayıfım çünkü. Binâenaleyh sen beni takviye et.

Fî rıdâke. "Senin rıza yollarında beni takviye et, ben böyle şeylere aldanmayayım, senin doğru yolundan kaymayayım, kaçmayayım." Fe-kavvi fî rıdâke da'fî. "Benim zayifetimi senin rızan yollarında sen kavi eyle yâ Rabbî, beni takviye et." Ve huz ile'l-hayri bi-nâsiyetî. Nâsiye alındır, alından murat o şahsın kendisidir, yani, "Beni tut, beni çek." İle'l-hayri. "Beni daima hayırlara [çek], beni hayırlarda kullan."

Hayırlı işlere sevk et beni, hayırlarda daim eyle beni. Hayırlı kul, hayırlı olayım senin için, hayırlı yollarında bulunayım.

Vec'ali'l-islâme müntehe'r-rıdâye. "En son benim razı olacağım şey de İslâmiyet olsun."

İslâmiyete teslim olmak, İslâmiyetin bütün ahkamına riayet etmekle beni nasiplendir.

Vec'ali'l-islâme müntehe'r-rıdâye. "Benim razı olacağım en çok şey, en son şey Müslümanlık olsun, Müslümanlıktan beni bir an bile ayırma."

Bir gün Ezan-ı Muhammedî okunuyormuş da, Ezan-ı Muhammedî okunurken Ebû Bekri Sıddîk hazretleri de yanında bulunuyormuş. Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah deyince, böyle yapmış.

"Ne yapıyorsun ya Ebâ Bekir?" demiş.

Teberrüken yâ Resûlallah, ism-i şerîfine teberrüken.

"Öyleyse onu ezanın arkasından oku." demiş.

Radîtü billâhi rabben ve bi'l-islâmi dînen ve bi-nebiyyinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve selleme rasûlen ve nebiyyen ve beri'tü min külli dînin yühâlifü dîne'l-islâmi. "İslâm dinine muhalif olan bütün dinlerden uzak olaraktan, yâ Rabbi ben senin dinin üzerindeyim." diyerekten o duayı da oku diye tavsiye buyurmuşlar.

Onun için en çok insanın son razı olacağı şey İslâmiyet olsun. Her şey feda olsun fakat İslâmiyet kalsın o adamda.

Allahümme innî daîfün. Yine duayı tekrar ediyor. "Yâ Rabbi, ben zayıfım." Fe-kavvinî. "Sen beni takviye eyle." Ve innî zelîlün. "Ben ne kadar şey olsam da yine zelilimdir."

İnsan hakikaten şimdi kuvvetlidir ama ilk gelişiyle son gidişini insan şöyle düşünürse ne kadar zelil olduğu meydana çıkar. Hele hastanelere şöyle bir gidip de insan, ne olur yarım saatini, on dakikasını verse de bir hastaları görse orada... Ne aslan adamlar, ne kavi adamlar, ne bilgin adamlar, ne kuvvetli adamlar ne hale düşmüşler oralarda! Nasıl hale düşmüşler, "Acaba benim yardımıma kim gelebilir?" diyerekten böyle imdat diye iki tarafına bakınıyor fakat her şeyden eli kesilmiş, çaresiz bir halde.

E bu da bizim gibi bir insan. Yarın bakıyorsun ki o kavi insan toprağın altına da düşmüş.

Ha sakin sakin elinden bir şey gelmez. Hani sen çok kaviydin ya, her şeyleri yapıyordun, beceriyordun, bugün niçin kımıldamıyorsun artık?

İnsan böyle bir zayıf bir mahluk, aciz, hayatıyla memâtı kendi elinde değil. En sahip olduğun şey bu, senin hayatın senin elinde değil. Elinde olmayınca artık o hayat kimin elindeyse, ona teslim olmak lazım.

Hayat kimin elinde?

Allahu Teâlâ'nın. Öyleyse O'na bağlan ve ondan yardım iste.

Onun için Efendimiz;

İnnî daîfün fe-kavvinî. "Ben zayıfım yâ Rabbi! Sen beni takviye eyle, kavîlendir, kuvvetlendir." Ve innî zelîlün. "Ben ne kadar kuvvetli olsam, ne olsam da yine zelilim. Binâenaleyh." Fe-e'izzenî. "Sen beni aziz edersen ben aziz olurum. Yoksa ben aziz olamam kendiliğimden." Fe-innî fakîrun. "Ben aynı zamanda da fakirim, dünyalar benim olsa yine fakirim. Binâenaleyh." Fe'r-zuknî. "Sen beni hayırlı rızıklarla merzuk eyle."

Çok güzel bir duadır.

Fakirlik, insanda yalnız paranın olmamasıyla değildir. Parası olmaz da insanın, malı mülkü olmaz da zengin olur yine. Gönlü zengindir. Bir fakirlik var ki, Allah esirgeye, insanın parası pulu da olur ama, içi fakirdir, on parasının harcanmasına ödü kopar. Bununla beraber bir de din yokluğu vardır, dinsizdir, yani dinden mahrumdur. Dinden mahrum olunca onun varlığının hiç kıymeti yok. Hepsini yarın burada bırakıp gözlerini yumup gidecek. Asıl zenginlik odur ki buradan âhirete bir servetle gidebilmek lazım, bu da iman ve amel-i sâlihtir. İman ve amel-i sâlihten mahrumiyet en büyük fakirlikdir. En büyük fakirlik iman ve amel-i sâlihten mahrumiyettir. Onun için Efendimiz'in fe-innî fakîrun fe'r-zuknî demesi; "Bizi her türlü fakirlikten muhafaza eyle yâ Rabbi! Bizi hayırlı nimetlerle merzuk eyle." [demektir.]

İman, İslâmiyet, amel-i sâlih de, nasıl ki dünya malları Allah tarafından veriliyorsa, bunlar da yine insana Allah tarafından verilir. İnsan kendi emeğiyle bunları kazanamaz, bunlar hep Allahu Teâlâ'nın lütfudur.

Onun için daima O'na sığınacağız, iltica edeceğiz, "Aman yâ Rabbi sen koru, sen muhafaza et, sen ihsan et, sen ikram et!" [diye dua edip isteyeceğiz,] verirse ne mutlu [bize!]

Elâ ü'allimüke duâen ted'û bihî lev kâne aleyke mislü cebelin deynen le-eddâhullâhü anke.

Bu çok güzel.

"Sana bir dua öğreteyim ki diyor Muaz radıyallahu anh'a; sen bu duayı okuduğun vakitte senin üzerinde dağlar gibi borç olsa." Senin üzerinde dağlar gibi borç olsa, mislü cebelin diyor. "Dağlar gibi." Deynen. "Üzerinde borç olsa." Le-eddâhullâhü anke. "Allahu Teâlâ onun sebeplerini halk eder, seni o borçtan kurtarır."

Bir insan borcu vermek için borçlanırsa, borç alıyor ama borcu ödemek suretiyle azimli, o esbabını Allah ona halk eder, o borcu öder o adam. Cenâb-ı Hak sebebini halkeder. Fakat bir adam bir borç alıyor ama -kafeslemek tabir ediyorlar bugünkü günde- aldatmak için. Ödemeyecek ama karşısındakine ödeyeceğim diyerekten senet veriyor, söz veriyor, şahit tutuyor ama ödemeye niyeti yok. Bu adamın Allahu Teâlâ işini rast getirmez, ve bu borcu ödeyemez, âhirette de müflis olarak gider.

Onun için Efendimiz'in öğrettiği [bu duayı okuduğun zaman], senin borcunu ödemek için aldığın paraların ne kadar çok olursan olsun korkma! Eğer bu duayı hüsn-ü niyetle okuduğun takdirde bu borçları ödeyecek serveti Cenab-ı Hak sana yoktan ihsan eder, sebepler halkeder.

Nasıl eder?

Aklımız ermez.

Kul yâ Muâz. "Efendimiz diyor ki; Ey Muaz söyle:"

Allahümme mâlike'l-mülki tü'ti'l-mülke men teşâü ve tenzi'u'l-mülke mimmen teşâü ve tü'izzü men teşâü ve tüzillü men teşâü bi-yedike'l-hayri inneke alâ külli şey'in kadîrun.

Bu Kur'ân-ı Azîmüşşân'daki âyet-i celîleler. Bunun arkasından diyor ki;

Rahmâne'd-dünyâ ve'l-âhirati. "Ey dünya ve âhiretin Rahman'ı olan Allahu celle ve alâ." Tu'tîhâ ev tu'tîhümâ. "Bunu sen verirsin." Men teşâü. "Dilediğine." Ve temne'uhâ men teşâü. "Dilediğinden de alırsın elinden."

Nimet senindir, istediklerine verirsin, istediklerinden alırsın. Binâenaleyh;

İrhamnî. "Bana acı." Rahmeten. "Bir acımakla ki." Tuğnînî bihâ an rahmeti men sivâke. "Başkalarının acımalarından beni müstağni kılsın."

Yani başkalarının bana acımasına meydan kalmasın. Senin acıman, rahmet etmen bana kafi gelsin ki kimseye beni boyun büktürme. Kimseye bana boyun büktürme demektir.

Allahu Teâlâ bu dua sebebiyle buna çeşitli esbaplar halk ederekten, o borcunu ödeyecek şeyler ihsan eder, bakarsın az zamanda zengin olur, borcunu da öder, refaha da kavuşur.

Elâ ü'allimüke hasalâtin yenfe'ukellâhü bi-hinne. "Sana şimdi bir şeyler öğreteceğim." diyor Cenâb-ı Peygamber. "Bunlarla Cenab-ı Hak sana çok menfaatler verir."

Birisi; aleyke bi'l-ilmi. "İlime devam et."

Her şey var dünyada, çok nimetler var ama en evvel senin istifade edeceğin nimet ilim nimeti olsun. İlmi öğren, oku, okut. İkisi de lazım; okumakla kafi kalma okuduğunu aynı zamanda başkalarına da öğretmekle ilmini takviye eyle.

Cenâb-ı Peygamber niçin böyle bunu tavsiye ediyor?

Fe-inne'l-ilme halîlü'l-mü'mini. "Mü'minin en güzel dostu ilimdir."

En güzel dost ilimdir. Şimdi bizim ilmimiz olmasa yaşayamayız.

Niçin?

E otura otura canı sıkılır insanın, bak birisiyle konuşmak lazım. Gelirsin, ya günaha gireceksin konuşurken, ya boş vakitler geçireceksin, boş laflar... Ama kitabın olunca, ooh hem bir çok mesele öğreniyorsun, okuyorsun, hem vaktin geçiyor, hem günahtan kurtuluyorsun, hem çok şeylerde öğrenmiş oluyorsun ve öğretiyorsun.

Onun için ilme çok devam et ve ilmi öğren o halîlü'l-mü'min. "Mü'minin en güzel dostu ilimdir."

İlmi öğrendiğin gibi, öğrenmek istediğin gibi;

Fe'l-hilme. "Hilmi de öğren, hilim sahibi ol."

İlim ulemaya, ilim meclisine devam edilerek öğrenilir. İlim kendiliğinden öğrenilmez, bir hocaya gideceksin, ondan da takip edeceksin, ilmi öğreneceksin. Yahut çıraklığa gideceksin hizmet edeceksin öğreneceksin.

Hilim de böyledir, hilim de kendiliğinden olmaz. Hilim yumuşaklık [demektir. Aynı zamanda] hilm çok geniş mânalıdır. Onu da [erbabına hizmet ederek kazanabilirsin.] Erbabının yanında hizmet etmedikçe hilim sahibi olamazsın. Mutlaka bir halimin yanında, yani o hilim sıfatını takınmış bir adama hizmet edeceksin ki o hilim sana da geçsin. Bunlar [insandan insana] geçici [güzel huylardır].

Okursun kitapta, hilim çok iyi şey, ben de halim olayım. O hılkat sende yoksa, olamazsın halim. Mutlaka mücahedenin neticesi [olarak kazanılabilir].

Ve'l-hilme vezîruhû. "Hilim de insanın veziridir."

İnsan sıkıştığı vakitte arkadaşına yahut veziri denilen adama sorar;

"Yahu ne yapacağız bu işi? Müşkil bir mesele, ne dersin, bir akıl ver bakalım?

O da tabii vezirin [tavsiyesine göre müşkil meseleyi çözmeye çalışır.]

Hilim de senin vezirindir, sana akıl verir o.

Ve'l-akle delîlühû. "Ha bir de akla hizmet eyle ki akıl da senin delilindir."

İyiye ve kötüye sana delalet eder.

Ve'l-amele kayyimühû. "Bunları ayakta tutan da ameldir."

Bilirsin, yapamazsan olmaz. Hilmin var, tatbik edemezsen olmaz. Aklın var, gösterdiği yolda gitmiyorsan, fayda etmez. Bu amel bunları ayakta tutar.

İlim hakkında söz söylemeye lüzum yok.

Süleyman aleyhisselam bütün mahlukâtın lisanına alim, bütün madeniyâtlara, her şeylere sahip, gökte uçan, ordusunu da uçuran bir Peygamber. Cenâb-ı Hak ona sordu;

"Yâ Süleyman! Sana ne vereyim; dünyayı mı istersin, ilim mi istersin?"

İlmi istedi, ilmin arkasından dünya da geldi. İlimin arkasından dünya geldi [çünkü dünyayı] ilim çeker.

Köylüde de öyledir, köylüye cahillik verilmiş, ilim şehirliye verilmiş. İlim [sebebiyle] şehirli köyün bereketini de çekmiş almış. Şehirde bereket vardır, köylerde yoktur. Zavallının çoğu pabuç bulamaz ayağına giymeye, yarı aç yarı tok. Sebebi cehilleridir, ilim olan yerde bereket vardır.

Hilim de bir tabiriyle şöyle.

Büyük adamlardan birisi [bir davet vermiş.] Hizmetçisi sofra getiriyor misafirlere, nasılsa ayağı kaymış düşmüş. Çorba çok sıcak, orada büyük adamın çocuğu varmış, [çorba] çocuğun [üzerine dökülmüş, çocuk] yanmış ve ölmüş.

Ölünce şimdi tabii adam köle zavallı, "Beni de öldürürler bu adamlar." diyerekten çok korkmuş. [Kölenin sahibi;]

"Müsterih ol demiş, hiç korkma, takdîr-i ilâhî, oldu bu. Seni ben azat ettim. Şu serveti de sana veriyorum, başının çaresine bak." demiş, kurtulmuş.

Bak şimdi orada bir sertlik olup da, onu dövmek var, kovmak var, bak çocuğumun ölümüne sebep oldun [diye herşeyi yapablirdi ama] bu hilimle oldu.

Bunu herkes yapabilir mi?

Yapamaz. Ama o halim insanların yanında [hilim öğrenmiş olanlar ancak yapabilirler.]

Mesela Hz. Osman'ın hilmi, diğer büyüklerin hilimleri, onların yanlarında bulundukça hilm insana böyle hiç farkına varmadan geçer.

Mesela bir demir kapkaradır, soğuktur. Ateşin içerisine sokuyorsunuz, bir zaman sonra hem yakıcı oluyor hem ateşin rengini alıyor. Hem rengini aldı hem yakıcılığını aldı.

Neden?

Onunla mutâbak, mutâbakatı dolayısıyla.

Demir bunu yapabiliyor da insan da olmaz mı?

İnsanda da olur. Demek sen de erbabına hizmet edersen, onun hali sana da intikal eder.

Akıl parayla alınan bir şey değil.

Allah esirgeye.

O mesela tımarhanedeki insanları görse insan acır.

Neden canım?

Akılları yok.

E verelim biraz akıl onlara?

İmkanı var mı?

Olmuyor.

Ya Allah akıl veriyor. Akıl, kuru akıl da para etmez. Aklı olan [inanır.] Gavurda da akıl var, on para etmez aklı.

Bak yıldıza da gidiyor Hocaefendi?

Ne cehenneme giderse gitsin, on para etmez aklı.

Akıl nurdur. O nur ki insanı Allah'a götürmüyor, on para etmez. Nuru Allah vermiştir ki bana gelsin kulum diyerekten, seni Allah'a götürmeyen akıl, akıl değildir.

Ve'r-rıfka ebûhü. "Şimdi bunların hepsinin başı da, babası rıfk."

Rıfk ile muamele, yumuşaklık. Sertlikten bir şey çıkmıyor demek, daima yumuşaklığı tavsiye ediyor. Rıfk ile muamele, şimdi o adamın da o adama karşı yaptığı muamele rıfkın neticesidir. Hilimle rıfk kardeş.

Ve'r-rıfka ebûhü ve'l-lîne ehûhü. Rıfk ile lînin arasını bulamadım, ikisi de yumuşaklıktır ama herhalde aralarında bizim bilemediğimiz bir fark var. Lînet yumuşaklık, rıfk da yumuşaklık, ikisi de Arapça kelime fakat ikisi de yumuşaklığı bildiriyor ama lîn de Araplar hurma ağaçlarına lîne diyorlar. Lîn, lînetden.

Fakat yumuşaklığın kendisi, o da ehûke. "Bu yumaşaklık da insanın kardeşidir." diyor. Yani insanın kardeşe nasıl ihtiyacı varsa yumuşaklığa da böyle ihtiyacı vardır. Yumuşak olamazsan rahat edemezsin dünyada.

Ve's-sabra emîru cünûdihî. "Bu işin başı da sabra bağlıdır."

Sabırsızlık, sabırsızlıkla olmaz bu iş. Sabır bütün askeriyenin reisi oluyor, emir. Bütün yapacağın işlerin emiri sabırdır. Sabır, işte rıfk olacak, sabırlı olmazsan rıfk yapamazsın, sabırlı olmazsan yumuşaklığın olmaz, sabrın olmazsa hilmin olmaz, sabrın olmazsa ibadetin olmaz; orucu tutamazsın, namazı kılamazsın, gece kalkıp taat edemezsin... Bunların hepsi sabra bağlı.

Elâ ü'allimüke kelimâtin tüzhibü anke'd-durra ve's-sekami. Sana yine bir kelimeler öğreteceğim ki; sen bunları okuduğun takdirde bunlar sendeki hastalıkları, meşakkatleri, dertleri senden giderir." Kul. "De." Tevekkeltü ale'l-hayyillezî lâ yemûtü. "Sözün bu olsun."

Tevekkeltü ale'l-hayyillezî lâ yemûtü. Ve'l-hamdü lillâhillezî lem yettehiz veleden ve lem yekün lehû şerîkün fi'l-mülki ve lem yekün lehû veliyyün mine'z-zülli ve kebbirhu tekbîran. Şu âyet-i celîlinin şeysidir ki.

Bunu daima söyleyiniz ve çocuklarınıza da bunu öğretiniz, çocuklarınız da bunu söylesin. Ailenize, evlatlarınıza yetiştirirken bunu öğretiniz, onlar da okusunlar, siz de okuyunuz bunu daima.

Tevekkeltü ale'l-hayyillezî lâ yemûtü. Ve'l-hamdü lillâhillezî lem yettehiz veleden ve lem yekün lehû şerîkün fi'l-mülki ve lem yekün lehû veliyyün mine'z-zülli ve kebbirhu tekbîran.

Yine [buyuruyor ki;]

Elâ ü'allimüke duâen ted'û bihî küllemâ salleyte'l-ğadâte. Sana bir dua öğreteceğim ki her sabah namazını kıldıktan sonra sen bu duayı oku." Selâse merrâtin. "Her sabah namazının arkasından sen bu duayı üç kere oku."

Nasıl?

Defe'allâhu azze ve celle anke'l-barasa ve'l-cüzâme ve'l-fâlice ve'l-amâ fi'd-dünyâ. "Sen bu duayı üç kere böyle sabah namazından sonra okursan Allahu Teâlâ senden baras denilen illeti giderir."

Baras, miskinlik ve vücudu böyle beyazlığa sürükleyen bir dert.

Allah muhafaza.

Ve'l-cüzâme. İşte meşhur olan bir cüzzam hastalığı, ki nereye girerse oradaki azayı felce uğratıp, koparıp, düşürüyor.

Ve'l-fâlice. Felç hastlığı dediğimiz. Selâmün kavlen min rabbi'r-rahim hastalığı. O da malum, bu üç.

Ve'l-amâ. "Körlük." Fi'd-dünyâ. "Dünyada körlük, âhirette değil."

Dünyadaki körlükten, felç hastalığından, cüzzam hastalığından, baras hastalığından ki bunları senden Allah defeder diyor.

Neyle?

Sabah namazından sonra okuyacağın şu dua ile.

Sabah namazından sonra okuyacağın şu dua ile Cenâb-ı Hak senden baras illetini, cüzzam illetini, felç illetini ve dünyada körlüğü giderir.

Körlük malum iki kısımdır. Bir göz nimetinden mahrum olmak suretiyle körlük var, bir de hidayetten mahrumiyet suretiyle körlük var ki, bu öteki körlükten daha beterdir. De ki;

Allahümmehdinî min ındike ve efıd aleyye min fadlike ve esbığ aleyye min rahmetike ve enzil aleyye min berakâtike. Bunu sabahları okuyoruz, bir kere okuyoruz biz. Cenab-ı Peygamber üç kere okunmasını tavsiye etmiş. Bu üç kere böyle okunduğu takdirde Cenâb-ı Hak bizden bu gibi illetleri giderir olduğunu bize açıkça Resûlullah Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem beyan buyurdu.

Bizim zayıf oluşumuzun ve takviye olmaya ihtiyaç oluşumuza bir nümune olaraktan bir hikaye okudum. Cuma günleri ondan biraz bahsetmiştim ama orada cuma şeysi dolayısıyla kısa oldu.

O adam şimdi ki kendisini körlükten kurtarmak için [yardımcı olacak birisini aramaya çıkıyor.] Hani körüz biz. Cenâb-ı Hak böyle çok büyük esrarlarla doldurmuştur bizi, esrar dolu bizde. Ama o esrarlardan haberimiz olmadan bu dünyadan körü körüne gidiyoruz. Körlük demek bu esrarları görmemek.

Yalnız şimdi bizim görmediğimiz mikroplar var, doktor, "Sana filan mikrop gelmiş." diyor, inanıyoruz.

Görüyor musun sen o mikrobu?

Nereden göreceksin, ufacık bir şey. O ufacık gözümüzün görmediği şey bizim canımıza okuyor. Sen bizim aczimize bak! Bugün gökte uçuyoruz aya da gidiyoruz ama gözümüzün görmediği ufacık bir mikrop bizim canımıza okuyor, hakkından da gelemiyoruz. Bir griptir gidiyor ortada, ne olduğunu kimsenin bildiği yok.

Çeşitlisi de var tabii Allah esirgesin.

Binâenaleyh bizim esrar ile dolu olduğumuz halde bunları göremeyişimiz [neden?]

Bunun hep sebepleri var. Doktor kısmı tıbtan buluyor, işte bunun sebebi bu diyor fakat öteki esrara onun aklı ermez. Öteki esrar bizde doluyken biz onlardan mahrumuz.

Şimdi kısa bir misal arz edeyim size.

Donanma denilen bir gemi var. Gavur yapıyor, gayet büyük gemiler. Onun bir tanesine diyor ki "Sen reissin." Ötekilere de, "Siz buna tâbi olacaksınız." diyor salıyor denizlere.

Havaya bir filo yolluyorlar, "Sen reissin ötekiler sana tâbi olacak, sen bunları havada kullan." diyor, gidiyor.

Hepsinin de merkezle bir irtibatı var, merkez diyor ki;

"Filan tarafa dön, filan tarafa git." o da gemisini o tarafa çeviriyor, filosunu o tarafa çeviriyor, ona göre, aldığı emre göre hareketini tanzim ediyor.

Bu bir insanın yapısı... Onun içine televizyon koymuş, radar koymuş, telefon koymuş... çeşitli şeyler koymuş, ki merkeziyle irtibatını temin etsin diyerekten.

Cenâb-ı Hak bizi ekmel-i mahlûkât diye yollamış. Her şeyin en ekmeli bizde, en güzeli bizde.

En güzeli biz olduğumuz halde bizim radarımız olmasın olur mu, bizim televizyonumuz olmasın olur mu, bizim bilmem telsizimiz olmasın olur mu?

[Olmamasının] hiç imkanı yok.

Şimdi körlük odur ki, biz bunlardan mahrum olduğumuz halde, bunlar bizde mevcutken bunları kapamışız, örtmüşüz. Yani yerin altında su duruyor eşip de içmeye içemiyoruz, susuzluktan yanıyoruz. Orda, ambarda ekmek, buğday dolu açıp da alamıyoruz.

Bu körlüğün alameti.

Bu kadar nimet bizde mevcut, bu kadar esrar mevcut, hangimizin bir şey alabildiği var?

Şimdi bak o [hikayedeki] Faslı adam böyle bir esrara nail olayım diyerekten memleketinden çıkmış.

Acaba beni kim bu esrara kavuşturabilir?

Makinem bozulmuş, bu makinemi tamir edecek bir adam lazım.

"Hastayı doktor tedavi ediyor kolay, fakat bendeki esrarları bana gösterecek doktoru ben nereden bulayım?" diyor, dolaşıyor dünyayı. On dört sene ama, 14 sene dünyayı dolaşıyor.

Bir memlekete geliyor, o memlekette diyorlar ki işte filan adam var o sana, senin derdine merhem olur ama o adam haftada üç gün çıkıyor meydana, 27 gün evinde, itikafta. Hiç kimseyle teması yok. Ekmeğini, yemeğini de ona göre hazırlamış bütün işi gücü okumak, kılmak, ibadet, taat... Ancak üç gün çıkıyor, halktan kendisinden birşey sormak isteyenler o üç gün içerisinde konuşuyor, üç gün bitti mi yine halvetine giriyor.

Gelmiş, "Ne istiyorsun evlat?" demiş, üç gün olmuş. Demiş;

"Efendim, benim iki âyette takıntım var onu öğrenmek istiyorum.

Nedir yavrum?

Esteîzübillah;

İnnâ fetahnâ leke fethan mübînâ li-yağfire lekellahu mâ tekaddeme min zenbike ve mâ teahhar.

"Burada Cenâb-ı Allah Peygamber'e iki günahtan bahsetmiş, bu günahları evvelki günah, sonraki günah. 'Peygamber'in de [günah] nasıl olur?' diyerekten bunu anlamak istiyorum?"

Tabii o zât da ulemanın verdiği tefsirdeki mânalarla onu açıklamış;

"Onu biz de biliyoruz." demiş.

Demek anlamak istemiş ki, bu adam hakikata alim değil, hakikattan gafil bu adam, Kitapta okuduğunu söylüyor bana.

Halbuki Peygamber öyle değil!

Peygamber, kâinat onun yüzüsuyu hürmetine halk olmuş, onun nuru her tarafı yakıyor, onun nuru cihanı doldurmuş, onda günah olur mu hiç?

Orada ki esrar bambaşka.

Bıraktım onu diyor, gittim bir memlekete daha. Orada dediler ki filan efendi derdine derman olur. Günde 500-600 kilo zahireyi pişiriyorlar, gelen geçen yiyor; gelen dervişhân, şu bu neyse... Günde 500-600 okkalık yemek pişiyor.

Demek ki birkaç bin kişi gelip gidiyor buraya. Ona girdim baktım ki onun da hiç kimseyle şeysi yok, boyuna yatıp kalkıyor, ibadetle, taatle meşgul.

Baktım onun hiçbir şeyden haberi yok.

İbadet ayrı, sofuluk ayrı, irfan ayrı...

Kör gözlüğü [göz körlüğü,] o ayrı bir şey, o gönül açıklığı ayrı bir şey, o sofulukla, tesbihle olmaz o iş... O Allah'a yalvaracaksın da Allah açacak o gönlü. İnsanların elinde değil o.

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in buyurduğu dua o dua. Onu sıdk ile Cenâb-ı Hakk'a arz eder de sana birşey olursa, ne mutlu sana!

Bakmış adam, yok çare, dönmüş memleketine gidiyor. Bakmış ki gemici, gemi yanaşmış bir yere eşya naklediyorlar.

Bakmış, adamın birisi çok kavi bir adam, çok yük taşıyor, "Bu kadar yükü bir adam nasıl taşır?" diyerekten taaccüp etmiş.

Ağır bir şey kaldırıyor demek.

Bakınca, o adam bunun içini okumuş. Hamal!.. Hamal içini okuyor o adamın. Esrara vâkıf. Demiş;

"Bendeki kuvveti görme! Bendeki kuvveti görme bana bu kuvveti vereni gör!" demiş.

Bana bu kuvveti vereni gör, bende iş yok.

Şimdi insan, karşısına bir duvar gelir, bir insan gelir, bir şey gelir, çarpar ona, "Bu nedir?" demez mi?

"Bu nedir?" demez mi yani insan?

Elbette diyecek.

Şimdi bu koca kâinât bizim gözümüze her gün çarpıyor da "Bu nedir?" demiyoruz.

Bunun sahibi kim yahu?

Ayağımıza bir taş takılıyor da, "Bu taş neden takıldı ayağımıza?" diyoruz.

Bu koskoca kâinâtın sahibini aramamak, sahibini düşünmemek, sahibini bulmamak ne büyük gaflet, ne büyük körlüktür! Körlüğün en büyüğü içinde yaşadığımız dünyanın sahibini bilememek ve bulamamak.

Bırak! Uzak ol!

Ay buraya ne kadar zamanmış, bunu bırak [onu yaradana bak!]

Şu kendimiz, her gün biribirimizle karşı karşıya geliyoruz. Bir insan bir insana bakar da orada Allah'ını göremezse ondan daha kör kim olabilir?

Şu tasviri kim yapabilir?

Şu güzelliği kim verebilir?

Şu saltanat kimin elindedir?

Bu kadar saltanatı, varlığı sana vermiş, bakıyorsun hayran oluyorsun gözüne, kaşına, yüzüne, her tarafına baygın bir haldesin de bunu yapanı düşünemiyorsun!?

Bunu nerede yapmış?

Karanlık ana rahminde. Kapkaranlık, kimsenin nüfuz edemediği bir yerde şu güzel tasviri çıkarmış.

Nereden çıkardı bunu?

Bu topraktan çıkardı işte! Şu toprağı yemişsin kan olmuş, kanını bak çeşit şekillere sokmuş, insan diye sana senin önüne koymuş. Artık o kan bir kısmı görüyor, bir kısmı duyuyor, bir kısmı akıllarıyla aylara gitmeye, yıldızlara gitmeye kalkıyor.

Bunu yapan kudretin sahibini görmemek, tanımamak, bilmemek kadar ahmaklık, körlük, zayıflık olur mu acaba dersin?

En zillet, zelillik bu zelilliktir.

Allah bu zelillikten bütün insanları kurtarsın.

O adam şimdi demiş ki;

"Sen bana bak şimdi, bana bak!" demiş.

Yatmış uzanmış, lâ ilahe illallah Muhammedün Resulullah demiş, Mevlâ'ya yürümüş gitmiş.İki yüz sene evvel bu.

Yani kuvvet, tasarruf bak nasıl insana kendisini bile Mevlâ'sına istediği dakika da teslim ediyor.

Adam bundan hayret etmiş, taaccüplere düşmüş.

Demişler ki; "Filan memlekette filan adam senin irşadcın o olacak."

Gitmiş onu bulmuş. Altı ay ona hizmet ettim, bütün esrarı Cenab-ı Hak bana ihsan eyledi diyor.

Yani ateşi bulup ateşin içerisine demiri sokmak hüner. İnsan olmak, insanı bulup insanla [beraber olmak hüner.]

Şimdi bir çok insanlar gelir, ah şu derdim var, bu derdim var, şunu isterim, bunu isterim. Bunların hepsi dünyaya ait, böyle iş olmaz. Allah için gelen Allah için konuşur, Allah için alacağını alır, gider. Dünya için gelmelerinin hiç kıymeti yok, hiçbir fayda temin etmez.

Kör, kömürün içine sokarsın demiri, yine kömür olaraktan çıkartırsın dışarı. Ateşe sokacaksın ki ateş olsun. Binâenaleyh dünyadan sıyrılıp da girmek lazım içeriye. Dünyadan sıyrılmadan girdikten sonra dünyada bir şey ele geçmez.

Allah cümlemizi gafletten uyandırsın da Allah yolunda yaşayan, Allah yolundaki insanlarla hemdem olan kullarından eylesin.

Mevlid'in son kısmında Süleyman Çelebi'nin bir sözü vardır. Ama hatırıma gelemedi şimdi.

"Hemdem et onlarla beni." diyerekten.

Ha nasıldır?

Sana layık kullarınla hemdem et.

Yani onlarla sohbet edip onlarla düşüp kalkmak devletini bize ihsan et diyerekten duasının sonunda da onu eklemiştir ki çok güzel söz söylemiştir orada.

Allah cümlemizi affetsin. Tevfikât-ı samadâniyesine mazhar eylesin de iyi insanlardan olabilmek devletine nail eylesin.

Şimdi bu iyi insanların başı Resûl-i Ekrem'dir. Bütün kâinat onun yüzü suyu hürmetine halk olunmuştur, yer gök onundur.

Şimdi bak aziz kardaş!

Bu dünyada cennetten daha iyi bir şey var mıdır?

Dünyada ama, cennetten daha iyi bir şey var mıdır?

Var mıdır?

Yok, olmaz.

Dünyada cennetten daha iyi Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem'in müşahedesidir, cennetten iyidir. Çünkü cennet mahluktur, çünkü cennet Peygamber'in nurundan yaratılmıştır. Onun nuruyla sen burada müşahade şerefine nail olamadan gidersen kör gelir, kör gidersin.

Allah bizim hepimizin gözlerini açsın da o Resûl-i Ekrem'in şefaatine nail eylesin. Onun nurundan bize nurlar ihsan buyursun.

Yoksa dünya böyle kavga kıyamet için, yemek için, zevk için yaratılmış bir yer değil, burası irfan yeridir. Bu irfan yerinde saltanat-ı ilâhiyye[ye sahip olmak lazım.]

Apartmanın ne olacak?

Ne kadar büyük apartmanın olsa en nihayet bırakıp gideceksin. Bırakıp gideceksin! Servetin ne kadar çok olursa olsun, yine bırakıp gideceksin.

Ne firavunlar vardı canım, Mısır işte gözümüzün önünde. Oradaki firavunların ne büyük saltanatları var!

Kime yaramış?

Gitmiş hepsi gürültüye.

Peygamberlere bile bırakmadı Cenab-ı Hak saltanatı, onları da ne aldı götürdü. Ama bizim Peygamberimiz'in saltanatı kıyamete kadar bakîdir, kıyamete kadar!

Onun maneviyatı [her daim devam etmektedir.] Bak bu güneş geceleri kayboluyor, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in nuru hiçbir zaman kaybolmadı. Gecesinde de o nur gündüzünde de o nurdur. Binâenaleyh o nur ile iltisakı temin edebilecek çareler için Cenab-ı Hakk'a yalvarıp da;

"Yâ Rabbi! Benim nurumu Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in nuru ile birleştir, buluştur." [diye dua etmeliyiz]

Oraya, [Medîne-i Münevvere'ye] gidiyoruz... Ben kendim için söylüyorum, oraya gidiyoruz körü körüne gidip körü körüne dönüyoruz, odun gibi. Resûlullah'ın önünde erir insan yani! O erime nerede bizde!

Niçin?

Kabiliyetimiz yok ki, odun gibi. Buradaki hazırlığımız saltanat için, gidelim buraya yaşayalım, zevk ü sefâ. Tayyarede oh mis gibi uçacak, üç saatte zaten orada, her şey emrimize âmâde, hazır. Eh Resûlullah'ı bir ziyaret edelim diyoruz. Gidiyoruz, essalâtü vesselâmü aleyke yâ Resûlallah [diye selamlıyoruz.] O da bir devlet ama asıl devlet, asıl devlet ondan feyzi alabilmek, nuru alabilmek.

Onun için üç şey, her şey mutabakatla olur, üç şeyden insan mutabık kalamazsa, o denk gelmez biribirine. Her şeyde bir denklik lazım ya. O denklik için üç şey, akılda, tabiatta, kanda. Akılda, tabiatta, kanda uygunluk olmazsa Peygamber'den istifade edemezsin.

E bizim kanımız ayrı Peygamber'in kanı ayrı?

Öyle iş yok. Biz İslâm kanıyla kanlıyız. Binâenaleyh kanımız Resûlullah'ın kanıyla kanlıdır bizim kanımız, aynı kandır, İslâm kanıdır.

İkincisi tabiat. Resûl-i Ekrem'in tabiatı nasılsa o tabiatla tabiatlanmadıkça oradan faydalanamayız.

Aklı Resûlullah'ın aklıyla akıllandırmadıkça o mutabakattan da netice alınmaz.

Onun için Resûlullah'ın aklından, Resûlallah'ın tabiatından, Resûlullah'ın kanından kan almak lazım.

Nasıl ki şimdi insanlara kan veriyorlar ya, bizim o kanı almamız [lazım.]

Ne olacak?

Peygamber'in söylediklerini tatbik.

Amel dedi ya, bu işlerin neticesi ameldir. Biliyorsun her şey yerinde [olursa güzel olur].

Dün Çorum'dan bir efendi geldi, ben bir hocaefendi zannettim. Böyle sakalı güzel, nurlu bir adam. Yabancı, tanımıyorum. Buyurun hoş geldiniz dedim, oturdu.

"Kimsiniz efendim?" dedim, kartını verdi. Çorum belediyesinin bilmem ne müdürüymüş.

Maşallah dedim, siz müdür olduğunuz halde böyle sakallı filan...

Evet dedi, müdür olduğum halde böyle sakalımla vazifemi elhamdülillah yapıyorum, [emekliliğime] bir buçuk senem kaldı dedi.

Dedim, bizim hocalarımızda bile yok bu sakal. Sen böyle müdür olmuşsun, bir dairenin müdürlüğü halinde de sakalını muhafaza edebiliyorsun.

Ama kim bilir ne zılgıtlar yemiştir o. Yemiştir ama mukavemet etmiş, muhafaza ediyor bugün onu.

Biz de Resûlullah'ın karşısına gideceğiz, sakalımız var ama, yalancı. Çünkü keseceğiz onu. Üç günlük bırakılmış sakalımız, çıkınca keseceğiz.

Resûlullah'ın karşısına gidiyoruz;

Sen kimsin ya?

Ben ümmetinim yâ Resûlallah!

Benim ümmetimin sakalı olacaktı, senin sakalın yok yâ kulum [ümmetim] demez mi?

Diyecek tabii!..

Sonra içimiz de meydanda...

Allah affetsin cümlemizi.

Bu para berbat bir şey, kökünü kaldırsın diyeceğim ama parasız da yaşanmıyor. Parasız da yaşanmıyor... Bu paralar için insan her gün [gece gündüz çalışıyor.]

Hubbu'd-dünyâ büyük felaket. İnsan bu dünya sevgisinden Allah'a kendini veremez, Resûlullah'a da ümmet olamaz kendisini bu dünya sevgisinden kurtarmadıkça.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in apartmanları nasıldı biliyor musunuz?

Kaç katlı apartmanı vardı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in?

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem yemek yerken nasıl yiyordu, hangi masalarda, hangi altın tabaklar, gümüş tabaklar, kaşıklar filan neler?

Nasıldı yemeği?

Yeryüzünde işte bir meşin deriden bir sofrası vardı mübareğin, onun üzerinde -bazen tok, bazen aç- [yiyordu].

Niçin?

Allah ile meşgul olanın dünyayla meşguliyete meydanı kalmaz ki. Onun işi Allah ile binâenaleyh dünyaya iltifatı hiç yok ama bizim bütün işimiz dünya.

Servetimiz yerinde olsun, her şeyimiz yerinde olsun, eh âhiret de onunla beraber bizimle olsun...

Olur ama o kadar olur.

Allah cümlemizi gaflet uykusundan uyandırsın da cümlemize kamil bir iman, kamil bir ümmetlik nasîb-i müyesser eylesin.

Tabii biz şüphesiz ki ta 1300 sene geçmiş, 1400 sene oluyor neredeyse, çok geride kaldık. Şimdi tabii o ashabın seviyesinde olamayız, çok uzaktayız ama özenmekliğimiz lazım. Firavunların yaptıklarına özeneceğine insan, peygamberlerinin yaptığına özenirse, yapamaz da o başka, ama hiç olmazsa özenir, öyle olmasını isterse, o da ne mutlu büyük bir devlettir.

Allah bizi peygamberlerin yollarına özenenlerden etsin.

Lillâhi'l-Fâtiha.

Sayfa Başı