M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Mü’minlere Karşı Merhamet

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

Bekir Hâki Hocaefendi'ye askerî idare zamanında, İstanbul valiliğini üstlenmiş olan General Refik Tulga üç tane subay göndermiş. Bekir Hâki Hocaefendi o zaman İstanbul Müftülüğü'ne bakıyordu. Üç subay gelmişler;

"Hocaefendi, bundan sonra ezanı ve Kur'an'ı Türkçe okuyacaksın!" demişler.

İstanbul müftüsü olarak doğrudan doğruya kendisine müracaat etmişler

"Ben İstanbul valisi olarak, komutan olarak, bölge komutanı olarak emrediyorum." diye Refik Tulga söylemiş.

Ben o konuşmaların teferruâtını belki tam iyi nakledemeyeceğim, ama kelimede biraz eksiklikler olursa Allah kusurumu affetsin... Bekir Hâki Hoca Efendi o üç tane subaya nasihat etmiş:

"Evlâdım, olmaz böyle şey! Yapılmaz böyle şey!binbaşı, albay neyse, o kendisine gönderilmiş olan üç subayı makamından siz bilmediğiniz şeylere karışmayın!" diyerek göndermiş.

Ondan sonra, valiliğe bakan General Refik Tulga telefonu açmış, pür hiddet:

"Hocaefendi! Ben sana üç tane subay göndermiştim. Sana bir şey söylemişler, söz dinlememişsin, kabul etmemişsin!" gibi böyle bir sert söz söylemiş.

Bekir Hâki Hocaefendi telefonda demiş ki;

"Vali efendi! Ben şu vakte kadar sağlam müslüman olarak yaşadım, iyi bir müslüman olarak gönlümce yaşadım. Bundan sonra benim dinimden taviz vereceğimi, Müslümanlık bakımından kötü yaşayacağımı sana kim söyledi bakalım?"

İyi bir azarlamış onu... "Müftülük ve sâir makamlar çok önemli şeyler değil." demiş. O galiba; "Azlederim!" filan demiş de; "Ne yaparsan yap, yaptığını yapacağını ardına koyma, ben dinimi satamam!" demiş, 'çat' telefonu kapatmış.

Böyle bir kahramanlığı da olan bir kimsedir Bekir Hâki Hoca... Nur içinde yatsın. Böyle bir insan... Yani generalden, ağadan, paşadan, validen tazyik geldiği zaman Allah'ın yolunda, doğru bildiği yolda taviz vermeden yürümesini bilen alimlerdendir ki böyle alimlere çok büyük ihtiyaç var.Her yerde, kimin önünde, huzurunda olursa olsun her şartta Allah'a bağlı kalıp, Allah'a vefa gösterip, Allah'ın dediği, emrettiği şeyi söylemek; bu güzel bir vazifedir, bu kahramanlıktır. Bu kahramanlığı yapan bazı alimler tarih boyunca hayatlarını vermişlerdir. Bunun eskiden misalleri çoktur, yenilerde azalmıştır. Ama demek ki Bekir Hâki Hoca da bize böyle güzel bir numunedir.

Allah kabrini pürnûr eylesin. Ruhunu mesrûr eylesin. Makamını âlâ eylesin. Bizi de şefaatine nâil eylesin.

Bu Fikri Yavuz, Karadenizli hafız kardeşimiz, bizden yaşça büyüktür. O zaman Eminönü müftü muavini idi. O Bekir Hâki Hoca'nın yanında yetişmiştir. Fıkhı güzel öğrenmiştir. Ondan sonra İslâm Fıkhı ve Hukuku diye güzel bir kitap yazmıştır. Sanıyorum o kitap birçoklarının da kütüphanesinde vardır. Daha başka güzel tercümeler ve eserler de vermiştir.

Allah ömrüne bereket versin. Salih bir kardeşimizdir, kendisini iyi bir kardeş olarak biliyoruz. Allah uzun ömürler verip Ümmet-i Muhammed için faideli işler yapmasını nasip eylesin.

Öbür Abdullah Aydın, eğer benim bildiğim Abdullah Aydınsa, çünkü Aydın soyadı harcıalem bir soyadı... Birçok insan biliyorum ve 5-10 tane Mehmet Aydın biliyorum mesela... Bu Abdullah Aydın kimdir, bilmiyorum. Bir vaiz vardı, belki odur. Yani kitap neşreden, bir kitabevine sahip olan bir vaiz vardı, o olabilir. Veya başka bir kimse olabilir.

Allah her ikisinin de sa'yini meşkûr eylesin, amellerini makbul eylesin ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in hadîs-i şerîflerini tercüme etmişler. Ümmet-i Muhammed okusun diye şöyle bir kitap haline getirmişler.

Güzelliği de şudur: Bir tarafta Arapçası var, öbür tarafta da Türkçesi var. Arapça öğrenenler için de faydalı olur. Buradaki tercüme de zihnine takılan bir şey olan kimse için, kaynağı hemen karşısında olduğundan iyidir. Böyle bir kitabın kardeşlerimizin evinde bulunması da uygun olur diye düşünüyorum şahsen, güzel bir kitapdır diye...

Kardeşimizin besmeleyle açmış olduğu sayfada karşımıza çıkan satırları okuyorum:

52. ders...

Bu kitabın sonunda mübarek müellif böyle dersler hâlinde âyet ve hadislerden müteşekkil konuları işlemiştir. Ama baş tarafında alfabetik olarak Câmiu's-sağîr gibi, Râmûzü'l-ehâdîs gibi alfabetik hadisler vardır. Bir yerine kadar öyle devam eder, bir yerinden sonra da böyle dersler devam eder.

Birinci ders burada 61. sayfadan başlıyor, kitabın sonuna kadar devam ediyor. Oradaki en son ders de 79. ders... Kitabın sonuna 79 tane ders eklemiş. "Bir vaiz efendi karşısına bunları alıp cemaate bunları anlatsın." diye düşündü galiba müellif, Allah razı olsun...

Sahabe-i kirâmın anılmasının faziletine dair olan bölüm geldi. "Salihlerin anıldığı yere rahmet iner." diye Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîfi vardır. Bir yerde salih kullar anıldı mı Allah oraya rahmetini nâzil eder, indirir. Demek ki iyi insanların iyi meclislerde anılması lazım; meclisi süslüyor, meclisi rahmete mazhar ediyor. Böyle yerlerde iyi insanların nâmı yürümeli, nâmı konuşulmalı...

Buyuruyor ki müellif:

Kale'llâhu teâlâ. "Bu konuda Allahu Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'inde bir âyet-i kerîmede şöyle buyurmuştur:"

Muhammedun resûlullâh. "Muhammed-i Mustafa Allah'ın elçisidir."

Bu âyet-i kerîme, Fetih sûresinin son âyet-i kerîmesidir.

Vellezîne meahû. "O Muhammed'in yanında olan kimseler ki..."

Peygamber Efendimiz'in yanında ona iman edip yanında bulunan, onu gören kimselere "sahabe" diyoruz.

"Sahabesi ki..."

Eşiddâu ale'l-küffâr. "Kâfirlere karşı şiddetli ve serttirler. Kâfirlere karşı güçlü kuvvetlidirler..." Ruhamâu beynehüm. "Kendi aralarında müşfik, yumuşak, merhametli, sevgili, saygılıdırlar." Terâhüm rukkean süccedâ. "Sen o sahabe-i kirâmı secde edici kullar olarak, rükû edici kullar olarak; namazda, niyazda, ibadette, taatte görürsün daima..." Yebteğûne fadlen mina'llâhi ve rıdvânâ. "Bu namazları, niyazları, Allah'ın fazl u kereminden nasiplerini almak ve Allah'ın rızasını kazanmak için yaparlar." Sîmâhüm fî vücûhihim min eseri's-sücûd. "Onların yüzlerinde secde etmekten hâsıl olan alâmetler vardır."

Sîmâ "alâmet, emâre" demek.

"Yüzlerinde secdeden hâsıl olan emâreler vardır."

Bazıları demişlerdir ki;

"Bu emâreler insanın çok fazla secde etmesinden dolayı alnında siyahlık hasıl olur, mühür gibi... Çok secde ettiği için, fazla fazla secdeden dolayı alnının ortasında, derisi biraz fazla ezildiği için adeta insanın dirseği gibi koyu renk oluşur. Veyahut; mânevî bakımdan Allah'ın kendilerine vermiş olduğu nurâniyetdir, pırıltıdır, nurluluktur."

"Onların yüzlerinde öyle pırıl pırıl bir nurâniyet vardır, secdeden ve rükûdan... Allah'a itaat edip, Allah'ın rızasını arayıp ibadet yapmalarından dolayı Allah onları öyle nurlu kimseler etmiştir." diye âyet-i kerîmeyi burada bıraktı müellif...

Tabii âyet-i kerîmenin devamı vardır. Onun devamı:

Zâlike meselühüm fi't-tevrâti. "Bu onların Tevrat'ta anlatılış şeklidir." diyor Allahu Teâlâ hazretleri...

Demek ki bütün bu anlatım şekilleri Hz. Musa aleyhisselâm'a indirilmiş olan Tevrat'ta bu tarzda geçmiş. Tevrat'ta Hz. Musa zamanında, yani Hz. İsa'dan da evvel, Hıistiyanlık gelmezden de önce, Yahudiliğin yayılmasından da önce, Hz. Musa'nın kendisine indirilmiş olan Tevrat kitabında Peygamber Efendimiz hakkında bilgi var; Peygamber Efendimiz'in sahabesi hakkında mâlumât var, "Onlar şöyle insanlar olacak, böyle insanlar olacak..." diye medih var...

Zâlike meselühüm fi't-tevrâti. "Tevrat'ta böyle anlatılıyor, Tevrat'ta meseleleri bu tarzda geçiyor." diyor Allahu Teâlâ hazretleri... Allahu Teâlâ hazretlerinin, Kur'ân-ı Kerîm'in şehadetinden anlıyoruz ki Tevrat'ta bu cümleler var...

Bizim Edebiyat fakültesinde okuduğumuz sıralarda mübarek Hamidullah Hocaefendi, o Hintli alim altı ay Paris'de kalırdı, altı ay da Türkiye'ye gelir, İstanbul'da Edebiyat fakültesinde İslâm Araştırmaları Enstitüsü'ne bağlı olarak serbest konferanslar verirdi. Adama resmî ders verdirtmezlerdi. Resmî bir ders verdirtseler fakültenin diğer talebeleri dinleyecek diye... Fakat dersleri İslam Araştırmaları Bölümü'nde serbet konferans olarak verirdi. Ve o zaman halktan birçok kimse anfilere gidip akşamın geç vakitlerinde onun yaptığı konuşmaları dinlerlerdi.

Biz de Edebiyat fakültesinin Arap-Fars Filolojisi bölümünde okuduğumuz için, bize de bir ders koymuşlardı. Hamidullah Hoca bize geldi, bir sene okuttu. Kendisinin yazdığı el-Vesâiku's-Siyâsiyye, Siyasî Vesikalar diye iki parmak kalınlığında Arapça bir kitabı vardı. Onun içinde Peygamber Efendimiz'in kendisinin, civardaki hükümdarlara yazıp göndermiş olduğu mektupları ve Peygamber Efendimiz'in devrine ait siyasî vesika mahiyetindeki metinleri, Medine-i Münevvere'deki ilk teşekkül eden İslâm toplumunun ve devletinin anayasasını ihtivâ eden hükümleri taşıyan belgeleri anlatıyordu. Biz de kendisinden bu kitabını üç-dört talebe olarak okumuştuk. Hamidullah Bey o derslerde bize bunların Tevrat'taki yerlerini göstermişti.

Aşağıdaki devamında bu âyet-i kerîmenin:

Ve meselühüm fi'l-İncîli. "İncil'de de şöyle geçer." diye Allahu Teâlâ hazretleri İncil'deki geçiş tarzını anlatıyor.

İncil'de de Peygamber Efendimiz'le ilgili bilgi var, muhterem kardeşlerim! Şunu bilesiniz ki Tevrat'ta Ümmet-i Muhammed, Peygamber Efendimiz ve sahabesi hakkıda bilgi var, mâlumât var; "Onlar şöyle kahraman, böyle faziletli insanlar..." diye bilgi var... İncil'de de Peygamber Efendimiz hakkında bilgi var... Bunu böyle iyice bilesiniz.

Buna Kur'ân-ı Kerîm şehadet ettiği gibi, alimler de bunu Kur'ân-ı Kerîm'in teyit ettiği, Kur'ân-ı Kerîm'in söylediği şekilde İncil'de olduğunu bize gösterdiler. Ayrıca bendeniz birtakım profesörlük çalışmaları yaptığım esnada, kendisi hristiyan papazı iken sonradan müslüman olmuş bazı kimselerin eserleri üzerinde araştırmalar yaptım. O araştırmalarda da o hıristiyan papazların Tevrat'ta ve İncil'de Peygamber Efendimiz ve Ümmet-i Muhammed'le ilgili bahisler olduğunu yazdıklarını tesbit ettim ve onları kitap hâlinde de neşrettim. Bu gerçek bir hâdisedir, yani hakikaten var...

O İncil'deki âyetlerle ilgili olarak: Mayorka adasında Anselmo Turmedo adlı papaz vardır. Bu papaz ondördüncü, onbeşinci asırda yaşamış. Mayorka-Miyorka adaları, İspanya'nın doğusundadır. İtalya ile İspanya arasında, Akdeniz'dedir. O adalarda doğmuş, İspanya'da ve Fransa'da tahsil görmüş. Fransa'da çok yüksek bir papazın manastırında diğer genç talebe papazlarla beraber ders okurken, yani Hıristiyanlık yüksek tahsili yaparken, bir gün hocaları gelmemiş derse, rahatsızlanmış. Hoca gelmeyince onlar da kendi aralarında meşgul olmuşlar, dersi müzâkere etmişler. Akşam bu çalışkan talebe Anselmo Turmedo, hocasının, üstadının yanına gittiği zaman hocası soruyor:

"Ne yaptınız ben gelmeyince?.."

"Efendim, baktık siz gelmiyorsunuz, onun üzerine biz de açtık, İncil'in açıklamasını yapan filanca kitabı okuduk."

"Hangi bölümü okudunuz?"

"Paraklit'i anlatan bölümü okuduk. Paraklitos meselesini anlatan kısmı okuduk."

Paraklitos dediği kısım, bir teselli verici gelecek diye böyle birinin geleceğini anlatan kısım...

"Peki, o Paraklitos kimmiş? Ne yazıyor kitap?.." diye soruyor talebesine...

Talebesi diyor ki;

"Efendim siz daha iyi bilirsiniz ya; işte kimisi buna Rûhü'l-Kudüs demişler."

"Hayır, Rûhü'l-Kudüs olamaz! Çünkü orada bir insandan bahsedildiği belli oluyor."

"O zaman şudur..."

"Hayır!"

"O zaman budur... İşte filanca kitap şöyle demiş, falanca kitap böyle demiş..."

"Hayır!.."

"Şu arkadaş şöyle dedi..."

"Hayır!.."

"Bu arkadaş böyle dedi..."

"Hayır!.."

"Pekiyi, elinizi bırakayım ayağınızı öpeyim; bunun aslı nedir, lütfen söyleyin, çok meraklandım!" diyor.

"Evlâdım! Söylerim ama tahammül edemezsin, gerçeği hazmedemezsin!" diyor.

"Ben size bağlıyım, ne söylerseniz size itimadım tamdır; hay hay kabul ederim, itiraz etmem."

Diyor ki;

"Söyleyeceğim, ama bir şartla: Bunu burada söylemeyeceksin ve benden duyduğunu söylemeyeceksin. Eğer benden duyduğunu söylersen ve burada söylersen, halk arasında şâyi olursa o zaman ben söylediğimi inkâr ederim, seni yalnız bırakırım. Burada açıklamayacaksın!" diyor.

"Peki efendim!" diyor.

Onun üzerine diyor ki;

"Bu âyette bahsedilen kişi müslümanların peygamberi Hz. Muhammed'dir. -Sallallahu aleyhi ve sellem- Bu âyet müslümanların peygamberi Hz. Muhammed'in geleceğini bildiriyor."

"Aman efendim, mâdem bu böyle, siz niye burada papazlık yapıyorsunuz o zaman?.." diye talebe üstadına soruyor.

"Evlâdım, bu bilgiye ben geç ulaştım, yaşlı, hasta zamanımda ulaştım. Ama sen gençsin, sen müslüman diyarına git. Ben gidemem. Ben imanımı saklayarak burada yaşayacağım, kıpırdayacak hâlim yok, ihtiyarım. Sen gençsin, gidebilirsin. Sana tavsiye ederim, İslâm diyarına git!" diyor.

O da hocasının bu verdiği bilgi üzerine, Fransa'nın güneyindeki hangi şehirse, oradan İtalya'ya geçiyor. İtalya'da Roma'ya geliyor. Roma'dan aşağı Sicilya'ya geçiyor. Sicilya'dan Palermo limanına geliyor, oradan Tunus'a geçiyor. Tunus'ta da hıristiyanlar var... Tunus şehrinde müslümanlar da var, hıristiyan tüccarların oluşturduğu bir mahalle de var, yani karışık... Orada onu karşılıyorlar, her yerde büyük izzet ü ikramda bulunuyorlar.

Bir fırsat arıyor, o zamanki Tunus beyinden bir randevu sağlıyor, Tunus beyinin yanına gidiyor.

Tunus beyine diyor ki:

"Efendim, ben İslâm'ın hak din olduğunu anladım, müslüman olmak istiyorum!" diyor Tunus beyine...

O da;

"Mübarek olsun, doğru bir iş yapmış olursun. Allah sana doğruyu göstermiş, iyi bir şey yapmış olursun." diyor.

"Fakat sizden bir ricam var. Ben Müslümanlığımı ilan etmeden önce buradaki hıristiyan kolonisine beni sorun, nasıl bir insan olduğumu anlayın lütfen, ondan sonra açıklayalım. Ben açıkladıktan sonra belki bana iftira ederler, bir şeyler söylerler aleyhimde; ilk önce bir tahkik edin!" diyor.

Bey; "Olur." diyor.

Tunus beyi şehrin tüccarlarından adamlar çağırttırıyor, bunu perdenin arkasına saklattırıyor, diyor ki;

"Buraya sizin meşhur tanınmış alimlerinizden Anselmo Turmedo isminde bir papaz gelmiş. Nasıl bir adamdır bu? Dürüst bir adam mıdır, sahtekâr mıdır, alim midir, cahil midir?" diye böyle soruyor.

Onlar da diyorlar ki;

"Efendim, o bizim çok büyük papazımızdır, çok büyük alimimizdir. Uzun seneler okumuştur, İncil'i çok iyi bilir, Hıristiyanlık tarihine âşinadır, Hıristiyanlık akaidinin ince meselerine vâkıftır."

"Dürüst bir adam mıdır? Dürüst adamdır. Sever misiniz, itimat eder misiniz?"

"Severiz, canımızı veririz." diyorlar.

Oradan yokluyor, buradan yokluyor, ters konuşuyor, düz konuşuyor, adamlar diyorlar ki;

"İyi."

"Bak benden bir şey saklamayın, bir kusuru varsa söyleyin."

"Yok efendim, kusuru yok; meziyetli bir insadır." diyorlar.

Bütün bunları böyle iyice kıskıvrak konuşturup bağladıktan sonra diyor ki;

"Peki, o şahıs müslüman olursa ne dersiniz? Aliminiz olarak o müslüman olursa sizler ne dersiniz?" deyince;

"Yapmaz böyle şey!" diyorlar. Hepsi ayağa kalkıyor; "Yapmaz böyle şey! Yapmaz böyle şey!.." diyorlar.

O saklandığı yerden çıkıyor, diyor ki;

"Ey hıristiyan topluluğu! Ey benim kardeşlerim! Ben Tevrat'ı, İncil'i, Ahd-i Atîk'i, Ahd-i Cedîd'i inceledim. Uzun seneler ömrümü Hıristiyanlık ilimlerini tahsilde geçirdim, şu gerçeği buldum ki; İncil'in sayfaları, âyetleri arasında bildirilen Paraklit denilen şahıs Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'dir, müslümanların peygamberidir. Ben bu gerçeği bulduğum, öğrendiğim için müslüman oldum. Sizin de müslüman olmanızı tavsiye ederim!"

O topluluk artık büyük bir şamata, gürültü çıkartarak, itirazlar ederek oradan gidiyorlar ve diyorlar ki;

"Bu adam papazdı, papazlar umumiyetle evlenmedikleri için, evlenmemek zor geldiğinden nefsine uyduğundan müslüman oldu."

Artık böyle iftira ediyorlar. İlk başta iyice tekid etmiş oldukları halde böyle bir bahane buluyorlar ve gidiyorlar.

Bu Anselmo Turmedo, Abdullah adını alıyor.

Umumiyetle müslüman olanlar Abdullah gibi isimleri alıyorlar. Başka isimler alanlar da var. Mesela yirminci yüzyılın başında müslüman olmuş bir başka papaz var, o da Abdulehad adını almış. Yani, tek olan Allah'ın kulu... O hıristiyanlar teslise, üçlemeye inanıyorlar ya; onun için Abdulehad... Müslüman olurken de ismiyle bir tebliğ yapıyor, bir hamle yapıyor...

O Tunus beyi sonradan bakmış, onu incelemiş, çeşitli şekillerde kontrolünü yapmış; kendisine tercüman olarak almış. Çünkü kendisi latin; Latince'yi vesaireyi biliyor, eski metinleri biliyor, İtalyanca'yı biliyor, Fransızca'yı, İspanyolca'yı biliyor... Yanında görev veriyor. Ve adı kitaplarda Abdullah et-Tercüman diye geçiyor.

Bu şahıs Tuhfetu'l-erîb fî reddi alâ ehli salib diye bir kitap yazmış. Yani ehli salîbin, hıristiyanların, haç erbâbının kanaatlerinin, itikadlarının doğru olmadığına İncil'den delilleri ihtivâ eden bir kitap yazmış. Bu kitap Hıristiyanlığa Reddiye adıyla Türkçe'ye tercüme edildi.

Daha önceleri, ta Osmanlılar zamanında bizim büyük alimlerimizden birisi var... Bugün hep eskilerden böyle isimler geçiyor, Allah onun da mekânını inşaallah cennet etmiştir, şefaatine erdirsin... Mehmet Zihni Efendi var, çok büyük alim; Nîmetü'l-İslâm kitabını yazan o büyük alim, Avrupa'dan nişanlar kazanmış kıymetli bir alim... Bu Tuhfetü'l-erîb'i ilk defa Osmanlıca'ya o tercüme etmiş. Anselmo Turmedo Arapça yazmış, Mehmed Zihni Efendi de Osmanlıca'ya tercüme etmiş.

Sonra bir başkası yeni harflerle neşretti. Güzel bir kitaptır. Kütüphanenizde bulunması burası için uygun olur, benim âcizâne kanaatime göre... O kitap da hatırınızda bulunsun.

Demek ki, Tevrat'ta ve İncil'de Peygamber Efendimiz anılıyor. Bildirilmiş ve müjdelenmiş; "Böyle bir kimse gelecek!" diye... Hatta Tevrat ve İncil'in dışında başka din kitaplarında da Peygamber Efendimiz'in geleceğinin ve ümmetinin vasıflarının yazılı olduğu anlaşılıyor. Bu konuda yazılmış birtakım eserler var, Pakistanlı kardeşlerimiz bu konuda çalışmışlar. Begüm Ayşe Beveni Vakfı'nın bir takım neşriyatı var: Why I Embraced Islam? Veyahut, Islam My Choice isimli kitaplar...

Bunlar İngilizce; siz bildiğiniz için tedarik edip alabilirsiniz, okuyabilirsiniz. Bu kitaplarda, Prophecies in old books "Eski mukaddes kitaplarda Peygamber Efendimiz'in geleceğini dair haberler, kehanet ve bilgiler" diye bir bölümde anlatılmış. Orada Sanskrit, yani Hint metinlerinden sayfalar veriyor, fotokopiler veriyor. Onlarda da Peygamber Efendimiz'le ilgili olduğu anlaşılan pasajlar var, paragraflar var... Ayrıca, Pehlevî metinlerinde de Peygamber Efendimiz'in geleceğine dair önceden yazılmış bilgiler olduğu ortaya çıkıyor.

Bunlardan anlıyoruz ki; "Peygamber Efendimiz Allah'ın hak peygamberidir." dediğimiz zaman, bizim karşımızdaki insanlara söyleyecek kuvvetli delillerimiz var, elimizde vesikalar var. Malzememiz elhamdülillah çok kuvvetli... Fakat böyle bir yabancı diyarda şurası şâyân-ı teessüftür ki biz müslümanlar ilme olan bağlılığımızı azalttığımızdan, tetkîkâtımızı az yaptığımızdan ve dinimizi iyi öğrenme ve öğretme hususunda gayretlerimiz eksik olduğundan ve bu konuda müesseseler kurmakta geri olduğumuzdan, ya da müeseseleri kursak, sonunda elimizden kaptırdığımızdan veyahut kurmuş olduğumuz müesseselerde bizden birisinin konuşması bahis konusu olduğu zaman konuşturulmama durumuna düşürüldüğümüzden bizim kusurumuz çoktur. Fakat bu kusurumuzun vebali kime gider, bilmiyorum.

Mesela bir grup kardeşimiz Adelaide tarafına gitmişler. Orada Afganistan'dan gelme bazı kimselerin köyleri yakınında ezan okumuşlar, namaz kılmışlar. Köylüler ağlaşmışlar; hüngür hüngür ağlamış köylüler...

"Niye ağlıyorsunuz?" diye sordukları zaman bizim bu arkadaşlar demişler ki;

"Bizim dedelerimiz de böyle ezan okurlardı, namaz kılarlardı; ama biz şimdi onları unuttuk."

Anneleri, babaları, dedeleri Afganistan'dan gelen müslüman kimseler iken bugün çocuklar John adını almış, başka isimler almış, kendi dinlerini bilmez duruma düşmüşler. Ama bir grup gidince ağlaşıyorlar, yani duygulanıyorlar ve ağlaşıyorlar.

Demek ki gitmemiz lazım. Demek ki ziyaretler yapmamız lazım. Demek ki dinimizi öğretmemiz lazım. Demek ki eski müslüman kardeşlerimize; "Siz müslüman idiniz, ne oluyorsunuz? Hak dini bırakıp da niye böyle âhiretinizi mahvedecek bir yola girmişsiniz, boşlukta sallanıp kalıyorsunuz?.." dememiz lazım. Ayrıca başka dinlere mensup insanlara da; "Hey kardeşler! Sizler bizim hemcinsimizsiniz, Hz. Âdem'den kardeş sayılırız. Bu yanlış itikadı bırakın. Bak sizin kendi kitaplarınızdan, sizin muteber saydığınız kaynaklarda bile bizim yolumuzun hak yol olduğunu gösteren malzeme var. İnceleyin, buyurun. İnceledikten sonra hak neyse ona tâbi olun. Biz size bir şey demiyoruz; ama şunları okuyun." diyebilin.

Başkalarını da doğru yola çekmeye çalışın. Çünkü siz bir kimseyi çalışarak hak yola çekerseniz, o kimsenin ömrü boyunca yaptığı bütün ibadetlerin sevabının bir misli de size verilecek, kardeşlerim! Onun için, bilhassa emekli olan kardeşlerime; yani burada çalışmış, dünya işlerini bitirmiş, emeklilik hakkını elde etmiş kardeşlerime lütfen dinleri için çalışmalarını hatırlatacağım, rica edeceğim. Onlar var güçleriyle dinlerini kendi çocuklarına, torunlarına öğretmeye, çevreye tanıtmaya, eski müslümanlara Müslümanlıklarını hatırlatarak uyarmaya, müslüman olmayanları da İslâm dinine çekmeye çalışsınlar. Okusunlar, öğrensinler, bilgilerini, görgülerini artırsınlar.

Bu âyet-i kerîmede Peygamber Efendimiz nasıl tanıtılıyor, bir kere daha hatırlayalım. Kardeşimizin açtığı sayfadaki Fetih sûresinin son âyet-i kerîmesi. Muhammedün resûlullâh, ve'llezîne meahû eşiddâu ale'l-küffâri âyet-i kerîmesinin mânâsı şöyle oluyordu:

"Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem Allah'ın elçisidir ve onun yanındakiler kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında merhametli ve şefkatlidirler. Sen o mübarekleri rükû ediciler, secde ediciler ve böyle yaparak Allah'ın fazlını, keremini ve rızasını kazanmaya gayret ediciler olarak görürsün. Ve onların yüzlerinde yaptıkları secdelerden, ibadetlerden hâsıl olan pırıl pırıl alâmetler vardır." deniliyor.

Bu âyet-i kerîme Peygamber Efendimiz'in sahabesini anlatıyor, sahabesini methediyor, sahabesinin mübarek insanlar olduğuna Kur'ân-ı Kerîm'den bir delil bu. Sahabesi mübarek bir nesil, rıdvanullâhi aleyhim ecmaîn. Allah onların şefaatine nâil eylesin. Onlar büyük insanlar, Peygamber Efendimiz'i görmüşler, Peygamber Efendimiz'den yetişmişler, Peygamber Efendimiz'in yetiştirdiği en üstün insanlar...

Onlar bizim numunelerimizdir. Biz onların hayatlarını okursak, nasıl davrandıklarına dikkat edersek, hayatımızı onlar gibi geçirirsek en iyi müslüman olarak yaşamış oluruz. Çünkü onlar İslâm'ı en iyi bilen kimselerdir. Çünkü Peygamber Efendimiz'in hemen yanındaydılar, Peygamber Efendimiz'den dini öğrendiler. Böyle sonradan bozma, değiştirme, çeşit çeşit yönlere sapma, dağılma olmadığı zamanda Peygamber Efendimiz'den dini öğrenmiş oldukları için onların imanları en kavî ve yolları en güzel yoldur. Ve sahabe-i kiramın yolu bizim için hakîkaten ittibâ edilecek, iktidâ edilecek bir yoldur. Onların davranışları da bizim için fıkıhta bir kaynak olarak görülür.

Muhterem kardeşlerim!

Bu sahabe-i kirâmın vasfı anlatılırken, "Kendi aralarıda şefkatli ve merhametli..." deniliyor. Allah razı olsun, bu şefkatin ve merhametin, sevgide bağlılığın ve kardeşliğin bir emâresi olarak, nişânesi olarak, numunesi olarak bu akşam sizler bizi karşıladınız, ikram ettiniz, evinizde misafir ediyorsunuz. Tabii bizim size karşı hürmetimiz var, sizin bize karşı sevginiz var ki misafir etmişsiniz. Bunun bir misali. Ama bu yaygın değil... Bu bütün müslümanlar arasında yaygın değil.

Maalesef, sanki ben buraya Moskova'dan gelmiş bir insanmışım gibi, gâvur diyarından gelmiş azılı, kanlı bir katilmişim gibi, buraya gelmeden benim aleyhime burada birtakım faaliyetler yapılmış ki ben o camiye gidemiyorum. Şimdiden ilan ediyorum; beni konuşturmayan bir camiyi ben normal bir ibadet yeri olarak kabul edemiyorum. Benim konuşturulmam yasaklanan bir camiye gidemem. Orası nötr, herkesin gideceği bir ibadet yeri hüviyetinde değil... Çünkü herkese açık olmayan, bütün müslümanların serbestçe ibadetini yapamadığı, dinini, imanını öğrenemediği, anlatamadığı bir yeri ben bir şahsın dükkânı olarak görürüm. Veya evi, mülkü, malikânesi olarak görürüm ama bir ibadet yeri olarak göremem, ben orada rahat edemem. Reddedilmiş olduğum bir yere ben gidemem ki... Beni reddetmeyen, beni seven bir sürü kardeşim var, onların yanında dururum. Burası reddederse Türkiye'de dururum, Türkiye reddederse Afganistan'a giderim, Pakistan'a giderim... Herkes reddederse bir köşeye çekilirim. Ama reddedildiğim bir yere niye gideyim?

Beni niye reddediyor? Benden ne kötülük gördü? Ben onun tavuklarını mı kışaladım? Aleyhinde bir şey mi söyledim? Türkiye'de benim alnıma bir kara leke mi sürülmüş? Türkiye'de ben hapse mi girmiş çıkmışım? Türkiye'de bir suç mu işlemişim; esrar mı kaçırmışım, adam mı öldürmüşüm, hırsızlık mı yapmışım?..

Elhamdülillah hiç böyle bir şey yapmadım. Türkiye'de, üniversitede hocalık yaptım, geçen seneye kadar... Bu sene de hocalık yapsaydım yine devam edebilirdim. Çünkü yaşım müsait, 65-70 yaşına kadar hocalık yapabilirim. Emekli olmamam için dâhil bütün bütün arkadaşlarım yalvardılar; "Ne olur, emekli olma!" diye... Ama sıkıyordu beni... Emekli olmadığım zaman arkadaşlarımın davet ettiği yere gidemiyordum, yapmak istediğim çalışmayı yapamıyordum. Bir şehirden öbür şehire gidemiyordum. Kayınvalidem rahatsız, İstanbul'a gideceğim, her seferde izin almak lazım... Bundan sıkıldığım için emekli oldum.

Ama böyle emekli olmasaydım ben şu anda Türkiye'nin Ankara Üniversitesi'nde profesörlük yapmaya devam edecek bir insandım. Türkiye'nin dört tane, beş tane camiinde müftülükten müsaadeli konuşma yapan bir insanım ben... Türkiye'de konuşma yapan bir insan olarak ben burada niye konuşma yapamayayım? Ben konuşma âşıklısı değilim, ama niye bir hak çiğnensin?

Size mesela, birisi gelse, "Araba kullanamazsın!" dese... "Yahu Sydney'de arabasız yaşanır mı? Ben niye araba kullanmayayım? Benim ne eksiğim kusurum var ki herkesin yapabildiği bir şeyi bana niye yaptırtmıyorsunuz?.." dersiniz.

Ben bunu şiddetle protesto ediyorum! Ben bunu İslâmî bir hareket olarak görmüyorum, insanî bir hareket olarak görmüyorum. Çünkü bir insana böyle bir muamele yapılmaz! Tanımadığınız bir insana, bilmediğiniz bir insana düşmanlık yapılmaz bir kere... İlk önce bir gör, sana ne kadar düşmanlık yaptığını, ne kadar kötü bir insan olduğunu anla; o zaman sen de ona onun yaptığı kadar yapmaya hak kazanırsın.

Ama daha Melbourne'a yeni gelmiş bir insanı belki bir siyasî görüşünden dolayı dışlamışsa; o zaman sen de siyasî hareket ediyorsun! O da bir siyasî görüştür. O zaman yine camiye siyaset girmiş oluyor. Sen istediğin siyasî grubu konuşturacaksın, istemediğin siyasî grubu konuşturmayacaksın... Bu şekilde hareket ettiğin zaman sen de camide siyasî bir hareket yapmış oluyorsun. O da camiye siyaset sokmak oluyor. Bu iki kere iki dört eder kadar âşikar bir şey...

Giderim Hakemba'da, her gün 20 dolar, 50 dolar veririm, her Ramazan oraya giderim; ama bu camiye gitmem, gitmeyeceğim. Kırgınım ve gitmeyeceğim! O beni konuşturmayan kardeşlere de kırgınım.

Ama bu yapılan şeyin, bu tavrın İslâm'da yeri yok! Bakın bu sayfayı ben bilinçli olarak açmadım, bunu kardeşimiz açtı; ama tevâfuken bu sayfa çıktı. Bakın burada Allahu Teâlâ hazretleri; "Kendi aralarında şefkatli ve merhametli..." diyor.

Ben kâfir miyim?

Değilim! Elhamdülillah müslümanım! Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve resûluhû... Ben Allah'ın varlığına, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'in onun peygamberi olduğuna inanmış bir insanım. Müslümanım elhamdülillah...

Ben müslüman olduğuma göre bu kardeşlerim bana merhamet edecekler. Hatam varsa merhamet ederek beni düzeltecekler.

Ama ben onların profesörüyüm! Ben o beni yasaklayan şahsın bağlı olduğu teşkilatın, Diyanet teşkilatının başkanı olan Mustafa Said Yazıcıoğlu'nun hocasıyım, profesörüyüm... Bundan önceki başkanı olan Süleyman Ateş'in hocasıyım, profesörüyüm... Ondan önceki Lütfi Doğan Hoca'nın profesörüyüm, hocasıyım... Allah bana üç tane, dört tane Diyanet İsleri başkanının hocası olmak şerefini bahşetti. Ben çoluk çocuğun maskarası değilim ki... Benim talebemin talebesi beni konuşturtmayacak! Ben onların hocalarına ders öğretmişim.

Seyyid Ahmed el-Haşimî isimli Peygamber Efendimiz'in torunlarından bir kimsenin yazmış olduğu bir hadis kitabının içindeki âyeti ve hadisi söylüyorum. Kendim şahsen bir şey söylemekten fayda da görmüyorum, böyle bir şeyi lüzumlu da görmüyorum. Bunu tercih ediyorum, âyet ve hadisler konuşulsun diye... Gittiğim yerde âyet ve hadis konuşmaya çalışıyorum. Bu yapılan ayıp bir şeydir. Ben bu kardeşlerimin bu kusurlarını düzeltmesini temenni ederim. Çok ayıp etmişler, çok küçük bir iş yapmışlar, son derece küçülmüşler, onları destekleyenler de küçülmüş.

Aramızda merhametli olacağız Eğer bir kahramanlık göstermek gerekiyorsa, işte Rusya Afganistan'ı istilâ etti; buyursunlar, serbest... Pakistan'a gittiğin zaman Afgan cephesine geçilebiliyor, silah da alınabiliyor. Düşmanla çarpışabilir, hepimiz çarpışabiliriz. Yani düşman her yerde var, çarpışmak mümkün...

"Onları secde ve rükû ediciler olarak görürsün." diyor. Demek ki namazı methediyor. Ondan sonra, "Allah'ın fazlu keremini isteyerek, rızasını kazanmak için hareket ederler." deniliyor. Bu da bizim için bir işarettir, biz de her işimizde Allah'ın rızasını kazanmak için gayret edeceğiz. Her işimizi Allah'ın rızasını kazanmak için yapacağız. Attığımız her adımı, söylediğimiz her sözü, yaptığımız her şeyi Allah'ın rızası için yapacağız. Bu onun işaretidir.

Allah bizi rızası yolundan ayırmasın. Kendi rızasına sahip olan, vâsıl olan, mazhar olan kullardan eylesin. Fazlu keremine bizleri nail eylesin.

Dünyadaki mevkilerin, makamların hepsini Allah bana gösterdi. Elhamdülillah, mevki makam bakımından hiçbir ihtiyacım yok. Para pul bakımından elhamdülillah, Allah beni başkalarına muhtaç ve mecbur olmaktan kurtardı. Allah'a hamd ü senâlar olsun.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi fazl u keremine nâil eylesin, rızasından ayırmasın...

Şimdi bu mübarek alim hadîs-i şerîfe geçti. Bir âyet anlatıyor, bir veya iki tane hadis getiriyor, bir dersi tamamlamak için... Sahabe-i kirâmı sevme konusunu anlatırken bir âyeti anlattı, ondan sonra hadîs-i şerîfe geçti. Revâhu şeyhân dedi; yani Buhârî ve Müslim, ikisi birden bu hadisi rivayet etmişler.

Buhârî ve Müslim, iki sahih hadis kitabını yazmış olan büyük alim kişilerdir. Hadisleri kıymetlidir, sağlam hadislerdir. Bu alimler kimden rivayet etmişler?

Berâ b. Âzib radıyallahu anh'ten rivayet etmişler.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ensar hakkında buyurmuş ki...

Ensar, Medine-i Münevvere'de bulunup da Mekke-i Mükerreme'den hicret yoluyla kendi ülkelerine gelen kimseleri barındıran, onlara yardımcı olan, ev sahipliği eden, kardeşlik eden sahabenin adı... Sahabenin bir kısmı muhâcirîn, bir kısmı ensar olmuş oluyor. Ensar, yani Medine'nin müslümanları... O Mekke'den hicret eden mübarekleri orada gurbet çektirmeyip misafir eden, bağrına basan kimseler...

Onlar hakkında Peygamber Efendimiz demiş ki;

Lâ yuhibbuhum illâ mü'minun. "O ensarı ancak mü'min olanlar sever. Onları sevmek imanın alâmetidir ve imanın gereğidir."

Ve lâ yübğıduhum illâ münâfikun. "Bu ensara ancak münafık olan buğz eder."

Yani onları sevmiyorsa, ensarı ikinici sınıf vatandaş gibi görüyorsa; "Asıl müslümanlar Peygamber Efendimiz'in Mekke'den gelme hemşehrileridir. Bunlar ne ki ya? İşte birinci sınıf olanlar onlardır. Onlar bak, yerlerini yurtlarını terk ettiler, muhacir oldular, buraya geldiler. Bunlar sonradan, taşralı, ikinci sınıf..." filan gibi düşünürse, sevmezse, buğz ederse ensara; işte o münafıktır. Bu durum münafıklık alâmetidir. Münafık sevmez; ancak mü'min sever.

Çünkü onlar hâlis kimselerdi. Peygamber Efendimiz'i hiç bir şehir ahâlisi kabul etmediği zaman, Taif'te taşlandığı zaman, Mekkeliler öldürmeye kasdettiği zaman; "Yâ Resûlallah! Biz seni kendimiz gibi koruruz, kollarız. Sen bizim beldemize gel!" dediler. Hacca geldikleri zaman Akabe'de bey'at ettiler kendisine... Ve Mekke ahâlisini de çağırdılar. Peygamber Efendimiz de gitti. Onlar imanı kavî insanlardır. Peygamber Efendimiz'e çok büyük yardım ettikleri için ensar adını almışlardır. Onlara buğz etmek bir mü'mine yakışık almaz. Kim buğz ederse münafıktır. Kim severse mü'mindir. Mü'minliğin alâmeti sevmektir. Kızmak da münafıklığın, kalpdeki bir hastalığın alâmetidir.

Ve men ehabbehüm ehabbehu'llâhu. "Kim onları severse Allah da onu sever." diyor.

O ensarı seveni Allah sever. Biz de seviyoruz. Allah razı olsun o ensardan ki biz de seviyoruz.

Allah şefaatlerine erdirsin.

Ve men ebğadahüm ebğadahu'llâhu. "Kim onlara buğz ederse..."

Bu herhalde Mekke-i Mükerreme'den gelenler, Ensar'a buğz edenler arasında olabilir.

"Kim onlara buğz ederse Allah da onlara buğz eder, onları sevmez." diyor.

Burada ilk önce bir-iki âyet zikrediyordu, ondan sonra bir-iki hadis zikrediyordu merhum müellif... Allahu Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'in bir âyet-i kerîmesinde buyuruyor ki;

Ve kâtilü'l-müşrikîne kâffeten kemâ yukâtilûneküm kâffeten. "Kâfirler, müşrikler sizinle topluca çarpıştıkları, savaştıkları gibi; ey mü'minler, siz de onlarla topluca kalkın, savaşın, siz de onlarla savaş edin! Madem onlar topluca size saldırıyor, siz de onlara öylece toplu karşılık verin ve savaşın!"

Va'lemû enna'llâhe mea'l-müttakîn. "Ve biliniz ki Allah takvâ ehli olanlardan yanadır, sizden yanadır."

"Siz Allah'dan korkarsanız, takvâ ehli olursanız Allah size nusret ihsan eder, yardım eder, sizi kâfirlere galip getirir. Onların size saldırmasından korkmayın. Siz onlarla çarpıştığınız zaman Allah sizi destekler, siz galip gelirsiniz." demiş oluyor Kur'ân-ı Kerîm...

Muhterem kardeşlerim! Başka âyet-i kerîmelerden de biliyoruz ki:

Allah'ın insana yardım etmesinin şartlarından iki tanesi âyet-i kerîmelerde zikrediliyor: Birisi sabır, diğer takvâ... Sabretmeden olmaz, her şey sabırla olur. Sabırla asmadaki koruk helva hâline gelir. Nasıl helva hâline gelir?

Koruk olgunlaşır, üzüm olur; üzüm sıkılır, pekmez olur; pekmez unla karıştırılır, helva olur. Ama bütün bunlar sabırla olur. Birden yani aniden, o koruk hâlindeyken helva olmaz. Onun için dedelerimiz; "Sabırla koruk helva olur." demişler. Ama sabırla birlikte çalışmak, uğraşmak gerekiyor. Muvaffakiyetin şartlarından birisi sabırdır.

Sabrın üç çeşiti vardır.

1. Allah'ın, insanın başına musallat ettiği musibetlere, belalara, üzüntülere, sıkıntılara, hastalıklara, dertlere, elemlere, kederlere sabır...

Bir hastalık, musibet gelir, insan inim inim inler. İşte buna sabredecek, sevap kazanacak. Veyahut malına bir telefât gelir, ticarette zarar eder, mahsulü harap olur, Karadeniz'de gemisi batar... Yani bir musibet gelirse ona sabredecek. İşte böyle sabrederse sevap kazanır.

2. Allah'ın haram kılmış olduğu, yasak kılmış olduğu şeyleri yapmamak için kendisini tutmak, sabretmek...

İçki içmek tatlı mı, acı mı bilmem ama, insan içmemeye sabredecek. Nâmahreme bakmamaya sabredecek. Haram iş yapmamaya sabredecek. Günahlı iş yapmamak için kendisini tutacak. Gözüne hâkim olacak, diline hâkim olacak, her şeyine hâkim olacak. Günahlara karşı direnip sabredecek, kendini tutacak, düşmeyecek. Şeytan çekmek istese bile, nefis onu günaha sokmak istese bile girmeyecek.

3. Sevaplı işlerde, ibadetlerde sabır lazım. Oruç tutmak zor, hacca gitmek hem masraflı hem zor... Zekât vermek, kazandığın parayı çıkartıp vermektir, zordur. Namaz kılmak zordur. Sıcak yatağı bırakarak sabah namazına kalkmak zordur.

Siz gerçi burada nisbeten rahatsınız, doğrusu Allah'ın nimetlerine mazharsınız. Hepinizin evinde sıcak-soğuk su vardır. Ama bizim Türkiye'de öyle evler vardır ki insan yataktan kalkamaz. Çünkü burnunu çıkarsa burnu donar, yani öyle soğuktur. Suya elini değdirdiği zaman su jilet gibi keser. Burada anlaşılmaz bu... Sıcak havada hele hiç anlaşılmaz.

Ama sabah namazında müezzin de minareye çıkmıştır, Hayya ale's-salâh diye bağırıyor, "Haydi namaza!" diyor. Ondan sonra, o da yetmiyormuş gibi arkasından bir de ihtar çekiyor: es-Salâtu hayrun mine'n-nevm. es-Salâtu hayrun mine'n-nevm. "Uyuma, kalk! Namaz uykudan daha hayırlıdır!" diyor.

Müezzin bunu diyor; ama dışarısı soğuk, su buz gibi, Sydney'deki gibi hava yumuşak değil. Evde sıcak su yok, buz gibi... Bazen su da olmaz. Köydeki evlerde tuvalet bahçenin öbür ucundadır, kalkacak, oraya gidecek. Oraya gidinceye kadar insan zaten şifayı kapar, başlar hapşurmaya... Sabahleyin bir babayiğitlik gösterip sıcak yataktan kalkabilirse eğer, oraya gidinceye kadar zaten şifayı kapar. Ondan sonra gelecek, abdest alacak, oradan yürüyecek camiye gidecek. Mesela köyün elektiriği yoksa sabah namazına gitmek neyse, alaca karanlıkta kolay olur, yatsı namazına gitmek zor olur. Bir keresinde ben, bizim köyde hatırlıyorum, yatsı namazından teyzemin evine gelinceye kadar duvarlara toslaya toslaya geldim. Gökte ay da yoktu, hiçbir şey de yoktu. Nereye bastığımı bilemeden yürüdüm. Yani bu ışıkların, bu elektriklerin şükrü lazım geliyor.

İbadetlere sabretmek gerekiyor kardeşlerim! Demek ki muvaffakiyetin şartlarından birisi sabırmış. Sabrın çeşitlerini anlatmış olduk.

Muvaffakiyetin şartlarından birisi de takvâ imiş. Takvâ; "Allah'tan korkmak, sakınmak, çekinmek, günahlara düşmemek, titiz müslüman olmak" demek. Diyor ki; "Allah takvâ ehli insanlarla beraberdir. Allah onlara yardım eder." Yardım eder, hep yardım etmiştir, tarih boyunca bu böyledir. Kaide bu çünkü: Va'lemû enna'llâhe mea'l-müttakîn. "Biliniz ki Allah müttakîlerle beraberdir." Bu zihninize yerleştireceğiniz bir bilgi... Allah celle celâlühû böyle buyuruyor: "Biliniz ki Allah müttakîlerle beraberdir." Bitti; takvâ ehli olmayanlar dertlerine yansın! Takvâ ehli olanlara ne mutlu!

İkinci âyet-i kerîme:

Yâ eyyühe'llezîne âmenû. "Ey iman edenler! Ey iman sahipleri!" Hel edüllüküm alâ ticâretin tüncîküm min azâbin elîm. "Sizi fecî, elim, fena, kötü bir azaptan kurtaracak bir güzel ticareti size öğreteyim, tavsiye edeyim, göstereyim mi? Size kılavuzluk yapayım mı, öğütleyeyim mi, bildireyim mi?" diyor Allahu Teâlâ hazretleri...

Bize bir ticaret öğretecek Allahu Teâlâ hazretleri ve bu ticaret bizi fecî, elim bir azaptan kurtaracak, yani cehennemden kurtaracak.

"Cehennemden kurtaracak bir kârlı şey öğreteyim mi?" diye soruyor Allahu Teâlâ hazretleri ilk âyet-i kerîmede...

"Ey iman edenler..."

"İman ediyor musunuz?"

Ediyoruz.

"İman ediyorsanız, sizi cehenneme düşmekten koruyacak bir ip ucu vereyim mi size?"

Fecî bir azap ile cayır cayır yanmak, derilerinin kapkara olması, çeşitli azaplar görmesi fecî değil mi?

Fecîlerin fecîsi bir azap... Bu azaba düşmeyecek bir çare, bir alışveriş ve ticaret... Nasıl ticarette para veriyorsun, malı alıyorsun, onun gibi bir şey... Bir şey vereceksin, bir şey kazanacaksın. Yani bu azaba düşmeyeceksin.

Nedir o?

İkinci âyet-i kerîmede bildiriyor:

Tü'minûne billâhi ve resûlihî. "Allah'a sımsıkı bağlanır inanırsınız ve Resûlullah'a sımsıkı bağlanır ve yolunda yürürsünüz."

"Allah'a ve Resûlü'ne bağlanır inanırsınız..."

Bu bir. Tamam; Allah'a inandık, Resûlullah'a inandık, Kur'an'ı başımızın tâcı ettik, Peygamber Efendimiz'in sünnet-i seniyyesi de rehberimiz...

Ve tucâhidûne fî sebîlillâhi bi-emvâliküm ve enfüsiküm. "Ve sizler Allah yolunda mallarınız ve canlarınızla cihat edeceksiniz."

"Böyle yaparsanız fecî azaptan kurtulursunuz."

Demek ki malla ve canla cihat var. Malla cihat; malını Allah yolunda tahsis edip harcamak sûretiyle olur. İnsan malının bir miktarını veya tamamını verecek.

Polatlı'ya kadar Yunanlı geldiği zaman Anadolu'da, İzmir'e asker çıkartıp da Polatlı'dan atılan topların sesi Ankara'dan duyuluyorken, askerler Ankara'da bir dükkâna gelmişler... Ordu mensupları, o dükkândan makbuz mukabili kayıtlı-kuyutlu "Askerimiz için lazım olacak bez [gibi] bir şeyler verebilir misiniz hacı efendi?" diye dükkâna girmişler. Kayıtlı, yani bir top, bir kaput bezi, bir şey verirsen yaraları sarılır, bir şey yapıp giyerler, bir ölüyse kefen olur, hastalanmışsa bir örtü olur, bir işte kullanılır diye... Demiş ki dükkân sahibi:

"Bütün dükkânı alın!"

"Yok, biz bütün dükkânı filan istemiyoruz. Şurada gönlünden ne koparsa biraz bir şey ver. İmza da atacaksın, işte biz de aldığımızı kayda dökeceğiz." demişler.

"Yahu bütün dükkânı alın!" demiş.

"Niye?" demişler.

Şurada 70-80 kilometreden topu patlatan gâvur buraya geldi mi zaten hepsini alacak! Onun için alın, helal olsun, isteyerek veriyorum!" demiş, böyle vermiş.

Onun için, insan malının bazen tamamını, bazen bir kısmını Allah yolunda verecek. Allah normal şartlarda malının kırkta birini istiyor. "Zekât olarak kırta birini verin!" diyor. Daha fazlasını verirse insan kendi cömertliğinden vermiş oluyor.

Demek ki Allah'a ve Resûlullah'a inanacaksınız ve Allah yolunda malınızla, canınızla cihat edeceksiniz. Canla cihat, fiilen harbe katılarak, o kabilde olur.

Zâliküm hayrun leküm in küntüm ta'lemûn. "Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır."

Neden daha hayırlıdır?

Bir mukayese var. "Daha hayırlı" deyince, bir şey bir şeyden daha hayırlıdır. Cihat etmemekten, keyfine bakmaktan, yan gelip yatmaktan daha hayırlıdır. Halbuki cihatta yorgunluk var, can tehlikesi var, yaralanma var, ölüm var... Cihat etmemekte ise kenarda rahat durmak var, villasında yaşamak var, huzur içinde uykusunu tam almak var, korkulu gece geçirmemek var, sevdikleriyle beraber gününü gün etmek var, istediği iyi cins yemekleri yemek var... Ama o hayırlı değil! Burada tozlara, topraklara bulanmak, yaralanmak, korkuyla vakit geçirmek, icabında canını vermek öbür tarafta rahat etmekten daha hayırlıdır. Ama nasıl?

İn küntüm ta'lemûn. "Eğer bilirseniz, bu böyle..."

İşin gerçeği böyle; ama birçok kimse bunu bilmez. Herkes bucak bucak kaçar. Bir harp ilanı oldu mu cepheden bir sürü insan firar eder, kaçar; cepheye alınsa bile... Bir kısmı askere gitmemek için çare arar, bir kısmı askerden, cepheden kaçar.

Cepheden kaçmak, savaştan kaçmak büyük günahdır bizde... Yani düşmandan kaçmak, düşmana sırt dönüp kaçmak büyük günahdır bizim dinimizde... Onun için, dedelerimiz savaşta kazanmış. Bir gül bahçesine girercesine harbe gidip ölmüşüz. "Şehit olacağız!" diye sevine sevine gitmişiz. Köyümüzden askeri davulla, zurnayla uğurlamaya alışmışız. Düğüne gider gibi uğurlamaya alışmışız.

Bizim köyden rahmetli, babamın halası anlattı. Kardeşlerini -yani babamın dayılarını- davullarla, zurnalarla uğurlamışlar Çanakkale harbine... Bu Gelibolu meselesi mâlum, burada herkesin bildiği mesele... Bizim büyük dayılarımız böyle oradakilerle vedalaşırken; "Haydi Allah'a ısmarladık!" demişler. Şu salladığımız eller yarın kan revan içinde kalacak; sevine sevine gitmişler ondan sonra da şehitlik haberi gelmiş. İnsan ertesi gün ellerinin, yüzlerinin kan revân içinde kalacağını bile bile nasıl gider, bunu başkası anlayamaz.

Bir arkadaşımızın evinde bir kitap okudum. Brokenhill'deki iki kişinin macerasını anlatırken: "Belki de afyon kullanmışlardı." diyor. Çünkü İngiliz anlayamaz ki... Ancak afyon kullanan bir insan böyle bir işi yapabilir diye düşünür. İngiliz anlayamaz ki şehitliği... Zavallıcık, anlayamadığı için "Belki afyon kullanmışlardır." der. Yani doğrudan doğruya sonu ölüm olan bir şeyi yapar mı insan?

Akıllı insan yapmaz. Ama akıldan başka akıllar da var... İn küntüm ta'lemûn. "Eğer bilirseniz, cihat daha hayırlı!" diyor Allahu Teâlâ hazretleri... Ama bilmeyene bu taraf daha hayırlı gelir. Onu âhirette göreceğiz, neyin daha hayırlı olduğunu herkes o zaman görecek.

Eğer böyle yaparsanız;

Yağfir leküm zünûbeküm. "Allah sizin geçmiş günahlarınızı bağışlayacak." Ve yudhilküm cennâtin tecrî min tahtihe'l-enhâru. "Aşağılarından şırıl şırıl cennet ırmaklarının aktığı, cennet bahçelerine sizleri sokacak, sizi oralara sahip edecek..." Ve mesâkine tayyibeten fî cennâti adn. "Ve sizlere Adn cennetlerinde güzel meskenler nasip edecek." Zâlike'l-fevzü'l-azîm. "Bu ne büyük bir başarı, ne güzel bir sonuç!"

"Allah cennete sokacak, köşkler nasip edecek, çeşitli nimetler bahşedecek." diyor, bu âyet-i kerîme...

Ve uhrâ tuhibbûnehâ. "Bir şey daha var, siz de onu çok seversiniz, istersiniz, temenni edersiniz." Nasrun mina'llâhi ve fethun karîb. "Bunu da bilin ki Allah'ın yardımı ve fütuhât yakındır."

O ikincisi, Allah'ın yardımının gelmesi ve yakın bir fütuhâtın size olmasıdır. Meraklanmayın, bu tasaları, bu sıkıntıları çekeceksiniz; ama Allah'ın yardımı size erişecek ve fütuhâta da mazhar olacaksınız, galip geleceksiniz."

Mekke'nin fethini müjdeleyen âyet-i kerîme... Mekke'nin fethedileceğini sahabeye böyle müjdeledi.

Ve beşşiri'l-mü'minîn. "Ey Resûlüm! Mü'minleri müjdele! Bunlar olacak, o güzel günleri görecekler!" buyurdu. Allahu Teâlâ hazretleri âyet-i kerîmede.

Her zaman için bu böyledir; cihat oturmaktan iyidir! Allahu Teâlâ hazretleri insanın geçmiş günahını da bağışlar. Sahabeden bir kimse ömrünü biraz ayyaşlıkla, sarhoşlukla geçirmiş. Bir savaşta Peygamber Efendimiz'in yanına gelerek dedi ki;

"Yâ Resûlallah, ben şimdiye kadar iman etmemiştim, müşriktim. Ben şimdi kânîyim senin peygamber olduğuna... Sana inansam, sana tâbi olsam, şu savaşa girsem, cennete gider miyim?" dedi.

"Gidersin!" dedi Peygamber Efendimiz...

İnanıp cihada girince, Resûlullah yolunda, henüz müşrik daha, şartları soruyor. "Giriş nasıl olacak?" diye şartları soruyor. "Girersen, iman edersen, Allah yolunda olursan şehit olursun, cennete gidersin." dedi Peygamber Efendimiz.

"O halde sana iman ediyorum, Müslümanlığı kabul ettim ve kâfirlerle cihat edeceğim!" dedi.

Namaz kılmamış, oruç tutmamış, abdest almamış, hiçbir şeyi yok adamın; müşrikken mü'min oldu.

"Ama dur, biraz yemek yiyeyim!" dedi.

Bunlarla uğraşırken tabii enerji lazım olacak. Torbasından hurma çıkardı. Böyle hurmaları bir taraftan yiyor, "Güçleneyim, enerji kazanayım." diye... Sonradan aklına geldi mübareğin, dedi ki;

"Yahu bunları yiyeceğim diye uğraşmaya değmez!" gibi bir söz söyledi, savurdu attı hurmaları... Yani yemeği yarım bıraktı, savaşa girdi. Çarpıştı çarpıştı, şehit oldu ve cennetlik oldu. Cennetlik olduğunu Peygamber Efendimiz müjdeledi.

Her zaman bu böyledir. Allah geçmiş günahları bağışlar. Yağfirleküm zünûbeküm'ü izah etmek için söyledim bunu. Geçmiş günahları bağışlar, affeder ve kişiyi cennete sokar. Hem de ne güzel nimetler, neler ihsan eder. Ebedî, sonsuz, bitmez tükenmez nimetler... Hadsiz, hesapsız, sayısız izzetler, ikramlar...

Buraya gelen kardeşlerimi biliyorum ki bir kısmı ağır işlerde çalışıyorlar. Buradakilerin beğenmediği ağır işlerde; Wollongong'daki demir fabrikasında, falanca yerdeki madende, filanca yerdeki tehlikeli yerde, falanca yerde güneşin altında diz çökerek, saatlerce ziraat yaparak çalışıyorlar; biliyorum. Bu meşakkatleri bu kardeşlerim neden çekiyorlar?

"Arkasından biraz ferahlık duyacağız." diye... Kendisi rahatsız olsa bile, çoluk çocuğu rahat edecek diye... Yani buradaki kardeşlerimiz ilerideki bir rahatı düşünerek büyük fedakârlık yapıyor...

İşte asıl fedakarlık âhiret için yapılacak. İnsan burada biraz sıkıntı çekebilir. Avustralya'daki bu yaşayışınızdan ibret alın ki müslümanlar olarak burada biraz sıkıntı çekebiliriz. Ama âhirette ebedî saadete ereceğimiz için, malımız da, canımız da fedâ olsun, hoş olsun... Nedir yani; "mal" dediğin şey nedir, "can" dediğin şey nedir ki?..

Canı Cânan dilemiş, vermemek olmaz ey dil, Ne nizâ eyleyelim, ol ne senindir ne benim!

Allah dilemiş. Can zaten Allah'ın, bizim değil ki; emanet... İstediği zaman vermemek olur mu?

Allah bizi mesut kullar olarak yaşatsın, şehit kullar olarak ölmeyi nasip eylesin, cümlemize...

Onu kimse anlayamaz, şehitlik en büyük mertebedir.

Âyet-i kerîme burada bitti. İki-üç âyet-i kerîme böylece bir söylenmiş oldu.

Hadîs-i şerîf de şöyle:

Buhârî ve Müslim'in -rahmetullâhi aleyhim ecmaîn- rivayet ettiklerine göre, Ebû Hüreyre radıyallahu anh şöyle dedi:

Süile resûlullâhi sallallahu aleyhi ve sellem: Eyyül amelü efdalü?

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'den soruldu ki;

"Yapılan işlerin, fiillerin, çalışmaların, amellerin hangisi İslâm bakımından en faziletlidir?"

"Ne yapalım? Yemek mi yedirelim? Oruç mu tutalım? Namaz mı kılalım? Sadaka mı verelim? Ne yapalım? Hangisi en faziletli?.." diye, en faziletli ameli Peygamber Efendimiz'e sordular.

Kâle: îmânun billâhi ve resûlihî. "Allah'a ve Resûlüne inanmaktır." dedi Peygamber Efendimiz.

Her şeyin başı, bütün faziletlerin evveli, her şeyin kaynağı, aslı, özü, esası; Allah'a ve Resûlullah'a inanmaktır. Bir insan Allah'a tam inanıyorsa ne mutlu! İnanıyoruz; vardır, birdir, hâzırdır, nâzırdır, Rahman'dır, Rahim'dir. İnanıyoruz; tamam, ne mutlu...

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Allah'ın gönderdiği hak Resûldür, elçidir. Söyledikleri hakdır, gerçektir. Allah o ümmî, öksüz, mübarek kulunu kendisine has peygamber eyledi. Kendisine vahy eyleyip Kur'ân-ı Kerîm'i indirdi, emirlerini, yasaklarını bildirdi. O da bize İslâm'ı öğretti. 40 yaşında peygamberlik geldi, 63 yaşında bu dâr-ı dünyadan dâr-ı bekâya irtihâl edinceye kadar 23 sene içinde insanlara İslâm'ı öğretti, her şeyi anlattı. 23 sene, geniş zaman içinde her şeyi anlattı da veda haccında şunları söyledi:

"Bunları size tebliğ ettim mi? Tamam mı ey ashabım?.." dedi, hacda toplanmış olan insanlara, Cebel-i Rahme'nin kenarında...

Onlar da;

"Tebliğ ettin!" deyince, ellerini kaldırdı:

"Şâhid ol yâ Rabbi!.." dedi.

Peygamber Efendimiz böyle bildirdi. Onun peygamber olduğuna inanıyoruz. Allah'ın varlığına ve Peygamberimiz'in peygamberliğine inanıyoruz. Siz de inanıyorsunuz, çocuklarımıza da öğreteceğiz, onlar da inanacaklar. Tamam, en faziletli iş bu...

Kîle: Sümme mâzâ? "Bundan sonra ne, en faziletli olan?"

Kâle: el-Cihâdu fî sebîlillâhi. "Allah yolunda cihat etmektir." dedi.

Cihat edeceğiz! Allah yolunda malımızla, canımızla cihat edeceğiz. [Yukarıda] geçti ya; mal vereceğiz, para vereceğiz, Allah yoluna feda olsun. Allah'ın verdiği mallar Allah'ın yolunda feda olsun. Allah'ın verdiği sıhhat Allah'ın yoluna feda olsun. Allah'ın verdiği akıl Allah'ın yoluna feda olsun. Allah'ın verdiği evlat, iyal Allah'ın yoluna feda olsun. Anamız, babamız, çoluk çocuğumuz feda olsun... Çünkü Peygamber Efendimiz'le konuşurken sahabe-i kirâm derlerdi ki;

Fidâke ebî ve ümmî yâ Resûlallah! "Anam, babam sana feda olsun yâ Resûlallah!"

Öyle düşünüyorlardı, öyle idiler.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi de böyle kendi dinine hizmet hususunda üstün gayretli eylesin.

Kîle: Sümme ba'd? "Bundan sonra ne gelir?" diye sordular.

Peygamber Efendimiz üçüncü olarak da demiş ki;

Kàle: Haccun mebrûrun. "Makbul, usûlüne uygun yapılmış olan bir hacdır."

O da zor bir iş, kolay bir iş değil... Şimdi kolaylaştı; uçağa biniyorsun, gidiyorsun. Orada vasıtalar var, sıcak-soğuk sular var, iki adımda bir istedikleri riyali verdin mi her şeyi buluyorsun. Şimdi kolay. Eskiden tabii develerle veya yaya olarak gidilirdi. Sular bulunmazdı, sıcaktan korunma imkânları azdı. Hacca gidenlerin çoğu telef olurdu. Hacıların çoğu kırılırdı, gidenler gelemezdi. Şimdi biraz kolaylaştı.

Tabii amellerin makbullüğü hususunda başka hadîs-i şerîfler de var. Bunların bütünüyle hepsini incelediğimiz zaman görürüz ki; Allah yolunda ilim öğrenmek için sabah akşam medreseye, camiye vesâireye yürümek, gitmek, gelmek cihattan da üstündür, kardeşlerim! Çünkü cihadın faziletini de görüyorsunuz, insanlara ilim erbâbı anlatıyor. Cihadın faziletinden bahsetmeye bahsetmeye ümmet unuttuğu için zillete düştü. Cihadın faziletini de insana ilim erbâbı anlattığından, âyetleri, hadisleri de insana alimler öğrettiğinden, en faziletli iş ilim öğrenmek, ilim öğretmektir!

Allah bizi ilimden ayırmasın. Bildiklerimizi de tatbik etmeyi cümlemize nasip eylesin. Allah hepinizden razı olsun. Geçmişlerinize rahmet eylesin. Evlatlarınızı hayırlı evlatlar eylesin. Sizleri ve bizleri dünyada ve âhirette mesut ve bahtiyar eylesin.

Bi-hürmeti esrârı sûreti'l-Fâtiha!

Sayfa Başı