M. Es'ad Coşan Araştırma ve Eğitim Merkezi

Bakara 130-132. âyetleri

Videoyu istediğiniz yerden başlatmak için metin üzerine tıklayınız.

es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!

Allah'ın selâmı, rahmeti, lütfu, ihsânı, ikrâmı hem dünyada hem âhirette sizlerin üzerinize olsun. Cenâb-ı Hak iki cihanda cümlenizi aziz ve bahtiyar eylesin.

Tefsir sohbetimizde Bakara sûre-i şerîfesinin 130., 131., 132. âyet-i kerîmeleri üzerinde konuşmamı yapmak istiyorum. Bu âyet-i kerîmelerin mübarek metinlerini okuyalım.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Ve men yerğabu an milleti İbrâhîme illâ men sefihe nefsehû ve lekadi'stafeynâhu fi'd-dünyâ ve innehû fi'l-âhireti le-mine's-sâlihîn.

İz kâle lehû rabbuhû eslim kâle eslemtü li-Rabbi'l-âlemîn.

Ve vassâ bihâ İbrâhîmü benîhi ve Ya'kûbu yâ beniyye inna'llâhe'stafâ lekümü'd-dîne felâ temûtünne illâ ve entüm muslimûn.

Sadaka'llâhu'l-azîm.

Üç âyet-i kerîme.

Geçen haftalardaki âyet-i kerîmelerde İbrahim aleyhisselâm'ın, İsmail aleyhisselâm'ın nasıl Allah'ın mübarek kulları olduğu, nasıl Kâbe'yi bina ettikleri, bina ettikleri zaman nasıl dualar eyledikleri, nasıl nesillerinden Peygamber Efendimiz'in gelmesi, nesillerini yerleştirdikleri topluluktan bir mübarek Peygamber'in çıkmasına dua ettiklerini anlatmıştım. Konular bunlardı.

İbrahim aleyhisselam Allah'ın çok sevgili, çok makbul bir kulu. Ve't-tehaza'llâhu İbrâhîme halîlâ. "İbrahim'i Allah kendisine samimi, çok yakın dost edindi." Yani Allah edindi… Tabii bu çok büyük bir mazhariyet, çok büyük rütbe, çok büyük bir şeref, çok müstesna bir durum.

İbrahim aleyhisselam, o Kâbe'yi bina etmiş olan, yeniden inşa etmiş olan mübarek peygamber; kendi hâli hayatında, daha gençliğinde, kavminin puta tapmasına rağmen, putlara tapan bir toplumun içinde olmasına rağmen bunları incelemiş; putlara tapınmayı aklı, gönlü kabul etmemiş. Kavminin taptığı aya, güneşe, yıldızlara bakmış; bunların tapınılacak ilâhlar olmadığını kesin olarak ifade etmiş. Ondan sonra da kavminin bu yanlış inancını düzeltmek hususunda çok mertçe, çok asil, çok yüksek bir cesaretle mücadele etmiş. Ve şirkin, Allah'a şirk koşmanın, puta tapmanın, bâtıl dinlere girmenin, bâtıl yollarda bâtıl inançlarla ömür tüketmenin, Allah'ın sevmediği bir inançla yaşamanın, Allah'ın sevmediği bir inançla göçüp gitmenin yanlışlığını bilen bir kimse olarak ömrü boyunca mücadele etmiş bir mübarek zât...

İbrahim aleyhisselâm'ın, böyle Halîlullah, Halîlü'r-Rahman, Rahman'ın dostu, halili, sevgili kulu bir Peygamber'in açtığı bir çığır var, bir yol var.Millete İbrâhîme hanîfâ. Millet, bizde "ulus" mânasına kullanılıyor. Tabii Kur'ân-ı Kerîm'de başka anlamda kullanılmış oluyor. Millete İbrâhîme deyince, İbrahim'in açtığı bu coşkulu iman çığırı...

İbrahim aleyhisselam öyle bir kişi ki hem yahudiler -ceddi, çok eski zamanda yaşamış, kendilerinin büyüğü olduğu için, soylarının en kıymetli şahsiyetlerinden hepsinin başında olan bir kimse olduğu için- hürmet ediyorlar, hem hıristiyanlar biliyorlar, hürmet ediyorlar, hem de Peygamber Efendimiz İbrahim aleyhisselâm'ın torunu olduğundan o seviyor. Yani bütün büyük ilâhî dinlerin mensuplarının saygı duyduğu, ihtilaf edilmeden herkesin sevdiği bir yüce zât... Hem de şirke düşmediği, putlara tapmadığı, yanlış inançlarla mücadele ettiği kesin olan bir kimse. Putları kırdığı, kavmiyle bu hususta onları doğru yola çekemeye çalıştığı, babalığı ile mücadele ettiği yazılıyor, biliniyor.

Ve men yerğabu an milleti İbrâhîme. "İbrahim bu çığırı, bu dini, bu inanç yolu, bu nurlu dininden kim yüz çeviririr?"

Buradaki men soru edatıdır. Arapça'da men "Kim o?" mânasına… Mesela kapı çalındığı zaman; tak tak tak kapı çalındı, içerideki sorar; Men hüve? "Kim o?" Biz Türkçe "Kim o?" diyoruz. Men "kim?" demek.

Ve men yerğabu. "Kim yüz çevirir?"

Rağibe-yerğabu bir fiil; ama kullanıldığı edatla mânası değişiyor. Bunu lisan öğrenen kardeşlerimin dikkatini çekmek istiyorum, bilmesini istiyorum. Kelimelerin sadece tek olarak kendisine bakamayacaklar. Bir dili öğrenmek isteyen bir genç, dikkatli bir genç ne yapacak?

O dilde o kelimenin sadece tek olarak kendisine bakmayacak, cümle içinde hangi edatlarla, hangi tümleçlerle nasıl kullanıldığına bakacak. Bu çok önemli; Türkçe'de de önemli, İngilizce'de de önemli, Arapça'da da önemli...

Arapça'da edatlar… Mesela bu rağibe fiili; rağibe, rağbet mastarı. "Rağbet" deyince, biz şimdi tek kelimeye bakarsak; "bir şeye rağbet etmek, heveslenmek, teveccüh etmek, ilgi göstermek, onu istemek" mânasına geliyor. Ama rağibe, an ile kullanılırsa o zaman aksi mânaya geliyor. Rağibe, fî edatıyla kullanılırsa; rağibtü fî hâze'l-emr, "Bu işe rağbet etti." mânasına geliyor. Ama rağibtü an hâze'l-emr, "Ben bu işten nefret ettim, bu işi istemedim." mânasına geliyor. Yani an "uzaklaşmak" mânasını veriyor. Burada da rağibe fiili an ile kullanılmış:

Ve men yerğabu an milleti İbrâhîm. "İbrahim'in dininden kim yüz çevirir?"

Çevirmez, çevirmemelidir. Çünkü onun yolu çok güzel yol, Allah'ın sevdiği yol; nurlu yol, doğru yol, mantıklı yol, ilmî yol, aklın, vicdanın kabul edeceği [yol;] aklın, mantığın, imanın, kalbin yolu...

"Kim bundan yüz çevirir?" Soruyor.

İllâ men sefihe nefsehû. "Kimse çevirmez; ama bu yoldan yüzünü çevirse çevirse, bu yola gitmese, başka yola gitse gitse..." kim gider?

Men. "O kimse ki." Sefihe nefsehû. "Nefsini tezlil ve tahkir eden."

Yani nefsine zarar vermek isteyen, nefsini esarete, mahkumiyete sokmak isteyen, nefsine kötülük yapmak isteyen ancak bundan yüz çevirir. Kendisini helâk etmek isteyen, kendisini mahvetmek isteyen ancak bundan yüz çevirir; başkası çevirmez.

Sefihe, "akılsızlık etmek" demek. Süfehâ da "akılsızlar" demek. Sefih Arapça'da "akılsız" demek; "aklını kullanmayan, akıllıca hareket etmeyen" mânasına… Süfehâ, bu kelime "aklını kullanmayan, beyinsiz, akılsız, cühelâ takımı" gibi kullanılıyor. Nefsine akılsızlık etmek; yani nefsini tehlikeye sokacak, hor ve zelil olmasını sebep olacak, cezaya çarpılmasına sebep olacak işi yapmak…

Ancak böyle yapan bir kimse yüz çevirir. Kim İbrahim aleyhisselâm'ın yolundan gitmez de aksi yola giderse kendisine zarar vermiş olur. Kendisine zarar vermiş, kendisine akılsızca, akla mantığa sığmaz şekilde, ters kötü sonuç hazırlayacak şekilde davranan insandan başkası İbrahim aleyhisselâm'ın açtığı o güzel yoldan yüz çevirmez. O yolda gider. Akıllılar, mantıklılar, imanlılar, vicdanlılar, hal sahibi, iz'an sahibi, irfan sahibi onun yolunda gider. Gitmiyorsa demek ki kendisine akılsızca felaketi hazırlayan bir insan... Âkıbeti düşünmeyen, işin vehametini anlamayan, anlamadan yanlış ve kötü, ters ve tehlikeli işi yapan kimseler ancak ondan yüz çevirir. Soruyu soruyor; "Kimse çevirmez, ancak akılsızlar çevirir. Kendisine akılsızca kötülük yapan insanlar o yoldan yüz çevirir." diyor.

Herkesin İbrahim aleyhisselâm'ın açtığı o akıl mantık, ilim, irfan yolunda hareket etmesi lazım. Niye yıldıza tapıyor insanlar? Niye tapmış?

Eski milletlerin, ulusların, toplumların inançlarına bakıyoruz; Hititliler'in, Sümerliler'in, Asurlular'ın, Mısırlılar'ın taptıkları... Mısırlılar nelere tapmışlar?

İşte Mısır tarihine [bakın.] Zamanı geldikçe Musa aleyhisselâm'ın âyetleri geçti, evvelki haftalarda gördük. Ben de Mısır'ı gezdim, gördüm; benim gönlümde, aklımda, gözümün önünde o tapınaklar, o putlar, saçmalıklar, hiyeroglifler, yanlış inançlar daha canlı... Yirminci yüzyılın değil, hiçbir çağın kabul etmeyeceği bozuk inançlar. Mısırlılar hem çeşitli tanrılara tapmışlar, hem de bazı firavunlar; "Ben de sizin tanrınızım, bana tapacaksınız!" demiş, kendilerine de taptırmış. Bu da öyle ama hepsi şimdi toprak altında, mumyalarda, müzelerde, cesetleri çıplak, herkes iskeletlerini seyrediyor. İstanbul'daki arkeoloji müzesinde var, Mısır'da var... İşte âciz bir yaratık, çürümüş; tanrı olmadığı belli, kendisini bile koruyamamış.

İşte böyle... Mısırlılar başka saçmalıklar yapmışlar, Hititliler başka saçmalıklar yapmışlar... Ay tanrısı, güneş tanrısı… İbrahim aleyhisselam aya bakıyor, güneşe bakıyor; bunların tanrı olmadığını iz'anıyla, irfânıyla, aklıyla, mantığıyla, bilimsel izlemeleriyle "Bu tanrı olamaz! Ey kavmim, yanlış yapıyorsunuz; doğru değil!" diyebiliyor. Parlaklığına göre o yıldıza bu yıldıza tapmışlar; aya, güneşe tapmışlar. Halbuki biz şimdi biliyoruz; ay dünyanın etrafında dönen ne kadar âciz bir gök parçası, dünyadan ne kadar küçük, dünyanın uydusu... Aya niye tapmışlar; dünyaya tâbi. Güneşe niye tapmışlar; fezada güneşten çok daha güçlü kuvvetli, hem cüssesi, kitlesi büyük hem çok daha kuvvetli harareti olan nice [yıldızlar] var. İnsanlar işte onu aldatıcı göz izlenimleriyle büyük görmüş, yakında olduğu için… Halbuki ondan çok daha büyük olanlar uzakta olduğu için küçük görünüyor. Küçük görünüyor ama daha büyük. Küçük olanı tanrı sanmış. Tanrı seçecek olsa, hepsinin büyüklüğünü akılla mantıkla ölçecek olsa hiç olmazsa çapı en büyük olanını seçse... Tabii onu bile anlayamayacak kadar bilimden uzak... İbrahim aleyhisselam "Olmaz böyle!" diyor.

Onun açtığı bu akıl mantık yolu, bu cesaret, kavmine yanlışlığı söyleyebilmek, putları kırabilmek... Tabii o putlar da ne?

"Bu güneşin sembolü" diyorlar. "Bu ayın timsâli" diyorlar, "Ayı temsil ediyor." mânasına... Heykeli yapmış. Bu ne? Niye yaptın bunu? Niye koydun bu puthaneye?

"İşte biz aya tapıyoruz da, ay tabii yanımıza gelmiyor, bu bizim mabedimize girmiyor, onun nâmına işte böyle yontuyoruz. Bu ayın temsilcisi olsun, vekili olsun."

Öyle saçma şey olur mu? Bu da bir ayrı saçmalık! Neresinden baksan ne kadar acıklı, ne kadar komik, ne kadar gülünç inançlar...

İbrahim aleyhisselam gibi milattan 2000 küsur yıl önce çıkmış -O devirleri düşünün diye tarihi söylüyorum. O devirde dünyadaki insanların [inançlarını] düşünün.- ve "Yanlış bu!" diye söyleyebilmiş. Ve bir çığır açmış; kendi çocuklarıyla, torunlarıyla hak dini, hak yolu, Allah'ın yeri göğü yaratan âlemlerin yaratıcısının, Rabbü'l-âlemîn'in bir olduğunu, yeri göğü yaratan ulu Allah'a ibadet edilmesi gerektiğini söylemiş. Kim bundan yüz çevirir?

Ancak kendisini helâk edecek olan, kendisine akılsızca felaket, âkıbet hazırlayan kimseler yüz çevirir.

Ve lekadi'stafeynâhu. Bu istifhâm-ı istinkâri derler, inkâri derler. Yani, "Kimse çevirmesin."

"Kim çevirir? Böyle bir güzel yoldan yönünü çevirmemeli. Bu yola girmeli, bu yolda yürümeli..."

İbrahim aleyhisselâm'ı övücü kelimelerle Cenâb-ı Hak buyuruyor ki;

Ve lekadi'stafeynâhu fi'd-dünyâ. "Ben âlemlerin Rabbi, yaradanınız, Ben Azîmüşşân onu dünya hayatında, yaşadığınız sizin şu âleminizde, şu dünyanızda seçkin bir kul eyledim, seçtim."

İstefâ-yestafi-saffet, "süzmek, özünü seçmek, almak, ayırmak" mânasına geliyor. Tabii Allah insanların içinden en iyisini seçmiş, en hâlisini, en muhlisini, en kendisine bağlı olanı, en akıllısını, en cesaretlisini, en güzel vasıflara sahip olanını, en cömertini, en yumuşak huylusunu, en merhametlisini, en gözü yaşlısını… İbrahim aleyhisselâm'ın o kadar çok güzel meziyetleri var ki saymakla bitmez... Duygulu insan, yani öyle sert haşin bir insan değil. Mücadele vermiş ama gözü yaşlı bir insan. Misafirperver bir insan; misafirsiz sofraya oturmazmış, misafir olmadığı zaman çıkar dışarılarda sofrasına davet edecek insan ararmış. Öyle güzel huylara sahip olan bir insan... Babalığına, üvey babasına veya bir rivayete göre kendi babasına; "Niye bu putları yapıyorsunuz elinizle? Niye bunlara tapıyorsunuz? Bu taş değil miydi az önce? Dağdan getirmedin mi? Niye buna tapıyorsun?" diye söyleyebilmiş, ikaz edebilmiş. Babalık, evlatlık veya büyüklük küçüklük başka, gerçeklik başka. Gerçeği her yerde söylemesi lazım.

Allah o kulu seçmiş, İbrahim aleyhisselâm'ı güzel bir kul eylemiş; dünyada hem akılla, edeple, ahlâkla seçmiş, hem de o güzel sıfatlarla onu insanların şeref bakımından en yükseği olan peygamberliğe yükseltmiş; o rütbeyi, o makamı, o vazifeyi vermiş. Onu layık bulmuş, onu tensib buyurmuş, peygamber eylemiş. Hem de peygamberlerin ulularından, gözdelerinden, ulu'l-azm peygamberlerden birisi İbrahim aleyhisselam... Dünyada hem akılca, hem gönülce, hem ahlâkça, hem de mânevî makam bakımından rütbece seçtiği bir kimse...

Ve innehû fi'l-âhireti le-mine's-sâlihîn. "Hiç şüphe yok ki o, ahirette de Allah'ın salih kullarının seçkinlerinden olarak Allah'ın cennetlik kıldığı iyi kulları içinde yer alacak..."

Hem dünyada iyi [hem âhirette iyi...] Çünkü bazı insanların dünyası iyi oluyor da; işte krallar, hükümdarlar, başkanlar, komutanlar, yüksek rütbeliler, zenginler, Karunlar, Nemrutlar, tarihten isimlerini bildiğimiz, dilimize geldiği zaman darb-ı mesel olarak söylediğimiz çeşitli isimler... Bunların hepsi dünyada önem ifade ediyor, sonra kıymeti olmuyor. Hatta insan çok zengin olsun, diyelim ki hazineleri var, çok zengin, dünyanın en zengin insanı, şu kadar şirketi var, bu kadar geliri var; Cenâb-ı Hak bir hastalık veriyor, hastane köşesinde veyahut tekerlekli sandalye üzerinde yemek yiyemez, parasını harcayamaz, zevkini süremez... Cenâb-ı Hak yedirtmiyor, nasip etmiyor. Kimisine yedirtiyor, kimisine yedirtmiyor; Cenâb-ı Hakk'ın bileceği bir şey. Dünyadaki mutluluk çok sınırlı. Dünyada insan ne kadar zengin olsa hastalıktan kurtulamıyor. Çok iyi bakılıyor, kansere tutuluyor; çok iyi bakılıyor, şeker hastası oluyor; çok iyi bakılıyor, damar sertliği oluyor; veyahut Cenâb-ı Hak çeşitli belalar, musibetler veriyor. Bu mühim değil; âhirette asıl mutluluk önemli. Cenâb-ı Hak dünyada seçkin bir kulu olduğunu bildiriyor, âhirette de seçkin kullar arasında, iyi kulları arasında olacağını tescil ediyor, beyan buyuruyor.

Bir dünya var... Bu dünya, bir söz takımıydı aslında, sıfat tamlamasıydı; ama çok kullanıldığı için kısaltılmış. Neydi?

el-Hayâtü'd-dünyâ. "Şu anda içinde bulunduğumuz şimdiki hayat, bize yakın olan hayat."

Ötekisi neydi?

el-Hayâtü'l-âhire. "Sonraki hayat." Bu hayattan sonra asıl bir hayat var, ona "âhiret hayatı" diyoruz.

Veyahut, bu söz takımı ed-dârü'd-dünyâ da olabilir; "şimdiki ev". ed-Dârü'l-âhire; "sonraki ev". Eğer yaşadığımız çevreyi bir ev gibi, bir yurt gibi düşünürsek; şimdiki yurt, sonraki yurt; şimdi içinde bulunduğumuz, yaşadığımız çevre, sonra gideceğimiz çevre. Bu iki büyük kavram. Biz müslümanlar, mü'minler, âmentümüzde açıkça ifade ediyoruz; Ve'l-ba'sü ba'de'l-mevti hakkun. "Öldükten sonra dirilmek haktır, âhiret hayatı vardır." diye.

Bazıları kendilerine peygamber geldiği halde, Allah bildirdiği halde âhiret hayatını inkâr ediyor. Hatta "Ben şu dindenim, bu dindenim..." diyen bazı kimseler diyorlar ki; "Hepsi bu dünyada." Hayır! Bu dünyada değil. Bu dünya sadece dâr-ı dünyâ'dır. Bu dünyada olanlar bitecek; ister istemez bitiyor, çırpınsalar da bitiyor. Ondan sonra âhiret hayatı var. Bu âhiret hayatını bazıları inkâr ediyor. Kemikleri getirmiş, Peygamber Efendimiz'in karşısına ufalamış, parçaları böyle kum hâline ufalanırken;

"Allah bu kemikleri mi diriltecek?"

Evet, bu kemikleri diriltecek. O kemiklerin sahibini âhirette diriltecek. Mü'min kulsa cennette ebedî saadete mazhar kılacak, kâfir kulsa cehennemde ebedî azaba atacak. Cenâb-ı Hak ileride olacak bir şeyi peygamberler göndererek bildiriyor. Bütün ilâhî dinler bunu beyan etmişler. Bazıları bu çürüyen kemiklere bakarak bu işin olmayacağını düşünüyorlar. Ama Cenâb-ı Hak Teâlâ buyuruyor ki;

Ve hüve bi-külli halkın alîm. "Her çeşit yaratmaya kâdir."

İnsanoğlunun toprak olmayan, çürümeyen tarafları da var, kalan tarafları da var. Zaten düşünün, -eğer yaşlıysanız- çocukluğunuzdan, delikanlılığınızda sizin yanınızda ne kaldı? Hangi hücre kaldı?

Hepsi gidiyor zaten... Gidenlere bakma, sen kalana bak; senin kişiliğin, senin şahsiyetin, senin ruhun… Sonra o ruha Cenâb-ı Hak yine bu dünyada olduğu gibi, her zaman olduğu gibi, bebeklikte, delikanlılıkta, olgunlukta, ihtiyarlıkta senin kişiliğinin bir kalıbı olduğu gibi âhirette de bir kalıp -Mevlâ her çeşit yaratmaya kâdir- vererek onu âhirette dirilteceğini kesin olarak belirtiyor. Biz de buna kesin olarak inanıyoruz. Bu kesin. Bazıları bunu inançsızlığından inkâr ediyor. Bazıları; "Ben inançlıyım, falanca dine mensubum." diyor, yine inkâr ediyor. Aynı kapıya çıkar. Hepsi kâfir. Neden?

Âhiret kabul etmiyor. Âhireti kabul etmeyince, âhirete inanmayınca inançsız oluyor, kâfir oluyor. İster adı şu dinin din adamı olsun, ister bu dinin yöneticisi olsun, başkanı olsun... Âhiret hayatı var.

Bir mühendis kardeşimiz güzel bir çalışma yapmış, Amerika'da mühendislik yaparken kendisi bana anlatmıştı. "Bir papaz, piskopos, yani yüksek rütbeli bir kimse, bir haham, bir de müslüman imamı çağırdık, bir şehirde bir toplantı tertipledik. Hepsini konuşturduk. Bu dinlerin mensupları birbirleriyle konuşsunlar, birbirlerini tanısınlar, doğrusu hangisiyse o tarafa herkes gelsin, yanlışı bıraksın diye. Konuşmalar başladı, papaz konuştu, haham konuştu..." Haham konuşunca demiş ki; "Âhiret filan yoktur." O haham demiş, belki hepsi demiyordur. Belki onların arasında da çeşitli görüşler, mezhepler vardır; ben onların teferruâtına girmeyeceğim. Ama o konuşmada o haham; "Âhiret yoktur." demiş. Piskopos kalkmış; "Aziz kardeşim" demiş... -Amerika'da tabii İngilizce konuşuyorlar.- "Sen bunu nasıl inkâr edersin? İşte elimizdeki kutsal kitap, Ahd-i Atik, Ahd-i Cedid, Kitâb-ı Mukaddes, işte Bible and Torah Tevrat... Orada şu âyette şöyle diyor, bu âyette böyle diyor. O peygamber böyle buyurmuş, bu peygamber böyle buyurmuş..." "O onu ikna etmeye çalıştı." diyor, mühendis kardeşimiz. Bir de imam efendi çıkmış. Toplantının sonucunda İslâm'ın hak din olduğu, en güzel şeyi insanlara sunduğu kesin olarak anlaşılmış.

Anlaşılıyor zaten... Tarih boyunca yapılan böyle çeşitli bilimsel toplantılarda [bu sonuca varılmış.] Bunları -şimdi profesör olan- bir talebem bir tez hâlinde toplamış, böyle bir çalışma yapmıştı. Çeşitli din mensuplarının dinî konularda yaptıkları toplantılar ve münakaşaları anlatan bir çalışma yapmıştı. Güzel bir çalışma. Öyle çalışmaların neşredilmesi çok uygun olur, insanlar yanlışı bırakıp doğruya gelsinler diye...

Biz Almanya'dayken Gürcü bir hacı kardeşimiz vardı; sakallı, mütedeyyin bir kimse. Almanlar georgian diyorlar, Gürcü kelimesinin orada telaffuzu öyle. Tabii Gürcüler'in bir kısmı müslüman olmuş, Kafkas kavimlerinden, müslüman Gürcü kardeşlerimiz var. Bir kısmı da ya eskiden beri ya da sonradan, tarih boyunca, hangi zamanda ne yaptılarsa bir kısmı da hıristiyan. Gürcülük'ten dolayı, yani aynı ırktan olmaktan dolayı birbirleriyle konuşuyorlarmış, dernekleri varmış. Belki Gürcistan'a yardım etmek bâbında oluyordur, Gürcistan diye bir devletleri olduğu için. O hıristiyan Gürcü dernek başkanı bizim müslüman hacı kardeşe demiş ki;

"Bir kandanız, bir candanız; -"aynı ırktanız" demek istiyor- siz müslümansınız, biz hıristiyanız. Gel bunları inceleyelim, hangimiz doğruysa birlik beraberlik içinde olalım, bu ayrılık gayrılık olmasın."

Hacı kardeşim bana geldi. "Tamam, çok güzel bir teklif yapmış. Aferin." Ben ona kitaplar verdim, bilgiler verdim. "Karşılıklı madem konuşacaksınız, konuşun; ben sana şu kitapları tavsiye ediyorum." dedim. Böyle olunca öbür taraftaki gelmemiş. "Hadi gel, konuşalım." Her seferinde gelmemiş, yanaşmamış. Tabii samimiyetle konuşulsa, "Hangisi doğru?" diye anlaşılsa gerçekler ortaya çıkacak. Çünkü bunların hepsini gönderen Allahu Teâlâ hazretleri... Yanlışlıklar mukayeselerle anlaşılır, düzelir.

Dünyada da âhirette de Allah'ın seçkin bir kulu olan İbrahim'in yolundan kim ayrılır?

Bu âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak;

"Akılsızlar, kendisini felakete atanlar, kendilerine kötülük yapanlar, kötü âkıbeti kendilerine getirecek düşüncesizce davrananlar ancak böyle yapar." buyuruyor.

Burada bu hitap kime? İbrahim aleyhisselâm'ın yolundan dönenler kim?

Tevhidi bırakanlar. Kim Allah'ın birliğine inancı bırakmışsa, kim birlikten, tevhitten sapmışsa, şirke düşmüşse onlar...

Rivayet ediliyor ki: Yahudilerin Peygamber Efendimiz'in yaşadığı devirde, Medine-i Münevvere'de yaşayan kabileleri vardı. O kabilelerin büyük alimlerinden Abdullah b. Selam... Bu bir büyük alim; eski kitapları okuyan, İbranice bilen bir büyük zât. Ve "Böyle bir Peygamber gelecek." diye bilenlerden. Geldiği zaman da, Peygamber Efendimiz Medine'ye hicret edince de onu araştırıp, tetkik edip, toplantılarına gelip, konuşmalarını dinleyip, sıfatlarının Tevrat'ta yazıldığı gibi olduğunu anlayıp İslâm'ın hak din olduğunu anlayan kişi. Peygamber Efendimiz'e gelmiş, demiş ki;

"Yâ Resûlallah! Ben senin Allah'ın resûlü olduğunu anladım, alim olduğum için. Ben müslüman olduğumu ilan etmeden önce bir şey istiyorum: Sen benim kavmime benim hakkımda bir soru sor bakalım, nasıl biliyorlar beni?"

"Niye?" demiş.

"Çünkü ben 'Müslüman oldum.' deyince belki kötüleyecekler. Öyle demeden ilk önce bir sor; bakalım ben nasıl bir kimseymişim?"

Yahudilerin kabilelerinden, ileri gelenlerinden Peygamber Efendimiz çağırmış;

"Abdullah b. Selam diye sizden bir kimse var. 'Alim bir kimse' diyorlar. Nasıl bir [kimse] bu?" diye [sormuş.]

Çok methetmişler. "Çok iyidir, çok alimdir, çok dürüsttür, çok ahlâklıdır..."

"Peki bu müslüman olursa ne dersiniz?" buyurmuş Peygamber Efendimiz.

-Bunu inşaallah yeri gelince tam kelimesi kelimesine rivayetleri okur, size anlatırım.-

"Olmaz kesinlikle!" demişler.

O da saklandığı perdenin arkasından çıkarak;

"Ey kavmim! Hak yol İslâm'dır. Tevrat'ta geleceği bildirilen Peygamber budur. Ben iman ettim, siz de iman edin!" demiş.

Şimdi bu müslüman olmuş olan Abdullah b. Selam, Kur'ân-ı Kerîm'de de methedilen -Kur'ân-ı Kerîm'de bu mübarek sahabeyi metheden âyetler var.- Abdullah b. Selam biraderzâdesi, yani yeğeni, kardeşinin çocuklarına İslâm'ı anlatmış. Demek ki müslüman olduktan sonra çevresindekilere de [İslâm'ı] anlatıp kurtarmaya çalışıyor, doğru yola çekmeye çalışıyor, cehenneme düşmekten, Allah'ın sevmediği durumda kalmaktan kurtarmaya çalışıyor. Biraderzâdesi, yani yeğeni, bir tanesinin ismi Seleme imiş, bir tanesi Muhacir imiş. Onları; "Müslüman olun. Hak yol İslâm'dır. Tevrat'ta 'İsmail evlâdından Ahmed isminde bir Peygamber göndereceğim.' diyor ya, Tevrat'ta âyet içinde böyle bir ifade var ya... İşte bu zât bu Muhammed'dir." diye söylemiş, anlatmış. Böyle anlatınca Seleme müslüman olmuş, amcasının sözlerini kabul etmiş. Ama Muhacir isimli öbürü inkâr etmiş. Gerçek söylendiği halde inkâr ediyor, yani müslüman olmuyor. [İnkâr] etmiş, artık o kendisi hesap versin. Zaten hayatı bitti, vefat etti gitti. Bu âyet-i kerîme onun için inmiş.

Madem İbrahim aleyhisselâm'ın neslindensiniz, madem İbrahim'e Abraham deyip seviyorsunuz, sayıyorsunuz; niye onun yolunda gitmiyorsunuz? Niye yanlış inançta kalıyorsunuz?

"Kim onun yolunda gitmezse, onun inancına sahip olmazsa, o yolda yürümezse, şüphesiz ki o ancak kendisine kötülük eden, nefsini hor eden, tehlikeye sokan kimsedir!" diye bu âyet-i kerîme İbrahim aleyhisselâm'ı methedip onun yolunda gitmeyenlerin yanlış yolda olduğunu beyan için inmiş.

Sonra İbrahim aleyhisselâm'ın güzel meziyetlerini anlatarak ikinci âyet-i kerîmede buyuruyor ki;

İz kâle lehû rabbuhû eslim kâle eslemtü li-rabbi'l-âlemîn.

İz kelimesini artık tanımışsınızdır. Bir şeyi hatırlatmak için, hatıra getirmek için, öne sürmek için kullanılan bir edat. "Hani bir zamanlar şöyle olmuştu ya..." mânasına.

Kâle lehû rabbuhû. "İbrahim'e Rabbi, Rabbü'l-âlemîn ne demişti hani?" Eslim. "Sen kendini Rabbü'l-âlemîn'e teslim et. Putlara teslim olma, bâtıl inançlara kayma. Kendini âlemlerin Rabbine teslim et; O'na boyun ey, O'na kulluk et, O'na yönel." diye Allahu Teâlâ hazretleri emretmiş.

Kâle. Rabbi böyle deyince İbrahim aleyhisselam da ne demişti?

Eslemtü li-rabbil-âlemîn. "Ben âlemlerin Rabbine kendimi teslim ettim."

"O'na itaat ediyorum. O'nun sevdiği yola giriyorum. Yanlış yolları, şirki, puta tapmayı, haça tapmayı -ne ise- bir kenara koyuyorum. Kavminin bâtıl inançlarından uzağım. Hatta onlara hasımım." diye bildirmiş.

Böylece İbrahim aleyhisselâm'ın fazilet mücadelesini, tevhid, Allah'ın birliğini anlatma uğraşını, asil mücadelesini hatırlatıyor.

Esleme-yüslimu-islâm, Arapça'da "kendini selâmete götürmek" mânasına bir kelime. "Esen olan, selâmette olan, tehlikesiz olan tarafa yönelmek" mânasına geliyor. İnsan Allah'a inandığı zaman kendisini tehlikelerden kurtarıp esen olan, selâmette olan tarafa çekmiş, yani dalgalı denizden karaya, sâhil-i selâmete çıkarmış olduğundan bu kelime inancı kabul edip o güzel yola girmeyi ifade etmekte kullanılıyor. Biz buna "İslâm olmak" diyoruz.

Cenâb-ı Hak tabii ona, gönlüne ilham ediyor. Herkese Cenâb-ı Hak doğru yolu kabul etmesi için delilleri [gösterir.] Kişisel olarak size, bana, başkalarına, Avrupalılar'a, Amerikalılar'a, Eskimolar'a, Afrikalılar'a herkese Cenâb-ı Hak delillerini gösterir. Hem dışarıdaki O'nun şahsına ait delillerini gösterir, hem de aklına, gönlüne içeriden deliler gösterir. Kendi varlığını kabul etmesi için şartları ihsan eder. Ama insanlar bu şartları kabul etmiyor, bu şartlardan yüz çeviriyor. Bu delilleri, bu belgeleri görüp de "Tamam, haklı." diyemiyor. Karşısına gelen yol ayrımında doğru yola girmiyor, ters yola giriyor. Ters yolda da maalesef helâk oluyor.

İbrahim aleyhisselam da putperest bir kavim içinde yetişti, puta tapabilirdi, tapmadı. Aya, güneşe tapma ihtimalleri önüne serildi, o onlara katılmadı. Sonuç itibariyle doğru. Cenâb-ı Hakk'a iman ederek kendisini selâmete erdirmiş oldu. Yani İslâm olmuş oldu. Bütün peygamberlerin insanları çağırdığı yol budur: İslâm olmak. Yani kendisini selâmete çıkartmak, kendisini karanlıklardan, tehlikelerden sıyrılıp selâmete erdirme Puta tapmaktan, yanlış inançlardan sıyrılıp doğru inanca ermek. Bütün peygamberler, kesin olarak hepsi, Âdem aleyhisselam'dan [itibaren] ismini bildiğimiz bilmediğimiz, Allah'ın gerçekten vazifelendirdiği bütün hak peygamberler bunu böyle söylemişlerdir; bu kesin. Peygamber Efendimiz de böyle bildiriyor, âyet-i kerîmeler de böyle bildiriyor.

İnne'ş-şirke le-zulmün azîm. "Allah'a şirk koşmak, yani Allah'ın yanında aynı sıfata sahip başka başka, çeşit çeşit varlıklar olduğunu düşünmek çok büyük bir zulümdür."

Biz zulüm deyince sanıyoruz ki bir adamı yatırıp gırtlağına basmak, kolunu kırmak, bacağını kırmak, kanatmak, kanını akıtmak... Şirk en büyük zulüm! İnne'ş-şirke. "Hiç şüphe yok ki şirk." Le-zulmün azîm. "Hiç şüphe yok ki çok muazzam bir zulümdür!"

Neden?

Çünkü bu yanlış inançla insanların hayatları kayıyor. Yanlış inançlarla çok yanlış işler yapıyorlar. Yanlış inançlarla milyonlar, milyarlar zarar görüyor. Hindistan'da adam öldü mü karısını da gömerlermiş. Kadın daha diri, kocası öldü; adamı yakarlarmış, karısını da yakıp beraber [gömerlermiş;] beraber yaşadı diye. Beraber yaşadı ama o öldü; bizim mantığımıza uygun değil. Onu neden yapıyor?

Onların inancı nâmına yapıyor. Yanlış…

Eski, İbn Fadlan Seyahatnâmesi diye bir seyahatnâme var. O kendi devrinde dünyanın görebildiği yerlerini gezmiş, dolaşmış. Din nâmına ne zulümler [yapılmış...] Mesela Mısırlılar Nil nehri suyu azaldığı zaman, "Bize küstü, suyunu vermiyor." diye en asil, en kıymetli, en güzel kızlarından bir tanesini seçerlermiş, Nil nehrine atarlarmış. Nil nehrine kızlarını veriyorlar, bizden hoşnut olsun da tarlalarımız sulansın, sular çoğalsın diye… Halbuki Nil ne olacak, ekvatordaki yağmurların çok yağmasıyla suları çoğalan, az yağmasıyla suları azalan bir akarsu. Onun bir kişiliği, şahsiyeti yok ki ona sen bir güzel kızın canına kıyıyorsun, bir bâtıl inançla öldürüyorsun. Firavun "Ben tanrıyım." demiş. "Bu kavmin erkek çocuklarını öldürün." demiş. Ne kadar yanlış inançtan ne kadar büyük zulümler çıkıyor... Din savaşları, mezhep savaşları... Birbirlerinin kapılarını işaretlemişler, geceleri baskınlar yapmışlar, katliamlar yapmışlar. Saman alevlerinde yakmışlar. İlim adamlarını hapislerde inletmişler, işkenceler yapmışlar. Bunlar ne nâmına oluyor?

Din nâmına oluyor. Yanlış inanç hakikaten çok büyük zulüm.

Cenâb-ı Hak'ın hak inancına teslim olmak, Cenâb-ı Hak'a teslim olmak, Cenâb-ı Hak'ın yoluna girmek lazım.

Bu İslâm inancı... Ve vassâ bihâ İbrâhîmü benîhi. Bu inancı... Bihâ'daki hâ zamiri İslâm'a gidiyor, 'bu inanç'a gidiyor, millete İbrâhîm'e gidiyor. "İbrahim'in yolu, dini."

Bu yolu İbrahim çocuklarına vasiyet etmişti. İbrahim aleyhisselâm'ın neslinden, onun dedesi olduğunu bilen birçok meşhur kavimler, milletler türedi. İbrahim aleyhisselâm'ın bir rivayete göre dört oğlu vardı. Biz iki tanesini çok iyi biliyoruz. Birisi İsmail aleyhisselam, Peygamber Efendimiz'in dedesi tarafı oluyor. İbrahim aleyhisselam hanımı Hacer'le bu küçük İsmail aleyhisselâm'ı Mekke'ye, daha ekin bitmez bir dağ arasına kumluk vadi iken getirip yerleştirmişti. Oradan biliyoruz; İsmail aleyhisselam bir çocuğu. Bir çocuğu da İshak aleyhisselam. İshak aleyhisselam'ı da nereden biliyoruz?

Onun oğlu Yakub aleyhisselam'dı. Yakub aleyhisselâm'ın oğlu Yusuf aleyhisselam. Yusuf aleyhisselâm'ın Mısır'daki hayatının ilginç seyrini, kardeşlerinin kıskanıp onu kuyuya atmaları, satılması, sonra gittiği yerde olaylar; bunlar Kur'ân-ı Kerîm'de sûre-i Yusuf'ta gelecek, güzel güzel onları [anlatacağız.]

Yusuf aleyhisselâm'ın babası Yakub aleyhisselam. Onun babası İshak. Onun babası İbrahim. Yani Yakub aleyhisselam İbrahim aleyhisselâm'ın torunu oluyor. Bu âyet-i kerîmede de ismi geçiyor ya; ve vassâ bihâ İbrâhîmü benîhi ve Ya'kûb. Yakub, bu da torunu oluyor.

"Bu inancı İbrahim çocuklarına vasiyet etti veya tavsiye eyledi."

Vassâ, kıraatlerin birisinde evsâ diye geçiyor; "öğütlemek" [mânasına.]

"Sakın evlatlarım, sakın ha yanlış inançlara sapmayın! O başka etraftaki, çevredeki, mâzideki putperestlerin, şaşkınların, madrabazların, şarlatanların, hokkabazların, rahiplerin [inançlarına] gitmeyin! Aman bu tevhid inancına, bu İslâm inancına bağlı kalın!" diye İbrahim aleyhisselam çocuklarına tavsiye eyledi.

Demek ki İbrahim aleyhisselâm'ın neslinden gelen herkesin o tevhid inancında olması lazım. Şirke, puta, haça tapmaması lazım.

Ve Ya'kûbu. Burada "Yakub" kelimesinin be harfi ötre okunuyor, bizim rivayetlerimiz böyle. Kur'ân-ı Kerîm'de yazılmış olan kelimelerin çeşitli kıraatleri var. Ya'kûbu. Biz Kur'ân-ı Kerîm'de ötre kıraatini tercih etmişiz. O zaman ne demek olur?

"Bu öğüdü Yakub aleyhisselam da çocuklarına verdi. İbrahim aleyhisselam da çocuklarına bunu tavsiye etti, Yakub aleyhisselam da çocuklarına bunu tavsiye etti."

Ya da "Vasiyet etti."

Vasiyetle tavsiye arasındaki fark ne?

Tavsiye; bir insanı çağırırsın, öğüt verirsin; "Aman şöyle yap, aman böyle yapma. Böyle yaparsan iyi olur, böyle yaparsan kötü olur."

Vasiyet; "Ben öldükten sonra aman şöyle yapın, böyle yapın. Ben aranızdan ayrılıyorum, ölüyorum, âhirete göçeceğim. Benden sonra sakın ha şöyle şöyle yapmayın, böyle böyle yapın. " Buna "vasiyet" diyoruz. Bunlar Türkçe biliniyor.

"İbrahim aleyhisselam İslâm olmayı, müslüman yaşamayı tavsiye etti veya vasiyet etti. Yakup aleyhisselam da vasiyet etti."

Buradaki Ve Ya'kûbu, "Ve Yakub aleyhisselam" İbrahim'e bağlı olursa, kelime olarak, "Hz. İbrahim çocuklarına tavsiye etti ve Hz. Yakup tavsiye etti." mânasına gelir. Eğer benîhi kelimesine bağlı olursa; "İbrahim çocuklarına tavsiye etti..." ve Ya'kûbe. O zaman ötre okunmaz, üstün okunur. Ve Ya'kûbe, bu kıraat de var. "O zaman Yakup'a da vasiyet etti."

İbrahim aleyhisselâm'ın zamanında torunu Yakub aleyhisselam doğmuş muydu, var mıydı?

Âyet-i kerîmelerden ve tarihî birtakım delillerden çok değerli tefsir alimleri[nin rivayetlerinden anlaşılıyor ki] sağlığında İbrahim aleyhisselam bu torununu gördü, ona da tavsiye etti. İleride başka âyet-i kerîmeler gelecek. O âyet-i kerîmelerin açıklamalarında da bunu göreceğiz. "Torunu Yakub aleyhisselam İbrahim aleyhisselam sağken doğmuştu. Yakub aleyhisselâm'a da tavsiyesi, öğütlemesi bizzat İbrahim aleyhisselam tarafından yapılmıştı." mânası da çıkıyor o zaman.

Veyahut da; geleneksel olarak İbrahim aleyhisselam çocuklarına vasiyet etti, çocukları onun çocuklarına... Bu arada Yakub aleyhisselam da kendi evlatlarına vasiyet etti.

Yakub aleyhisselâm'ın yahudiler bakımından çok önemi var. Çünkü Yakub aleyhisselam, İsrail lakaplı. İsrail, İbrâni dilinde "Abdullah" yani "Allah'ın kulu" mânasına geliyor. Biz Abdullah ismini nasıl kullanıyoruz, onlar da kullanmışlar. İsrail; Allah'ın kulu. Yakub İsrail sıfatlı, yani Yakub aleyhisselâm'ın sıfatı bu.

Benî İsrail ne demek?

İsrail'in oğulları. 12 tane oğlu varmış. Bir tanesi Yusuf aleyhisselam, bir tanesi Bünyamin aleyhisselam, sonra başka isimler var, 12 tane evlâdın isimleri rivayet ediliyor. Bunlara esbât deniliyor. Bunlardan kabileler türemiş, o kabileler yayılmış. Bu benî İsrail...

Sonra bunlara "yahudi" denmiş. Neden yahudi dendiğini de geçmiş sohbetlerde söylemiştim. O da ayrı bir sıfat. Çeşitli rivayetler var, "Neden yahudi ismi verildi?" diye.

Yahudilerin çok hürmet ettiği ve kendilerine bağlı olduğu bir kimse olduğu için özellikle bu âyet-i kerîmede onun ismi de zikrediliyor. Yani burada bir işaret var ki; "Ey yahudiler! Ey benî İsrail! Ey İsrail lakaplı olan Yakub aleyhisselâm'ın torunları! O da İslâm olmayı tavsiye etmişti." mânası var burada.

Bu mübarek peygamberler ne demişler?

Yâ beniyye. "Ey çocuklarım!" demiş her birisi... Ya İbrahim aleyhisselam oğullarına ve torunu Yakup'a demiş oluyor, ya İbrahim aleyhisselam oğullarına, Yakub aleyhisselam da oğullarına böylece geleneksel [olarak] demiş oluyorlar.

Beniyye ne demek?

Benî, "çocuklar" demek. Beniyye niye böyle bir de ye geliyor?

"Benim çocuklarım... Ey benim çocuklarım, ey benim evlatlarım..." demek. Buna mütekellim ye'si derler. Kalem, kalemim; Araplar kalemî derler; "Benim kalemim."

Yâ beniyye. "Ey evlatlarım benim! Ey benim sevgili evlatlarım!" demiş bu mübarek peygamber...

"Peki, hocam Kur'ân-ı Kerîm'de bir de büneyye var. Bazı âyetlerde de, Lokman aleyhisselam çocuklarına yâ büneyye diyor."

Büneyye, "Ey benim sevgili oğulcağızım." demek. Küçültme takısı var. "Kuş" diyoruz, "kuşcağız" diyoruz. "Adam" diyoruz, "adamcık" diyoruz. "Zavallıcık" diyoruz. Küçültme, sevgiden dolayı, muhabbetten dolayı veya küçük olduğundan kullanılan bir dilbilgisi kalıbı bu. Büneyye, "oğulcuğum" demek.

Beniyye. "Ey benim oğullarım!" demişler, bu mübarek peygamberler...

İnna'llâhe'stafâ lekümü'd-dîne. "Bakın her biriniz, Allah size seçti, sizin için seçti, bu dini..."

ed-Dîne, burada elif-lam'lı gelmesi, "O mâlum olan İslâm dini" mânasına.

"Bu dini Allah sizin için seçti."

Bu güzel bir din; tertemiz, süzülmüş, sâfî, katıksız, hâlis, pırıl pırıl, som bu güzel din. Sizin için. Allahu Teâlâ hazretleri bizleri vazifelendirdi, tebliğ ettirdi, öğrettirdi.

"Yeryüzünde bu sizin için Allah'ın seçtiği, tercih ettiği, 'uyun' diye koyduğu din."

Felâ temûtünne. "Sakın ha siz ölmeyiniz!"

Felâ temûtü dese, "ölmeyin" demek olur. Ama temûtünne diye sonuna nun-u te'kîd-i sakiyle gelmiş. Bu "Sakın ha! Asla ve kat'a, kesinlikle!" mânasına gelen bir takıdır.

"Sakın siz ölmeyiniz!"

İllâ ve entüm muslimûn. "Ancak Allah'a müslüman olmuş olarak, kendinizi teslim etmiş olarak, şirkten sıyırmış olarak..."

"Şirk, küfür, Allah'ın sevmediği yanlış inançlar, yanlış şeyler olmadan, tertemiz sıyrılmış, sâhil-i selâmete çıkmış müslüman kullar olarak ancak ölün; başka türlü ölmeyin! Müslümanlıktan bir başka hal üzere ayağınız kaymış olarak, sapıtmış, şaşırmış olarak aman bu dünyadan ayrılmayın!"

Muhterem kardeşlerim!

Neden böyle "Müslüman olarak ölün, başka türlü ölmeyin!" deniliyor?

Çünkü işin sonucu önemli. Baş tarafta iyi iyi gidiyor da sonradan bozuluyor. Bozulduğu zaman sonuç önemli. Bu çocuk okulun birinci sınıfında iyiydi, ikinci sınıfında da iyiydi, sonunda çok bozuldu. Çok bozulduysa diplomayı alamaz. Birinci sınıfta çok iyiydi, ikinci sınıfta iyiydi; ama daha sonraki sınıflarda, en sonuncu sınıfta hiç çalışmadı… Bu sene çalışmadı, bir dahaki sene, bir dahaki sene de çalışmadı; o zaman tamam, belgeyi alır, okuldan ayrılır. "Seninle uğraşamayız, bir sürü tahsil görmek isteyen insan var, sırada bekliyor. Sıra yokluğunda sana sıra vermişiz. Öğretmenler ders anlatıyor, sen derslere çalışmıyorsun, oyun oynuyorsun, tembellik yapıyorsun. Bırak da başka bu işi güzelce yapacak insanlar gelsin." diye insanı okuldan atarlar. Sonuç önemli. Sonuç önemli olduğu için "Öyle ölün." diyor.

Hadîs-i şerîflerde de bu vardır. İnsanın yaşamasına göre ölümü olur. Müslüman olarak yaşarsa, İslâm'a hürmetkâr olursa, muhabbetli olursa, niyeti hâlis olursa Cenâb-ı Hak sonucunda onu müslüman olarak âhirete göçme nimetine erdirir. Hayatı felaketler, fecaatler, günahlar, rezaletler, kepazelikler, haksızlıklar, zulümler, hırsızlıklar, arsızlıklar, yüzsüzlüklerle geçmiş bir insan?

O yaşamına uygun bir şekilde belasını bulur; son nefeste kötü bir şekilde, yaşayışına uygun, hak ettiği bir şekilde, çirkin bir şekilde âhirete göçer, âhirette de cezasını çeker.

Onun için, hüsnü hâtime ile, Cenâb-ı Hak'ın sevdiği kul olarak âhirete göçmek isteyen kulun yapacağı şey nedir?

Aziz ve sevgili kardeşlerim!

Her zaman söylüyorum, ihtar ediyorum, ikaz ediyorum. Çare nedir?

Çare; aklı başında iken, sağlıklı sıhhatli iken, gücü kuvveti yerinde iken iyi tercihler yapıp iyi kul olmak, iyi işler yapmak, iyi insan olmak, iyi yaşamak… Yoksa "Ben böyle yamuk yamuk giderim de en sonunda direksiyonu çeviririm..." Direksiyon en sonunda 'fırt' diye dönmüyor, uçuruma yuvarlanır gidersin! En iyisi başından frene bas, yanlış yolda hızlı gidişini bırak, bu yoldan şöyle bir geriye dön, doğru yola gir, Cenâb-ı Hakk'ın yolunda ihlâsla yürü. Eski günahlarının affı için de çok yalvar, çok ağla; "Belki affeder, belki affetmez." diye çok kork. Affettirmek için de çok iyilik yap. İşin akıllıca, akıllı insanların yapacağı yolu, yöntemi, şekli budur.

Akılsızlar "Vur patlasın çal oynasın..." gider, en ummadığı bir zamanda ansızın ölüm gelir. İnsanın kişisel ölümü onun özel kıyametidir. Onun kıyameti koptu mu, bu dünyadan göçtü mü artık onu kimse kurtaramaz. Kendisi kendisine yazık etmişse sonradan arkadakilerin ona bir faydası olamaz. Kendisi mü'min olamadıysa, kötü bir şekilde göçtüyse mahvolur.

Aziz izleyiciler, aziz dinleyiciler, muhterem kardeşlerim!

Tüm insanlara hitap ediyorum. Sadece bir bölgeye, bir yöreye, bir dinin mensuplarına değil; tüm insanlara Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in, Kur'ân-ı Kerîm'in hitabını naklediyorum. Bir hoparlör gibi düşünün, sesi nakleden bir cihaz gibi düşünün:

Gelin, âlemlerin Rabbine hâlis muhlis teslim olun. O'na itaat edin. O'nun emrine girin. En büyük zulüm olan şirki, küfrü bırakın; edepli, uslu, terbiyeli kul olun. Güzel işler yapın. Vicdanınız da rahat olur, nâmınız da temiz olur, şânınız da güzel olur. Yiğit ölür şan kalır, âhirete de yüzü ak gidersiniz, âhirette de Cenâb-ı Hak sizi büyük mükâfatlara erdirir, cennetiyle cemâliyle müşerref eder.

İnsan iyi insan olunca ne zarar ediyor, muhterem kardeşlerim?

Bunu bir soralım, herkes kendisine sorsun. Şu adam deli, zıpır, haylaz, azgın, kâfirce gidiyor. Peki bu adam da çok efendi, çok temiz, çok iyiliksever, melek gibi bir insan. Bu zarar mı ediyor? Ötekisi kâr mı ediyor?

Emin olun, keskin sirke küpüne zarardır; günahları işleyen, kötülükleri yapan hiç de mutlu değildir. İyilikleri yapan hem bu dünyada daha rahattır, daha mutludur, hem de âhirette kazançlıdır. Bu kesin.

Gelin, 2000 yılı Tevhid yılıdır, Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah. Allah'tan başka ilah yoktur. Haçın, putun, yıldızın, ayın, güneşin sözü yoktur, faydası yoktur. İş Cenâb-ı Hakk'a güzel kulluk edip O'nun rızasını kazanmaktır. Bunu yapalım. Allah'a kul olalım, Allah'ın emrini tutalım, Cenâb-ı Hakk'a güzel kulluk ederek rızasını kazanalım...

Hem dünya gül gülistan olsun; bitsin bu Çeçenler'in ızdırabı, Sırplar'ın vahşeti, Ruslar'ın inadı... Kafkasya sizin değil ki; sonradan geldiniz, istilâ ettiniz. Siz Moskova civarında yaşayan bir kavimdiniz, ne işiniz var orada?

Zulüm, istilâ, emperyalizm... Adam hürriyetini istiyor, sen ona bomba atıyorsun.

Bitsin bu zulümler. Herkes insafa gelsin. Bütün insanlar kardeş, hemcins, aynı cinsten; birbirlerini vahşî şekilde katletmesinler, mahvetmesinler... Ölene bir şey olmaz, mânevî bakımdan ölen mazlum olarak öldü mü âhirette mükâfatını alır. Asıl acıyacağımız insanlar zalimler; çünkü onların âhiretleri mahvoluyor, dünyaları da mutlu değil.

"Sırp kasabı falanca, filanca yerde meçhul bir kişi tarafından fecî şekilde öldürüldü."

"Elbette olur, ev yıkanın hanesi vîran." Kötü insanların sonu hiç iyi gelmez.

Yine güzel sonuç; ve'l-âkıbetü li'l-müttakîn, iyi kullarındır.

Allahu Teâlâ hazretleri bizi müttakî, muhsin, hâlis muhlis kullarından eylesin.

es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtühû!

Sayfa Başı